Aldous Huxley ve Amerikan Kültürünün Görünümü

Yıl 1927. 20. yüzyılın ilk çeyreği sona ermiş, ikinci çeyreği başlamış. İki büyük dünya savaşının ortasında, ABD’de kısa bir süre sonra patlak verecek borsa çöküşü ve büyük ekonomik buhranın hemen öncesinde, 19. yüzyılın ortalarında filizlenen Supercycle dereceli dalga zirveye yaklaşıyor. Bu dalga sona erdiğinde Elliottisyenler zirveyi Supercycle III olarak etiketleyecekler ve 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Karl Polanyi, 1944 yılında yazacağı Büyük Değişim isimli kitabında bu dönemi, 19. yüzyıl uygarlığının finali olarak isimlendirecek.

1927 yılının önemli olayları şunlar:

  • İlk kıtalar arası telefon görüşmesi yapıldı.
  • BBC Radyosunda ilk futbol yorumu yapıldı.
  • Büyük Britanya Çin’e asker gönderdi ve birlikler 12 Şubat günü Şangay kentine ayak bastı. Britanya askerleri Şangay’da yoğun protesto ve grevlerle karşılandı.
  • Werner Heisenberg, bilim tarihine geçecek ünlü Belirsizlik İlkesini o yıl formüle etti. New York’taki 5,920 koltuklu Roxy Theatre o yıl açıldı.
  • Fritz Lang’ın ünlü Metropolis filmi gösterime girdi.
  • Bell Telephone Co. Herbert Hovver’ın görüntüsünü aktardı ve böylece televizyon yayıncılığının temellerini attı.
  • İsveç’te ilk Volvo arabaları üretildi.
  • Japonya, bankacılık krizi ile sarsıldı.
  • Mississipi nehri taşarak 700,000 kişinin yaşamını tehdit etti ve bu olay, ABD tarihinin en büyük doğal afetleri arasına girdi.
  • Amerikalı mucit Philo Farnsworth, ilk deneysel elektronik televizyon görüntü aktarımını gerçekleştirdi.
  • Avustralya Parlamentosu, yeni başkent Canberra’ya taşındı ve ilk toplantısını yaptı.
  • Academy film ödüllerinin verilmesi, o yıl kararlaştırıldı.
  • Suudi Arabistan, Birleşik Krallıktan bağımsızlığını aldı.
  • Charles Lindbergh, tek motorlu uçağı ile New York’tan Paris’e uçtu.
  • 8.6 şiddetindeki bir deprem, Çin’in Xining şehrinde 200,000 kişinin ölümüne neden oldu.
  • Amerika Elektrik Mühendisleri Birliği ve Radyo Mühendisleri Birliği’ne üye 600 kişi, New York’taki Bell Telephone binasında ilk canlı televizyon yayınını izledi.
  • Britanya ile Sovyetler Birliği arasında casusluk faaliyeti nedeniyle çıkan anlaşmazlık, diplomatik ilişkilerin kesilmesine neden oldu, Sovyetler Birliği 20 Britanya yurttaşını casusluk iddiası ile idam etti.
  • İtalya’da A.S. Roma takımı kuruldu.
  • Çin’de Nanchang ayaklanmasında komünist Halk Kurtuluş Ordusu kuruldu.
  • Kanada ile ABD arasındaki Erie gölü üzerindeki Barış Köprüsü açıldı.
  • İtalyan anarşistler Sacco ve Vanzetti, ABD’de idam edildi.
  • Brezilya’da Minas Gerais Federal Üniversitesi kuruldu.
  • Daha sonra CBS olarak tanınacak The Colombia Phonographic Broadcasting System, 47 radyo istasyonu kurarak yayına başladı.
  • Sessiz sinema döneminin son filmlerinden The Jazz Singer gösterime girdi.
  • Pan America Airways, ilk seferine başladı.
  • Leon Trotsky Rusya’dan kovuldu ve iktidar, tartışmasız bir güçle Joseph Stalin’e geçti.
  • New Jersey ile New York City’yi birleştiren Holland Tüneli trafiğe açıldı.
  • Ford’un 19 yıllık T modeli üretiminin ardından, A modeli tanıtıldı.
  • Japonya’da ilk metro Tokyo’da açıldı.
  • Dünya nüfusu 2 milyara ulaştı.

Günümüz dünyasının temelleri birer birer atılırken, dünyada nelerin değişmekte olduğunu fark eden pek az insan vardı. Bu insanlardan biri de, ünlü İngiliz yazar Aldous Huxley idi. O yıllarda Huxley, karşıt-ütopyanın başyapıtı kabul edilen Cesur Yeni Dünya‘yı henüz yazmamış, kitapta ileri süreceği fikirleri geliştirmekle meşguldü. Teknolojik olarak ileri bir kimyasal tesiste çalışırken, döneminin gelişmelerini izliyor ve pek az insanın fark edebildiği bu olağanüstü değişimin sonuçları üzerine kafa yoruyordu.

Huxley, 1927 yılında, The Outlook For American Culture (Amerikan Kültürünün Görünümü) başlıklı bir makale kaleme aldı. Bir sonraki Supercycle dereceli dalganın, uygarlığı ve insan yaşamlarını ne şekilde değiştireceğini tartışan bu olağanüstü makale, 83 yıl sonra bugün bir kez daha Supercycle dereceli bir dalga yön değiştirirken, önemini koruyor.

Huxley’in makalesi, çok çarpıcı bir öngörü ile başlıyor: “The future of America is the future of the world. Material circumstances are driving all nations along the path in which America is going.” (Amerika’nın geleceği, dünyanın geleceğidir. Maddi koşullar, bütün ulusları, Amerika’nın gittiği yola sürüklüyor.) Bunun engellenemez bir dürtü olduğunu belirttikten sonra Huxley, bütün dünyanın Amerikanlaşacağını belirtiyor. (For good or for evil, it seems that the world must be Americanized.) Dolayısıyla Amerika’nın geleceği ile ilgili tahminlerin, aslında uygarlığın geleceği ile ilgili tahminler olduğuna dikkat çekiyor. (Speculating on the American future, we are speculating on the future of civilized man.) O günün gelişmeleri ile ilgili olumlu ya da olumsuz unsurların, gelecekte ne yönde değişeceğini belirttikten sonra, önce olumlu gelişmelere dikkat çekiyor.

Huxley, özellikle makinelere ve makineleşmeye işaret ediyor. Makineleşmenin insan hayatını kolaylaştırdığına, böylece daha kısa süreli çalışmaya daha yüksek ücret ödendiğine, bu şekilde de insanlara bol bol boş vakit kaldığına dikkat çekiyor. (The benefits conferred by machinery on the human race are too well known to need a long description. Machinery has made possible for the payment of a higher wage for shorter hours and less drudgery. Thanks to machinery, the common man enjoys to-day an amount of leisure undreamed of by his predecessors, lives, and brings up his family in a style which would have seemed to them almost princely.)

Ancak Huxley’in dikkat çektiği bir nokta daha var: Her ne kadar makinelerin sağladığı boş zaman insana yüksek kalitede bir yaşam olanağı sağlasa da, dikkatli bir tarih araştırması, bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor; Huxley’e göre sadece yüksek kalitede yaşam isteyenler için böyle bir imkan var. Huxley, makineleşmenin zenginlik ve boş zamandan daha önemli bir imkan sağladığını söylüyor: İnsan ufkunu müthiş genişleten hızlı ve ucuz ulaşım. (Cheap and rapid transport has enormously enlarged the human horizon.) Geçmiş zaman insanı ile günümüz insanı arasındaki en önemli farkın bu olduğunu belirtiyor. Sadece zengin insanların lüksü olan seyahat pahalı olduğu için, geçmiş zaman insanı, çok sınırlı bir alanın içinde doğuyor, büyüyor ve ölüyordu. Yaşam alanının ötesi, bu insanlar için bilinmezdi. Ucuz ve hızlı seyahat imkanı bulan günümüz insanı ise, ufkunu genişletme, zihnini zenginleştirme olanağı bulmuştu. Bu anlamda makineler insanlara özgür eğitim olanağı da sağlamışlardı. (Machinery, in the form of modern transport, is providing for larger and even larger numbers of human beings a form of liberal education.)

Makineleşmenin sağladığı bir başka olanak, matbaa vasıtasıyla bilginin ve görsel sanatların, fonograf vasıtasıyla sesin ve müziğin “aslına çok benzer bir biçimde” çoğaltılıp yaygınlaştırılmasıydı. Böylece hem bir evrensel kültüre erişme olanağı doğmuştu, hem de hayatı doyasıya yaşama imkanı. (Machinery has set up a tendency towards the realization of fuller life.)

Makineleşmenin olumlu yanlarını sıraladıktan sonra Huxley, “bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım” diyor ve boş zamanın kültürü mümkün kıldığını, ancak bunu otomatik olarak yaratmadığını söylüyor. (I have been careful to insist that leisure makes culture possible, but does not automatically create it.) Makinalaşmanın Amerika ve Batı Dünyası’na bol bol boş zaman yarattığını, ancak kültürü istenen boyutta yaygınlaştıramadığını iddia ediyor. Yeni bir toplumsal bin yılın yaklaştığına inananlara herhangi bir büyük Amerika ya da Avrupa kentine gitmelerini ve insanların neler yaptığına bakmalarını öğütlüyor.

Bundan sonraki paragrafta Huxley, topluma ve uygarlığa çok sert bir eleştiri yöneltiyor. İnsanların tüm humanist ve demokratik önyargılara karşın, kültür sahibi olmak istemediğini ve yüksek kalitede bir yaşama ilgi duymadıklarını belirttikten sonra, daha aşağı düzeyde ve hayvani seviyede tatminin bu insanlar için yeterli olduğunu söylüyor. “Yiyecek, içki, dostlarının arkadaşlığı, cinsel eğlenceler ve bol bol gürültü ile kafa dağıtmak, bu insanlar için yeterlidir” dedikten sonra, “Bedensel etkinlikten hoşlanır, zihinsel etkinlikten nefret ederler. Aktüel kent yaşamı, caz orkestraları, zenci dansları, sinemalar, tiyatrolar ve futbol maçları, gazeteler ve benzerleri onlar için idealdir” diye ekliyor. (They enjoy bodily, but hate mental, exercise. They cannot bear to be alone, or to think. Contemporary urban life, with its jazz bands, its negroid dancing, its movies, theaters, football matches, newspapers, and the like, is for them ideal.) İnsanların çoğu için yalnız kalmanın, ciddi bir zihinsel çaba göstermenin güç olduğunu belirttikten sonra, “bu insanlar için daha fazla boş zaman, daha fazla dans etmek, daha fazla partiye gitmek, daha fazla kafa dağıtmaktan ibarettir” hükmüne varıyor. Huxley’e göre bu eğilimler, insanın doğasında var ve antik Roma’da da böyleydi, eğer öjenik bir müdahale olmazsa, M.S. 3000 yılında da böyle olacak.

Huxley, Bu ağır eleştirileri şu cümle ile tamamlıyor: “Makineleşme, insanın olağanüstü sayıda ve birbirinin tıpatıp aynısı nesneyi daha kısa zamanda imal etmesini sağlayarak, refah ve boş zaman yaratıyor. Kitle üretimi, maddi nesnelere uygulandığında takdir edilecek bir şeydir; Ancak ruha uygulandığında sanıldığı kadar iyi değildir.” (Machinery creates prosperity and leisure by enabling men to manufacture enormous numbers of exactly similar objects in a shorter time. Mass production is an admirable thing when applied to material objects; but applied to the things of the spirit it is not so good.)

Eğer makineleşme bizi daha üstün bir zihinsel seviyeye yükseltecek ruhsal değerleri üretse idi, Huxley’e göre iyi bir şey olabilirdi. Ancak bunun mümkün olmadığını, kitlesel olarak üretilen maddi eşyanın, kitlesel olarak üretilen sanattan (ve düşünceden) daha kaliteli olduğunu belirtiyor. Verdiği örnek de ilginç: Herkes kötü üretilmiş ve sızıntı yapan ayakkabıdan şikayet eder; Ancak benzer biçimde embesil düşünce ve kaba-saba sanata sadece küçük bir azınlık aynı şiddette karşı çıkar. (Everybody objects to leaky ill-fitting boots; but only a small minority objects to anything like the same intensity to imbecile ideas and vulgarity in art.)

Yıl 1927. Doğa bilimlerinde büyük keşifler birbirini izlerken, keşfedilen doğa yasalarının mühendislik uygulamaları dünyanın çehresini hızla değiştirmekte. Radyo gündelik yaşama girerken, televizyon yayıncılığı üzerine çalışmalar bütün hızıyla ilerliyor. Fonograf sayesinde kaydedilmiş ses, dünyanın her tarafını dolaşmaya başlıyor. Ulaşım araçları gelişiyor, dünya küçülüyor. Sessiz sinema dönemi kapanmak üzere. Amerika’nın yükselişi göz kamaştırıyor. Garden Party’ler, caz müziği, eğlence ve hızla yükselen binalar; Herkes Yeni bir Çağın başlamakta olduğunu düşünüyor. Büyük bir yatırım çılgınlığı hemen kapıda.

Dalga yükselirken Aldous Huxley gibi çok az sayıda düşünür ise endişeli. Huxley, “Gazete ve tiyatro sahipleri, sinema yönetmenleri ve radyo işletmeleri doğal olarak herkes gibi para kazanma hevesindedir. Kendilerini insanların önemli bir yüzdesinin kesin bir kültür düşmanı, kalan önemli bir yüzdesinin de kültürseverlerle kültürden nefret edenler arasında tarafsız kaldığı bir dünyada buluyorlar ve makul bir propaganda ile, bir taraftan diğerine doğru yönelmeye ikna oluyorlar. Doğuştan kültür düşmanı olanların sayısı, doğuştan kültürseverlerin sayısından mislilerce fazladır. Sonuç olarak, kitlesel düşünce ve (ucuz) sanat üretenler, hevesle tarafsızları, kültürden nefret edenlerin tarafına itiyorlar. Basın, tüm yönlendirme aygıtı, sinema, radyo, fonograf, kültür yayma işlevi görebilir, ancak böyle yapmıyorlar. Bilimin bütün kaynakları embesilliği büyütmek ve bayağılığı bütün dünyaya yaymak üzere kullanılıyor.” diyor. (Proprietors of newspapers and theaters, directors of movies and radio companies are naturally as anxious to make money as anyone else. They find themselves living a world in which a substantial percentage of the inhabitant are definitely haters of culture, while another substantial percentage are more or less neutral between the culture-haters and the culture-lovers and can be persuaded by judicious propaganda to move towards one side or the other. The born culture-haters are much more numerous than the born culture-lovers. Consequently, the mass-producers of ideas and art are anxiously to bring the neutrals over to the culture-haters’ side. The rotary press, the process block, the cinema, the radio, the phonograph art used not, as they might so easily be used, to propagate culture, but its opposite. All the resources of science are applied in order that imbecility may flourish and vulgarity cover the whole earth.)

Devam ediyor:

“Seyahat özgür bir eğitimdi, hala da öyle. Ancak gazeteler, radyo ve temel eğitim tüm insanlığı daha fazla birbirine benzetiyor. Artık insanların dünyanın etrafında seyahat edebildiği, buna mukabil evlerinde aşina oldukları düşünce ya da görenekten farklı hiç bir şey bulamadıkları bir geleceğe alışıyoruz. M.S. 3000’de Kansas City’den Pekin’e bir kaç saat içinde seyahat edilebilecek, ancak uygarlık her iki kentte de aynıysa bu seyahati yapmak için hiç bir neden olmayacak.” (Travel has been, and still is, a liberal education. But newspapers, the radio, and elementary education are making all human beings more and more alike. One can anticipate a future in which men will able to travel round the world without finding an idea or a custom different from those with which they are familiar at home. In 3000 A.D. one will doubtless be able to travel from Kansas City to Peking in a few hours. But if the civilization to these two places is the same, there will be no object in doing so.)

“Günümüzde insan doğası, tüm yaşayan gerçeklikten uzak bir entellektüel boşluk içinde, soyut bir şekilde tasarlanmış sosyal kurumlarca çok fazla zorlanıyor” diyor. (At present human nature is too often compelled to fit social institutions devised abstractly, in an intellectual void remote from all living reality.)

Huxley, makineleşmenin insanı nasıl edilgen bir hale getirdiğini başka alanlardan seçtiği örneklerle de gösteriyor: “Makineleşmenin kültürü olumsuz etkilediği bir alan daha var; İnsanın kendi kendisini eğlendirme yeteneğini de yok ediyor.” (There is another way in which machinery adversely affects culture. It removes man’s recreation to amuse himself.) “Genel sanatçı kültürünün bu pasif ortamda gelişebileceğine inanmak çok güç.” (It is difficult to believe that general artistic culture can flourish in this atmosphere of passivity.)

Elliottisyenlerin Supercycle III olarak etiketlediği dalga, Huxley’in kaygılarını dile getirdiği 1927 tarihli makalesinden iki yıl sonra zirve yaptı. Önce borsa çöküşü ile beraber, dalga dalga dünyaya yayılan bir ekonomik buhran geldi. Sonra, baskıcı rejimler ve diktatörlükler ve nihayet milyonlarca insanın ölümüne, Avrupa başkentlerinin yerle bir olmasına neden olan büyük bir savaş. Savaş biterken Karl Polanyi, “19. yüzyıl uygarlığı çöktü” dedi. George Orwell, büyük bir hayal kırıklığı içinde Hayvan Çiftliği ve 1984‘ü yazdı. Supercycle III ile beraber, büyük düşünürler, büyük liderler, büyük edebiyat dönemi de kapandı. Supercycle V‘le beraber, sıradan insanın, sıradan fikirlerin, sıradan edebiyatın ve sıradan liderliğin dönemi başladı.

Huxley 1927 tarihli makalesinde oluşturduğu fikirleri, 1931 yılında yayınlanan Cesur Yeni Dünya’da romanlaştırdı. Bu romanda, insanların kuluçka makinelerinde “yetiştirildiği”, daha doğumdan itibaren beyinlerinin yıkandığı, toplumun anatomik olarak da ayrışmış keskin sınıflara bölündüğü, sevgi, aşk, bağlılık, merhamet gibi bütün insani duyguların yok edildiği bir dünyayı anlattı. Bu dünyada kitlesel üretim artık bir dine dönüşmüş, Ford’un T modelini ürettiği tarih milat alınmıştı. Yüksek sanata, yüksek ideallere artık gerek kalmamıştı. “Eskisi gibi” yaşamakta ısrar edenler ise bir adaya kapatılmış, “vahşiler” olarak isimlendirilmiş ve dünyadan dışlanmıştı. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, uygarlığımızın geleceğine yönelik bir uyarı, bir karşıt-ütopya klasiği idi.

1940’ların ortalarından itibaren Elliottisyenler’in Supercycle V olarak etiketlediği dalga yükselmeye başladığında, Huxley ve benzerlerinin karamsar gelecek tasarımlarının sadece bir hayal olduğu düşünülmüştü. Uygarlık hızla ilerliyor, teknoloji gelişiyor, teknolojik aygıtlar hayatı daha da kolaylaştırıyordu.

Huxley’in 1927 tarihli makalesinin daha ilk cümlesinde ifade ettiği gibi, Amerika, dünyanın geleceği oldu. Dünya Amerikanlaştı. Makineleşme refahı arttırdı, boş zamanı çoğalttı. Buna karşılık insanlık, aynen Huxley’in öngördüğü biçimde sürüleşti. Toplum, yüksek kültür ve yoğun zihinsel çaba istemedi. İnsanlar, makineleşmenin sağladığı olanaklarla, sürüleşmenin rahatlığına sığınarak, kitlesel olarak üretilen bir bayağı kültürün ürünlerini tüketmeye başladılar. Özellikle de dalganın finaline yaklaştığı 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başında küreselleşme salgını ile dünyanın her yeri birbirine benzedi. Ucuz ürünler, ucuz fikirler, ucuz sanat ve ucuz bir yaşam tarzı, nüfusu 1927’ye göre üçe katlanmış olan dünyamızın her tarafına yayıldı.

Şimdi Supercycle V de finaline yaklaşıyor. Dalga zayıfladıkça sorunlar da büyüyor. Sıradan fikirler, Sıradanlık Çağı’nın getirdiği sorunlarla baş etmekte işe yaramıyor. Aydınlanma Çağı ile gelen akıl, yavaş yavaş geri çekiliyor, küçük azınlıkların ayrıcalığına dönüşüyor. Büyük çoğunluk ise, kitlesel üretimle çoğalan sıradan fikirlerle gündeliği yaşamaya çalışıyor. Artık geçmiş ya da gelecek yok; Sadece bugün var. Dünyanın sınırları genişledi, buna karşılık aynen Huxley’in öngördüğü üzere, seyahat edilen yerde yeni bir şey yok. Aynılığın, sıradanlığın, tüketilip atılanın egemen olduğu bir dünyada küresel Supercycle V‘in artçılarının da sona ermesini bekliyoruz. Supercycle III‘ün sonunda, insanlığı uyaran büyük düşünürler vardı. Şimdi onlar da yok. 19. yüzyıl uygarlığı çökerken, insanlığı bir düzeltmenin ardından 20. yüzyıl uygarlığına taşıyacak klasik sanat ve aydınlanmacı felsefe vardı. Şimdi sadece medyada üretilen ucuz fikirler, best-seller’lar, sonuna kadar tüketilmiş bir popüler kültür ve bizi günübirlik oyalayan endüstriyel sporla baş başayız ve önümüzde tarihsel ölçekli bir düzeltme dalgası var.

Reklamlar