Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V

1980’lerden itibaren dünyanın çehresi hızla değişmeye başladı. Bu değişime paralel olarak, Rock’ın rotası da değişti. 1950’lerde Rock’n Roll, 1960’larda psychedelic ve blues-rock, 1970’lerde hard rock ve progressive rock evrelerinden geçen ana akım, 1980’lerden sonra farklılaştı.

Önce dünyadaki değişimleri başlıklar halinde sıralayalım:

1) 1970’ler boyunca etkili olan kriz sona erdi. 1980’lerin başında borsalar son diplere vurdu, altın son zirveye tırmandı. Faiz yükselişleri sona erdi.

2) 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar Avrupa’da etkili olan sosyal demokrat ve sosyalist akımlar, 1980’lerden itibaren düşüşe geçti. ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher ile Yeni Sağ yükselmeye başladı.

3) 1964 ile 1980 arasında Brezilya, Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Guatemala, Uruguay, Şili, Panama, Arjantin, Pakistan ve Türkiye’de askeri darbeler oldu, baskıcı rejimler kuruldu.

4) 1978’de Polonya kökenli II. Jean Paul papa seçildi. Papa, Sovyetler Birliği’nin çöküşünde ve Avrupa’da hristiyan kimliğin yeniden yükselişinde önemli roller üstlendi.

5) 1979 yılında İran’da devrim oldu ve Şah rejimi düştü. Ayetullah Humeyni liderliğinde İran, islami bir cumhuriyete dönüştü. Bu devrim, ortadoğuda islami akımların güçlenmesine neden oldu.

6) Arap-İsrail savaşı, Arapların yenilgisi ile sonuçlandı.1973 yılında kurulan Likud partisi, 1977 seçimlerini kazandı ve İsrail, Ortadoğu’da çok sert bir politika izlemeye başladı. 10 sene sonra da Filistin intifadası başladı.

7) 1980’lerden sonra kredi genişlemesine dayalı ekonomik politikalar uygulandı. Bu, bütün dünyada spekülatif bir para ekonomisinin yükselmesine neden oldu. Serbest piyasa mitosu, özelleştirmelerle ekonomide kamunun payının azaltılması, cılız protestolara rağmen bir kaç on yıl içinde temel ekonomik paradigmaya dönüştü.

8 ) Üçüncü Dünya hareketi dağıldı. Soğuk savaş döneminde kendilerini ABD/SSCB’den oluşan iki kutuplu dünyada üçüncü yol olarak isimlendirilen ülkeler, pazarlarını uluslararası sermaye açarak, “yükselen pazarlar”a dönüştü.

9) 1970’lerin sonunda Japonya’da ticari uygulamalarına geçilen mobil telefon haberleşmesi, 1980’lerden itibaren Avrupa ve Amerika’da hızla yaygınlaştı.

10) Bilgisayar ve internet kullanımı yaygınlaştı.

11) Ekonomik liberalizm ve iletişim devrimi, dünyada küreselleşme olarak isimlendirilen dönemi başlattı.

12) Geçmiş dönemlerden tamamen farklı, nihilist ve hedonist bir  nesil, 1980’ler sonrası dünyasına damgasını vurdu. Bu nesil, ofis tipi işyerlerinde ve ağırlıklı olarak bankacılık, sigortacılık, reklamcılık, iletişim, medya gibi sektörlerde istihdam edildi. Bazı düşünürlerin “yeni orta-sınıf” olarak isimlendirdiği bu sınıf, kendi iletişim kodlarını, ahlaki sistemini, yaşam tarzını oluşturdu. Yeni-orta sınıfın kültürü, geçmiş nesillerden tamamen farklıydı.

13) Televizyonun da yaygınlaşması ile bütün dünyada bir spor tutkunluğu dönemi başladı. Spor klübü taraftarlığı, bir üst kimliğe dönüştü. Dünya, 1980’lerle beraber Holiganizm denen olguyla tanıştı.

14) Bütün dünyada çiftlerin boşanma eğilimi arttı. 20. yüzyılın  ilk yarısında toplumsal yapının temel taşı olan çekirdek aile dağılmaya başladı.

15) 1980’lere kadar etkili olan bilim kurgu/felsefe/sanat-edebiyat toplulukları, düşünce grupları ve gençlik örgütleri dağıldı, iletişim sektöründeki tekelleşmeye paralel olarak tüm düşünsel etkinlikler, eğlence ve haberleşme sektörü, medyanın eline geçti.

16) Yayıncılık dünyasında “çok satanlar” dönemi başladı. Bu dönemle beraber, geniş kitleler sadece reklam ve pazarlama yöntemlerini yaygın bir şekilde kullanabilen ürünlere erişebilme imkanı buldu.

17) Sadece ticari meta değil, her türlü düşünce ve sanat eseri de reklam ve pazarlamanın ürünü haline dönüştü.

18) İletişim dili basitleşti, tektipleşti. Sokak argosu, gündelik konuşma dili oldu.

19) Elektronikteki gelişmeye koşut, sanatsal yaratıcılık azaldı, beste, icra, hatta söz yazımı bilgisayarlara devredilmeye başlandı.

20) 1980’lere kadar fikir üretiminde önemli merkezler olan üniversiteler, sanayi, bankacılık ve dağıtım tekellerinin araştırma geliştirme birimlerine dönüştü.

Yukarıda başlıklar halinde kısaca özetlenen arkaplan, doğal olarak dünyada yepyeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu. Rock müziğin dönüşümü de yukarıda kısaca özetlenen arkaplana uygun oldu.

1970 ile 1975 arasında 6 başarılı albüm yapan Black Sabbath, 1975’ten sonra hızla düşüşe geçmişti. Technical Ecstasy ve Never Say Die! isimli iki başarısız albümün ardından herkes Black Sabbath’ın öldüğünü düşünüyordu. Grup, çok radikal bir kararla solist Ozzy Osbourne’u Rainbow’un solisti Ronnie James Dio ile değiştirdi. Gruba bir de klavyeci ilavesiyle 1980 yılında Heaven and Hell çıktı. Dio, gruba müthiş bir enerji vermişti. 1980 yılında çıkan Heaven and Hell, Black Sabbath discography’sinde önemli bir albüm oldu. Ancak Heaven and Hell‘deki felsefi değişim de oldukça dikkat çekiciydi. Şarkı, klasik “iyi-kötü” ayrımını işliyordu ve pek çok metafizik unsur içeriyordu.

And they’ll tell you black is really white
The moon is just the sun at night
And when you walk in golden halls
You get to keep the gold that falls
It’s Heaven and Hell

(Sana siyahın aslında beyaz olduğunu söyleyecekler/ Ayın sadece gece ortaya çıkan güneş/ ve sen altın salonda yürürken/ dökülen altınları toplamaya başlayacaksın/ işte o, cennet ve cehennemdir)

Dio’lu kadrosuyla Black Sabbath, 1981 yılında Mob Rules isimli başarılı bir albüm daha yaptı ve daha sonra Dio da gruptan ayrıldı.

1970’lerin sonunda yavaş yavaş boy göstermeye başlayan Motörhead, British Metal içinde daha hızlı ve daha yüksek tonda şarkılar seslendiriyordu. Grubun kurucusu Lemmy Kilmister, daha önce Space-Rock grubu Hawkwind’de çalmıştı. Ancak Motörhead sound’unun progressive rock unsurlarıyla hiç bir ilgisi yoktu. 1977’den 1982’ye kadar grubun çizgisi sürekli yukarıya gitti. 1979 yılında çıkarttıkları Overkill ve 1980 tarihli Ace of Spades ile Motörhead zirveye çıktı. Rock’ın yeni dalgasında tempo hızlanmış, gitarlar ve davul iyice öne çıkartılmıştı. Yukarıdaki videoda da görüleceği üzere, yeni metal sound’una ilgi duyan dinleyicinin de profili farklılaşmıştı. Siyah tişörtler giyen, kafa sallayan topluluklar dolduruyordu artık rock konser salonlarını.

Gitarist Eddie Van Halen ve solist David Lee Roth, Van Halen’ı kurduğunda herkesin aklına ilk gelen, Led Zeppelin’in Page-Plant ikilisi oldu. Eddie Van Halen, gitar çalma yeteneklerini sonuna kadar gösterirken, David Lee Roth da  Robert Plant’i hatırlatan sahne gösterileriyle şarkı söylüyordu. 1978 yılında çıkan ve kendi isimlerini taşıyan ilk albümleri, oldukça başarılı şarkılar içeriyordu: Runnin’ with the Devil, You Really Got Me, Ain’t Talking ‘Bout Love rock klasikleri arasına giren şarkılar. 1:42’lik Eruption, Eddie Van Halen’ın hız gösterileri yaptığı bir parça. Bunun bir benzeri de 1979 tarihli Van Halen II albümünde yer alan Spanish Fly‘da var. O da 1:02’de ve bu kez Eddie klasik gitarla hız denemeleri yapıyor. Daha sonraki dönemde bu “en hızlı gitarist kim?” yarışına katılan başka örnekler de göreceğiz. Van Halen, akla gelebilecek her türde şarkı yaptı. Heavy metal denedi, soft rock denedi, pop/rock denedi, hatta Eddie, Michael Jackson’ın Beat it şarkısına gitarıyla eşlik bile etti.

1970’lerin ortalarında gitarist K.K. Downing ve basçı Ian Hill Black Sabbath ve Led Zeppelin’den etkilenerek Judas Priest’i kurduktan sonra gruba iki ilave daha yaptılar. Bu iki ilave, aynı zamanda rock müzik tarihinde devrim olarak nitelendirilebilecek bir dönemin de başlangıcıydı. Gitarist Glenn Tipton’ın ilavesiyle Wishbone Ash benzeri, ancak ondan çok daha sert bir sound yaratılmıştı. Bu, daha sonraki tüm heavy metal gruplarını etkileyecek, çift gitar heavy metalin değişmez unsuru olacaktı. İkincisi de, solist Rob Halford’un ilavesiydi ki, rock dünyası Halford’la beraber olağanüstü bir sesle tanışıyordu.

1976’dan 1984’e kadar Judas Priest’in çizgisi sürekli yükseldi. Bu dönemde artık klasikleşmiş Priest albümleri arka arkaya geldi: Sad Wings of Destiny (1976), Sin After Sin (1977), Stained Class (1978), Hell Bent for Leather (1979), British Steel (1980), Point of Entry (1981), Screaming for Vengeance (1982), Defenders of the Faith (1984). Bu süre içinde Judas Priest’in sound’u da sertleştikçe sertleşti. Gitgide sertleşen bu türe, New Wave of British Heavy Metal (N.W.O.B.H.M.) deniyor. Çift gitar, sürekli gümbürdeyen davul ve bas, solistin üst perdeden şarkı söylemesi, bu türün ayırt edici özellikleri. British Steel‘de yer alan Breaking the Law da heavy metalin klasikleri arasına giren bir parça. Şarkının sözleri dönemin punk etkilerini yansıtması bakımından ilginç:

There I was completely wasting, out of work and down
all inside it’s so frustrating as I drift from town to town
feel as though nobody cares if I live or die
so I might as well begin to put some action in my life

Breaking the law, breaking the law

(İşsiz ve mutsuz, zamanımı çarçur edip duruyorum/ bir şehirden diğerine sürtüp dururken, hayal kırıklıkları içindeyim/ Yaşıyor muyum, ölü müyüm kimsenin umurunda değilim galiba/ Madem öyle, ben de hayatıma biraz renk katayım bari / Kanunu çiğneyerek !)

1970’ler bitip de, 1980’ler başladığında Rob Halford, heavy metalci gençler arasında çok yaygınlaşacak bir modayı da başlatıyordu: Siyah deri, zımbalı giysiler, bileklikler, çizmeler, vs. Daha sonraki yıllarda medya, rock’ın “asi gençlerini” hep bu kıyafetleri ile gösterdi. Judas Priest konserlerinin değişmez şarkılarından biri de Hell Bent for Leather. Bu şarkı genellikle konserin en sonundaki bis kısmında çalınır ve Halford sahneye bir motosikletle çıkar. (Born to be wild ve Highway Star‘ı hatırlayın) Hell for leather, İngilizce bir deyim ve deli gibi at sürmek anlamına geliyor(muş). Hell bent ise, çok kararlı demek(miş). Priest’in şarkısı, gözükara motosiklet kullanıcılarına adanmış bir şarkı.

Whitesnake, Deep Purple’da Ian Gillan ayrıldıktan sonra, çok başarılı Burn ve Stormbringer albümlerinde söyledi. Daha sonra, gruptan ayrılıp 1977’de Whitesnake’i kurdu. 1977 ile 1981 arasında vasat 6 albüm çıkarttıktan sonra grubun sound’u gitgide oturmaya başladı. 1982 tarihli Saints and Sinners albümü, Here I Go Again parçası ile büyük başarı kazandı. Pek çok grubun çizgisi zamanla düşer, Whitesnake’te tam tersi oldu. 1984 tarihli Slide it in ve 1987 tarihli Whitesnake albümlerinde çizgi daha da yükseldi. 1987 tarihli albümde yer alan Still of the Night, Is this Love, Crying in the Rain gibi şarkılar, rock klasikleri arasına girdi.

Heavy metalin altın çağında yükselen gruplardan biri de Alman Scorpions idi. 1975 tarihli In Trance ile adını duyuran Scorpions, gitgide sertleşen bir sound’la 1980’lerde daha da büyük bir üne kavuştu. Solist Klaus Meine, gitaristler Matthias Jabs ve Rudolf Schenker ile güçlü bir sound yakalayan Scorpions, zirveye 1984-85 yıllarında ulaştı. 1984 tarihli stüdyo albümü Love at First Sting ve 1985 tarihli konser albümü World Wide Live artık klasik kabul edilen Scorpions albümleridir.

Scorpions belki de en büyük başarısını bütün zamanların en güzel baladını yazarak elde etti. Hani derler ya, “bunu da bilmiyorsan yuh artık”, rock müzikle hiç ilgisi olmayan biri bile muhakkak Still Loving You‘yu duymuştur. Bu şarkı hiç kuşkusuz, 20. yüzyılın en bilinen ve en sevilen rock baladıdır.  Şarkının televizyonlarda gösterilen klibinde bir sürü abuk sabuk görüntü var, ama Rudolf Schenker’in o duygu yüklü solosunun tamamı yok. (Tamamını dinlemek isteyen ya Love at First Sting, ya da World Wide Live albümünü edinecek) Sanırım Scorpions, heavy metal çalmaktansa, balad çalmayı daha iyi becerdiği için, daha sonra metalden koptu ve baladlarla dolu albümler yapmaya başladı. Daha önceki albümlerinde yer alan Holiday, When the Smoke is Going Down, In Trance, Always Somewhere en iyi baladları, Rock You Like a Hurricane, Dynamite, Bad Boys Running Wild ve Coming Home en iyi heavy parçalarıdır.

Rudolf Schenker’in abisi Michael, kardeşinden hem çok daha yakışıklı, hem de çok daha yetenekli bir gitarist. Michael Schenker kendi adını taşıyan gruplarla 1980-1983 arasında çok başarılı albümler yaptı. Özellikle 1980 tarihli grubun adını taşıyan albüm Armed and Ready, Cry for the Nations gibi rock klasikleri ile doludur. Tabi bir de sözsüz Into the Arena. Van Halen’dan bahsederken en hızlı gitarist rekabetinden bahsetmiştim. Michael Schenker da bu yarışın en iyilerinden biri. Into the Arena‘da bunu ziyadesiyle gösteriyor. Tabi, Cozy Powell’ın davulunu da unutmamak gerekir.

Her ne kadar diğer N.W.O.B.H.M. grupları kadar ün kazanamamış olsa da, Diamond Head’in Am I Evil, Helpless gibi başka gruplarca daha sonra defalarca yeniden yorumlanmış şarkıları var. Punk akımından etkilenen sözler de ilginç:

Every night alone, I sing my songs just for fun
This business ain’t for laughs, business men don’t like it so
Helpless maybe babe, but you can still enjoy the show

(Her gece yalnız, şarkılarımı sadece keyif için söylüyorum/ Bu iş gülmek için değil, işadamları böylesini sevmiyor/ Çaresizlik belki bebeğim, ama gene de bu gösteriden hoşlanabilirsin)

Videoda vokalist Sean Harris’le beraber, gençlerin deli gibi kafa salladıklarını görüyoruz. Headbanging yaygınlaşıyor, henüz sign of the horns (boynuz işareti) görmüyoruz. Batı uygarlığı düşmeye devam ediyor.

1980 yılında N.W.O.B.H.M. bayrağını yükselten gruplardan biri de Saxon idi. Grubun kurucusu ve vokalisti Biff Byford, ilginç sesiyle tanınıyor. Saxon, 1980 yılında Strong Arm of the Law ve Wheels of Steel isimli iki albüm çıkartarak müzik dünyasına giriyor. 1981 yılında Denim and Leather geliyor. Üç albüm de N.W.O.B.H.M.’in klasikleri arasına giriyor. Sonra başarı grafiği düşüyor. 1983 tarihinde Power & the Glory ve 1984 tarihinde Crusader‘dan sonra Saxon son derece kötü albümler yapmaya başlıyor. 2000’li yıllara kadar da bu, böyle devam ediyor. Strong Arm of the Law albümünde yer alan Dallas 1 p.m. Kennedy cinayetini anlatıyor. Şarkı sözlerinde derinlik yok, sadece olay anlatılıyor. We sat and watched your tragic history (Oturup, trajik tarihinizi seyrettik) sözleri ilginç, gerisi fasa fiso.

Her ne kadar N.W.O.B.H.M. grubu olarak tanınsa da Def Leppard, diğerlerinden pek çok bakımdan farklı bir grup. Her şeyden önce grup elemanlarının her biri fotojenik olduğu için, pop dergilerinde kendilerine uzun sayfalar ayrılmış. 1980 ile 1983 arasında çıkarttıkları üç albüm de çok iyi. 1983 tarihli Pyromania ise zirveleri. Bu albüm yayınlandıktan hemen sonra, 1984 yılının son gününde davulcu Rick Allen bir trafik kazası geçirip sol kolunu kaybediyor. Ancak bir müzisyenin başına gelebilecek en büyük felaketle karşılaşmasına rağmen Allen yılmıyor ve sol kolunun eksikliğini ayakları ve bir elektronik davul seti ile kapatıyor. Bu olağanüstü çabanın ardından, Def Leppard 1987 yılında, en az Pyromania kadar başarılı  Hysteria albümünü çıkartıyor. Leppard’ı farklı kılan özelliklerden biri de, beslendikleri kaynak. Onlar daha çok T-Rex, Queen gibi gruplardan etkilenmişler. Sound’ları Hair metal olarak da biliniyor. Hair metal terimi, pop’a daha yakın bir metal türünü tarif etmek üzere kullanılıyor.

Hair metalin en iyi bilinen örneklerinden biri Bon Jovi ve ünlü parçası Livin’ On a Prayer‘dır. Bu tür, 1980’lerin ortalarında yükselmiş ve büyük ticari başarı elde etmiştir. Davulun monoton temposu, şarkıların pop tarzında söylenişi, zayıf gitarlar ve bol klavye Hair metalin dikkat çekici özellikleri. Bu türün metalle tek ilişkisi “gürültü” olsa gerek. Rocker’ların daha uslu, uysal ve pop kültüre yatkınlarınca tüketilen hair metal, N.W.O.B.H.M. gözden düştükten sonra popüler olmuştu.

Söylemeye gerek yok; Mötley Crue Amerikalı bir grup. Bol ve göz kamaştırıcı sahne gösterileri, ilgi çekebilmek için maskeler, travesti giysileri, cinselliğe aşırı vurgu ve bol küfür. Mötley Crüe şarkılarında Alice Cooper ve Kiss etkisi çok belirgin. Şarkılar monoton, sözler basit. Grup, özellikle heavy metalin ciddi bir krize girdiği 1980’lerin ikinci yarısında parladı. 1987 tarihli Girls, girls, girls ve 1989 tarihli Dr. Feelgood ticari başarı kazanan albümleri oldu.

Benzer bir grup da Twisted Sister. Kiss ve Alice Cooper etkisi Twisted Sister’da da çok belirgin. Travesti görünümlü solisti Dee Snider, grubun frontman’i. Bir Amerikalı rock grubuna özgü bütün acaiplikler var Twisted Sister’da. 1982-84 arasında ünlenmişler ve ilk albümleri Under the Blade albümünün aynı adı taşıyan parçası nedeniyle de kısa zamanda muhafazakarların hedefi haline gelmişler. Şiddete teşvik suçlamasıyla mahkemeye verildiklerinde, kendilerini şöyle savunmuşlar: “Under the Blade (Bıçak altında) şarkımızda biz bir boğaz ameliyatını anlatıyoruz, şiddet de nereden çıktı?”

Britanya kökenli Heavy Metal’in yükseldiği 1980’lerin başında, Black Sabbath’dan ayrıldıktan sonra kendi adına çıkarttığı albümlerle Ozzy Osbourne da metalin dikkat çekici figürlerinden biri oldu. Ozzy’nin yaptığı müziğe bazen neo-klasik metal de deniyor. Van Halen’ın gitar çalma tekniği, gitaristleri arayışlara ittikçe rock gitaristleri klasik müziğe meylediyor. Oralardan etkilenerek çok yaratıcı ürünler çıkartmaya başlıyorlar. Ozzy’ye 1980 yılındaki Blizzard of Ozz ve 1981 yılındaki Diary of Madman‘de eşlik eden Rhandy Rhoads da bu gitaristlerden biri. Ozzy ile Rhandy, öylesine başarılı şarkılar yapıyorlar ki, Black Sabbath’ta yıldızı iyice sönen Ozzy birdenbire yeniden büyük ün kazanıyor. Mr. Crowley, her bakımdan rock tarihinin en ilginç şarkılarından biri. Bu şarkıda Rhandy Rhoads’un çaldığı solo, hemen hemen her “en iyi gitar solosu” oylamasında ilk beşte yer alıyor. Bu solonun hikayesi de çok ilginç: Ozzy şarkıyı yazdıktan sonra Rhoads’tan bu şarkıya bir solo eklemesini istiyor. Rhoads bir süre çalıştıktan sonra geliyor ve soloyu Ozzy’ye çalıyor. Ozzy beğenmiyor. Rhoads bir kaç gün daha çalışıp yeniden geliyor. Ozzy gene beğenmiyor. Rhoads o kadar hırslanıyor ki, oturup geceler boyunca çalışıyor ve neticede ortaya bu solo çıkıyor. Bence rock tarihinin gelmiş geçmiş en güzel gitar solosu bu. Randy Rhoads, 1982 yılında, 25 yaşındayken, doğa fotoğrafları çekmek üzere çıktığı bir planör yolculuğunda geçirdiği kaza ile yaşama etti. Bize de dünyanın bu en yetenekli gitaristlerinden birinden, kala kala bir kaç albüm ve Mr. Crowley‘in olağanüstü solosu kaldı. Şarkıyı ilginç kılan ikinci unsur da şu: Mr. Crowley, okültist, mistik ve sihirbaz Aleister Crowley’i anlatır. Heavy metalcilere yöneltilen satanist suçlamalarının bir kaynağı da budur. Pek çok metal grubu, şarkılarında Aleister Crowley’e göndermeler yapar, hatta doğrudan alıntılar. Aleister Crowley başlıbaşına bir konu… Bizi rock tarihi bakımından ilgilendiren yanı ise şu: Sisteme itirazlarını seslendirebilmek için rocker’lar bazen Crowley gibi tuhaf insanlara yöneliyor, anti-kahramanları putlaştırıyorlar. Ozzy’ye dönersek, Black Sabbath zamanlarından beri, 40 yıldır çizgisini hiç düşürmeden kariyerini sürdürüyor ve her türlü acaipliğine karşılık heavy metalin büyük babası olmaya devam ediyor.

Mide kanserinden öldüğü 2010 yılına kadar başarılı kariyerini sürdüren bir başka sanatçı da Ronnie James Dio. Parlak Rainbow ve Black Sabbath kariyerinin ardından kendi adıyla kurduğu grupla yoluna devam eden Dio, 1983 ile 2010 arasında ikisi konser olmak üzere 12 albüm çıkarttı. 1983 tarihli Holy Diver, tartışmasız bir şekilde rock tarihinin en iyi albümlerinden biridir. Bu albümde Holy Diver ve Rainbow in the Dark gibi rock klasiklerinin yanında, bir de Don’t Talk to Strangers var ki, başlıbaşına bir başyapıt. Çok tatlı bir balad olarak başlayan şarkı, birdenbire heavy metale dönüşür. Bu şarkıda Dio’nun sesini farklı biçimlerde nasıl kullanabildiğini de görürüz.Ronnie James Dio, benim için bütün zamanların en büyük solistlerinden biridir. Kolay değil, Elf, Rainbow, Black Sabbath gibi gruplarda söylemek ve ardından kendi grubunu kurup 12 albüm daha çıkartmak.

Bu bölümü kapatmadan önce son olarak bir de heavy metalin en büyüğünün (bu, tamamen benim kişisel yargım) nasıl ortaya çıktığına bakalım. Ona ilerideki bölümlerde daha geniş yer ayıracağım. Çünkü bence Iron Maiden’ın hikayesi, aynı zamanda son 30 yılın hikayesidir. Bu klipte gitaristler Dave Murray ve Adrian Smith, grubun kurucusu ve beyni basçı Steve Harris ile gruptan daha sonra ayrılan davulcu Clive Burr ile solist Paul Di’anno’yu görüyoruz. 1980 tarihinde çıkarttıkları Iron Maiden albümü, grubun ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduğunu daha en baştan gösteriyordu. Bu albümde her biri klasikleşmiş 8 parça yer alıyor. Daha sonra bunlara Sanctuary‘yi de ekleyerek şarkı sayısını 9’a çıkarttılar. Albümde Prowler, Running free gibi, dönemin punk akımından etkilenen şarkılar var. Videoda izlediğimiz Phantom of the Opera ise ilk Maiden şarkılarından biri olmasına rağmen Maiden fanlarının asla vazgeçemediği klasiklerden biridir. Şarkı, ünlü “Operadaki Hayalet”i konu alır. Parçanın içinde bölümler vardır. Ritm değişir, şarkının verdiği atmosfer değişir. Murray bu şarkıda mükemmel iki tane solo çalar. Adrian Smith’in solosu, Murray’ninkilere göre daha zayıftır. Bunun nedeni şu: Phantom of the Opera‘nın yer aldığı albüm piyasaya sürüldüğünde Smith gruba henüz katılmamıştı ve onun yerine yetenekleri çok daha sınırlı olan Dennis Stratton çalıyordu.

Böylece Rock yüzyılının 1980’lere ait olan bölümünü geçiyoruz. Ancak henüz tam geçmedik. Bu dönemde sahne alan bir kaç gruba daha bakacağız. Bunların içinde sayıları iyice azalan Progressive’ciler, pop rock’a doğru meyledenler, gitar ustaları ve 1980’lerin sonuyla 1990’ları domine eden Thrash’çiler de var.

1980’lere asıl damgasını vuranlar ise Michael Jackson, Madonna, sayısız pop grubu ve new age denen müzik türü. Ancak bunlar ilgi alanıma girmediği gibi, rock tarihi açısından önemli de değiller. Onların hikayelerini de başkaları yazsın.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VI

Reklamlar

1 thought on “Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V”

  1. Çocukluğuma dönüp kaygısız gençlik yıllarına (ortayaşlıların en güzel yıllar diyebileceği üniversite çağına kadar) dönemi tekrar yaşamamı sağladınız. Teşekkürler.
    Hızla akıp giden bu hayat içinde ihmal ettiğim arkadaşlarımla görüşmemi sağladınız. Teşekkürler.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s