Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – IV

Kanada’nın gelmiş geçmiş en ünlü gruplarından Rush, basçı, klavyeci ve solist Geddy Lee, gitarist Alex Lifeson ve davulcu ve söz yazarı Neil Peart’dan oluşuyor. Üçlünün bir araya geldiği 1974’ten günümüze kadar grubun her bir elemanı sayısız ödüle boğulmuş. 35 senelik bu parlak kariyerleri boyunca da Rush, heavy rock’dan progressive rock’a, synthesizer ağırlıklı rock’tan soft rock’a kadar çok geniş bir yelpazede şarkılar yazmış. Bir şarkının Rush’a ait olduğunu nasıl anlarsınız? Bu sorunun en kestirme cevabı şu: Solist Geddy Lee’nin özgün sesi ve davulcu Neil Peart’ın hemen hemen her Rush şarkısına damgasını vuran davulundan. Örneğin 1975 tarihli Fly by Night‘ın açılış parçası Anthem ile 1982 tarihli Signals albümü, 1976 tarihli 2112‘de yer alan Tears ile 2007 tarihli Snakes and Arrows albümündeki We Hold On arasında pek az benzerlik bulursunuz. Ancak daha Lee’nin sesini, ya da Peart’ın davulunu duyduğunuz anda bilirsiniz ki, bu bir Rush parçasıdır.

İlginç bir grup Rush; kullandıkları enstrümanlara hakimiyetleri yanında bir de bilim-kurgu, fantazi ve felsefe meraklarıyla tanınıyorlar. Şarkı sözleri genellikle şiirsel ögeler içeriyor, insanlık sorunlarına, sosyal duyarlılıklara, çevre kaygılarına göndermeler yapıyor. Örneğin yukarıdaki Anthem (Marş) isimli şarkının sözleri Ayn Rand etkisiyle yazılmış.

Know your place in life is where you want to be,
Don’t let them tell you that you owe it all to me.
Keep on looking forward; no use in looking ’round;
Hold your head above the ground and they won’t bring you down

(Bil ki hayattaki yerin, nerede olmak istediğindir/ Bunların hepsini bana borçlu olduğunu söylemelerine izin verme/ Hep ileriye bak; Etrafına bakmanın bir yararı yok/ Kafanı yukarıda tut ki, seni alaşağı etmesinler)

1976 tarihli 2112, Rush’ın progressive Rock dönemine ait en iyi albümlerinden biri kabul edilir. Bu albüm, “Muhakkak Dinlenmesi gereken 1001 albüm” listesine giren iki albümlerinden biriymiş. (Diğeri de 1981 tarihli Moving Pictures). 2112 albümüyle aynı ismi taşıyan 2112, yedi bölümden oluşan 20:33 uzunluğunda bir şarkıdır. Yukarıdaki videoda Rush, bu yedi bölümün sadece Overture ve The Temples of Syrinx‘ten oluşan ilk iki bölümünü çalıyor. Konu 2112 tarihinde dünyanın kontrolünü eline geçiren Syrinx tapınağının rahipleri ve bu rahiplerin şarkıları, resimleri, insanlığın her şeyini denetlemesi. Sonra bir gün, bir adam gitarı keşfediyor ve kulağa farklı gelen bir müzik yapmaya başlıyor. Buluşunu tapınak rahiplerine sunuyor, ancak rahipler hemen gitarı parçalıyorlar. Bunun üzerine müzisyen saklanıyor ve rüyasında eski zamanları görüyor. Uyandığında perişan oluyor ve intihara teşebbüs ediyor. Ayn Rand, 2112 albümünün sonraki şarkılarında yeniden boy gösteriyor. Böyle bir grup işte Rush.

Pek çok rock grubu müthiş davulcuları ile bilinir: Deep Purple’da Ian Paice, Led Zeppelin’de John Bonham, Pink Floyd’da Nick Mason, Metallica’da Lars Ulrich, Iron Maiden’da Nicko Mc Brain, ilk akla gelenler. Ancak sanırım Rush’ın davulcusu Neil Peart çok özel bir davulcu. Yukarıdaki videoda Peart, kalabalık bir davul ve zil setinin ortasında bütün yeteneklerini sergiliyor. YYZ, 1981 tarihli Moving Pictures albümünde yer alıyor. Rush’ın az sayıdaki sözsüz parçasından biri. YYZ, Toronto’daki bir havaalanının koduymuş ve grup elemanları uzun turnelerin ardından Toronto’ya döndüklerinde, bu kodu görüp büyük sevinç duydukları için bu şarkıyı yazmış. İyiki de yazmış.

Budgie, Hard Rock’ın altın çağında yükselen Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath gibi grupların gölgesinde kalmış Galler kökenli bir grup. Budgie’nin heavy riffleri için Black Sabbath – Geddy Lee’nin sesine benzer vokalleri için Rush benzetmesi yapılıyor. Grup 1971 ile 1975 arasında 5 iyi albüm çıkartmış. 1975 yılından sonra grubun çizgisi düşmeye başlamış. Budgie, Polonya’da 1980’lerin başında verdiği konserle, soğuk savaş döneminde Demir Perde gerisinde konser veren ilk heavy-metal grubu olarak da biliniyor. Grubun sonraki dönemde yükselecek Heavy metal grupları üzerinde tartışılmaz bir etkisi var. Örneğin Iron Maiden’ın solisti Bruce Dickinson en çok sevdiği gruplardan birinin Budgie olduğunu söylüyor. Breadfan, gözüdoymaz, açgözlü gibi anlamlara geliyor. Grubun en ünlü parçası olan Breadfan, daha sonraki yıllarda Metallica tarafından da yorumlanmıştı.

Deep Purple’da çok parlak bir kariyer yaptıktan sonra gruptan ayrılan Richie Blackmore, ağırlıklı olarak Elf’in kadrosundan elemanlarla beraber Rainbow’u kurdu. Solist Ronnie James Dio’nun yıldızı da böylece parlamış oldu. Blackmore ve Dio, Rainbow için çok güzel şarkılar yazdılar. Bunlar içinde Kill the King gibi Hard Rock şarkıları olduğu gibi, müthiş tatlı baladlar da var. Blackmore, pek çok hard rock/heavy metal gitaristinin, tekniğini örnek aldığı bir gitar ustası, Dio ise (daha sonraki yıllarda) türün en çok sevilen ve saygı duyulan vokalisti olunca, Rock tarihine geçecek bir kadro kurulmuş. Diğer elemanlar değişse de, Blackmore ve Dio’lu kadro ile Rainbow 1975-78 arasında 3’ü stüdyo, biri konser olmak üzere 4 albüm çıkarttı. Dio ayrıldıktan sonra gruba solist olarak sırasıyla Graham Bonnet ve Joe Lynn Turner katıldı. 4 albüm de bu şekilde çıkartan Rainbow, 1984 yılında dağıldı. 1995 yılında geçici olarak yeniden kuruldu ve Stranger in Us All ismiyle bir albüm daha çıkarttı.

Kill the King ve Gates of Babylon, grubun 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll albümünden, klasikleşmiş iki parçadır. Her iki şarkı da pek çok grup tarafından yeniden yorumlanmıştır: Yngwie Malmsteen, Dream Theater, Tad Moroso, Gates of Babylon‘u, Heathen, Stratovarius, Liege Lord, Primal Fear, Grave Diggers, Kill the King‘i yeniden yorumlayanlar. Otoriteler ne der bilmem de, 1976 tarihli Rainbow Rising ve 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll bence her rocker’ın arşivinde bulunması gereken iki albümdür.

1970’ler boyunca Hard Rock’ı ağırlıklı olarak Britiş gruplar domine ediyordu. Amerikalı grup sayısı azdı. Göz kamaştırı sahne  gösterilerine karşılık kayda değer şarkı sayısı son derece sınırlı Kiss’ten söz etmiştik. Neyse ki, Aerosmith var da ABD 1970’lerin parlak Hard Rock çağını ıskalamadı. Aerosmith , hard ve  heavy rock, blues, hatta rythm and blues türlerinde sayısız şarkı üretti. Hard Rock’ın ikinci dalgası diyebileceğimiz 1973-1978 arasında çok parlak albümler çıkarttı. Bu albümlerde yer alan şarkılardan Dream On, Same Old Song and Dance, The Train Kept a Rollin’, Walk This Way, Sweet Emotion, Back in the Saddle, Sick as a Dog gibi şarkılar rock klasikleri arasına girdi. 1985-89 döneminde grubun yıldızı yeniden parladı. 40 senelik kariyerleri boyunca sayısız ödüle boğulan Aerosmith, hala aktif; Turneye çıkıyorlar, plak kaydediyorlar.

Geliyoruz Malcolm-Angus Young kardeşlerin kurduğu Avustralyalı AC/DC’ye. Herkes onların hard rock, hatta heavy metal tarzında müzik yaptığını söylese de onlar Rock’n Roll yaptıklarını iddia ediyorlar. (Kabul etmeleri lazım ki, biraz sert bir rock’n roll) 1975 yılında Avustralya’da High Voltage, dünyanın geri kalanında T.N.T. ismiyle piyasaya sürülen ilk albümlerinden başlayarak solistleri Bon Scott’un aşırı alkol kullanımı nedeniyle öldüğü 1980’e kadar her biri bir rock klasiği olan 6 albüm çıkartan AC/DC de böylece Hard Rock’ın altın çağının parlak kariyerli gruplarından biri oldu. T.N.T./High Voltage albümünün açılış parçası olan It’s a Long Way to the Top (If You Wanna Rock’n Roll), rock tarihinin en uzun isimli parçalarından biri. Benim en sevdiğim AC/DC şarkısı budur. Şarkının ortasında gaydalarla elektro gitarın düeti şarkıya çok değişik ve hoş bir hava katıyor.

Bon Scott’un 1980 yılındaki ölümünün ardından gruba solist olarak katılan Brian Johnson’la beraber çıkan Back in Black, simsiyah bir albüm kapağıyla piyasaya sürülmüştü. Bu albüm, Bon Scott’a adanmıştı. Pek çok müzik yorumcusu, bu albümün en iyi AC/DC albümü olduğu yorumunu yapar. Albümde yer alan You Shook Me All Night Long, Shoot to Thrill, Back in Black, Rock and Roll Ain’t Noise Pollution gibi şarkılar rock klasikleri arasında yer aldı. Tabi bir de benim ikinci favori AC/DC parçam: Hells Bells. Bu parçanın başındaki çanların, Bon Scott için çaldığı söylenir. Back in Black‘ten sonra AC/DC’nin başarı grafiği hızla düştü. 2008 yılında grup Black Ice isimli bir albüm daha çıkarttı.

Hard Rock’ın ikinci dalgasında yıldızı parlayan gruplardan biri de İrlanda’lı Thin Lizzy oldu. Grubu, birbirini okuldan tanıyan davulcu Brian Downey ile basçı Phil Lynott kurdu. İlginç saç stili ve özgün sesiyle Phil Lynott grubun frontman’i olma rolünü üstlendi. Thin Lizzy Hard Rock klasikleri arasında sayılan Jailbreak, The Boys are back in Town gibi şarkıları rock dünyasına armağan etti. Tabi bi de unutulmaz Whiskey in the Jar. Bu şarkı çok eski bir İrlanda baladı. İlginç bir öyküyü anlatıyor: Yüzbaşı Farrell’i (her kimse) soyan ve en sonunda kodese tıkılan bir eşkiyanın öyküsü. Yıllar sonra Metallica bu şarkıyı yeniden yorumladı.

Thin Lizzy deyince akla bir de Gary Moore gelir. Canı istediğinde heavy metal, çok sıkıldığında blues çalan, rock dünyasının en parlak gitaristlerinden biri olan Moore ile Phil Lynott’un seslendirdiği Parisienne Walkways de unutulmaz baladlardan biridir. Daha sonraki yıllarda Gary Moore, konserlerinde bu şarkıyı tekrar tekrar yorumladı. Gitar aynı gitardı, ancak Phil Lynott vokali olmayınca Moore şarkıyı kendisi söylemek zorunda kalıyordu. Lynott, 1986 yılında, 36 yaşındayken alkol ve uyuşturucu kurbanları listesine katılmıştı.

En az Parisienne Walkways kadar ünlü bir başka gitar solosu, Santana’nın 1976 tarihli albümü Amigos‘ta yer alan Europa (Earth’s Cry Heaven’s Smile) şarkısında çaldığı solodur. Amigos, ilginç bir şekilde Santana’nın caz, Rythm and Blues, funk gibi rock’ın uzağına düşen türlere yöneldiği bir dönemde kaydedilmiş bir albümdür. Europa, albüm bütünlüğüne hiç uymayan bir şekilde birdenbire 6. sırada boy gösterir.

1970’lerin sonuna yaklaştıkça, rock’ın eski sert tarzının yumuşadığını, hızlı temposunun düştüğünü görüyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük gitaristlerinden kabul edilen Eric Clapton da Cream’de ünlendikten sonra solo albümler çıkartmaya başladığında, herhalde en iyi albümlerini çıkartmak için hard-rock’ın altın çağının sonlarını beklemişti. 1977 yılında çıkan Slowhand‘de yer alan Cocaine ve Lay Down Sally ile beraber Wonderful Tonight da klasikler arasına girdi.

Eagles deyince akla hemen Hotel California geliyor. Bu şarkı o kadar büyük bir ün kazandı ki, neredeyse Eagles’ın bütün şarkılarını gölgeledi. Oysa 1973 albümü Desperado‘da, 1975 albümü One of these Nights‘da, 1976 albümü Hotel California‘da ve 1979 albümü The Long Run‘da o kadar güzel şarkılar vardı ki… Eagles adını ilk kez, 1972 tarihli kendi adını taşıyan albümün açılış parçası Take it Easy ile duyurmuştu. 1970’lerin ikinci yarısına damgasını vuran gruplardan biri olan Eagles, 1980 yılında Eagles Live isimli bir konser albümü çıkarttı ve rock sahnesinden çekildi.

Blue Öyster Cult, hard rock, hatta heavy metal grubu olarak biliniyor. Oysa sound’ları bence pop’a çok daha yakın. Örneğin en ünlü parçaları olan Burnin’ For You. Monoton ritmi, davulun, basın, gitarın şarkıya “utangaç bir şekilde” eşlik edişiyle Burnin’ for you pop’a çok daha yakın bir şarkı. Kolayca tahmin edileceği üzere Blue Öyster Cult bir Amerikalı grup; Rock dünyasının en çok satan gruplarından biri. Burnin’ for You‘dan başka, (Don’t Fear) the Reaper, Godzilla, 7 Screaming Diz-Busters, Astronomy, Cities on Flame with Rock’n Roll, Joan Crawford gibi rock klasikleri arasına giren şarkılar da yapmışlar. 1972-81 dönemleri oldukça parlak. Sonra onların da yıldızları sönmüş.

Ben en çok, 1972 tarihli kendi adlarını taşıyan albümlerinde yer alan Then Came the Last Days of May isimli şarkılarını seviyorum. Bence rock tarihinin en güzel baladlarından biri.

Özellikle 1970’lerin ilk yarısında çok sevilen bir Britiş grup daha var: Wishbone Ash. Her ne kadar yıldızları bir Deep Purple ya da Led Zeppelin kadar parlamamış olsa da, Wishbone Ash, rock tarihinde çok önemli bir devrime imza atmış bir grup. Rock tarihinde ilk kez çift gitar kullanan grup, Wishbone Ash’tir. Hard Rock ve Progressive Rock türünde 1970 ile 2010 arasında 22 stüdyo albümü çıkartan Wishbone Ash’in değişmeyen tek elemanı gitarist Andy Powell. Ona 1970’lerde, ikinci gitarda Martin Turner eşlik etmiş. 1972 tarihli Argus ve 1973 tarihli Wishbone Four, en iyi albümleri kabul ediliyor. Yukarıdaki videoda Argus‘tan Blowin’ Free‘yi çalıyorlar. Iron Maiden’ın gitaristlerinden Dave Murray, en çok sevdiği ve etkilendiği gruplar arasında Wishbone Ash’i de sayıyor. Wishbone Ash’in başlattığı çift gitarist devrimi, ancak 1970’lerin sonlarından itibaren heavy metal grupları arasında tuttu. Sound’larına daha sert bir hava verebilmek için çift gitarist kullanan metalciler, doğal olarak Wishbone Ash’ten etkilendiler.

Entellektüeller progressive, macera ve özgürlük düşkünleri hard ve heavy, melankolikler blues ve baladlar dinlerken, 1970’lerin başında gençler de glam-rock dinliyordu. Rock’ın diğer türlerinin ağır, sert, kasvetli, gürültülü tarzının aksine, basit melodiler üzerine kurulu glam rock, 1977 yılında bir trafik kazasında can veren Marc Bolan’ın grubu T-Rex ile ünlendi. David Bowie, Roxy Music, Brian Eno gibi glam rockerlardan farklı olarak T-Rex’in tarzı teenager’lara hitap edecek biçimde kolayca akılda kalan melodilere dayalıydı. 20th Century Boy, 1970’lerin başında en çok satan plaklardan biri oldu.

Glitter da denen bu alt-türün Suzi Quatro ile beraber en ünlülerinden biri de Sweet idi. Sert görünümlerine karşılık, sıradan şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodileriyle Sweet, teenager’ların gözdesi oldu. Sweet şarkılarının çoğunu yazan Nicky Chinn ve Mike Chapman, daha sonra Smokie gibi başka gruplara da şarkılar yazdı. Yazdıkları basit şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodilerle büyük ticari başarı elde eden ikili, Sweet’in yıldızının parlamasının da en büyük mimarları oldular. 1974 tarihli Desolation Boulevard ve 1978 tarhli Level Headed, Sweet’in en büyük ticari başarı kazanan albümleri oldu. 1980’lerle beraber, Sweet de kayboldu gitti.

1970’ler boyunca, bir iki örnek hariç kadın vokali rock içinde hiç bir zaman cazip olmadı. Sınırlı sayıda örnekten biri, ABD’li Ann ve Nancy Wilson kardeşlerin kurduğu Heart grubuydu. 1976 tarihli Dreamboat Annie ve 1977 tarihli Little Queen, grubun en başarılı iki albümü. Dreamboat Annie‘de yer alan Crazy on You, Wilson kardeşlerin yeteneklerini gösteren iyi bir parça. 1970’lerin ikinci yarısında yavaş yavaş rock soundunun popa yaklaştığını görüyoruz. Bu türe Contemporary Pop/Rock da deniyor. Bu türde davul ve bas iyice ikinci plana itiliyor, gitar soloları ya azalıyor, ya da tamamen ortadan kalkıyor. Solistin şarkı söyleme stili yumuşuyor ve şarkı sözleri sıradanlaşıyor.

Contemporary Rock’ın öncüleri, Elton John, Peter Frampton, Paul McCartney gibi sanatçılar ve Fleetwood Mac gibi gruplar. Yolculuğuna bir blues-rock grubu olarak başlayan Fleetwood Mac, Lindsey Buckingham ve Stevie Nicks’in katılmasıyla 1970’lerin ortalarından itibaren pop-rock grubu haline geliyor. Yeni kadrosuyla 1975’de Fleetwood Mac, 1977’de Rumours ve 1979’da Tusk albümlerini yaparak büyük başarı kazanıyor. Belki iddialı olacak ama, benim gibi pek çok rocker, bu türü rock kültürüne ve rock sound’una çok da uygun bulmuyor. Tamam, kafa dinlemek için iyi, arada sırada romantik bir şeyler dinlemenin de kötü bir yanı yok, ama bu türe rock değil de pop desek daha iyi değil mi? Blues-rock’tan popa geçerken, 1975 tarihli Fleetwood mac albümlerinde çaldıkları I’m so afraid, Buckingham ve Nicks’li kadrosuyla Fleetwood Mac’in rock’a yakın nadir parçalarından biri ve benim gözdem. Keşke hep bu tarzda şarkı yapsalardı.

Kanadalı Neil Young da rock’ın bir başka alt-türünün ünlülerinden. Young’ın tarzına country rock ya da folk rock deniyor. Bu tür, rock formları kullanmakla beraber önemli ölçüde geleneksel folk müzikten ve country’den besleniyor. Neil Young’ın bütün 1970’ler boyunca çıkarttığı çok önemli albümler var. 1972 tarihli Harvest, 1974 tarihli On the Beach, 1975 tarihli Tonight’s the Night ve Zuma, 1979 tarihli Rust Never Sleeps bunlardan sadece birkaçı. Türün en iyi söz yazarlarından biri kabul edilen Young, çevre duyarlılığı ile de tanınıyor. 1975 tarihli Zuma albümünde yer alan Cortez the Killer, pek çok bakımdan dikkat çekici bir şarkı. Birincisi, işlediği konu: Neil Young, İspanyol fatihi Hernan Cortez’in Aztec’leri yıkışına gönderme yaparak Cortez’i katil olarak nitelendiriyor. İkincisi de bu şarkıdaki gitar solosu, gelmiş geçmiş en iyi gitar sololarından biri kabul ediliyor.

Hiç duymamış olanlar için belirtmeliyim ki, Rocker’ların böyle şarkıları da var işte. Mandolin, akordiyon, viyolonsel ve klasik gitarla icra edilen bu şarkı, rocker’ların çoğunun pek sevdiği bir parçadır. Styx’in yıldızı 1976 yılından sonra parlamaya başladı. 1979 tarihli Cornerstone, videodaki Boat on the River‘a benzer şarkılarla dolu bir albüm. Oysa Styx, 1977 tarihli The Grand Illusion ve 1978 tarihli Pieces of Eight albümlerinde progressive rock türünde şarkılar yapıyordu. Yes ve King Crimson etkisinin açıkça duyulduğu bu albümlerinin ardından ticari kaygılar ağır basmaya başlayınca, Styx’in yavaş yavaş çizgisi değişmeye başladı. 1979 tarihli Cornerstone ve 1981 tarihli Paradise Theater pop-rock’a meyletmiş olsa da başarılı iki albümdü. 1983 tarihli Kilroy was Here albümünde Styx artık resmen pop müzik yapıyordu. Bir daha da iflah olmadılar.

1970’lerin sonuna gelindiğinde, artık rock müziğin altın çağı kapanmak üzereydi. Herkes çok yorulmuştu. Alt-türler iyice çeşitleniyordu ve artık hard-rock değil, pop-rock öne çıkıyordu. Tam da bu geçiş aşamasında Dire Straits sahneye çıktı. David ve Mark Knopfler kardeşlerin kurduğu Dire Straits 1978 ile 1985 arasında birbirinden başarılı 5 stüdyo ve 1 konser albümü yaptı. Bu dönemin en çok dinlenen grubu Dire Straits oldu. 8 sene süren bu saltanat 1985’te sona erdikten sonra 1991’de Dire Straits bir albüm daha çıkarttı: On Every Street isimli bu albüm grubun kariyerindeki en kötü albüm idi. Grup bir daha da albüm çıkartmadı.

Her ne kadar Rock’ın alt türleri arasında sayılmasa da, rock müziğe etkileri nedeniyle Reggae’den de söz etmek gerekir. Elbette reggae deyince akla hemen Bob Marley ve grubu The Wailers geliyor. Marley, dünyaya hem Jamaika müziğini tanıttı, hem de Hristiyanlığın Jamaika yorumu diyebileceğimiz Rastafari’yi. Bob Marley’in müziğinde işlenen konular, anayurdu Jamaika’nın sorunlarıydı. I Shot the Sheriff, No Woman No Cry, Could You be Loved, Buffalo Soldier gibi Bob Marley şarkıları çok ünlü oldu ve rocker’ları da etkiledi. Bob Marley, 1981 yılında bir uçak yolculuğunda, henüz 36 yaşındayken ölünce, aynı Jimi Hendrix gibi, pop kültür kahramanları arasındaki yerini aldı.

1970’lerin sonunda birdenbire Punk akımı ortaya çıktı. Punk, 20. yüzyıl pop kültürünün en uca savrulduğu bir akımdı. Ana sloganı No Future (gelecek yok) idi. Aşırı nihilist bir pop kültür unsuru olarak ortaya çıkan Punk, rock müziğinin altın çağına noktayı koydu: Hem progressive rock, hem de hard rock punk ile beraber unutuldu gitti. Geniş kitleler, punk-rocker’ların itici sözleri, sahne tavırları ve son derece monoton ve basit sound’u nedeniyle rock kültüründen koptu. İlk önemli punk rock grubu kabul edilen The Sex Pistols, sadece iki sene yaşadı. God Save the Queen ve Anarchy in the U.K. isimli iki single ve bir albüm dışında The Sex Pistols’ın kayda değer hiç bir çalışması yok. Anarşi, kürtaj, şiddet, faşizm gibi konuları işleyen grup, buna karşın, rock dünyasına öyle bir etkide bulundu ki, çok uzun yıllar boyunca rock müzik toparlanamadı.

Reggae ile punk rock karışımı bir müzik yapan The Police, 1978 ile 1983 arasında 5 albüm çıkarttı. The Sex Pistols ve benzeri grupların aşırılıkları The Police’de törpülenmişti. Ancak reggae ve punk’ın monoton müziği aynen korunmuştu. Bu türe New Wave dendi. Bu türün rock müzik ile tek bağlantısı, enstrümanlardır desek yanlış olmaz herhalde. The Police’den Sting, daha sonra büyük ün kazandı.

New Wave, progressive rock grubu olan 10 cc gibi grupları da etkiledi. 1970’lerin başında başarılı kabul edilebilecek albümler çıkartan 10 cc, 1978 yılında reggae, pop ve punk etkileriyle Bloody Tourists isimli bir albüm yaptı. Başarısız kabul edilen albümde sadece Dreadlock Holiday dikkat çekiciydi. Dreadlock, Rastafari hareketinin simgesi bir saç modeline verilen isimdir. Saçları boncuk gibi nesnelerle örmeye dreadlock deniyor.

Reggae ve punk, rock’a son darbeleri vururken pop müzik yükselmeye başlamıştı. Punk rock da kendi içinde çeşitleniyordu. Daha sert, hızlı ve ağır türlerle beraber, popa daha yakın punk rock şarkıları da piyasaya sürülüyordu. The Stranglers’ın No More Heroes isimli şarkısı 1977 yılında single olarak piyasaya sürüldü. Bu şarkıda pek çok isim sayılıyor, punk kültürüne uygun olarak, “kahramanlara ne oldu? artık kahraman filan yok” deniyordu.

1970’lerin sonları ile 1980’lerin ilk yarısına damgasını vuran New Wave gruplarından biri de Amerikalı rock grubu Blondie idi. Grubun kurucusu solist Debbie Harry, gruba ismini de vermişti. Blondie sound’u, disco, pop, reggae unsurlarının hepsi ile punk’ın harmanlanmasıyla oluşmuştu. Blondie, 1976 ile 1982 arasında ticari başarı sağlayan single ve albümler çıkarttı. Heart of Glass, 1978 yılında yayınlanan Parallel Lines albümünde yer alıyor ve single olarak da piyasaya sürüldü. Bu şarkı, Blondie’nin en çok satan single’larından biriydi.

Ekonomik ve finansal krizler ve sosyal çalkantılarla geçen 1970’ler sona erdiğinde rock’n roll ile büyüyen, blues ve psychedelic dinleyerek dünyaya isyan eden, hard rock dinleyerek coşan, progressive rock dinleyerek bilim kurgu/fantazi dünyalarına dalan nesil orta yaş dönemine yaklaşıyordu. Yeni gençler rock müziğe fazla ilgi göstermediler. Pop müzik yükseliyordu. Yeni nesiller artık dans edebilecekleri müzikler dinlemek istiyorlardı. Punk, disco, new wave, reggae derken rock marjinalleşti. 1980 ve 1990’lar dünyada, geçmiş onyıllara hiç benzemeyen bir dönemdi. Doğal olarak popüler müziğin ürünleri de geçmiş dönemlere hiç benzemiyordu.

1980’lerden sonra, rock’ın alt türleri çoğalıyor. Bu alt türlerin hepsini birden izlemek, bir rock ansiklopedisi yazmak anlamına geliyor. Böyle bir niyetim yok. Bu yazıyı yazmaya başladığımda 200 grubun adını not etmiştim. Bunların yaklaşık yarısı 1964-80, diğer yarısı da 1980’den günümüze kadar uzanan döneme aitti. 1980’lere ağırlıklı olarak New Wave of British Heavy Metal ve New Wave, 1990’lara ise Thrash rock ve Alternative rock damgasını vuruyor. Sonra rock tarihinde önce Death Metal biçiminde, daha sonra da Symphonic Death Metal, Goth metal, Progressive Metal biçiminde İskandinav istilası başlıyor. Diğer bir koldan Rap metal ve Alternative Metal gidiyor. Arada tek tük Hard Rock ve Progressive Rock grupları görüyoruz. En azından benim izleyebildiğim damarlar bunlar. Diğerleri zaten ilgimi de çekmiyor, rock tarihi bakımından önemli olduklarını da sanmıyorum. Halihazırda 4 bölüm yazmış durumdayım. Amaç sadece bir dönemi tanıtmak olduğu için, detaya girmeksizin değinip geçiyorum. Sanırım bu değinip geçmelerle 1980-2010 dönemini anlatan 6 bölüm daha yazarak bu diziyi tamamlayabileceğim. Seçtiğim 200 grup ve sanatçıdan 100-150 tanesini tanıtıp 200 civarında şarkı örneği de koyduktan sonra bu yarım yüzyıllık kesitin sosyonomik analizi ile bu yazıyı noktalayacağım.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V

Reklamlar

1 thought on “Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – IV”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s