Kediler ve Dalgalar – VII

Bu yazıyla beraber, Kediler ve Dalgalar – I, Kediler ve Dalgalar – II, Kediler ve Dalgalar – III, Kediler ve Dalgalar – IV,  Kediler ve Dalgalar -V ve Kediler ve Dalgalar-VI başlıklı yazıların da okunmasını öneririm.

Yıl 1953. Bilim Kurgu türünün en büyük yazarlarından biri kabul edilen Isaac Asimov‘un gözü, 28 Mart 1932 tarihli Time dergisini okurken birdenbire nükleer patlamada oluşan mantar bulutu benzeri bir fotoğrafa takılır. Fotoğraf, aslında bir gayzeri görüntülemektedir. Henüz nükleer bombaların imal edilmediği, hatta nükleer silah teknolojisinin araştırma aşamasında bile olmadığı bir döneme ait bir dergide nükleer patlamayı çağrıştıran görüntü, üstadın zihninde ilginç bir öykünün kurgusunu oluşturur. Asimov hemen öyküyü yazmaya koyulur. Öyküde ele alınan konu zaman yolculuğudur. The End of Eternity (Sonsuzluğun Sonu) isimli öykü, 1953 yılının Aralık ayında Galaxy Science Fiction dergisinde yayınlanır. Asimov bir kaç ay sonra da öyküyü roman haline getirmeye karar verir ve pek çok kitap yorumcusuna göre Asimov’un en iyi romanı kabul edilen The End of Eternity, bilim kurgu külliyatındaki saygın yeri alır.

The End of Eternity‘de ele alınan konu şu: İnsanlık nihayet zamanda yolculuk yapabilmeyi, hatta daha ileri giderek zamanın üzerine, sonsuzluğa çıkarak “zamanları” kontrol etmeyi öğrenmiştir. Bu sayede “ileri” zamanda gerçekleşecek bir felaketi önlemek mümkün hale gelmiştir. Böylece savaşların, kıtlık ve hastalık salgınlarının, yoksulluğun, ahlaki çöküşlerin ve daha pek çok felaketin “önceden” engellenme fırsatı doğmuştur. Ancak sonsuzluktakilerin kontrol edebildiği zaman bir kaç bin yılla sınırlıdır ve bu bir kaç bin yılı kontrol edenler aslında insanlığı büyük bir felakete hazırlamaktadırlar. Çok daha ilerideki bir gelecekte yaşanacak felaketi durdurmanın tek bir yolu vardır: Sonsuzluğu yok etmek ve insanlığın gelişimini “doğal akışına” bırakmak.

Asimov’a göre insanlığın teknolojik gelişimi iki yoldan birinde ilerleyecektir: Zamanda yolculuk ya da uzayda yolculuk. Birincisi, insanlığı uzunca bir süre “cenette” yaşatsa da, nihayetinde yeryüzüne hapsedecek ve kaçınılmaz bir felakete sürükleyecektir. İkincisi ise insanlığa uçsuz bucaksız galaksinin kapılarını açacaktır. Sonsuzluğun Sonu romanında Asimov, bilim kurgunun en popüler konularından biri olan zamanda yolculuğun yanında bir konuya daha dikkat çekiyor: Toplum mühendisliği.

Toplum mühendisliği, bir bilim kurgu romanının kapsamını aşan, geniş bir konu. Düşünsel kökeni çok daha gerilere gidiyor. Hatta denebilir ki, 17 ve 18. yüzyılın aydınlanma hareketinin özünde şu veya bu ölçüde toplum mühendisliğinin nüveleri vardır. 20. yüzyılın başına gelindiğinde toplum mühendisliği pek çok yönetimin saplantısı haline dönüşmüş, nihayetinde de toplumları “istenen doğrultuda” dönüştürme adına totaliter rejimlere ya da en hafif yaklaşımla baskıcı yöntemlere yönlendirmiştir. Sonuç, iki büyük savaş, milyonlarca can kaybı, toplama kampları, soykırım ve baskıcı rejimler olunca toplum mühendisliği hep olumsuz çağrışımlar yaratan bir kavram olarak değerlendirilmiştir. Yüzyılın ikinci yarısında ve 21. yüzyılın ilk on yılında insanlık, bu kez sarkacın diğer ucuna, yönetimlerin her türlü toplumsal dinamikten elini eteğini çektiği, düzensiz, denetimsiz bir toplumsal dinamiğin daha doğru olduğuna yönelik bir anlayışa savruldu. Şimdi sadece ekonomide değil, insan etkinliğinin her alanında “bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler” (Laissez faire, laissez aller, laissez passer) çağındayız. Sonuç? Son yirmi yılda kısa aralıklarla tekrarlayan finans krizleri, derin resesyon dönemleri, işsizlik, eşitsizlikler, gelir uçurumları, terörizm ve çevresel çöküş.

O halde buyurun Prison Song’a …

Şu toplum mühendisliği meselesine geri dönelim … Öncelikle tarih dediğimiz nedir? Birbirini takip eden olaylar zinciri mi? Dahası, bu olaylar birbirine neden-sonuç ilişkileri ile mi bağlı? Zamanda yolculuk mümkün olsaydı ve “geçmişe” gidip herhangi bir olayın “nedenini” ortadan kaldırsaydık sonuç da ortadan kalkar mıydı? Ya ortadan kaldırdığımız neden, bizim de varlık nedenimizse, biz ne olurduk?

Sorular böylece akıp gidiyor. Bu sorular, insanı paradokslarla dolu cevaplara sevk ediyor. Fiziğin ve metafiziğin akıllara zarar düşünce okyanuslarında kaybolup gitmemek için, problemi daha basit bir yaklaşımla ele alalım.

Önce ele aldığımız konuyu matematiğin saf yaklaşımı ile sayısallaştıralım ki, kavramak daha kolay olsun. Kediler ve Dalgalar-V‘de borsa endeksinin gün kapanış seviyesinden hareket etmiştik. Aynı yere geri dönelim. Şöyle bir durumu gözden geçirelim: O yazının yazıldığı gün, borsa endeksinin kapanış seviyesi 76,242.2 idi. Varsayalım ki, zamanda yolculuk mümkündü ve zamanda geriye gidip küçük bir değişiklik yaptınız. Değişiklik şuydu:  Seansın son saniyesinde herhangi bir hisse senedinin kapanış fiyatını değiştirecek bir işlem yaptınız ve endeks 76,242.22’de değil de 76,242.23’te kapandı. Çok küçük ve önemsiz bir değişiklik, değil mi? Acaba sonuçları ne olurdu? Asimov’un romanındaki gibi zamanlar üstünden olan biteni gözlemlediğinizi varsayalım. Acaba bu küçücük değişiklik yapılmadan ve yapıldıktan sonraki “gelecekler” birbirinin tıpatıp aynı mı olurdu? Mesela borsa endeksinin beş sene sonraki kapanışları her iki “gelecekte” de aynı mı olurdu? Yoksa dramatik değişimler mi gözlemlerdiniz? Peki ya hangi değişikliğin neyi tetikleyeceğini, sonuçlarının neler olacağını öngörebilir miydiniz? Eğer neden-sonuç ilişkisine dayalı bir evrende yaşasaydık belki … Ancak ne yazık ki böyle bir evrende yaşamıyoruz. Böyle bir evrende yaşamıyorsak, içinde yaşadığımız evrenin özelliği nedir?

Teorik fizikçi Stephen Hawking‘e göre zamanın bir yönü yoktur. Sadece gözlemci, psikolojik olarak zamanın hep ileriye doğru aktığı algısına sahiptir. Bu da ne demek şimdi? Şu demek: Nasıl ki üç boyutlu evreni temsil eden koordinat sistemindeki tüm noktalar aynı anda ve bir arada bulunursa, zaman eksenindeki bütün noktalar da aynı “anda” ve bir arada bulunur. Yani, gözlemcinin “geçmiş”, “şimdi” ve “gelecek” olarak algıladığı her şey, tek bir süperpozisyonun muhtelif görünümlerinden ibarettir. Bu yaklaşıma göre geçmiş, yaşanmış, bitmiş, kaybolmuş bir şey değildir. Keza gelecek de, henüz varlığı ortaya çıkmamış bir şey değildir. Geçmiş, şimdi ve gelecek bir aradadır, gözlemci sadece bu farklı zaman kesitlerini “sırasıyla” gözlemlediği için, zamanın akıp gittiği duygusunu taşır. Örneklendirelim: Bir trende seyahat ettiğinizi düşünün. Trenin penceresinden manzarayı gözlemliyorsunuz. Tren hareket ettiği için, manzara gözünüzün önünde akıp gidiyor. Trenin konumuna bağlı olarak siz, manzaranın belli bir kısmını görüyorsunuz. Sonra manzara değişiyor. Peki manzara değiştiğinde önceki manzaraya ne oluyor? Yok olmadığını biliyoruz. Sadece tren hareket ettiği için onu siz göremiyorsunuz. Aynı şekilde trenin ilerlediği doğrultudaki manzara, siz onu “henüz” göremiyorsunuz diye, o anda yok değil. Siz onu zihninizde ancak gözlemlediğiniz zaman var edeceksiniz. Oysa siz gözlemlemeseniz de o zaten var.

Var mı acaba?

İşte tam da bu noktada yeniden dönüyoruz en başa … Kediler ve Dalgalar’ın en başında ne demiştik? Gözlemci, gözlemini yapana kadar bütün olası “durumlar”, dalga süperpozisyonu içinde yer alır. Gözlemci bütün bu olası durumlardan sadece birini gözlemler ve gözlemini yaptığı anda, dalga fonksiyonu çöker; Süperpozisyonun içindeki bütün diğer durumlar, gözlemcinin yaşadığı “tarihin” dışına çıkar. Bütün bu durumlara ne olur? Yok mu olurlar? Offff kısır döngü gibi … Bir mola daha şart görünüyor.

Henüz bilimsel olarak ispatlanmadığı için teorik fiziğin ve felsefenin alanı içinde kalsa da, içinde yaşadığımız evrenin yapısını şu şekilde tarif edenler var: Bütün olası durumların bir arada bulunduğu bir evrende yaşıyoruz. Bu evrenin gözlemcileri olarak bizler, bu sonsuz sayıdaki olasılığın sadece küçük bir kısmını gözlemliyor ve bu gözlemlere bağlı olarak birbirine film kareleri gibi eklenmiş gibi görünen bir zaman algısı ile yaşıyoruz. Dahası, son dönemlerde kabul görmeye başlayan bir yaklaşıma göre (M-kuramı, M-theory) muhtemelen 11 boyutlu bir evrende yaşıyoruz ve biz bu evrenin sadece 3 boyutlu “zarını” algılayabiliyoruz.

Bu kadar yeter … Konuya ilgi duyanların, Sicim teorisi, M-Kuramı filan gibi anlaşılması güç konuları araştırmasını önererek, bizim ihtiyar Elliott’un dalga teorisine geri dönelim: Ne demişti ihtiyar Elliott? Tüm insan etkinlikleri, itkisel beş dalgada yükselir ve düzeltme karakterli üç dalgada çöker. Sonuçta da daha büyük dalgalar oluşur. Onlar da yükselir, alçalır … Neden beş dalgada yükselip, üç dalgada çöküyoruz, bu yükselme ve alçalma da ne ola ki, dalgalar hep böyle yükselecek mi gibi soruları meraklı beyinlere havale ediyorum.

Ne kadar saçma görünürse görünsün (hatırlayalım; bilim, saçma sorular sorma işiydi), şu soruyu sorarak 2012 yılının yeni yıl yazısını tamamlayayım: Dalgalar gerçekten de birbirini takip mi ediyor, yoksa bir süperpozisyonun içinde bütün dalgalar, bütün olası durumlar, bütün olası geçmiş ve gelecek bir arada mı bulunuyor? Ne yazık ki bu soruya evet ya da hayır biçiminde cevap vermek, en azından şu andaki bilimsel birikimimizle mümkün görünmüyor. Benimki sadece bir soru. Dalgalar birbirini takip etmiyor ve hepsi bir arada, üst üste yığılmış olarak duruyorsa, aslında dışsal gerçeklik değil, biz dalgalanıyoruz. Matrix filminde çocuk Neo’ya ne diyordu, hatırlıyor musunuz? “Bükülen kaşık değil Neo, sensin!”

Böylece yedincisini idrak ettiğimiz Kediler ve Dalgalar serisinin 2012 kapanış sezonuna geldik. Seriyi yazmaya başladığımda bir Prolog (öndeyiş) koymamıştım. Epilog (sondeyiş) koymazsam bu seri sonsuza kadar uzayıp gidecek.  Bu uzun yazı serisini, çok sevdiğim kahin öyküsü ile bitiriyorum.

Epilog

Bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir ülkede yaşlı bir kâhin varmış. Tüm yaşamı boyunca isabetli öngörüleriyle büyük saygınlık kazanan kâhin halka fazla karışmaz, köyün bir kaç kilometre uzağındaki bir mağarada tek başına yaşarmış. Bir gün, alışveriş için indiği köy meydanında kâhine rastlayan bir köylü, kâhinin yüzünün asık, canının sıkkın olduğunu fark etmiş ve bunun nedenini sormuş. Kâhin, kısa bir sessizliğin ardından, “Yarın güneş doğmayacak” demiş. On yıllardır bolluk zamanlarından, kıtlık zamanlarına, savaşlardan, hastalık salgınlarına pek çok dramatik olayı doğru tahmin etmiş olan kâhinin sözleri bir anda kulaktan kulağa yayılmış. Kıyamet gününün geldiğini duyan köy halkı, tüm günahlarından arınabilmek için  dünyevi nesi var nesi yoksa satıp savmaya, yoksullara, gariplere bağışlamaya başlamış. Herkes tapınaklara koşmuş, yaşamları boyunca işledikleri günahlardan ötürü Tanrı’dan af dilemeye koyulmuş. Hava kararıp gece olduğunda kıyamet saatini beklemek üzere tapınağa doluşan köy halkı, korku ve umutsuzlukla sabahı beklemeye başlamış. Saatler geçip de şafak vakti gelince, tapınağın kapısından çobanın sesi duyulmuş: “Ey ahali, güneş doğuyor!” Herkes birbiriyle kucaklaşır, sevinç şarkıları söylerken kalabalıktan öfkeli bir ses yükselmiş: “İyi de, neyimiz var neyimiz yok hepsini sattık, savdık ve yoksullara bağışladık. Artık elimizde avucumuzda hiç bir şey kalmadı !” Sevinç şarkıları kısa zamanda yerini öfkeye bırakmış, köy halkı balta, kazma, eline ne geçirdiyse kendilerini yanıltan kâhini cezalandırmak üzere dağa yönelmiş. Mağaranın kapısına geldiklerinde içeriye yönelen kalabalık önce derin bir sessizlikle, sonra da güneş doğmadan bir kaç saat önce ölmüş olan kâhinin cesedi ile karşılaşmış.

Sevginin, saygının, hoşgörünün egemen olduğu, beynimizin ve yüreğimizin tecavüze uğramadığı, hırsların insan gözünü kör etmediği, barış ve kardeşlik dolu bir yeni yıl diliyorum.

Kediler ve Dalgalar VIII

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s