Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VII

Bizim gibi ülkelerde pop kültür yaratılmaz, transfer edilir. Biliyorum, çok iddialı oldu, ancak ben gene de bu iddiamın arkasındayım. Bu iddiamın neye dayandığının, bu bölümün tümü okunduğunda daha iyi anlaşılacağını tahmin ediyorum.

1980’lerin başında plakçı vitrinlerini birdenbire şiddet, korku, tehdit, uğursuzluk ve saldırganlık çağrışımları yaratan albüm kapakları süslemeye başlamıştı. Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin caddeleri de siyah tişörtler giyen, metal bileklikler takan gençlerle dolmuştu. Gençlerin pek çoğu entelektüel birikim sahibi görünmüyordu; bir şeyleri anlamadan taklit ediyor gibi duruyorlardı. Hafta sonlarının önemli bir kısmını kitapçılarda ve sahaflarda geçiren, progressive rock’la yeni yeni tanışmaya başlamış, derin ve dolu sohbetlerden hoşlanan benim gibi pek çok üniversite öğrencisi, bu gençlere kuşku ile yaklaşıyordu. O yıllarda grup adını albüm kapaklarına kırmızı renkli kendine özgü harflerle yazan Iron Maiden’a küçümseme ile yaklaştığımı söylemeye gerek yok. Albüm kapaklarında – ve tabi bir de bileklikli gençlerin siyah tişörtlerinde – boy gösteren yarı zombi/yarı iskelete ne denebilirdi ki? Bu zombiye Eddie isminin verildiğini daha sonra öğrenecektim. “İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir” sözü doğru galiba. Ben de sırf merakımı gidermek için bir yüzüne 1982 tarihli The Number of the Beast, diğer yüzüne 1983 tarihli Piece of Mind albümünü çektirdiğim kaseti satın alıp dinlemeye başladığımda, yepyeni müzikal zevklere yelken açtığımı bilmiyordum. Yaklaşık 30 yıl sonra, rock tarihinin en görkemli geçmişlerinden birine sahip olan bu grubun “aslında ne anlattığını” yeni yeni kavrıyorum.

1982 tarihli The Number of the Beast‘ten başlayalım. Kapağıyla, şarkı isimleriyle ve sahne gösterileriyle bu albümü satanizm ile ilişkilendirmek işin kolayıydı. Sanırım sevenleri ve nefret edenleri de bu kolaycılığa kaçmıştı. Daha albümün yayınlandığı 1982 yılında ortalığa, albümün stüdyo çalışmaları sırasında “acayip” olayların yaşandığı dedikoduları yayılmış: Işıklar kendi kendilerine yanıp sönüyormuş ve buna benzer bir sürü zırva. Unutmayalım ki 1980’lerin başında, 1970’lerde çevrilen The Exorcist, Carrie, The Sentinel, Alien gibi filmlerin etkilerinin henüz ortadan kalkmadığı, Stephen King romanlarının peynir ekmek gibi sattığı bir dönem yaşanıyordu. Bütün bu zırvalara karşın, daha albümün piyasaya sürüldüğü ilk haftalarda Bruce Dickinson albümün ne anlattığının iyi anlaşılmadığını, dinleyici hangi dedikoduları üretirse üretsin, grubun bu tip saçmalıklarla ilgilenmediğini söylüyordu.

Bir bütün olarak bakıldığında The Number of the Beast, şarkı sözlerinin yazılmasındaki titizlikle, grubun göndermeler yaptığı sinema ve edebiyat dünyasıyla, sembolik anlatımlarla, bileklikli gençlerin algıladığından çok daha derin bir entelektüel içeriğe sahipti. Albüm bir savaş şarkısı ile açılıyordu: Invaders (İstilacılar). Bu şarkıda Britanya adasını istila eden Vikingler anlatılıyordu: “Invaders raping … Invaders … plundering“. Tecavüz eden, yağmalayan istilacılar. Bu şarkıda istila ne yüceltiliyor, ne de eleştiriliyordu. Sadece heavy sound ile savaşın ve istilanın dehşeti olanca çıplaklığı ile anlatılıyordu. İkinci şarkı, Children of the Damned (Lanetli çocuklar) ismini, 1963 yılında çevrilen bir filmden almıştı. Bu filmde, dünyanın muhtelif yerlerinde doğmuş psişik yeteneklere sahip ileri zekalı ve özel güçleri olan 6 çocuğun hikayesi anlatılıyordu. Bilim adamlarının incelemeye aldığı bu altı çocuktan bir tanesinin kendi kaderini belirlemeye çalışmasının yarattığı trajedinin konu edildiği filmden esinlenen şarkı ise, bu 6. çocuğun ölümünü konu ediniyordu. Üçüncü şarkı olan The Prisoner gene 1960’ların popüler bir bilim kurgu dizisinden esinlenmişti ve dördüncü şarkı olan 22 Acacia Avenue ise, yaşamını fahişelikle kazanan “Charlotte the Harlot“un hikayesi idi.  Grup Charlotte the Harlot‘u ilk kez 1980 tarihli Iron Maiden albümünde konu edinmişti. Aynı “serinin” bu ikinci şarkısında Maiden soruyordu: “Charlotte, isn’t it time you stopped all this mad life/Don’t you ever think about the bad times/ Why do you have to live this way/Do you enjoy the lay or is it the pay.(Charlotte, bu çılgın hayatı bitirmenin vakti gelmedi mi/ Kötü zamanları hiç düşünmüyor musun/ Neden böyle yaşamak zorunda olasın ki/ Bu durumdan çok mu memnunsun, yoksa mevzu sadece para mı?)

Geliyoruz satanizm suçlamalarına muhatap olan beşinci şarkıya: The Number of the Beast (Canavarın numarası) Bu şarkının klibinde kullanılan eski korku filmlerinden alınma görüntüler, hoplayan sıçrayan canavarlar ürkütücü olmaktan çok uzak. Zaten grubun da niyeti bu tip ucuzluklarla prim yapmak değil:

The night was black was no use holding back
Cos I just had to see was someone watching me
In the mist dark figures move and twist
was all this for real or some kind of hell
666 the Number of the Beast

(Gece karanlıktı ve saklanmanın da bir yararı yoktu/ Çünkü görmem lazımdı, acaba biri beni mi gözetliyor/ sisin içinde karanlık figürler hareket ediyor ve bükülüyordu/ bütün bunlar gerçek miydi, yoksa bir tür cehennem mi/ 6-6-6 canavarın numarası)

Bu şarkı özellikle Amerika’da kıyametlerin kopmasına neden oldu. “Bu grup, gençlerimizi yoldan çıkartmaya ve şeytana tapmaya davet ediyor” diyen politikacılar ortalığı birbirine kattılar. Söz yazarı Steve Harris ise şöyle diyordu: “Sanırım şarkı sözlerinin tümünü okumamışlar. Şarkı sadece bir karabasanı anlatıyor”. Steve Harris bu şarkının Tam O’Shanter’in bir şiirinden esinlendiğini de ekliyor.

Rüyalar, karabasanlar, takip edilme korkuları, paranoya ve halüsinasyonlar … Bu konuları Iron maiden daha sonraki şarkılarda da defalarca işledi.

Altıncı şarkı Run to the Hills, albümün açılış parçasına benzer bir şekilde istilayı konu alıyor. Bu kez konu, Amerika kıtasını  istila eden beyazlar ve onlara karşı direnen yerliler. Şarkı önce yerlilerin, daha sonra da beyazların gözünden istilayı anlatıyor. Yerli şöyle diyor:

White man came across the sea
He brought us pain and misery
He killed our tribes, he killed our creed
He took our game for his own need

(Denizin diğer tarafından beyaz adam geldi/ Bize acı ve elem getirdi/ kabilelerimizi ve inancımızı öldürdü/ av hayvanlarımızı kendi ihtiyacı için elimizden aldı)

Beyaz adamın açısından görünen ise şu

Soldier blue in the barren wastes
Hunting and killing their game
Raping the woman and wasting the man
The only good Indians are tame

(Çorak arazilerde mavili asker/ Onların sürülerini avlıyor ve öldürüyor/ Kadınlarına tecavüz ediyor, erkeklerini telef ediyor/ İyi yerli sadece uysal yerlidir)

Bu şarkıda Maiden, ilk şarkıdaki gibi tarafsız değil. Belki sadece olan biteni anlatıyor, ancak şarkı sözleri dinleyende kaçınılmaz olarak bir adalet duygusu uyandırıyor.

Ve elbette albümün son şarkısı olan Hallowed be thy Name‘den bahsetmezsek olmaz. Hallowed be thy name, “isminle çok yaşa”, “ismin kutlu olsun” gibi anlamlara geliyor. Bu şarkı, idam edilmek üzere olan bir adamın duygularını anlatıyor. Adamın neden idam edildiğini bilmiyoruz. Bu şarkı, müzikal kalıplarla en karmaşık duyguların bile nasıl anlatılacağını gösteren en iyi örneklerden biri. Son derece kompleks bölümlerden oluşan şarkının her bir bölümü duygu yüklü. Bruce Dickinson’ın vokali ve şarkının sonundaki gitar soloları ise tek kelime ile muhteşem. Şarkının final sözleri şöyle:

When you know that your time is close at hand,
Maybe then you’ll begin to understand
Life down here is just a strange illusion.

(Zamanının artık sayılı olduğunu anladığında/ Belki de anlamaya başlayacaksın ki/ Orada, aşağıda yaşam sadece bir ilüzyondur)

İstila, tecavüz, yağma, lanet, tutukluluk, fahişelik, paranoya, karabasanlar, adaletsizlik ve idam … İşte albümün işlediği konular bunlar. Her biri birbirinden güzel 8 parça, müthiş gitar soloları, Bruce’un çığlık çığlığa söylediği şarkılar ve çarpıcı bir albüm kapağı. The Number of the Beast rock tarihinin en iyi albümlerinden biri değilse nedir?

Gelelim bizim deri bileklikli, siyah tişörtlü gençlerimize. Sanırım onlar bu albümün yaratıldığı arkaplanı bilmedikleri için “iyiler siyah giyer” hesabı cool takılma derdindeydiler. Oysa 1980’lerde dünya hızla değişiyordu ve Demir Lady Margaret Thatcher İngiltere’yi birbirine katan uygulamalara girişmişti. Bu uygulamalar özellikle çalışan kesimlerden büyük tepkiyle karşılaşıyordu ve nihayetinde de Maiden elemanlarının hepsi işçi çocuklarıydı. Maiden’ın söz yazma tekniği belki tam oturmamıştı, sosyal travmanın bilinçaltında yarattığı tepki fazlasıyla bireyseldi, o günlerin pop kültür unsurlarına fazlasıyla göndermeler yapıyordu, ancak gerek müzikal düzlemde, gerekse şarkı sözleriyle ifade edilen duygularda rocker’ların yeni dünya düzenini alkışlama niyeti olmadığı çok açıktı. Daha sonraki yıllarda grubun entelektüel birikimi arttıkça, 20. yüzyılın son çeyreğinin travmaları daha üst seviyede bir tepkiyle ifade edilecekti.

Grubun sembolü haline gelen Eddie’ye gelince. O her albüm kapağında daha da değişti. Kiminde kötücül bir sırıtışla baktı, kiminde öfkeli bir yüz ifadesine büründü. Geçen 30 yılda iki nesil geçti, ancak Iron Maiden tutkusu hiç azalmadı. 30 yıl sonra da sahne ışıkları karartılıp The Number of the Beast çalmaya başladığında dinleyici, içinde aynı ürpertiyi hissetti.

1983 tarihli Piece of Mind, grubun daha da büyük bir aşama kaydettiği bir albüm olarak piyasaya sürüldü. Davulcu Clive Burr, sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmış, yerine Nicko MacBrain gelmişti. Gruba yeni katılana açılış parçasında öncelik vermek de bir Maiden geleneğine dönüşmüştü. Piece of Mind‘ın açılış parçası Where Eagles Dare de Nicko McBrain’in 4 saniyelik davul introsuyla başlar. Bu şarkıda Nicko “ben geldim” der gibidir; Sanki solo çalar gibi gümbürdetir davulunu. Ardından Revelations (Vahiyler) başlar. Söz yazarı bu kez Bruce Dickinson’dır ve sembolik anlatımlarla yüklü Revelations‘da bizi antik Mısır’a götürür. Bu şarkıda  daha önce sözünü ettiğim Aleister Crowley bir kez daha çıkar karşımıza. Crowley’e göre insan kendi doğasıyla mücadele etmeli ve beynini “gizli güçleri” ortaya çıkartmak üzere eğitmelidir. Ona göre “yüce mutluluğa” ancak böyle erişilebilir. Bruce Dickinson da şarkı sözlerini yazarken bu teoriden yola çıkar. Şarkı yüzyılın başında yaşayan G.K. Chesterton’ın İngilizce bir ilahisinden alınma sözlerle başlar. Şarkının daha sonraki iki paragrafı Hindu felsefesine göndermeler yapar. Sonraki bölümde de antik Mısır felsefesine doğru bir yolculuk başlar. Bu şarkının içinde o kadar çok sembol var ki, her biri ayrı ayrı konuşulmaya değer. Ana fikri ise şu: Karşıtlıklar ve çelişkilerle dolu bir dünyanın aldatıcılığı. Gitar soloları tek kelimeyle epik.

Üçüncü şarkı olan Flight of Icarus bu kez bizi eski Yunan’a götürüyor. Güneşe uçmak için balmumu kanatlar takan, güneşe yaklaştıkça balmumu eridiği için kaçınılmaz kaderine boyun eğmek zorunda kalan talihsiz Icarus’un uçuşu bu şarkıda gençlik isyanı ile yaşlılığın olgunluğu bağlamında ele alınıyor. Elbette sembolik anlatımlarla:

Now the crowd breaks and a young boy appears
Looks the old man in the eye
As he spreads his wings and shouts at the crowd
In the name of God my father I fly.

His eyes seem so glazed
As he flies on the wings of a dream,
Now he knows his father betrayed
Now his wings turn to ashes to ashes his grave.

(Şimdi kalabalığın içinde bir genç çocuk belirir/ Yaşlı adamın gözlerinin içine bakar/ Kanatlarını açar ve kalabalığa bağırır/ Tanrı babamın adına, uçuyorum / Gözleri pırıl pırıl parlar/ Bir düşün kanatlarında uçmaya başlar/ Artık bilir ki babası ihanete uğramıştır/ Artık kanatları küle, kül de mezarına dönüşmektedir)

Albümün ilk yüzü, Die with your boots on (ayağında botlarla öl) ile biter. Bu şarkının neyi anlattığı çok iyi anlaşılmış değil.  Bir tür kendini gerçekleştiren bir kehanet, felaket, bazılarına göre nükleer yıkım gibi konuların işlendiği şarkıda bir de Fransız’dan bahsediliyor. O Fransız, muhtemelen kahin Nostradamus. Çizilen dehşet manzarası ise kimi yorumculara göre halklarını korku ile yöneten politikacıların yarattığı bir yanılsamadan başka bir şey değil. Şarkının adı mı? O, dinleyiciye korkunun ecele faydasının olmadığını, ölecekse sefil bir şekilde değil, ayağında botlarla ölmesini tavsiye ediyor.

Beşinci şarkı Trooper, en bilinen ve en sevilen Maiden şarkılarından biri. Konu, 1854 yılında karşı karşıya gelen Britanya ve Rus orduları arasındaki bir meydan muharebesinde İngiliz atlı birliklerinin saldırısı. Bu şarkıda ne bir kahramanlık öyküsü var, ne de “Rusları nasıl parçaladık ama” hamaseti. Anlatılan sadece ölümün dehşeti ve soğuk yüzü:

We get so close near enough to fight
When a Russian gets me in his sights
He pulls the trigger and I feel the blow
A burst of rounds takes my horse below

And as I lay there gazing at the sky
My body’s numb and my throat is dry
And as I lay forgotten and alone
Without a tear I draw my parting groan

(Artık o kadar yaklaşmıştık ki kavgaya hazırdık/ Bir Rus’la gözgöze geldiğimde/ Tetiği çekti ve ben patlamayı hissettim/ Etrafımı saran patlama atımı devirdi / Ve ben orada gökyüzüne bakarken/ Bedenim uyuştu, boğazım kurudu/ Yalnız ve unutulmuş yatarken/ Gözümden yaş bile gelmeden inlememi içime çektim)

Piece of Mind‘da grup iyice olgunlaşmış, şarkı yazma tekniği gelişmişti. Still Life‘da bu kez konu, bir kez daha Steve Harris’in rüyaları ve takıntıları. Bu kez kahramanımız su dolu bir havuzun içindeki ruhların çekim gücü ile takıntılı hale gelen bir yarı-deli. Suyun çekimi o kadar güçlü ki, kahramanımız şarkının en sonunda dayanamayıp suya atlıyor. Tabi ki hitap ettiği ikinci şahsı da (her kimse o) yanına alarak. Bu şarkı nereden mi esinlendi? Elbette J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi romanından. Romanı okumuş, ya da filmi seyretmiş olanlar hatırlayacaktır: Frodo suyun başından ayrılamaz ve suyun içinden gelen fısıltılar onu karşı konamaz bir şekilde suya çeker. Suyun içinde yüzler belirir ve kaybolur. Sonunda Frodo dayanamaz, suya atlar.

Piece of Mind‘ın son şarkısı To Tame a Land ise bir başka bilim kurgu romanı olan Frank Herbert’in Dune romanından esinlenen bir şarkı. Çöl gezegeni Dune‘da “Kwizatz Haderach” olan ve yerlilerin Muad’dib olarak isimlendirdiği Arrakis gezegeninden gelme Paul Atreides’in hikayesini anlatan şarkı, olağanüstü gitar soloları ile dolu. Elimizden Frank Herbert’in Dune serisinin düşmediği günlerde bu şarkıyı dinlerken ilginç de bir tartışmanın tarafı olmuştum. To Tame a Land‘in gitar soloları başlamadan hemen önce çalınan bölümün Albeniz’in Cantos de España‘sının bir bölümü olup olmadığı tartışmasıydı bu. Önceleri bu düşünceye şiddetle karşı çıkmıştım. Sonra, müzik kulağım geliştikçe, bunun oktavı yükseltilmiş bir Albeniz yorumu olduğu konusunda hemfikir oldum.

Bu iki müthiş albümün ardından bir üçüncüsü daha çıktı ki, grup sanki “there’s no limit in the sky” (gökyüzünün sınırı yoktur) sözünü ispatlamaya girişmişti. 1984 tarihli Powerslave‘de Eddie, bir Mısır firavunu olarak boy gösteriyordu. Toplam 9 şarkıdan oluşan bu albümden 4 şarkının hikayesini anlatıp geçelim. Önce albümün açılış parçası Aces High … Bu da bir savaş şarkısı. 2. dünya savaşında Almanlara karşı savaşan seçkin hava birliklerine bu ad veriliyor. Aces High, Maiden konserlerinde genellikle konser başlangıç şarkısı olarak çalınır. Şarkıdan önce seyirciye Churchil’in ünlü nutku dinletilir:

We shall go on to the end.
We shall fight in France.
We shall fight on the seas and oceans.
We shall fight with brave confidence and
Great strenght in the air.
We shall defend our island whatever the
Cost may be.
We shall on the beaches.
We shall fight on the landing grounds.
We shall fight in the fields and in the streets.
We shall fight in the hills.
We shall never surrender!!!

(Sonuna kadar gideceğiz/ Fransa’da savaşacağız/ denizlerde ve okyanuslarda savaşacağız/ özgüvenle ve havada büyük bir güçle savaşacağız/ maliyeti ne olursa olsun, adamızı savunacağız/ sahilde savaşacağız/ iniş alanlarında savaşacağız/ tarlalarda ve sokaklarda savaşacağız/ tepelerde savaşacağız/ ve asla teslim olmayacağız)

Ardından patlayan gitarlar ve Iron Maiden’ın müthiş şarkısı. Yukarıdaki videoda, 25 yıl sonra şarkının Hindistan’ın Mumbai kentindeki konserde icrasını izliyoruz. Pek çoğu bu şarkı yazıldıktan sonra doğan gençlerin heyecanı ve şarkıya eşlik edişi gerçekten de görmeye değer. Yorum yapmaya hiç gerek yok. Video her şeyiyle Aces High‘ı, Iron Maiden’ın ne kadar büyük bir grup olduğunu anlatmaya yetiyor da artıyor bile.

Two Minutes to Midnight, bu albümden single olarak çıkan tek şarkı. Konusu, savaş aygıtının yarattığı dehşet. Şarkının içinde pek çok gönderme var.

The blind men shout let the creatures out
We´ll show the unbelievers
The Napalm screams of human flames
Of a prime time Belsen feast…Yeah
As the reasons for the carnage cut their meat and lick the gravy
We oil the jaws of the war machine and feed it with our babies

(Kör adam haykırdı, yaratıklar dışarı/ İnançsızlara günlerini göstereceğiz/ insan alevleri içinde napalm çığlıkları/ Belsen festivalinin ziyafeti bu/ katliamın mantığı, etlerini doğramak ve et suyunu yudumlamaktır/ savaş makinasını yağlıyor, onu bebeklerimizle besliyoruz)

Albümle aynı adı taşıyan Powerslave (Güç kölesi), ölümsüz olmak isteyen bir Mısır firavununun öyküsünü anlatıyor.

Into the Abyss I’ll fall – the eye of Horus
Into the eyes of the night – watching me go
Green is the cat’s eye that glows –
In this Temple
Enter the risen Osiris – risen again.

Tell me why I had to be a Powerslave
I don’t wanna die, I’m a God,
Why can’t I live on?
When the Life Giver dies,
All around is laid waste,
And in my last hour,
I’m a Slave to the Power of Death.

When I was living this lie – Fear was my Game
People would worship and fall –
Drop to their knees.
So bring me the blood and
Red wine for the one to succeed me,
For he is a man and a God –
And He will die too.

(Karanlığın içinde düşeceğim – Horus’un gözü/Karanlığın gözünde – beni giderken izliyor /parlayan yeşil kedinin gözü/ Bu tapınakta/ Gir içeri yükselen Osiris – yeniden yükselirken / Söyle bana neden güç kölesi olmak zorunda kalmışım/ Ölmek istemiyorum, ben Tanrıyım/ Neden yaşayıp gitmiyorum/ Hayat verici ölürse/ geri kalan herşey değersizleşir/ ve son saatlerimde/ ben ölümün gücüne köleyim/ Ben bu yalanı yaşarken – Korku benim için bir oyundu/ İnsanlar bana tapınıyor ve düşüyorlardı/ Dizlerinin üstüne çöküyorlardı/ Öyleyse bana kan getirin ve/ beni yaşatacak olan için kırmızı şarap/ çünkü o bir insan ve tanrı/ ve o da ölecek)

Konserlerde bu şarkı çalınırken Bruce’u kafasında bir maske ile görürüz. Grup sahne gösterilerinde sadece çalma ve söyleme yeteneklerini değil, aynı zamanda teatral özellikleri de kullanır. Konusu ölüm olan şarkılarda Bruce ya maske takar, ya pelerinlere sarılır. Kısacası grup sadece müzik icra etmez, aynı zamanda icra ettiği müziği yaşatır.

Zaman zaman internet forumlarında oylamalar yapılır en sevdiğiniz    Iron Maiden şarkıları hangileridir diye. Herkes kendi beğenisine göre bir kaç tanesini seçer. Ancak hemen hemen bütün Maiden fanları muhakkak The Rime of the Ancient Mariner‘ı seçerler. Bu şarkı, 13:40 uzunluğunda rock tarihinin başyapıt epik şarkılarından biridir. Şarkı, Samuel Taylor Coleridge’in 1798 yılında yazdığı (orta boy bir roman uzunluğundaki) şiirinden esinlenmiştir. Bu şiirde Coleridge, çok ilginç bir öykü anlatır. Güney denizlerine doğru yola çıkan bir gemi, siste yolunu şaşırır ve buz denizlerine doğru savrulur. Gemi tayfası suçu, öyküyü anlatan denizcide bulurlar. Çünkü o, gemicilere şans getiren bir albatros kuşunu avlamıştır. Ancak bir süre sonra sis kalkar ve gemi yolunu bulur. Gemiciler fikir değiştirirler ve arkadaşlarını albatros kuşunu avladığı için tebrik ederler. Bir süre sonra rüzgar kesilir ve bu kez de tayfa susuzluk çekmeye başlar. Bir kez daha fikir değiştirir ve albatrosu avlayan arkadaşlarını geminin direklerinden birine omuzlarından asarlar. Günler geçtikçe gemiciler birer birer ölmeye başlar. Ancak direkte asılı olan “lanetli” gemici bir türlü ölmez. Onun cezası, bütün arkadaşlarının ölümünü birer birer seyretmektir. Son gemici de öldüğünde, direğe asılı olan lanetli adam, uzaklardan bir geminin yaklaştığını görür. Gemi iyice yaklaştığında, geminin içinde sadece “ölüm” ve “Yaşayan Ölüm” olduğunu farkeder. Bu ikisi zar atarlar ve “Yaşamdaki Ölüm”, “ben kazandım, ben kazandım” diye bağırır. O zaman lanetli adam anlar ki, o yaşayan bir ölü olma cezasına çarptıtılmıştır. Bir süre sonra gözleri kararır ve hayaller görmeye başlar. Bir süre sonra da bir gemi gelir ve onu kurtarır. O da yaşamını köy köy gezerek bu öyküyü anlatmaya adar.

Steve Harris, bu şiiri şarkı formunda yeniden yazmış ve bestelemiş. Ortaya da rock tarihinin en büyük başyapıtlarından biri çıkmış. Bu şarkıyı Bruce senelerdir hep şu şekilde anons ediyor: “Bu şarkı, bir gün kafanıza bir kuş pislerse, ne yapmamanız gerektiğini anlatıyor.” Yukarıdaki video, The Rime of the Ancient Mariner‘ın 2009 yılındaki canlı icrasını gösteriyor. Flight 666 konser turnesinden alınan bu görüntülerde Bruce Dickinson’ın bir şarkıya nasıl ruh kattığını görüyoruz. Tıklım tıklım dolu olan konser salonundaki seyircinin hissettiklerini artık siz düşünün. Zaten neler hissettikleri yüzlerine fazlasıyla yansıyor.

Iron Maiden’a neden bu kadar geniş bir yer ayırdım? Bunun birinci nedeni, müzik dinlediğim zamanın neredeyse %25’i bu grubun şarkılarına ait. Ancak tek neden benim bu kişisel seçimim değil elbette. Yukarıda grubun sadece üç albümünü ayrıntılı bir şekilde inceledim. Oysa grubun toplam 15 stüdyo albümü var ve 1980 yılından 2010 yılına kadar, 30 senedir aktifler ve hala da turnelerle, yeni stüdyo kayıtlarıyla yollarına devam ediyorlar. Beslendikleri kaynaklar, 20. yüzyılın, hatta daha geride 17-18-19. yüzyılların hemen hemen bütün kültür unsurlarını içeriyor. Örneğin bilim kurgu, ki başlı başına bir külliyattır. Felsefe, şiir, sinema, tarih ve daha bir sürü unsur da grubun 30 yıldır marka değerine kattığı arkaplan değerlerini oluşturuyor. Bizim rockerlarımız ve siyah tişörtlülerimizin ne kadarı bu kültüre hakimdir bilmiyorum. Bugüne kadar merak etmişler, araştırmışlar mıdır, onu da bilmiyorum. Rock ve onun bir alt türü olarak metal, başlıbaşına bir kültürdür. İcrası kolay olmadığı gibi, söz yazımı da sanıldığı kadar ucuz değildir. Ne demek istediğimi anlatmak için bir tek örnek vereyim: Piece of Mind albümünde yer alan Quest for Fire‘da dinozorlarla insanların aynı çağda yaşadığını ima eden bir satır var. Sadece bu satır bile Steve Harris’i topa tutmaya yetmiş de artmıştır bile. 1980’lerde rock hızla düşerken, her yönüyle onu ayakta tutan gruptur Iron Maiden. Alet ustalığının, söz yazımının, şarkı söyleme tekniklerinin ikinci plana atıldığı, insanların sürüleştiği bir çağda grup zor olanı seçmiş, çok derin bir entellektüel zeminde, karmaşık melodiler, derin felsefi göndermeler ve zor icralar ile ticari olmayan bir yolda ilerleyerek rock müziği 2000’li yıllara taşıma başarısını göstermiştir. Karizması bu kadar yüksek 6 elemanı bir arada tutabilmek de ayrı bir başarıdır. (1990’lı yılların sığ ortamında grup geçici olarak eleman değişikliği yapmıştı. 2000’lerde yeniden bir araraya geldiler.)

Bu bölümü şarkıcı ve söz yazarı olmanın yanında, milli bir eskrim oyuncusu, British Airways pilotu, BBC radyo programı yapımcısı ve tren uzmanlığı gibi oldukça ilginç sıfatlar da taşıyan Bruce Dickinson’un solo çalışmalarından biri olan Born in ’58 şarkısının sözleri ile bitirelim ki, kimdir bu adamlar daha iyi anlaşılsın:

My grandfather taught me how to fight.
Old fashioned stuff like wrong and right.
But all around I see his morals buried in a mess
Of money troubles, Born in a mining town in ’58.
When black and white TV was up to date.
And men where still around.
Who fought for freedom, stood their ground and died.

(Bana dedem nasıl savaşılacağını öğretti/ Doğru ve yanlış gibi demode şeyleri/ Ancak görüyorum ki onun ahlak değerlerinin içine edilmiş para kaygısıyla/ Ben ’58’de bir madenci kasabasında doğdum/Siyah beyaz televizyon çağında/ Etrafta hala adamlar vardı/ Özgürlük için savaşan, ayaklarının üstünde duran ve ölen)

Bu bölümü kapatırken bir söz de genç Türk rockerlarına: Henüz resmi olarak duyurulmasa da, Maiden’ın bu yaz Sonisphere festivaline, Türkiye’ye geleceğine dair söylentiler var. Eminim grup İstanbul’a gelirse, siyah tişörtlerinizi giyip, deri bilekliklerinizi takıp, kafa sallamaya gideceksiniz. Daha hala zaman var önümüzde; Ne olur konsere gitmeden önce hiç olmazsa J.R.R. Tolkien’i, Frank Herbert’i, Samuel Taylor Coleridge’i biraz araştırın. Oturup kitaplarını hatmedin filan da demiyorum; Çünkü her biri başlıbaşına bir deryadır. Sadece fikir sahibi olun. 10 bölümlük bu yazının başlığı, Rock Yüzyılı. Bu başlık rastgele seçilmedi. 1950’lerin Rock’n Roll’undan evrile evrile geldik bugünlere. Her dalga gibi, bu da yükselirken bir sürü kültür unsurunu peşinden sürükledi, bir sonraki dalga için yeni kültür unsurları yarattı. Tamam, gitarlar, davullar iyi gümbürdüyor, solistler güzel çığlıklar atıyor, kafa sallayıp deşarj oluyorsunuz da, üstünde surf yaptığınız dalganın derinlikleri hakkında da biraz fikir sahibi olun. Naçizane tavsiyemdir.

Artık 1990’lara geçebiliriz.
Rock Yüzyılı/Kişisel Tarih

Reklamlar

1 thought on “Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VII”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s