Yükseliş ve … / Rock yüzyılı – I

Giriş

Rock Around the Clock, belki ilk Rock’n Roll şarkısı değildi. Ancak şüphesiz bir büyük dalganın yükselişinin ilk adımıydı. 1950’lerin gençlerinin marşı buydu:

One, two, three o’clock, four o’clock, rock,
Five, six, seven o’clock, eight o’clock, rock,
Nine, ten, eleven o’clock, twelve o’clock, rock,
We’re gonna rock around the clock tonight

Sıcak savaşın bitiminden soğuk savaşa geçiş döneminin neşeli tınısının dünyanın her yerine yayılacağı, bir kaç on yıl içinde de büyük bir evrim geçirerek 20. yüzyılın en büyük pop kültür dalgasını tetikleyeceğini kim bilebilirdi ki? Aslında şarkı, piyasaya sürülmesinden bir sene önce yazılmış ve Bill Haley’ye önerilmişti. Haley ve grubu Comets de şarkıyı sahnede seslendirmeye başlamıştı.

1954 yılında şarkı ilk kez Thirteen Women isimli bir parçanın B yüzüne kaydedildi ve piyasaya sürüldü. Ancak listelerde plağın A yüzündeki şarkı değil, B yüzündeki Rock Around the Clock yükselmeye başladı. 1955 yılında listelerde ilk sıralara tırmandı ve kısa zamanda 10’lu yaşlardaki gençlerin gözdesi oldu. Rock’n Roll’un şafağı böylece aydınlandı.

Yukarıdaki video klipte Bill Haley ve grubu Comets şarkıyı seslendirirken önlerinde dans eden küçük çocuklar görülüyor. O çocuklar, Rock’n Roll bütün dünyaya dalga dalga yayılırken büyüyecek, 20. yüzyılın ses getiren ’68 kuşağı olarak tarihe geçeceklerdi. Rock Around the Clock ile başlayan serüvenleri, Blues, Country ve Baladlarla birleşerek 21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdü. Bu serüven belki 21. yüzyılın yeni nesilleriyle daha da devam edecek. Bugün bir müzik türü olarak Rock, yüzlerce alt gruba ayrılıyor. Bu alt grupların her biri de kendi içinde onlarca alt türe bölünüyor. Bütün bu türlerin hepsine, genel olarak Rock’n Roll diyoruz. Ancak günümüzde Rock ‘n Roll artık Bill Haley’nin Rock Around the Clock‘undan çok daha ötelerde ufuklara yelken açmış durumda. Daha da önemlisi Rock, sınır tanımaksızın bütün ülkelerdeki Rock’çıların paylaştığı bir ortak insanlık kültürüne evrilmiş durumda.

İtalyan filozof ve tarihçi Giambattista Vico’ya göre, uluslar ve uygarlık, bir tarihsel döngüyü tamamlamak üzere üç ayırt edici dönemden geçer: Tanrılar dönemi, kahramanlar dönemi ve insanlar dönemi. Bu üç aşamadan geçildikten sonra yeniden geçici olarak barbarlık dönemine girilir ve bu kez daha büyük ölçekli üç aşamalık bir dönem başlar. Tanrılar ve kahramanlar dönemi hayal gücünün (fantasia) yaratıcı etkinliğinin, insanlar dönemi ise yansıtma (reflessione) kabiliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve gelişir. Vico’nun bu yaklaşımı, bizim iki düzeltme ile bölünmüş üç yükseliş dalgası modelimize benziyor. Vico’nun tanrılar dönemi olarak isimlendirdiği döneme biz spekülatif-kurgusal birinci dalga diyoruz. Dolayısıyla kahramanlar dönemi, bizim kuvvetli ve momentumlu üçüncü  dalgamıza, insanlar dönemi ise kitlelerin daha önceki yaratıcı dönemleri taklit ettiği, nostaljik ve zayıf beşinci dalgamıza karşılık geliyor.

Vico’nun tarihsel sınıflamasını baz alırsak tanrılar dönemi, Mozart, Beethoven, Bach gibi büyük bestecilerin, günümüzde klasikler olarak isimlendirdiğimiz besteleri yaptıkları 18 ve 19. yüzyıllar, kahramanlar dönemi ise büyük bir pop kültür patlamasının yaşandığı 20. yüzyıldır diyebiliriz. 20. yüzyıl pop kültür patlamasının içinde Rock ‘n Roll, en saygın yerlerden birini işgal ediyor. Rock ‘n Roll çağının içindeki tanrılar dönemi ise 1950’lerde Bill Haley, Chuck Berry, Jerry Lee Lewis, Little Richard, Fats Domino, Buddy Holly ile türün bir salgın gibi dünyanın her yerine yayıldığı 1950 ve 60’lardı. Bu dönem sadece Rock’n Roll şarkıcıları ile de sınırlı kalmadı. Elvis Presley ve Beatles gibi on yıllar boyunca unutulmayan “tanrılar” da yarattı. Tanrılar dönemi, 1960’ların sonlarında bitti.

Sonra, yavaş yavaş gökyüzündeki yıldızlardan yeryüzüne inildi ve 1960’ların ortalarından itibaren kahramanlar dönemi başladı. Bu dönemde sahne alanları, geçiş döneminin yarı tanrı-yarı kahramanları olarak tanıyoruz. Etraflarında dolaşan efsaneler, hayranlarının fanatik bağlılığı ile The Doors, The Rolling Stones, Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple gibi gruplar bu kategoriye giriyorlar. 1980’lerde kahramanların sayısı artıyor: Yavaş yavaş alt türler çoğalıyor, çeşitleniyor. Judas Priest, Iron Maiden, Metallica, Megadeth gibi metalciler,  Nirvana, U2 gibi alternatif rockçılarla insanlar dönemine geçiliyor. 1990’lar ve 2000’lerin ilk on yılı, kahramanlarla insanların bir arada bulunduğu, kahramanların yavaş yavaş sahneden çekildiği bir geçiş dönemi. Barbarlık dönemine, yani Rock ‘n Roll’un düşüş çağına yaklaşıyoruz. Önümüzde en fazla bir kaç on yıl daha var. Sonra, diğer tüm pop salgınlar gibi Rock’n Roll da tarih sahnesinden çekilecek.

Ben şanslıyım. Tanrılar döneminin sonunda dünyaya geldim ve kahramanların çoğunu çocukluk yıllarımda güncel olarak takip etme şansını buldum. Kahramanların bir kısmını çıplak gözle gördüm, canlı performanslarına şahit oldum. Çoğu yaşlanmıştı, ancak sahnede hala dimdik ayaktaydılar. Son dönem rocker’ların işi zor; araştırmaya kalksalar binlerce şarkılık bir arşivi taramak zorunda kalacaklar. Kolaycılığa kaçarlarsa, tanrılardan ve kahramanlardan haberleri olmadan, insanlar çağının ürünleri ile yetinmek zorunda kalacaklar.

Yıllar boyunca oluşturduğum arşivimle Rock ‘n Roll tanrılarının, kahramanlarının ve insanların müziğini dinledim, hikayelerini okudum. Bu arşivi hep kendi müzikal zevkimi doyurmak için kullandım. Bir süredir hep ertelediğim bir proje var: Bu arşivdeki şarkıları, sosyonomik süreçler içinde tanıtmak ve yorumlamak. Bu çalışma hem Rock tarihine ilgi duyanlara bir rehber olsun, hem de kabaca yarım yüzyıllık bir tarih kesitini sosyonomik olarak incelemek isteyenlere ufuklar açsın. Nihayetinde bu, amatör bir çalışmadır. Seçimler tamamen keyfi yapılmıştır ve hiç kuşkusuz, atlanmaması gereken pek çok ürün de pas geçilmiştir. Gene de iyi bir arşiv taraması olduğunu zannediyorum. Daha fazlasını merak edenlerin fazladan emek ve çaba göstermesi gerekiyor. Bu çalışmada aktarılan bilgileri, en kolay elde edilebilecek kaynaklardan taradım. Zaten bu çalışmanın amacı da bilgi aktarmak ve bir internet belgeseli oluşturmak değil.

Bu uzun girişten sonra, artık yavaş yavaş sosyonomi gözlüklerimizi takarak, Rock’ın büyüleyici dünyasına girebiliriz. Tanrılar çağından üç örneği giriş yazıma koydum bile. Bakalım Rock’ın altın çağından günümüze uzanan yolda hangi satırbaşlarını geçmişiz.

1964-1969

Neden 1964? Bu tamamen keyfi bir seçim. Çünkü ben o yıl doğdum. Blowing in the wind benim doğduğum yılın iki sene öncesinde yazılmış. Şarkı, Bob Dylan’ın sayısız çarpıcı bestesinden sadece biri. Dylan, şarkı için şunu söylemiş: “Bu şarkıyla ilgili, cevabın esen rüzgarda olduğundan başka söyleyecek sözüm yok … Ben sadece 21 yaşındayım. Siz benden daha yaşlı ve daha akıllısınız.”

Her ne kadar bir folk şarkısı olarak değerlendirilse de, Blowing in the wind hem müzikal hem de sözel olarak Rock’ın beslendiği kaynakları gösteren çok önemli bir ezgi. Şarkıyı on yıllar boyunca sayısız şarkıcı seslendirmiş. Onların arasından Peter, Paul and Mary’yi özellikle seçtim. Bu Amerikalı folk triosundan Mary 2009 yılında göçtü. Rock’ın alt türleri yükselip, tarzı sertleşene kadar çıkarttıkları 9 albümle en çok sevilen ve dinlenen gruplardan biri olmuşlar. Unutmayalım, yıl 1962 ve hala romantik ve neşeli Rock çağındayız.

Çok çarpıcı sözleri var Blowing in the wind’in:

Yes how many times can a man turn his head / Pretending he just doesn’t see/ The answer my friend is blowing in the wind/ The answer is blowin’ in the wind (Evet, Bir insan kafasını, görmemiş gibi davranarak kaç kez çevirebilir/ Cevap esen rüzgarda dostum, cevap esen rüzgarda.)

1960’ların başındayız. 1950’lerde rock ‘n roll dansları yapan çocuklar büyüyor. Henüz uçaklara tıkılarak Vietnam’a gönderilmeye başlanmadılar. Dünyayı değiştirmeye de soyunmadılar. Şimdi 10’lu yaşlarının ortalarında sorular soruyorlar:

Yes, how many ears must one man have/ Before he can hear people cry? Yes, how many deaths will it take till he knows/ That too many people have died? (Evet, bir insanın kaç kulağı olmalı – ki insanların çığlıklar attığını duysun? Evet öğrenmesi için kaç ölüm olmalı – ki çok fazla insanın öldüğünü bilsin)

1962 yılında kurulan The Animals, en büyük başarısını 1964 ve 65 yıllarında seslendirdiği iki şarkı ile kazandı: The House of the Rising Sun ve Don’t Let me be Misunderstood. Her ikisi de Rock’ın unutulmaz klasikleri arasına girdi. The House of the Rising Sun‘da,  içki ve kumar düşkünü bir baba yüzünden yaşamlarının nasıl mahvolduğunu çocuğuna anlatan bir kadın hikaye ediliyor. Bu şarkı anonim bir folk ezgisi. The Animals’ın kendisine bu ismi seçmesinin nedeni ise, Wikipedia’da vahşi sahne gösterileri ile ilişkilendiriliyor. Oysa klipte ne kadar da masum görünüyorlar: Temiz yüzlü, temiz giyimli kolej çocuklarına benziyorlar. Hala 1960’ların başlarındayız ve “vahşi sahne gösterisi” kavramımız göreceli.

1960’ların başında America’da hala folk şarkıları moda. İki erkek ve iki kadından oluşan grup modası da henüz yaygın değil. Bu anlamda The Mamas & The Papas kendi dönemine göre devrimci sayılabilir. California Dreaming, soğuk bir kış gününde sıcak California günlerine duyulan özlemi dile getiriyor. 1965 yılındayız ve neşeli Rock’n Roll döneminin sonlarına yaklaşıyoruz. Nostaljik ve melankolik şarkıların sayısı artıyor. Nostalji, bir beşinci dalga karakteridir. 1965 yılında trend yoruluyor, karamsarlık dönemine girmek üzereyiz.

“Vahşi” The Animals grubuyla büyük bir tezat oluşturan The Rolling Stones sahnede. Genç Mick Jagger “tatmin olamıyorum” diyor. Seyirci kızlar çığlıklar atıyor. Muhafazakar çevreler öfkeli. Çünkü The Rolling Stones tabuları yıkıyor: “uğraşıyorum, uğraşıyorum tatmin olamıyorum” Muhafazakarların yıldızı Rock’n Roll ile hiç barışmadı. Bu türü hep isyankar ve yaramaz buldular. 1950’lerin Rock’n Roll’cuları neyse de, bu ’60’ların zamane gençleri de artık iyice çizmeyi aşıyordu. The Rolling Stones’u aforoz ettiler. “Kızınız bir Rolling Stone ile evlensin ister misiniz” kampanyaları başlattılar. Ne çare; artık su bendini parçalamış, akıyordu. Önünde kimse duramazdı. Şimdi hisse senetlerini satma ve Woodstock Festivali’ne gitme zamanıydı. Anne-babaları borsalarda satışa geçerken, “bebek patlaması” kuşağı, tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştı.

Birdenbire sahneye Jimi Hendrix çıktı:

“Hey Joe, elindeki o silahla nereye gidiyorsun ?/Hey Joe, elindeki o silahla nereye gidiyorsun dedim sana/Eski sevgilimi vurmaya gidiyorum/Biliyorsun başka bir adamla takılırken yakaladım onu/…/Evet vurdum onu/Biliyorsun başka bir adamla yakaladım onu/Hey Joe, iyi yaptın/Onu bir kez daha vur/…/Peki Şimdi nereye kaçacaksın ?”

Borsalarda satış fırtınaları eserken bu asi siyahi genç, daha sonraki onyıllara damgasını vuracak bir devrime de imza atıyordu. Yeni nesil rockerlar nasıl gitar çalıp, şarkı söyleyeceklerini Hendrix’ten öğrendiler. 18 Eylül 1970 yılındaki trajik ölümüne kadar Hendrix hep karamsar şarkılar söyledi ve bu kısacık ömrüne sığdırdığı az sayıdaki şarkı ile unutulmazlar arasında yerini aldı. On yıllar boyunca her yer onun posterleri ile süslendi. Herkes onun şarkılarını söyledi. Hendrix rock’ın en büyük kahramanlarından biri oldu. Artık gitar, sıradan bir aksesuar değil, çalanın bütün becerilerini göstermesi gereken bir enstrümandı.

1965 yılında Pete Townshend, 20 yaşındayken My Generation‘ı besteledi. İsyankar İngiliz gençliğinin duygularını seslendiren bu şarkı, ilginç vokalleriyle dikkat çekti. Şarkıda solist Roger Daltrey bir cümle söylüyor, geri vokalde Pete Townshend ile John Entwistle cevap veriyordu: “Benim neslim hakında konuşmak gerekirse”. Şarkının şu sözleri oldukça dikkat çekiciydi: I Hope I die before I get old.(Umarım yaşlanmadan ölürüm). Hendrix gibi, Pete Townshend’in gitarından da distorsiyonlu sesler yükseliyordu. Muhafazakar çevreler bu şarkıyı da yerden yere vurdular: Gürültü patırtı içinde, anlamsız sözler söyleyen bu isyankar gençlere hadleri bildirilmeliydi. The Who, bir kaç yıl sonra, 1969’da Tommy albümü ile ilk rock-operayı yazacak, böylece rock müzik tarihine geçecekti.

When the truth is found to be lies/And all the joy within you dies/ Don’t you want somebody to love/ Don’t you need somebody to love (Gerçeklerin yalan oldukları ortaya çıktığında/içindeki neşe öldüğünde/ birini sevmek isteme/birini sevmek zorunda kalma)

1967 yılında Grace Slick’in bu sözleri ile başlayan Somebody To love, artık rock müziğinin bambaşka mecralara aktığını haber veriyordu. Şarkının yer aldığı albümün adı da bir garipti zaten: Surrealistic Pillow (Sürrealist Yastık) Hippy kültürü yükseliyor, psychedelic rock kendi gruplarını yaratıyordu. Somebody to Love da bütün zamanların en iyi rock şarkıları arasındaki yerini aldı.

The Doors’un bu unutulmaz şarkısının da ilginç bir hikayesi var. Grubun zaman zaman çıktığı televizyon programlarından birinde, Ed Sullivan Show’da, şarkı ilk kez çalınacağı zaman, yapımcı Bob Precht, “girl, we couldn’t get much higher” (kız, çok yükseklere çıkamadık) sözünün, sponsorların uyuşturucu çağrışımları nedeniyle rahatsız olabileceği düşüncesiyle çıkartılmasını istemiş. Ancak şarkıcı Jim Morrison şarkıyı canlı yayında özgün sözleriyle söyleyince programın sunucusu Ed Sullivan, program bitiminde Morrison’un elini sıkmamış. Jim Morrison da rock tarihinin unutulmaz simalarından biri. Aşırılıklarla dolu yaşamı 3 Temmuz 1971’de beklenmedik şekilde son bulduğunda arkasından ağlayanı çok olmuş. Morrison’ın ölüm nedeni hala bir muamma. Aşırı alkol ve uyuşturucu kullanımı nedeniyle öldüğünü iddia edenler var. Morrison’dan geriye kalanlar ise, rock tarihinin köşe taşlarını oluşturan sayısız unutulmaz şarkı.

Rock’ın bir de ilericileri var. Şarkılarında oldukça karmaşık melodiler seslendiren, klasik müzik ögelerini kullanan ve zaman zaman yolları psychedelia ile kesişenler. Moody Blues’un 1967 tarihli Nights in White Satin‘i de bunlardan biri. Şarkı platonik bir aşkı anlatıyor.

Procol Harum’un A Whiter Shade of Pale‘i de Progressive Rock’ın ilk ürünlerinden. Çok büyük bir satış başarısı yakalayan bu şarkı da, Nights in White Satin‘le beraber, çok uzun yıllar boyunca bütün melankolik seçkilerde yerini aldı. Oysa şarkı, sonu mutlulukla biten bir ilişkiyi anlatıyordu.

Jimi Hendrix ve Jim Morrison’la beraber yaşama erken veda eden Janis Joplin de tanrılar/kahramanlar partenonunda yerini aldı. Olağanüstü bir ses ve şarkı söyleme yeteneğine karşılık Joplin rock dünyasında bir “ucube” olarak isimlendiriliyordu. Bunun nedeni aşırı dozda uyuşturucu ve alkol kullanımı ile beraber pasaklı ve bakımsız görünümü idi. Joplin, 1960’ların hippi kültürü için bir prototip oldu. Zamanla rock kültürü içinde marjinalleşen bu prototip, 1960’ların sonunda “çiçek-gücü” gençliğini çok fazla etkilemişti. Tarihin saati 1960’ların sonunu gösteriyordu. Duygusal trend dönmüştü ve düşüş dalgası çok güçlüydü.

Rock kültürünün unsurları belirginleşiyordu. ABD/Kanada kökenli Steppenwolf Born to be Wild (Vahşi olmak için doğdum) ile sahne aldığında motosikletler de rocker’ların kültüründeki saygın yerlerini almaya başlamıştı. Motosiklet özgürlüktü, maceraydı, heyecandı. Zaten Steppenwolf da bu uçarı ruh halini dile getiriyordu: Get your motor runnin’, head out on the highway, looking for adventure, in whatever comes our way (Motorunu çalışır halde tut, yola düş, macera arayarak, yoluna her ne çıkarsa çıksın) Şarkının içinde geçen bir kavram, o günlerde fazla dikkat çekmemişti. I like smoke and lightning/heavy metal thunder diyordu Steppenwolf. Bu sözlerde kastettiği heavy metal de neyin nesiydi? Heavy metal teriminin ilk kez bu şarkıda kullanılması nedeniyle Born to be Wild, ilk heavy metal şarkısı kabul edilir. Ben aynı fikirde değilim. Yazının devamında göreceğiz; her ne kadar bir “ruhu” ifade etse de, heavy metal özellikleri olan bir alt-türdür ve Born to be wild bu alt türün pek çok unsurunu içermiyor.

Bazıları da Led Zeppelin’in bu şarkısının ilk heavy metal şarkısı olduğunu ileri sürüyor. Bununla hemfikir olabilirim. Distorsiyonun çok daha fazla olduğu, Jimmy Page’in gitar ustalığını sonuna kadar kullandığı, Robert Plant’ın şarkı söyleme stilini abarttığı, davulun sık ve güçlü ataklar yaptığı Whole Lotta Love, Born to be Wild‘dan çok daha heavy metal duruyor. Şarkının içinde geçen I wanna give you every inch of my love (sana aşkımı son inçine kadar vermek isterim) sözleri ise oldukça netameli. Zaten bu sözler İngiliz muhafazakar çevrelerinde kıyametlerin kopmasına yetmiş de artmış bile. Rock dünyasında erken bir kayıp da davulcu John Bonham’ın 1980 yılında 32 yaşındaki erken ölümü. Nedeni aşırı alkol kullanımı. Bonham, gelmiş geçmiş en iyi davulculardan biri kabul edilir.

1968 tarihinde plakçı raflarında yer alan albümlerden birinin çok ilginç  bir adı vardı: In-a-gadda-da-vida; Albümün içinde de, plağın B yüzünün tamamını kaplayan 17 dakikalık aynı isimli parça. Parçanın isminin nereden geldiği ile ilgili muhtelif rivayetler var. Deniyor ki, şarkının özgün adı In the Garden of Eden (Cennetin bahçesinde). Söylentiye göre, grubun davulcusu Ron Bushy şarkıyı kullaklıkla dinlerken, şarkı yazarı Doug Ingle’a bu parçanın adının ne olduğunu soruyor. Ingle’ın söylediğini anlamıyor ve in a gadda da vida diye tekrar ediyor. Başka bir söylentiye göre ise Ingle dut gibi sarhoş olduğu için, yazdığı şarkının adını söylerken dili sürçüyor. Gerçek öykü ne olursa olsun, In-a-Gadda-Da-Vida, rock tarihinin en önemli şarkılarından biri. Psychedelic rock’ın, hatta daha ileri giderek heavy metal’in ilk örneklerinden biri kabul ediliyor. Iron Butterfly, bu albümden önce bir de Heavy isimli bir albüm çıkartmış. 1976 yılına kadar da çizgisi düşmüş de düşmüş. Bir küçük not daha; rocker’lar demir sözcüğünü çok sık kullanırlar. Neden acaba? Yaptıkları müzik demir gibi sert olduğu için mi, yoksa pek çoğu işçi mahallelerinden geldiği için mi? Sanırım her ikisi birden. Ne de olsa rock, bir çalışan sınıf müziği.

King Crimson hep caz müziğe eğimli bir grup oldu. 1960 ve 70’lerde yaptıkları parçalar Progressive Rock’ın en iyi örnekleri kabul edilir. Sonra tuhaf seslerin peşine düştüler ve rock’tan caza doğru meylettiler. 1969 tarihli In the Court of King Crimson albümleri, tartışmasız bir şekilde Progressive Rock’ın en iyi albümlerinden biridir. Sadece 5 parçanın yer aldığı bu albümde Epitaph, karanlık ve ağır havası, Greg Lake’in melankolik şarkı söyleme tekniğiyle çok uzun yıllar boyunca rocker’ların kendilerini kötü hissettikleri anlarda sığındıkları bir liman oldu.

Tabi bir de acayiplerimiz var. Onların başında da David Bowie geliyor. Experimental Rock’ın babalarından Bowie’nin çok özel bir hayran kitlesi var. Çok uzun yıllar boyunca Bowie’yi takip eden bu hayran kitlesinin rock’ın diğer alt-türleri ile akrabalığı ileri düzeyde değil. Yıl 1969, insanoğlu aya ayak basmış ve gözler uzaya çevrilmiş. Astronotlar önemli pop-kahramanlar olarak büyük saygı görüyorlar ve Bowie bu şarkısında yer-kontroldan albay Tom’a sesleniyor: protein haplarını al ve başlığını kafana geçir. Albay Tom, Bowie’nin daha sonraki yıllarda yazdığı şarkılarda da arz-ı endam edecek.

Uzay deyince, Astronomy Domine‘den bahsetmemek olmaz. Bir space-rock grubu olarak doğan Pink Floyd’un ilk albümü, 1967 tarihli The Piper at the Gates of Dawn bu şarkıyla başlıyor.

Jupiter and Saturn, Oberon, Miranda/And Titania, Neptune, Titan/Stars can frighten/Blinding signs flat flicker, flicker, flicker/ Blam pow, pow

Ha? Nasıl yani? Bilmiyorum. Sanırım Roger Waters da bilmiyor. Yukarıdaki videonun başında röportaj veren Waters günümüz futbolcularına benzer bir sığlıkla konuşuyor ama aldanmayın. Sonraki yıllarda Rock tarihinin en entellektüel şarkılarını Waters yazacak ve Pink Floyd en saygın gruplardan biri, belki de birincisi haline gelecek. Bu videoda Syd Barret pek görünmüyor. Daha sonra geçirdiği ruhsal bunalımlar ve sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılacak olan Barret’i rockerlar hiç bir zaman unutmadılar. Tabi bir de davulcu Nick Mason’dan bahsetmek lazım. Bu videoda Mason davulu kıracak gibi çalıyor.  Parçanın sonunda kafasında görmediğimiz şapkası ve sarkık bıyıkları ile son derece karizmatik. 2011 yılının başında, bu kadrodaki dört kişiden geriye sadece ikisi kalmıştı.

1969 yılındayız. Aya ilk kez ayak basılıyor. Küçük ama insanlık adına büyük adım atılıyor ve artık insanoğlu gözünü uzayın derinliklerine dikiyor. Yeryüzünde ’68 gençliği ayakta. Avrupa başkentlerinde isyanlar, protestolar. ABD’de hippiler, Woodstock festivalleri, cinsel devrim ve LSD kültürü. Borsalar ayı piyasasında, hiç bir yükseliş kalıcı olamıyor. Hemen ardından satışlar ve sert düşüşler geliyor. 1950’lerin mutlu Rock’n Roll’u yeni alt türler yaratıyor ve yavaş yavaş Roll (yuvarlanma) sözcüğü terminolojiden çıkıyor. Her ne kadar sinemaya 1979 yılında aktarılmış olsa da, 1960’ların sonlarında, hippi kültürünün yükseldiği dönemde Broadway’de sahnelenmeye başlanan Hair müzikali, Rock tarihinin bu dönemi ile daha iyi örtüşüyor. Filmin müthiş bir final sahnesi vardı. Uçarı hippi gençlerin duygusal düşüş dalgasının soğuk yüzüyle karşılaştığı müthiş final. Film gene de iyimserlikle bitiyordu. Ancak gelecek, uçarı hippilerin düşlediği mecrada akmayacaktı. Dünyada krizler, sarsıntılar, toplumsal travmalar dönemi açılmak üzereydi. Cycle dereceli bir dalga, geçmiş onyılları düzeltirken hippi kültürü yok olacak, rock daha da sertleşecekti.

Bu şarkıyla ilgili bir de yorum eklemeliyim. Çok uzun yıllar sonra, çiçek çocuklar büyüyüp yaşlılığa adım attığında, yeni nesillere araba, ciklet, patlamış mısır filan satmak için bu şarkı kullanıldı. (Evet bütün renkler kirlenirken birincilik her zaman beyazdadır.) Yeni nesiller de bu şarkıyı “evinizin pencerelerini açın içeri güneş girsin” zıpırlığı zannettiler.

Ey 2000’lerin i-pod bebeleri, seyredin bakalım bu şarkı neyi anlatıyormuş.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – II

Reklamlar

2 thoughts on “Yükseliş ve … / Rock yüzyılı – I”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s