Yükseliş ve …/ Rock Yüzyılı – III

Her tarih biraz da kişisel tarihtir. Yes, benim rock kültürümün gelişmesinde önemli bir satırbaşında duruyor. Orta büyüklükteki bir Anadolu kentinden ODTÜ’ye geldiğim ilk yıl, 1982 yılı. Fazla uçarı bir öğrenci olmadığım için ailemin gönderdiği parayı yemek, kitap ve yurt ücreti haricinde harcamıyor, biriktiriyorum. Bir de merakım var; Haftasonlarında İzmir caddesindeki Amerikan pasajında ikinci el plaklar satan bir dükkana gidiyorum. Bu dükkan, konsolosluklarda ya da NATO Birliklerinde çalışanlardan temin ettiği ikinci el orijinal plakları satıyor. Orijinal plak deyip geçmeyin, o yıllarda aradığınız her plağı bulamıyorsunuz. Bulduklarınız da çok pahalıya satılıyor. Gel zaman git zaman dükkan sahibi ile ahbap oluyoruz. Ona beğendiğim plakları sipariş veriyorum. O da bu plaklar geldiğinde, benim için saklıyor. İşin komik tarafı, yurtta kalıyorum ve satın aldığım plakları sadece sömestr tatilinde Konya’ya döndüğümde dinleyebiliyorum. Benim bu merakımı bilen yurttan bir oda arkadaşım bir gün bana bir plak bulduğunu, ilgilenip ilgilenmediğimi soruyor. Bu plak üç LP’den oluşan Yes’in Yes Songs albümü. Hiç Yes dinlemediğimi söylüyorum. Muhakkkak dinlemem gerektiği öğüdünü alıyorum. En sonunda ikna oluyor ve plağı satın alıyorum. O plağa, ailemin bana gönderdiği paranın yarıya yakınını ödediğimi hatırlıyorum. Bir ay sonra, bavulumda satın aldığım plakla Konya’ya dönüyor, hemen plağı pikaba yerleştirip çalmaya başlıyorum. Nasıl bir hayal kırıklığına uğradığımı anlatamam. Hayatımda bu kadar ağır ve “sıkıcı” bir müzik hiç dinlememişim. Ancak plağa o kadar yüklü bir meblağ ödemişim ki, inat ediyor ve saatlerce plağı tekrar tekrar dinliyordum. Dinledikçe kulağım o güne kadar hiç alışık olmadığım tınıları yakaladı. Sömestr tatili bitene kadar çoktan bir Yes hayranı olmuştum. Daha sonraki yıllarda Yes albümlerini toplamaya başladım. Yes Songs, benim hayatımda Pink Floyd’dan sonra Progressive Rock’a atılan ilk adımdır. Yıllar sonra diyorum ki, iyi ki o plağı satın almışım. Bana koskoca bir dünya açmış.

Close to the edge (Uca yakın), 1972 yılında yayınlanan, aynı isimli albümde yer alır. Esin kaynağı Herman Hesse’in ünlü Siddharta kitabıdır. Yes’in pek çok şarkısı gibi, bu şarkısı da sembollerle yüklüdür. Her ne kadar kadrosu yıllar içinde defalarca değişmiş olsa da Yes’in kısacık bir dönem hariç değişmez elemanı, basçı Chris Squire’la beraber solist Jon Anderson’dı. Cehaletimi itiraf etmeliyim ki, Anderson’ın resmini görene kadar onu hep kadın zannediyordum. Nedense sesi bana kadın sesini hatırlatıyordu. Grubun en parlak zamanlarındaki gitarist Steve Howe, klavyeciler Rick Wakeman, Tony Kaye ve Patrick Moraz, grubun kuruluş yıllarındaki davulcusu Bill Bruford ve altın çağında Bruford’un yerine gelen Alan White, bu olağanüstü sound’un mimarları. Grup 1981 yılında dağılıp 1983’te biraraya geldiğinde kadro değişmiş olsa da, Anderson, Bruford, Wakeman ve Howe biraraya gelip kendi adlarıyla albüm de çıkarttı. Yes, hala faal bir grup. Ancak grupta artık Jon Anderson yok; Anderson’sız Yes’e ne kadar Yes denirse …

1971 yılında olağanüstü bir albüm daha çıktı: Aqualung. 1968 ile 1970 arasında üç albüm çıkartan ve jazz, blues ve folk tarzında parçalar çalan Jethro Tull, bu albümle bütün zamanların en başarılı albümlerinden birini piyasaya sürmüştü. Üç tanesi 2 dakikanın altındaki 11 şarkıdan oluşan albüm, kiliseyi ve muhafazakarları çok kızdırmıştı. Neden bu kadar kızdıklarını merak edenler için albümün iç kapağında yazan şu sözleri aktarmak yeterli olur sanırım:

1 In the begining, Man created God; and in the image of Man created he him.
2 And Man gave unto God a multitude of names, that he might be Lord over all the earth when it was suited to Man.
3 And on the seven millionth day Man rested and did lean heavily on his God and saw that it was good
4 And Man formed Aqualung of the dust of the ground, and a host of others likened unto his kind.

Jethro Tull, sadece başarılı bestelerle değil, ilginç şarkı sözleri ve olağanüstü sahne performansı ile de gelmiş geçmiş en büyük rock gruplarından biridir. Bir küçük anı da buraya aktarmam gerekiyor. 1991 yılında Kuşadası’nda tatil yaparken Efes Antik Tiyatro’da ertesi gün Jethro Tull konseri olduğunu tesadüfen öğrendim. Söylemeye gerek yok; Hemen bilet alındı ve ertesi gün, konserden saatler önce Efes’e gidildi. Doğrusu ortalama bir konser performansına razıydım. Ne de olsa grup elemanları 40’larını aşmıştı. (Şimdi gülüyorum. O zamanlar “büyük sanatçı” ne demektir bilmiyordum.) Daha sonraki yıllarda pek çok konsere gittim. Diyebilirim ki, o konser, benim hayatımda gördüğüm en iyi konserdi. Başlangıcıyla, finaliyle, Ian Anderson başta, tüm elemanların sahne performansıyla … Ve elbette, konserin en sonunda çalınan Locomotive Breath ile.

Bu türe neden progressive rock dendiğinden de bahsetmek lazım. Progressive rock, geleneksel melodik yapıyı koruyan, içinde değişik besteler ve melodik unsurlar içeren, edebiyata daha fazla gönderme yapan ve çoğunlukla şiirsel, ya da bilim kurgu temalarını işleyen bir tür. Kısacası, rockerların daha entellektüel kesimlerine hitap ediyor. Progressive rocker’lar concept albümler çıkartmakla ve bu albümlerle çok uzun şarkılar yazmakla övünüyorlar. Doğal olarak da bilim-kurgu/fantazi ögeleri içerdiği için klavyeler ve elektronik sesler progressive rocker’ların değişmez unsurları. Van der Graaf Generator da bu gruplardan bir tanesi. Grup, adını statik elektrik üreten bir aygıttan alıyor. 1970’ler boyunca Progressive Rock’ın en özgün parçalarını besteleyen grubun video klipte izlediğiniz parçası, 1971 tarihli Pawn Hearts albümünde yer alıyor.

Şarkıcı, söz yazarı, besteci, klavyeci, gitarist … Steve Winwood’un parlak kariyeri o kadar çok beceri içeriyor ki… Traffic de 1960’ların sonlarında kurulmuş bir İngiliz grubu. Önceleri blues çalmışlar. Sonra blues ve psychedelic’den progressive rock’a doğru geçiş yapmışlar. 1967 ile 1969 arasında üç başarılı albüm çıkartan grup, 1970 tarihinde Rock tarihinin en iyi albümlerinden biri olan John Barlycorn Must Die albümünü piyasaya çıkartmış.

John Barlycorn, ünlü bir İngiliz folk şarkısı. Şarkıda ismi geçen John Barleycorn, bira ve viski yapımında kullanılan arpanın sembolik olarak kişileştirilmesinden başka bir şey değil. Türkçe’ye Bir Alkoliğin Anıları ismiyle çevrilen Jack London’ın romanında adı geçen John Barleycorn, insanlara ıstıraptan başka bir şey vermez. Traffic’in ünlü albümünde yer alan aynı isimli parça da bize Bay John Barleycorn’un nasıl büyüyüp Sir John olarak brandy şişesine girdiğini anlatır. 1970’lerin başlarında, progressive rockerların şarkılarında flüt, saksafon gibi nefesli çalgıları elektro gitara tercih ettiğini görüyoruz.

Klavyeci Keith Emerson, gitarist Greg Lake ve davulcu Carl Palmer, rock dünyasının en saygın üçlülerinden birini oluştururlar. Üçlü, 1972 yılında Pictures at an Exhibition‘ı çıkarttığında genç kuşaklar henüz Rus besteci Mussorgsky’nin ismini duymamıştı bile. ELP albümleri ve konserleri böylece genç kuşaklara klasik müzik bestecilerini de tanıtma işlevini üstlenmiş oluyordu. ELP 1970 ile 1977 arasında son derece başarılı 8 albüm çıkarttı. Bu albümlerin hepsi, progressive rock müziğinin klasikleri arasındaki saygın yerlerini aldılar.

1970’lerin progressive rock sahnesinde yer alan gruplardan biri de Curved Air idi. Grubun 1970 tarihli Air Conditioning albümü, progressive rock’ın önemli satırbaşlarından biri kabul edilir. Curved Air, keman kullanan nadir prog-rock gruplarından biriydi. İşin içinde keman olur da Vivaldi olmaz mı? Albümlerinde ve konserlerinde Vivaldi yorumları da çalan grubun ünlenmesinde en büyük katkılardan birini solist Sonja Kristina verdi. 1970 ile 1976 arasında grup elemanları defalarca değişse de Sonja, grubun tek değişmez elemanı oldu. 1972 tarihli Phantasmagoria, folk, blues ve progressive ögelerinin tümünü içeren ilginç albümlerden biridir.

Electric Light Orchestra, progressive rock grupları içinde pop müziğe en yakın şarkılar yapan grup olarak tanındı. Roll Over Beethoven, 1956 yılında, Rock’n Roll’un şafağında Chuck Berry’nin çok ünlenmiş bir şarkısı idi. Daha sonraki yıllarda şarkı, muhtelif gruplar tarafından defalarca yeniden yorumlandı. Bu yorumlardan biri de ELO’nun 1973 tarihli Electric Light Orchestra II isimli albümünde yer alanıydı. Buraya bir paratez açmakta yarar var. 19. yüzyıl Alman bestecilerinden Richard Wagner’in heavy metal üzerinde çok ciddi etkileri olduğu hep söylenegelir. Ancak sadece Wagner’in değil, Vivaldi, Beethoven ve Mozart’ın da rock soundu üzerinde ciddi etkileri olmuştur. Örneğin Beethoven’in 5. senfonisi, çeşitli gruplar tarafından defalarca yorumlanmıştır. Rockerlar Wagner, Beethoven ve Mozart’la da sınırlı kalmamış, işi Bach’a kadar genişletmiştir.

Progressive rock grupları içinde en özgün sound’lardan biri de Genesis’e aittir. Grubun en büyük sıçrama yaptığı dönem, Peter Gabriel, Tony Banks, Mike Rutherford ve Phil Collins kadrosuna, gitarist  Steve Hackett’in de katıldığı 1971-1975 dönemidir. 1972 ile 1974 arasında yayınlanan Foxtrot, Selling England by the Pound ve The Lamb Lies Down on Broadway albümleri, progressive rock’ın en özgün ürünleri kabul edilir. İlginç kıyafetleri ve sahne gösterileri ile büyük ün kazanan Peter Gabriel, daha sonraki yıllarda çalışmalarını solo albümlerle sürdürdü. Grubun düşüşe geçtiği yıllarda Phil Collins ile Steve Hackett da ayrılarak aynı yolu seçti.

Şöyle bir tez ortaya atsam çok mu ileri gitmiş olurum? Progressive Rock çağı, Pink Floyd’un Meddle albümü ile başlamış, The Wall albümü ile sona ermiştir desem? Biliyorum pek çok örnek göstererek buna itiraz edilebilir. Ancak sanırım, Progressive Rock’ın altın çağının 1973 yılında çıkan Dark Side of the Moon ile zirveye ulaştığına kimse itiraz etmeyecektir. Bu albüm, bütün zamanların listelerde en uzun süre kalan ve en çok satan albümüdür. Dark Side of the Moon, 20. yüzyılın en büyük sanat ürünlerinden biridir. Albüm kapağı ile, albümde yer alan şarkıların bestesi ve sözleriyle, bir çağın en zirvesinde yer alan üründür. Pink Floyd 2005 yılında son kez bir araya gelip, Dark Side of the Moon‘dan şarkılar çaldığında, bir tarihe son kez tanıklık ediyorduk. Grup elemanları yaşlanmıştı, Breathe çalınırken bir yerinde neredeyse atlıyorlardı, ses düzeninde bazı aksamalar olmuştu, ancak bunlar bile, Pink Floyd’un ne kadar büyük bir grup olduğu gerçeğini gölgelemeye yetmezdi. Dark Side of the Moon için ne kadar çok söz sarf etsek yetmez.

Sadece Dark Side of the Moon mu? İki sene sonra, 1975’te piyasaya çıkan Wish You Were Here albümüne ne demeli? Syd Barret’a bir ağıt olan bu albümde beş şarkı yer alır. 13:40 ve 12:31 uzunluğunda, iki bölümden oluşan Shine on You Crazy Diamond ve bu iki şarkı arasında Welcome to the Machine, Have a Cigar ve Wish You Were Here. Her biri bir rock klasiği olmuş beş olağanüstü parça.

Yukarıdaki videoda Pink Floyd, Roger Waters’dan yoksun kadrosuyla Shine on You Crazy Diamond‘ın ilk bölümünü çalıyor. Waters olmayınca çok şey eksik, ancak bu şarkı öylesine bir rock klasiği ki, aradan yıllar geçse de, aynı duyguyu, aynı ruhu veriyor. Pink Floyd soundunun değişmez unsurunun ne olduğunu hep düşünmüşümdür. Roger Waters besteleri mi, Gilmour’un gitar soloları mı, Rick Wright’ın PF şarkılarına inanılmaz bir hava verdiği klavyesi mi, yoksa Nick Mason’ın ölçülü davul  atakları mı? Hepsi. Bir tanesi eksik olsa bile olmuyor. Dark Side of the Moon ve Wish You Were Here zirveydi. Ardından düşüş başladı. 1970’lerin ikinci yarısında hem duygusal trend yön değiştirdi, hem de bu duygusal trendin rock müzikteki ifadeleri.

Bu dönemde sonra yavaş yavaş progressive rock içinde bir kaç trendin yükselmeye başladığını görüyoruz. Bu trendlerden ilki, elektronik müziğe doğru yönelen icralar. Elektronik müzik deyince de akla ilk gelen Mike Oldfield oluyor. 1973 yılında yayınlanan Tubular Bells büyük ün kazanmış, o yılların meşhur korku filmi The Exorcist filminin sinyal müziği olarak kullanılmıştı. Bu albümde progressive ögeler çok güçlüydü, ancak yavaş yavaş  pop müziğe doğru bir eğilim de gözden kaçmıyordu.

Jean Michel Jarre, progressive müziğin rock tarafında değil, elektronik tarafında değerlendirilen bir sanatçı. Ben bu tip ayrımları çok doğru bulmuyorum. 1977 yılında yayınlanan Oxygen albümü, kendi türü içinde en özgün örneklerden biridir ve daha sonraki dönemde pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur.

Alman grup Kraftwerk… Kraut Rock olarak bilinen türün Faust ile beraber en önemli öncüsü olan Kraftwerk 1974 ile 1981 arasında beş başarılı albüm çıkarttı. 1975 yılında yayınlanan Radio-Activity albümünde yer alan Radioactivity, single olarak da büyük başarı kazandı.

Ve elbette Yes grubunun klavyecisi Rick Wakeman. Wakeman da 1973 ile 1975 arasında çok başarılı üç albüm yaptı. 1973 tarihli The Six Wives of Henry VIII, progressive Rock’ın en özgün albümlerinden biridir. Yukarıdaki videoda Wakeman yıllar sonra bu albümden Jane Seymour‘u çalıyor. 1974 tarihli Journey to the Centre of the Earth ve 1975 tarihli Myths and Legends of King Arthur and the Knights of the Round Table albümleri de 1970’lerin yaratıclığı içinden fışkıran güçlü ürünlerden ikisi.

1970’lerin ilginç gruplarından biri de 1970’lerin Progressive Rock sahnesinde yerini alan Eloy. Grubun yıllar boyunca değişen  kadrosunda değişmeyen tek eleman gitarist/vokalist Frank Bornemann. Uluslararası başarı kazanamadığı için görmezden gelinen Eloy, bence progressive rock içindeki en özgün gruplardan biri. 1975 ile 1978 arasında yayınladıkları Power and the Passion, Dawn, Ocean ve Silent Cries and Mighty Echoes, bence son derece başarılı ve prog-rock arşivlerinde bulunması gereken ürünler.

Camel, Progressive Rock dalgası geri çekilmeye başladığında ortaya çıkmış bir grup. Doğal olarak da diğer Brit Rock grupları kadar ünlenememiş. Progressive Rock’ın henüz tamamen gözden düşmediği 1975-1980 arasında başarılı albümler çıkartmış. Sonra gitgide gözden düşmüş, kaybolmuş gitmiş. 1975 yılında kaydedilen yukarıdaki videoda Camel en çok bilinen şarkılarından biri olan Rhayader Goes To Town‘ı çalıyor. Rhayader, Galler’de bir şehrin adı. Bu videoda progressive rock içindeki arayışlardan birini daha görüyoruz: Klasik müzikle, rock sound’unu değiştirilmemiş formlarıyla biraraya getirme arayışını. İlerideki yıllarda buna benzer pek çok örnekle karşılaşacağız. Camel’ınki öncü kabul edilebilecek bir çaba ve bence gayet de başarılı.

Queen, Progressive Rock’tan ziyade, Art Rock olarak bilinen bir türde şarkılar yaptı. İki tür arasındaki çizgi çok ince; Progressive rock biraz daha karmaşık, klasik müzik unsurlarından beslenen, enstrüman kullanımında ustalığı önemseyen, genellikle uzun pasajlardan oluşan ve değişken müzik unsurlarının kullanıldığı bir tür. Art Rock ise daha deneysel, avant-garde unsurların ağırlıklı olduğu, bu anlamda pop müziğe daha yakın duran bir türün adı. Zaten Queen de hiç bir zaman karmaşık şarkılar yapmadı. Operete yaklaşan ilginç vokaller, Freddie Mercury’nin olağanüstü sesi, Brian May’in ilginç gitar tekniği ile sürüklenen Queen sound’unun en özgün örnekleri 1975-1980 arasında piyasaya sürülen A Night at the Opera, A Day at the Races, News of the World, Jazz ve The Game‘de dinlenebilir. Bunların içinde bence en iyisi Jazz.

Son olarak bence Rock dünyası içinde hak ettiği saygın yere hiç bir zaman ulaşamamış olan Macar Omega’dan söz etmek isterim. Omega’nın olağanüstü saygıyı hak eden bir öyküsü var. Hangi koşullar altında müzik yapmaya çalıştıklarını okuduğunuzda gözleriniz yaşarıyor. Pazarlama olanaklarından yoksun oldukları için de hiç bir zaman uluslararası  üne kavuşamıyorlar. Diğer bütün rock grupları gibi, onların da en başarılı oldukları dönem 1970’ler. Onlar biraz daha geç sahne alıyorlar ve 1976 ile 1979 arasında, Time Robber, Skyrover ve Gammapolis isimli başarılı üç albüm çıkartıyorlar. Yukarıdaki görüntüler, 1994 yılında verdikleri bir konserden alınmış. Önce Skyrover‘ın açılış parçası Overture çalınıyor, ardından Gammapolis başlıyor. Videoda zaman zaman sahneyi ve seyircileri aydınlatan şimşeklerin çaktığını, seyircinin şakır şakır yağan yağmurda sırılsıklam ıslandığını görüyorsunuz. Buna rağmen heyecan hiç azalmıyor. Hele Overture bitip de Gammapolis başlarken heyecan doruğa çıkıyor. Omega saygıyı sonuna kadar hak ediyor. Onlara hak ettikleri saygıyı gösteren seyirci de Rock konserlerinde havadan, sudan, gazdan nem kapıp sızlanmamak gerektiğini, sanata, sanatçıya saygı göstermenin sanıldığından daha zor olduğunu gözümüzün ta içine sokuyor. Ve ne yazık ki biri yoksa diğeri de olmuyor. “Bizim neden dünya ölçeğinde ünlü grubumuz yok?” sorusunun cevabı çok basit, çünkü dünya ölçüsünde dinleyici kitlemiz, gerçek rocker’larımız yok.

1970’lerin başında Pink Floyd ile başlayan Progressive Rock’ın altın dönemi, 1980’lerin başındaki son progressive rock başyapıtı The Wall ile bitti, perde indi. Bu albümde grup, Roger Waters’ın çocukluğu ve gençliğinden esinlenen pek çok unsurla bezenmiş Pink’in hikayesini anlatır. Babası savaşta ölmüş bir çocuğun arayışlar ve bunalımlarla dolu yaşamını anlatan bu albüm daha sonra sinemaya da uyarlandı. Bu, aynı zamanda belki de ’68 kuşağının da trajik öyküsü idi. Arayışlar ve bunalımlarla geçen bir dönemin ardından Pink’in nasıl bir ırkçıya, onun nutuk attığı salondaki dinleyicilerin de nasıl sürüye dönüştüğünü anlatan The Wall‘un In the flesh/Run Like Hell/ Waiting for the worms bölümündeki görüntüler, rock tarihinin unutulmazları arasına girdi.

1980’lerde kötümserlik trendi bitti. Borsa düşüşleri, ekonomik krizler, anarşi ve isyan sona erdi. Hard Rock’tan sonra, Progressive Rock’ın da altın çağı kapandı.

Yükseliş ve …/ Rock Yüzyılı – IV

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s