La Liberté guidant le peuple / Halka Yol Gösteren Özgürlük

Eugène_Delacroix_-_La_liberté_guidant_le_peuple

Fransızca adı La Liberté guidant le peuple, Türkçesi Halka Yol Gösteren Özgürlük. Fransız devriminin ve demokrasinin simgesi kabul edilen tablodur. Resim, Fransa tarihinin en saygın ressamlarından biri kabul edilen Eugene Delacroix tarafından 1830 yılında çizilmiştir. Senelerce Paris’in Louvre müzesinde sergilendikten sonra, 2012 Aralık’ından beri Fransa’nın kuzeyinde yer alan Louvre-Lens‘e taşınan resim, şüphesiz ki dünyanın en etkileyici tablolarından biridir.

Halka Yol Gösteren Özgürlük’te pek çok simge resmedilmiştir. Ön saflarda köylü ve asker cesetleri, geride dumanlar içindeki Notre Dame Katedralinin kuleleri, her iki elinde tabanca tutan bir çocuk, tüfeği ve melon şapkasıyla bir burjuva, ellerinde kılıçlar ve tüfeklerle kadınlar, erkekler. Ancak resmin en belirgin figürü, başında Frigya şapkası, sol elinde tüfek, sağ elinde Fransa bayrağı taşıyan, göğüsleri ve ayakları çıplak genç kadındır. Şüphesiz ki halka yol gösteren özgürlüğü simgeleyen de odur.

Delacroix’nın Halka Yol Gösteren Özgürlük resmini çizdiği zamanların yaklaşık 300 yıl sonrasındayız. Ortaçağı kapatan Fransız Devrimi, ellerinde kılıçlar, tüfekler, tabancalarla, ayağı çıplak köylülerin, silindir şapkalı burjuvaların, frigya şapkalı genç kızların başlattığı bir hareketti. Artık bilgi-iletişim çağındayız. Özgürlük mücadelelerinin kılıçlar, tüfekler, tabancalarla değil, bilgi-iletişim çağının araçlarıyla yürütüldüğü, köylüler ve burjuvaların değil, orta sınıf çalışanlarının öncülük ettiği, çok daha insani, çok daha uygar ve 300 yıl öncesinden çok daha ileri bir dünyanın hayal edildiği bir çağdayız.

İnsanlık ailesi olarak ortaçağ karanlığını aştık, artık hangi gerekçeyle olursa olsun, bırakalım bir insanı, nefes alıp veren herhangi bir canlıyı incitecek bir eylemi bile hoş görmeyen ileri bir ahlak anlayışının genel kabul gördüğü bir çağda yaşıyoruz. Çağımızda kılıçlar, tabancalar, tüfekler arkaik çağların ilkel araçları olarak görülüyor ve bir gün bu araçların da tamamen ortadan kalkacağı bir dünyanın hayalini kuruyoruz.

Liberte2

31 Mayıs 2013 tarihinde, en az Delacroix’nın 3 x 3.62 metre kanvas üzerine çizdiği Halka Yol Gösteren Özgürlük resmindeki kadar etkileyici bir görüntü, bir fotoğraf karesine girdi. Resimdeki genç kadının başında Frigya şapkası, elinde tüfek ve bayrak yoktu. Genç kadın, Delacroix’nın resmindeki bu unsurları taşıyor olsaydı, muhtemelen bir sinema filmindeki nostaljik bir figür gibi algılanır, kadraja yansıyan bu görüntüsü büyük bir etki yaratmazdı.

Genç kadının üzerinde siyah bir elbise, ayağında kırmızı spor ayakkabılar vardı. Kadın, kollarını iki yana açmış, gergin bacaklarının üstünde, göğsüne püskürtülen basınçlı su kütlesini karşılıyor, en ufak bir korku ve yılgınlık belirtisi vermiyordu. O anda herhalde ne genç kadın, ne onun göğsüne basınçlı su püskürten memur, ne de bu anı görüntüleyen fotoğrafçı, tarihi bir anı kaydettiklerinin farkındaydı.

Sadece bir kaç gün önce, tarihin 2013 yılına ait Mayıs ayını gözlemleyenlerden hiç biri, bir kaç gün sonra patlayacak bir duygusal dalgayı öngöremiyordu. Gazeteler sıradan haber başlıklarıyla doluydu. Borsa tarihi zirvelerine, faizler tarihi diplerine yakın seyrediyordu. Sosyal medyada en çok izlenen konular futbol takımlarının transferleri ve bitmek tükenmek bilmez taraftar atışmalarıydı. Taksim Gezi Parkı’yla ilgili haberler gündemin çok gerilerinden geliyor, konuyla ilgili yorum yapanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Az sayıda protestocunun Gezi Parkı’na kurduğu çadırlarda başlattığı direnişe yönelik kamuoyu ilgisi yok denecek kadar azdı. Nihayetinde şu veya bu nedenle milyonlarca ağaç kesilmiş, bir yerden bir yere nakledilmiş, son bir kaç yıl içinde devasa boyutta ve sayısız inşaat projesi yürürlüğe konmuş, tamamlanmıştı. O halde ne olmuştu da bir anda Türkiye’nin gündemini tamamen değiştirecek bir protesto dalgası bir kaç gün içinde, hem de tarihsel boyutlarda yükselerek herkesin ilgi odağı haline gelmişti?

Kimilerine göre bu dalga, Türkiye’nin içini karıştırmak için dışarıdan tezgahlanan bir senaryonun yürürlüğe konmasından ibaretti. Aksi görüşte olanlara göre ise tahammül sınırı aşılmış ve insanlar yeter demek üzere sokaklara dökülmüştü. Geri kalan bütün yorumlar, şu veya bu ölçüde bu iki farklı yoruma yakınsıyor. Bu yorumların ikisi de doğruluk payı içeriyor. Türkiye’de böylesine boyutlara varan bir protesto ve isyan dalgasının yükselmesinden büyük memnuniyet duyacak “iç ve dış mihrakların” mevcudiyetine kuşku olmadığına göre, provokasyon unsurunun hiç olmadığını düşünmek safdillik olur. Diğer taraftan bugüne kadar memnuniyetsizliğini ifade etme imkanı bulamamış büyük bir kitlenin var olduğu ve bu kitlenin öfke biriktirdiği de bilinmeyen bir şey değil. Ancak bu yorumların ikisi de ve bu yorumlara yakınsayan tüm yorumlar da olan bitenin bütünsel bir resmini çizmekten çok uzak.

31 Mayıs 2013 tarihine gelene kadar on yıllar boyunca işleyen başka bir dinamik var ki, en azından mevcut toz-duman içinde olan bitene bu gözle bakan hiç olmadı.

1980’li yıllardan sonra Türkiye’de yükselen dalga, tarihte daha önce eşi benzeri görülmemiş ölçüde yerleşik ve yaygın bir davranış kalıbı yaratmıştı. Bu davranış kalıbı içinde mutluluğa ulaşma yolları şunlardı:

  • spor klüplerinin taraftarlığında ifade edilen kimliklerin, takım başarıları veya uçsuz bucaksız polemiklerle tatmini,
  • sınırsızca ve ölçüsüzce tüketim,
  • video oyunlarında, internetin sanal dünyasında, finansal piyasalarda elde edilecek hayali zaferler,
  • televizyon ve sinemada yaratılmış sentetik dünyalar ve bu dünyalarda yaşayan hayali kahramanların maceraları,
  • kamusal alanda daha önce geçerli olan tüm yerleşik kuralları hiçe sayma (trafikte, dış görünüşte, cadde ve sokakların temizliğinde, kamu mallarının özenli ve kurallara uygun kullanımında, iletişimde, vs.)
  • çoğunluğa uyma, itiraz etmeme, kurda kuşa yem olmamak için sürüden ayrılmama.

Herkes mutluluğu, sosyal çevresinin, maddi imkanlarının ve kişilik özelliklerinin elverdiği ölçüde bu başlıkların birinde veya bir kaçından oluşan bir bileşkede aradı. Aslında yukarıda sayılanların hepsi, kimliği ve kişiliği oturmamış ergenlik öncesi çocuklar için söz konusu olabilecek mutluluk unsurlarıdır. Çünkü, başarıyı başkalarının kimliğinde (baba, anne, teyze, amca, vs) aramak, canının her çektiğini istemek, oyunlarda arkadaşlarını alt etmeye çalışmak, masallarda ve hayali dünyalarda yaşamak, hiç bir kurala uymayarak ve uymama sonucu hoş görüyle karşılanmayı beklemek, yetişkinin değil çocuğun davranış kalıbıdır.

Bir toplum, topyekun çocukça yaşamaya başlar ve gitgide bu davranış biçimini bir yaşam tarzına dönüştürürse, kaçınılmaz olarak ona babalık, annelik, teyzelik, amcalık edecek güçlü figürler ortaya çıkar. Türk toplumu da kendisine babalık edecek bir figürü yaratmakta gecikmedi. Toplumun o güçlü baba figürüne ihtiyacı vardı. Figür, güçlü bir baba olduğunu gösterdikçe, çocuk toplum da o figüre o kadar çok itaat edecekti.

Öyle de oldu.

Baba rolünü üstlenen güçlü figür azarladı, dövdü, ancak bir taraftan da çocuk toplumun talep ettiği oyuncakları ve şekerleri ona vermekten uzak kalmadı. Sonra bir gün baba, şu veya bu nedenle, çocuk toplumun bazı oyuncaklarını elinden almaya başladı. Çocuğun çok sevdiği spor klüplerine, bazı tüketim unsurlarına, internetine, televizyon dizilerine el atıp, kuralsızlığa höt zöt etmeye başlayınca çocuk da babasına homurdanmaya başladı. Baba rolünü oynayan figür, bununla da yetinmeyip çocuğundan üçer beşer torun yapmasını, edep-adaba ve geleneksel töreye uygun davranmasını, içki içip başı boş hareket etmemesini isteyip, bir de bunun üstüne “ahlaka mugayyir” eğilimlerini törpülemeye girişince çocuğun isyan duyguları kabardı.

Çocuk ilk isyan belirtileri verdiğinde, abi/abla olarak gördüğü bazı büyükleri çocuğun bu isyanına hak verdiklerini ve öfkeli babadan daha toleranslı olmasını istediklerini belirten mektuplar, köşe yazıları yazdılar. Sonuçta hepimiz mutlu-mesut yaşayıp giderken, pire için yorgan yakmaya değer miydi? Herkes şu veya bu şekilde geçinip gidiyordu işte; ekonomi tıkırında gider, kredi notumuz artar, borsa rekorlar kırarken, AVM’lerimizde dükkanlar, cafe’ler dolup taşar ve bizim dizilerimiz izlenme rekorları, bizim kitaplarımız satış rekorları, bizim talk-show’larımız seyirci rekorları kırarken çocuğun başını okşayıp şeker vermektense, bu öfke de neyin nesiydi?

Aslında pek az insanın gündemini meşgul eden, Gezi Parkı’nın yıkılmasına/yeniden düzenlenmesine karşı düzenlenen bir protesto eylemindeki “siyahlı kadın”, kolları ve bacakları hiç titremeden kendisine püskürtülen basınçlı suya karşı koyarken, yıllardır kendi bacağından asılan koyun, tüketici, izleyici ve müşteri olmanın ötesinde hiç bir mutluluk biçimi tanımayan insanların zihninde bir ışık yakmıştı. Binlerce genç, kendi kimliğini, kişiliğini ifade ettiği takımının formalarıyla, kendisini bir kahraman gibi hissettiği elektronik/sanal dünyanın tüm olanaklarıyla, kendisine özgü mizah ve itiraz yöntemleriyle sokaklara döküldü.

Sokağa çıktığında mutluluğun, yıllardır aradığı tüketimde, markalarda, sanallıkta, sentetik dünyalarda, kuralsızlıkta, bireysellikte değil, yaşamın bağrında ve itiraz etmenin özgürleştirici dünyasında olduğunu gördü: Diğer insanlarla rekabet etmek değil dayanışmak, onların tepesine basarak yükselmek değil, bir heyecanı, acıyı, üzüntüyü, sevinci paylaşmak, onlara markalı bir yaşam tarzıyla caka satmak değil, onlarla beraber kendisini sıradan bir müşteri olarak gören markaları protesto etmek… Bu özgürlük duygusu, diğerleriyle paylaşıldıkça yayıldı, büyüdü, devasa bir dalgaya dönüştü.

Bütün çocuklar sokakla tanıştığında büyümeye başlar. Çünkü sokaklar eğlenceli oldukları kadar tekinsizdirler de. Sokaklar hem özgürleştirir, hem olgunlaştırır.

Evet bu dalga, ne Kuzey Afrika ülkelerindeki isyan dalgasıyla mukayese edilebilir, ne Occupy WallStreet dalgasıyla, ne de Avrupa’da sık sık patlak veren protesto eylemleriyle. Kütlesi ve yaygınlığı dikkate alındığında çok daha büyük bir dalga bu; Diğer taraftan kısa/orta vadede sönüp gitmeye mahkum. Bu nedenle bu dalgaya çok büyük anlamlar atfetmenin bir anlamı yok. Ablalar, teyzeler, amcalar şarkı-türkü-konser ve cümbüş havasıyla sahne alır, kalabalığın gazı alınır, evli evine, köylü köyüne döner.

Diğer taraftan bu bir başlangıçtır; çok uzun yıllar sürecek, zaman içinde çok değişecek ve Türkiye’yi de değiştirecek bir dalganın başlangıcı. Sonuçta varılacak nokta bellidir: Daha özgür, daha demokratik, daha uygar bir Türkiye. Çünkü sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada nehirler yüzyıllardır nihai olarak o okyanusa ulaşmak üzere akıyor.

Türkiye’nin Halka Yol Gösteren Özgürlük resmine dönersek … O resim, Delacroix’nın tablosundan farklı olarak, bir sanatçının zihinde tasarlanmış değildi; gerçek bir anı görüntülüyordu.

Kolları ve bacakları yay gibi gergin, siyah elbiseli bir genç kadın.

Bu resim, gelecekte bugün ifade ettiğinden çok daha fazla anlam ifade edecektir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s