Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VI

Bilim kurgu ve rock müzik her zaman içiçe olmuştur. Özellikle progressive rocker’lar, 20. yüzyıl pop kültürünün en önemli unsurlarından biri olan bilim-kurguya düşkünlükleri ile bilinirler. ABD’li müzik yapımcısı Jeff Wayne de 1981 yılında öyle bir albüm çıkarttı ki, H.G. Wells’in 19. yüzyılın sonunda yazdığı War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) romanı bir anda yeniden keşfedildi. Toplam 9 şarkıdan oluşan albümün açılış parçası olan Eve of the War ise, şüphesiz ki 1980’lerden günümüze kalan en güzel sanat eserlerinden biri olarak Progressive Rock tarihine geçti. Yukarıdaki videoda War of the Worlds‘ün 30. yılı şerefine düzenlenen konserde icra edilen Eve of the War‘u dinliyoruz. Parçanın girişinde Richard Burton’un yeniden hayat verilen sesi bize romanın açılış paragrafını okuyor. Ardından orkestra, Eve of the War‘un unutulmaz girişini çalmaya başlıyor. Jeff Wayne orkestrayı yönetiyor. Şarkının ortalarında Moody Blues’dan Justin Hayward sahne alıyor ve şarkının (ve tabi romanın) o unutulmaz sözlerini seslendiriyor: “The chances of anything coming from Mars are a million to one- but still they come” (Herhangi bir şeyin Mars’tan geliyor olma ihtimali milyonda bir – fakat hala geliyorlar.)

1983 yılında Pink Floyd grup içinde büyük tartışmalara neden olan ve nihai olarak Roger Waters’ın gruptan ayrılmasıyla sonuçlanan The Final Cut‘ı çıkarttı. Bu albümde klasik Pink Floyd sound’u neredeyse tamamen değişmişti. Gilmour’un gitarı sadece bir iki şarkıda duyulabiliyordu, Mason’ın davulu ve Wright’ın klavyesi de geri plana itilmiş ve bütün şarkılarda sadece Roger Waters’ın şarkı sözleri ve kasvetli vokali öne çıkartılmıştı. Doğrusu şarkı sözlerine diyecek yoktu. Waters şarkılara hem şiir yeteneklerini, hem de entellektüel birikimini olanca görkemi ile yansıtmıştı. Örneğin yukarıdaki videoda izlediğimiz Gunner’s Dream‘de, önce yabancı ülke sınırında bekleyen topçunun zihinsel dünyasına, sonra onun dul kalan eşiyle oğlunun cenaze törenindeki duygularına göndermeler yapan Waters’ın şu sözleri çok çarpıcı:

Night after night
Going round and round my brain
His dream is driving me insane.
In the corner of some foreign field
The gunner sleeps tonight.
What’s done is done.
We cannot just write off his final scene.
Take heed of the dream.
Take heed.

(Geceden geceye, beynimin içinde dönüyor da dönüyor, onun düşü beni deli ediyor, yabancı topraklarda bir köşede, topçu uyuyor bu gece, onun bu son perdesini silip atamayız ki, kulak verelim, kulak verelim.)

The Wall filmindeki “öğretmen” Alex McAvoy, bu klipte bir asker emeklisi olarak karşımızda. Psikiyatrın karşısında hikayesini anlatan ise Roger Waters. Sadece albümde değil, klipte de diğer Pink Floyd elemanları yok. Belli ki artık Rock’ın Dördüncü Dalga dinamikleri işliyor.

1980’lerde, Rock’ın altın çağının hemen hemen bütün grupları dağılmış, elemanların çoğu solo çalışmalara yönelmişti. Dağılan gruplardan biri de Genesis’ti. Grubun gitaristi Steve Hackett, 1975 yılından başlayarak 2000’li yıllara kadar sayısız solo albüm çıkarttı. Yukarıdaki klipte Hackett, 1983 yılında çıkarttığı Bay of Kings albümünde yer alan The Journey isimli şarkısını yorumluyor. The Final Cut‘taki kasvetli ve melankolik atmosferin çok benzerini bu şarkıda da görmek mümkün. 1980’lerin başı, “eski” Progressive Rocker’ların daha sade yorumlara yöneldiği bir dönemdi.

1979 yılında büyük başarı kazanan Breakfast in America, 1980 yılında konser albümü Paris ve 1982 yılında … Famous Last Words albümlerini çıkartan Supertramp’in solisti Roger Hodgson da grubundan ayrılarak yoluna tek başına devam edenlerden. Hodgson, 1984 yılında In the Eye of the Storm adını taşıyan çok başarılı bir albüm çıkarttıktan sonra kayboldu gitti. Yukarıdaki klipte Hodgson, Supertramp’in unutulmaz şarkısı The Logical Song‘u solo seslendiriyor. Özgün şarkıdaki efektler olmayınca bir şeyler eksik olsa da, Hodgson o müthiş yorumu ile bu eksiklikleri kapatıyor.

Yoluna tek tabanca devam edenlerden biri de Peter Gabriel. Genesis’ten ayrıldıktan sonra Gabriel çok başarılı albümler çıkartmaya başladı. Numaralandırdığı ilk üç albümü, Progressive Rock’ın en iyi albümleri arasında sayılır. Yukarıdaki klipte [3] no’lu albümde yer alan Games without Frontiers‘i izliyoruz.  Daha sonraki yıllarda Gabriel, diğer pek çok prog-rock sanatçısı gibi yavaş yavaş pop/rock’a kaydı.

Peter Gabriel, 1988 yılında Martin Scorsese’nin ünlü The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) filmine şarkılar yazdı. Yunan yazar Nikos Kazancakis’in romanından uyarlanan bu film büyük ticari başarı kazanmakla kalmadı, videoda izlediğimiz The Feeling Begins isimli şarkı da belleklere kazındı. Bu şarkı ile ilgili kişisel bir anım var. Yıl 1990. Hatay Dörtyol’da, uçaksavar birliğinde asteğmen olarak askerliğimi yapıyorum. 2 Ağustos günü Irak Kuveyt’i işgal edince, I. Körfez Savaşı başladı ve benim terhis olduğum güne kadar da devam etti. Benim askerliğimi yaptığım bir sene boyunca ordu hep alarmdaydı, dolayısıyla benim askeliğim de Suriye sınırındaki bu birlikte hep nöbetlerle, tatbikatlarla ve kimyasal savaşa karşı eğitimlerle geçti. Amerika’nın Bağdat’ı vurmaya başladığı gece, tabur komutanımızın emireri kapımızı çaldı ve komutanın bütün subay ve astsubayları tabura çağırdığını haber verdi. Apar topar uyandık. Yan odamızda kalan doktor asteğmen arkadaşımız çantasına atropin iğneleri tıkıştırırken, biz de hemen televizyon salonuna koştuk ve televizyonu açtık. O yıllarda TRT ile beraber sadece Star TV yayını vardı. Star TV’de Bağdat’tan gelen ilk görüntüler veriliyordu. Görüntülerde Amerikan uçakları, Bağdat’a ölüm yağdırıyordu. Görüntülerle beraber de bu şarkı çalıyordu. Dünyanın her yanındaki insanlar bu görüntüleri, havai fişek gösterisi gibi seyrederken gözlerimden akan yaşlara hakim olamadığımı hatırlıyorum. Aklıma hemen ODTÜ 1. yurttan oda arkadaşım Iraklı Muhammed Raşid gelmişti. Acaba o da benim gibi  şimdi askerde miydi? Belki de Amerikan uçaklarına umutsuzca ateş açmaya çalışıp, sinek gibi avlanan uçaksavarlardan birinin başında Raşid de vardı? Körfez savaşının devam ettiği bütün o aylar boyunca haberlerde hep bu şarkı çaldı. Gene bu şarkı çalarken gözyaşlarıma hakim olamadığım bir gün de, televizyonun Iraklı askerlerin teslim olup, Amerikalı askerlerin çizmelerini öptüğünü gösterdiği gündü. Ben terhis olmuş, Ankara’ya dönüyordum.

1980’lerin başında, King Crimson’dan John Wetton, ELP’den Carl Palmer, Yes’ten Steve Howe ve The Buggles’dan Geoff Downes biraraya gelerek Asia’yı kurduğunda herkes bu müthiş kadrodan çok fazla beklentiye sahipti. 1982 yılında piyasaya sürülen Asia albümü iyiydi, ancak kafalarda da bir sürü soru işareti bırakmıştı. Asia, progressive rock dünyasında tam bir hayalkırıklığı oldu. 1983 yılında Alpha ve 1985 tarihli Astra başarısız albümlerdi ve Asia da yok olup gitti. Only Time will tell, Heat of the Moment‘la beraber, Asia’nın ilk albümünün başarılı sayılabilecek iki şarkısından biri.

Eski gruplar yavaş yavaş gözden düşerken 1983 yılında Genesis soundunu ve elbette Genesis sahne gösterilerini hatırlatan bir grup sahne aldı: Marillion. Grubun 1983 yılında piyasaya sürdüğü Script for a Jester’s Tear, her yönüyle mükemmel bir albümdü. Şiirsel şarkı sözleri, ilginç albüm kapağı tasarımı ile albüm, 1980’lerin sığlaşan müzik ortamında pırıl pırıl parlıyordu. Marillion’un öncülüğünü yaptığı bu türe Neo-Progressive Rock adı verildi. Bu türü, 1970’lerin progressive rock’ından ayıran özellikler ise şunlar: senfonik müzik çağrışımlı “atmosferik” gitar ve synthesizer, eski klavyeli çalgılardan farklı, daha gelişmiş synthesizer’larla elde edilen üst üste bindirilmiş sesler ve senfonik formdan biraz daha uzaklaşmış, şarkı formundaki parçalar.Biraz karmaşık mı oldu? Galiba. En iyisi videodaki şarkıyı dinleyin ve bu şarkıda yaratılan atmosferi hissetmeye çalışın yeter.

Marillion 1984 yılında Fugazi albümünü çıkarttı. Marillion, eski progressive rock gruplarını gölgelemeye başlamıştı. İlk albümdeki Genesis etkileri devam ediyordu. Buna karşılık Marillion sound’u oturmaya başlamıştı. Grubun solisti Fish, kendi çocukluk deneyimlerinden ilham aldığı bir albüm fikrini ortaya attı ve grup Misplaced Childhood albümünün hazırlıklarına girişti. Bu albümün girişindeki 2:13’lük Pseudo Silk Kimono, bence en iyi opener‘lardan biridir. Ardından başlayan Kayleigh ise grubun klasikleşmiş hit’i. Şarkı sözleri, şiir formuna çok yakın ve elemanların entellektüel birikimlerini fazlasıyla yansıtıyor. Çevirmesi çok güç olduğu için Kayleigh‘nin sadece İngilizce sözlerinin bir bölümünü veriyorum:

Do you remember chalk hearts meltin on a playground wall
Do you remember dawn escapes from moon washed college halls
Do you remember that cherry blossom in the market square
Do you remember I thought it was confetti in your hair

Marillion’un başlattığı neo-prog akımı, hızla yeni grupların katkılarıyla devam etti. Synthesizer’ları iyice öne çıkartan IQ ve Ozric Tentacles, neo-prog’un öncülüğünü yapan diğer iki grup. IQ’nun 1985 tarihli The Wake ve Ozric Tentacles’ın 1993 tarihli Jurassic Shift albümleri, neo-prog’un progressive ve space öğelerinin de katıldığı özgün örneklerinden ikisidir. Yukarıdaki klipte Ozric Tentacles’ın ilk kez 1987 tarihli There is Nothing albümünde çaldığı, 1990 tarihli Erpland albümünde yeniden yorumladığı Eternal Wheel parçasını dinliyoruz. Şarkının özgün adında Fractal sözcüğü geçmiyor. Ancak klibi hazırlayan arkadaş, fraktallerle müziğin olağanüstü uyumundan etkilenmiş olsa gerek ki, şarkının adına bir de Fractal sözcüğünü eklemiş. Fena da olmamış hani.

Tangerine Dream, zaman zaman progressive rock, zaman zaman da experimental-electronic kategorilerinde değerlendirilen bir grup. 1960’ların ortalarından beri faal olan ve bu dönem boyunca sayısız albüm çıkartan grup, o kadar çok müzisyeni etkilemiş ki, şunu söylesek yanlış olmaz herhalde: Pek çok progressive rock klavyecisi şu veya bu ölçüde Tangerine Dream hayranıdır. Grubun yıldızı özellikle 1970’lerin ikinci yarısında parlamış, bu dönemde de Phaedra, Ricochet, Rubycon, Stratosfear, Force Majeur gibi son derece başarılı albümler yapmışlardı. Grup, neredeyse hiç hız kesmeden 1980’lerde de yoluna devam etti. Tangerine Dream bu dönemde neredeyse bir yıl içinde iki albüm çıkartıyordu. Yukarıdaki videoda izlediğiniz Mojave Plan, grubun vasat kabul edilen 1982 tarihli White Eagle albümünde yer alıyor. Düşünün artık vasat buysa, mükemmel kabul edilen parçalar nasıldır? Elemanlar parçayı burada bir senfoni orkestrası ile beraber seslendiriyorlar. Benim bu parçayı seçmemin nedeni, neo-prog’un doğduğu yıllardaki deneysel arayışları göstermekten ibaret. Videoda ses kalitesi düşük, siz bir de Tangerine Dream’in iyi bir ses düzeni ile gece karanlığında kulağa nasıl geldiğini düşünün. Benim Tangerine Dream dinleme ortamım o işte.

Gelelim eski progressive rocker’lara. 1983 yılında Yes’in 90125 albümünü satın alıp dinlemeye başlayanlar, önce grup metal mi yapmaya karar vermiş diye düşündü. Çünkü albümün açılış parçası Owner of a Lonely Heart‘ın ilk 15 saniyesi dinleyene bu hissi veriyordu. Sonra birdenbire şarkının pop ritmleriyle devam ettiğini işitince, hele ki iyi bir progressive rock dinleyicisiyseniz, minik bir şok geçirmeniz kaçınılmaz. 1983 yılında 90125‘i dinlerken bizim hissettiklerimiz de bunlardı işte. Albümde single olarak da çıkartılan ve çok iyi satış yapan It Can Happen, Changes, Leave it gibi şarkılar da var. Denebilir ki, 90125 aslında hiç de fena bir albüm değil. Ancak ben yaklaşık 20 sene sonra hala aynı şeyi düşünüyorum. Keşke Yes böyle Michael Jackson esintili bir albüm yapmasaydı da biz onları Fragile, Close to the Edge, Relayer albümleriyle hatırlasaydık.

Gelelim 1980’lerde rüzgarların ne yönde estiğini gösteren ikinci örneğe. Sene 1984 ve bir akşamüstü, kampüse dönmek üzere Tunus caddesindeki servis durağına yürürken, caddenin başındaki plakçının vitrininde Van Halen’ın 1984 albümünü görüyoruz. O günlerde elimizden George Orwell’in 1984 romanı da düşmüyor ya, hemen bir boş kasete plağı çekmesi için sipariş veriyoruz. Sonra kaseti alıp yurda geliyor, bir de dinlemeye başlıyoruz ki, hani yeni yetmeler “oha filan oldum” diyor ya, aynen öyle oha filan oluyoruz. Bu ne ya? Tamam o yıllarda herkes synthesizer hastalığına tutuldu da bu ne allahaşkına? Biz Van Halen’i heavy metalci bilirdik. Neyse ki albümde Panama, Hot for the Teacher, I’ll Wait filan var da paramız boşa gitmedi. Bence en iyi albüm kapaklarından birine sahiptir 1984 albümü, buna karşılık anlaşılan 1980’lerin pop cıvıklığından Van Halen de yakasını kurtaramamış. Zaten video klip de şarkıya gayet uygun sululuklarla dolu.

1980’lerde Hard Rock’tan pop/rock’a doğru meyleden gruplardan biri de Biritiş-Amerikalı grup Foreigner. 1977-1981 döneminde gayet güzel 4 albüm çıkartan grup, 1984 yılında Agent Provocateur albümünü çıkarttı. Pop rüzgarlarının estiği o dönemde çıkan albüm bence tam bir fiyaskoydu. Hele ki, 1981 tarihli Foreigner-4 albümünden sonra … Gene de Foreigner Foreigner’dı ve albümde yer alan I Want to Know What Love is, rock baladları içine girecek kadar başarılı bir parçaydı. Şarkıda gitar solosu yoktu, davul teneke çalar gibi çalınıyordu, ancak her şeye rağmen beste dört dörtlüktü. Bu parçanın ilginç özelliklerinden biri de, şarkıya bir kilise korosunun eşlik ediyor olması.

1980’lerde sinemalar birdenbire Rocky filmlerinin istilasına uğradı. Sylvester Stone abimizin önüne geleni dövdüğü, döverken de kan revan içinde kaldığı serinin III no’lu olanı, 1982 yılında piyasaya sürüldü. Aslında bu film için düşünülen şarkı, Queen’in Another One Bites the Dust şarkısıydı, ancak bu şarkı için izin alınamayınca Amerikalı grup Survivor’dan bir şarkı yazması istendi ve grup da Eye of the Tiger‘ı yazdı. Hem film, hem de şarkı o kadar başarılı oldu ki, herkes Survivor’ı yeni bir rock efsanesi olarak selamladı. Buna karşılık Survivor, Eye of the Tiger dışında iz bırakacak bir tek şarkı bile yapamadan kayboldu gitti.

1970 yılında bir Blues-Rock grubu olarak kurulan ZZ top, özellikle 1983 tarihinde çıkarttığı Eliminator albümüyle ünlendi. Bu türe Arena Rock da deniyor. Hard Rock ve Heavy Metal’in yıldızının parladığı dönemde doğan Arena Rock, ticari kaygılar taşıyan bir tür. Radyo dinleyicisine Hard Rock, heavy metal, hatta progressive rock dinletmek kolay değil. Araba kullanırken, işyerinde çalışırken, evde ütü yaparken, bir de çoluk çocuk gidilen konserlerde dinlenecek bir türe ihtiyaç var. Bu öyle bir tür olmalı ki, melodisi kolayca akılda kalsın, fazla patırtı gürültü olmasın, içinde müstehçen sözler geçmesin filan. Buyurun size Journey, prog-rock sonrası Styx, Boston, REO Speedwagon, Foreigner gibi grupların yaptığı tür. Sözler mi?

Clean shirt, new shoes
And I don’t know where I am goin’ to
Silk suit, black tie
I don’t need a reason why

(Temiz gömlek, yeni ayakkabı, ve nereye gideceğimi bilmiyorum, ipek elbise, siyah kravat, (bunları giymek için) bir nedenim de yok)

Yani kısacası laga luga (ya da Britiş ifadesiyle bla bla)

Bu New Wave/Punk denen türe fazla yer ayırmak istemiyorum. Punk Rock’ı merak eden varsa, The Romantics, The Clash, Plasmatics, Mission of Burma, X, Wire, The Vapors, The Dead Boys, The Ramones, The Vibrators, Buzzcocks, Ruts, The Damned gibi grupları araştırsın. Ancak Billy Idol’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. 1980’lerde savrulmaya başlayan gençliğin bir kısmını derinden etkilemiş şarkıcılardan biri Billy Idol. Onunla ilgili bir belgeselde, öğretmen bir anne-babanın oğlu olduğunu, ailesinin ondan büyük akademik başarılar beklediğini, onunsa oldukça içine kapanık ve utangaç bir çocuk olduğunu öğrenmiştim. Billy, ne zamanki Punk’çılarla tanışıyor, içindeki isyan duygularını ifade edebilecek bir şeyler bulduğunu farkediyor. Önce Generation X isimli bir grupta solistlik yapıyor, sonra Amerika’ya gidiyor ve müzik endüstrisi bizim mahçup Billy’den bir Punk idolü çıkartıyor. Billy Idol, punk’ın pop formlarıyla içiçe giren alt türünde, New-Wave’de yolunu çiziyor ve 1982 ile 1990 arasında dört başarılı albüm çıkartıyor. Bunlardan 1982 tarihli kendi adını taşıyan albümden White Wedding single’ı ve 1983 tarihli Rebel Yell albümü büyük ticari başarı kazanıyor. White Wedding klibindeki gotik düğünde gelini, Billy’nin kız arkadaşı oynuyor. Bu gotik meselesi de rocker’ların ilgisi o tarihlerden itibaren çekmeye başlıyor. Billy Idol, 1980’lerin nerelere savrulacağını şaşırmış Batı gençliği üzerinde büyük etki yapmış. Uzaktan da olsa, rock ile akrabalığı olduğu için, Idol’a da değinip geçiyorum.

U2’nun yaptığı müziğe alternative pop/rock deniyor.Neyin alternatifi derseniz, buna uzmanlar ne der bilmiyorum da ben rock kültürünün ve ruhunun alternatifi derim. Bunca senedir rock müzik dinlerim, arşiv oluşturmak üzere albümler toplarım, nedense bu Bono’ya ve grubu U2’ya kanım bir türlü ısınmadı. Bana her şeyleriyle asi Rock ruhunu ehlileştirmek üzere pazarlanan bir marka gibi geliyorlar. 1983 tarihli War albümlerini müzik otoriteleri yere göğe sığdıramıyor. Ben ise iki U2 şarkısını üst üste dinleyemiyorum. “Size çok kızıyoruz”, “Bakın arada sırada yardım konserleri de düzenliyoruz”, “Ey rocker’lar siz de dans edin, deşarj olun, oturun oturduğunuz yerde” rock’ı bu. Dahası, bence alternative rock, ana-akım rock’a punk ve new wave’den sonra öyle bir darbe vurdu ki, rock tam 15 sene kendine gelemedi. Bir ikinci bölüme koyduğum Pink Floyd’un The Wall şarkılarına bakın, bir de U2’nun Sunday Bloody Sunday videosundaki sahne komikliklerine. Bu mudur yani?

1980’lerde pop ritmleri herkesi öylesine etkilemişti ki, Led Zeppelin’in solisti Robert Plant bile alternative rock’ın sıkıcı ritmlerine, gitarı, davulu, bası iyice geri plana iten sound’una kapılarak bir sürü solo albüm çıkartmıştı. 1982 tarihli Pictures at Eleven, 1983 tarihli The Principle of Moments, 1985 tarihli Shaken ‘N Stirred, 1988 tarihli Now & Zen ve 1990 tarihli Manic Nirvana, videoda izlediğimiz In the Mood‘a benzer bir sürü sıkıcı parçayla dolu. Bu şarkılar kimin hoşuna gidiyor bilmiyorum da benim hoşuma gitmiyor.

1983 tarihli The Final Cut‘tan sonra Pink Floyd’dan kanlı bıçaklı ayrılan Roger Waters önce 1984 tarihli The Pros and Cons of Hitch Hiking‘i çıkarttı. Bu albümde gitarı Eric Clapton çalıyordu. Waters Progressive Rock formlarından biraz uzaklaşmıştı, ancak gene de albüm iyiydi. 1987 tarihinde Radio K.A.O.S.‘u çıkarttı. Pop ritmler, geri vokalde ne idüğü belirsiz popçu kızlar, dans eden acaip acaip adamlarla Waters’ın Pink Floyd ruhunun bu kadar uzağına düşeceğini herhalde kimse tahmin edemezdi. Sağda solda çok tartışılır; Pink Floyd ruhunu kim temsil ediyor diye. Bence hiç tartışmasız Waters’dan yoksun kadrosuyla yoluna devam eden Gilmour, Mason, Wright üçlüsü. Bu video, 1980’lerin pop dalgasının rock kültürüne ne kadar ağır bir darbe vurduğunu açıkça gösteriyor sanırım.

1980’lere damgasını vuranlardan biri de The Police’den ayrılarak solo çalışmalar yapmaya başlayan Sting. Biraz da eğlence endüstrisinin yağlamasıyla Sting, 1980 ve 1990’ların çok satan albümlerine imza attı. 1987 tarihli Nothing Like the Sun da bunlardan biri. Englishman in New York, o yıllarda çok dinlenenlerden biriydi. Buyurun size pop ritmleriyle dolu ruhsuz bir şarkı daha.

Biz dönelim tekrar rock sounduna sadık kalanlara. Gary Moore 1983 yılında Victims of Future, 1984 We Want Moore! ve 1985 Run For Cover ile çok ses getirmişti. Yukarıdaki videoda Thin Lizzy’deki kankası Phil Lynott ile beraber 1985 tarihli Run for Cover albümünde yer alan Out in the Fields‘i seslendiriyor. Bu, Phil Lynott’un son görüntü kayıtlarından biri. Moore, o dönemde pop’a meyleden meslektaşlarına, rock öyle değil böyle yapılır mesajı gönderir gibi. Sonra o da vazgeçti böyle hard/heavy şarkılar yapmaktan, ama hiç olmazsa blues’a döndü ki, aslında rock’ın özüdür blues. (Bu satırları yazdığım sırada Gary Moore’un ölüm haberi geldi. Bültenlere göre Moore 58 yaşında vefat etmiş. Böylece rocker’lara yaşama sevinci veren bir usta daha gitti. Ne diyelim; Toprağı bol olsun. Eminim şimdi kankası Lynott’la beraber diğer tarafta kütür kütür rock yapıyorlardır.)

1980’lerde N.W.O.B.H.M.’den thrash metale geçişte adına power metal denen bir tür çıktı. Heavy metalin  klasik formuna daha yakın duran bu tür 1990’larda özellikle Avrupalı metalciler arasında çok popüler oldu. Amerikalı Manowar, bu türün ilk örneklerinden biri kabul edilebilir. Aman aman iyi denebilecek albümü olmasa da, bazı Manowar şarkıları rock klasikleri arasına girdi. Sign of the Hammer, Thor (the Powerhead), Guyana (Cult of the Damned) ve 1988 tarihli albümle aynı ismi taşıyan Kings of Metal, ilk akla gelenler.

1984 yılında rock dünyası, İsveçli bir gitaristle tanıştı. Müthiş bir gitar çalma yeteneği olan, albümlerinde Paganini’ye, Mozart’a, Richie Blackmore ve Jimi Hendrix’e teşekkür eden hız düşkünü Yngwie Malmsteen! Malmsteen, barok müzikten o kadar etkilenmişti ki, şarkılarında klasik müziğin pek çok ögesini kullandı. Böylece Neo-Klasik metalin en önemli öncülerinden biri oldu. Malmsteen’in rock dünyasına girişi çok hızlı oldu. 1984-86 arasında Rising Force, Marching Out ve Trilogy isimli üç albüm çıkarttığında  herkes Malmsteen’i rock dünyasının yeni yıldızı olarak selamlıyordu. Sonraki dönemde Malmsteen sürekli kendisini tekrarlayarak yavaş yavaş kayboldu, gitti. Yukarıdaki videoda, Leningrad yeniden Saint Petersburg olmadan hemen önce, SSCB’nin son günlerinde Rus rocker’lara çalıyor.

1980’lere damgasını vuran en önemli gruplardan biri de hiç kuşkusuz Metallica. 1983 tarihinde çıkan Kill ‘Em All ve 1984 tarihli Ride the Lightning ile çok sayıda hayran edinen Metallica, 1986 yılında Master of Puppets ve 1988 yılında … And Justice for All ile thrash metal denen türün en önemli gruplarından biri oldu. Heavy metalin en uç türlerinden biri olan thrash metali, diğer alt-türlerden ayıran özellikler şunlar: son derece hızlı temposu, darbeli, karmaşık gitar rifleri, toplumsal yapıyı suçlayıcı şarkı sözleri ve “saldırgan” gitar soloları. Thrash metalin 4 ası, Metallica, Megadeth, Slayer ve Anthrax’tır. Metallica’nın … And Justice for All albümünde yer alan One, sadece bu türün değil, aynı zamanda heavy metal türünün gelmiş geçmiş en iyi parçalarından biridir. Şarkı, 1939 tarihli bir romandan esinlenerek yazılmış. Roman organlarının tamamına yakını ağır bir şekilde hasara uğramış olan bir askerin öyküsünü anlatıyor. Askerin sadece zihni kusursuz bir şekilde çalışmaktadır. Yaralı asker, bedenine hapsolmuştur. Videoda romanın 1971 yılında uyarlandığı bir filmden sahneler görüyoruz. Filmdeki diyaloglar ve sahneler, şarkıya çok hoş bir hava katıyor. Bu şarkıdaki gitar solosu da bence rock tarihinin en iyi sololarından biri.

Thrash metalin ikinci büyüğü Megadeth 1985 tarihinde Killing is my business…And the Business is Good! albümünü çıkarttı. Ancak asıl ününü 1986 tarihli Peace Sells…But Who’s Buying ile elde etti. 1970’lerin punk rock’ına benzer şarkı sözleri olan Peace Sells, thrash metalin tipik örneklerinden biri. 1980’lerin sonunda ünlenen Megadeth’in yıldızı, 1990’larda parladı.

Thrash metalin üçüncü büyüğü de Slayer. 1986 Reign in Blood, 1988 South of Heaven ve 1990 Seasons in the Abyss albümleriyle ünlenen Slayer, “aslar”ın diğerlerine göre daha hızlı ve daha agresif. Özellikle albüm kapakları, şarkı isimleri ve aşırılıklarla dolu sahne gösterileri ile Slayer en çok tepki alan metal gruplarından biri. Çoğunlukla din, inanç, tanrı gibi konularda şarkılar yazdıkları için satanizm suçlamalarına en çok muhatap olan grup. 1980’lerde her şey ticaretin konusu olunca, daha çok satış yapabilmek için gözlerin iyice karartıldığını anlıyoruz. Eeee ne de olsa 1980’lere geldik ve spekülasyonlar dünyasındayız. Para nerede ise, oraya balıklama atlama çağında thrash metalciler de böyle bir ticari alan bulmuşlar, gözleri kara herşeye saldırıyorlar. İşin komik tarafı, bazı saf thrash’çilerin grubun gerçekten de kiliseye savaş açtığını zannetmesi; Oysa elemanlar bütün bu gösterilerin ve albüm kapaklarının iyi para getirdiğini keşfettiklerini, bu nedenle de olayı iyice abarttıklarını açıkça itiraf ediyorlar. Ama biz artık cehalet çağındayız. Siyah tişört giyip, kafa sallayarak albümlere oluk oluk para akıtmak, rocker olmak için yeterli. Slayer için diyebilirim ki, U2’nun diğer uçtaki versiyonudur.

Progressive’cilerle başladık, popçularla devam ettik, thrash’çilere kadar geldik. Şaka gibi ama değil; Bunların hepsi rock kategorisinde değerlendiriliyor. Bu bölümü de Iron Maiden ile bitirelim. 1980 tarihli Iron Maiden albümü büyük ilgiyle karşılanınca Maiden’ın adı rock müzik dünyasında duyulmaya başlamıştı. 1981 yılında gruba Dennis Stratton’ın yerine Adrian Smith katıldı. Böylece Dave Murray’nin gitarına ideal partner bulunmuş oldu. Grup yeni kadrosuyla 1981 yılında Killers albümünü çıkarttı. Pek çok Maiden hayranı, bu albümün ilk albüm kadar çarpıcı olmadığı düşüncesindedir. Ben de aynı fikirdeyim. İlk albümdeki şarkıların neredeyse tamamına yakını klasikleşmişken, ikinci albümde en az 3 tane sıradan şarkı sayılabilir. Ancak bu albümü -en azından benim için – çok özel kılan 4 şarkı var. Bunlardan bir tanesi de, albümün olağanüstü güzellikteki açılış parçası The Ides of March. Bütün kariyeri boyunca Maiden sadece 4 tane sözsüz şarkı yaptı. Bu 4 şarkının iki tanesi Killers albümünde yer alıyor. Açılış parçası The Ides of March, benim bütün Maiden opener‘ları içinde en sevdiğim şarkıdır. Ides of March, Roma takviminde 15 Mart’a verilen isim. O gün, muhtemelen dolunay olduğu için uğursuz kabul edilirmiş.  Julius Sezar’a bir kahinin “Ides of March’a dikkat et” dediği de rivayet olunur. Nitekim Sezar o gün öldürülmüş ve kahinin ünlü sözü, yıllar sonra Shakespeare’in Julius Caesar oyununun unutulmaz repliği haline gelmiş. Maiden’ın şarkısı da uğursuz 15 Mart’ın kasvetine uygun bir şekilde müthiş bir şekilde davul gümbürtüleri ve çığlık çığlığa gitarlarla başlıyor. Adrian Smith bu şarkıyla adeta “ben geldim!” diyor.  Benim hemen hemen bütün Maiden seçkilerim bu şarkıya başlar. Stüdyo albümünde The Ides of March‘ı Steve Harris’in müthiş bas gitarıyla geçilen Wrathchild izler.

1980’lerin hikayesine tamamen Iron Maiden’a ayırdığım 7. bölümle son vereceğim.  Çünkü bence 1980’ler sound’undan 1990’lara geçişin en iyi ifadesi Maiden çizgisini izlemek olacak. 7. bölüme geçmeden önce son olarak bir de 1982 yılında piyasaya sürülen The Number of the Beast albümünden bahsedeyim. 1980’lerin Ankara Polis radyosunda her akşamüstü tiryakisi olduğumuz bir saatlik rock programı vardı. Programın sinyal müziği de, The Number of the Beast albümünde yer alan The Prisoner‘ın bir dakikalık başlangıcıydı. Bu bir dakikalık bölümde kısa bir diyalog işitiyoruz: “We want information, who are you? The new number two, who is number one? You are number six, I’m not a number, I’m a free man” Ardından da patlayan bir kahkaha: “HAHAHAHAHA !”  Bu giriş, 1960’ların sonunda BBC’de yayınlanan ve çok sevilen bir bilim kurgu dizisi olan The Prisoner‘dan alınmadır.

Üçüncü albümde gruba vokalist olarak Paul D’ianno yerine Bruce Dickinson’ın katılımıyla artık ideal Maiden kadrosu hemen hemen oluşmuştu. The Number of the Beast albümü ise, hiç tartışmasız bir şekilde Heavy Metal tarihinin gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden biridir. Bu albümden başlayarak rock müziğin hangi mecralara aktığını bir sonraki yazıda gözden geçireceğiz. Bu bölümü kapatırken The Prisoner‘da Adrian Smith ve Dave Murray’nin çaldığı olağanüstü sololara, Steve Harris’in pena kullanmadan bas gitar çalma tekniğine, Clive Burr’ın şarkıya baştan sona müthiş bir enerji katan davuluna ve Bruce Dickinson’ın sahne gösterilerine ve vokal tekniğine dikkat çekiyorum.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VII

Reklamlar

1 thought on “Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VI”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s