TAKƧİM HATIRAƧI

Bir aydır “evde zor tuttuğum” 15 yaşındaki kızıma sözüm vardı. Taksim’e beraber gidecek, olan biteni kendi gözlerimizle görecektik. Bu tarihi günleri, evde Horbit ve Tüybit reklamları seyrederek geçirmesine gönlüm razı değildi.

Taksim Dayanışması’nın 29 Haziran günü saat 19’da toplanma çağrısını duyunca, Taksim Meydanı’na gitmeye karar verdik.

Gün uzundu. Hazır Avrupa yakasına geçmişken önce Eminönü’ne gitmek daha iyi olacaktı.

29 Haziran 2013 / İstanbul’dan manzaralar – Eminönü

Öğleden sonra 1 civarında aracımızı park ettikten sonra Tahtakale’de yürümeye başlıyoruz. Sokaklar kalabalık, dükkanlardan ürün taşıyor. Ama alışveriş, önceki aylara göre biraz daha durgun gibi. Her girdiğimiz dükkanda güler yüzlü, samimi, cana yakın satıcılarca karşılanıyoruz. Bıkmadan, usanmadan ürünleri hakkında bilgiler veriyorlar.

tahtakale

Sirkeci’ye gelene kadar saat 3 oluyor. Sırtında onlarca bayrakla bir satıcıya rastlıyoruz. Anlaşılan işler kesat. Düşünmeden edemiyorum: Sirkeci Taksim’e hem çok yakın, hem çok uzak.

Bir şeyler atıştırmaya karar veriyoruz. Yürüyüş tempomuzu düşürdüğümüz anda yanımızda genç bir garson çocuk beliriyor. Elimize bir menü tutuşturuyor. 50 gramlık döner sandviç 4 TL. Oturup birer dürüm söylüyoruz. Yanımızdaki masada genç bir turist çift var. Lokantanın sahibi olduğunu tahmin ettiğim orta yaşlı bir adam, yemeklerini bitirmiş, çaylarını yudumlayan çifte İngilizce nereli olduklarını soruyor. Alman olduklarını öğrenince Almanca sohbet etmeye başlıyorlar.

Sohbet bittikten sonra sıra bizde; Siparişimizin gecikip gecikmediğini soruyor. Siparişimizi vereli sadece 5 dakika olduğunu söylüyoruz. Sözümüzü tamamlamadan dürümler geliyor. Lokantanın sahibi olduğunu tahmin ettiğim adam afiyet olsun diyor. Aynı adam, biz kalkana kadar iki kez daha gelecek ve önce dürümleri beğenip beğenmediğimizi soracak, daha sonra çay ikram edecek.

Bir ay önce Paris’te İngilizce bildiği halde bizimle Fransızca konuşmakta ısrar eden satıcıları, tezgahtarları, servis edilene kadar buz gibi olmuş küçücük bir fincandaki Latte’ye 7 euro ödediğimizi, aniden bastıran yağmur nedeniyle yağmurluğumuzu giymek üzere adım attığımız bir cafe’de, oturmayacaksak kalabalık etmememizi “kibarca” söyleyen garsonu hatırlayınca her şey ne kadar da farklı!

Üç kişi, toplam 25 TL ödeyip çıkarken, güler yüzle uğurlanıyoruz. Yolda bayrak satıcısıyla bir kez daha karşılaşıyoruz. Bayrak sayısı değişmemiş, omuzlar yorgunluktan biraz daha çökmüş.

Yanlışlıkla Mahmutbey’e sapıyor, yolumuzu kaybediyoruz. Yol sorduğumuz herkes bize sabırla ince ince yol tarif ediyor. Güzel ülkemin, güzel insanları.

29 Haziran 2013 / İstanbul’dan manzaralar – Maçka/Taksim

Saat 6 civarında Karaköy’den Maçka’ya çıkıyoruz. Sıradan bir hafta sonu. Ara ara rastladığımız polis ekipleri dışında Taksim’de toplantı olduğuna dair bir emare yok. Nihayet Maçka’da arabamızı park ederken 10-15 kişilik bir genç grubu görüyoruz. Çoğu siyah tişört giymiş. Yaşları 20-25 civarında. Ellerinde bayraklarla acele acele yürüyorlar. Kızım elindeki bayrağı sallıyor. Grup, bayraklarını sallayarak karşılık veriyor. Onları takip etmeye karar veriyoruz. Ancak o kadar hızlı yürüyorlar ki, yetişmek mümkün değil. Yolumuza devam etmeden önce bir parkta oturup soluklanmaya karar veriyoruz.

Saat 6:30 civarında Harbiye’ye çıkıyoruz. Caddenin bir tarafında kalabalık bir polis ekibi var. Caddenin diğer tarafında, Mecidiyeköy istikametinden pankart açmış bir grubun ıslıklar ve sloganlarla geldiğini görüyoruz. Pankartta Abbasağa Forumu yazıyor. Yürüyüş koluna katılıyoruz.

abbasaga

Kızım elindeki bayrağı sallayıp sloganlara, alkışlara eşlik ederken biz bir kaç adım geriden yürüyoruz. Kortejdeki insanları inceliyorum. Çok büyük çoğunluğu genç. Onların da büyük çoğunluğu kız. Orta yaş ve üstü olanların büyük çoğunluğu kadın.

Polis ekibinin önünden geçerken “polis simit sat, onurlu yaşa” sloganları atılıyor. Yolun diğer tarafında tek sıra dizilmiş olan polisler en çok bu slogana kızıyorlar. Durdukları yerden kızgın bakıyorlar.

Bir kaç kişi “katil polis” diye bağırıyor. Diğerleri hemen uyarıyor, slogan kesiliyor. Yürüyüş kolundan ayrılan bir grup, el ele tutuşarak polislerin önünde insan zinciri oluşturuyor. Amaçları bir provokasyonu engellemek.

Bir kaç adım önümde baş örtülü iki genç kız yürüyor. Hemen yanlarında orta yaşlı iki kadın. Onların biraz önünde yaşlı bir adam. Yolun kenarındaki insanlara bakıyorum. Kimi fotoğraf çekiyor. Kimi yürüyüşe katılmaksızın alkışlayarak destek veriyor. Kızgın bakanlar da var, merakla olan biteni inceleyenler de. Birden gözüme başı örtülü yaşlı bir kadın çarpıyor. Ters istikamette yürüyor. Yürüyüş kolu yanından geçerken kınalı eliyle zafer işareti yapıyor. Bir kaç adım arkasından onu takip eden 17-18 yaşında başörtülü bir genç kız görüyorum. Gülümseyerek hararetle alkışlıyor. Yürüyüş yapan grubun o sırada “diren Lice, Taksim seninle” sloganı attığını fark ediyorum.

Taksim’e yaklaşıyoruz. Grubun içinden birisi “yavaşlayın arkadaşlar, arkadan başka gruplar geliyor” diye bağırıyor. Dönüp bakıyoruz. Arkadan gelen grubun en önüne açılmış pankarttan gelenlerin Sarıgazi Mahallesi’nden olduğunu anlıyorum. 50 kişi civarında, ateşli bir topluluk. Onların profili biraz daha farklı. Emekçi kesimlerden oldukları hemen belli oluyor. O kadar yüksek sesle bağırıyorlar ki, bizim içinde bulunduğumuz grup da hareketleniyor. Şimdi, “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganları atılıyor.

Artık Taksim’e ulaşmak üzereyiz. Şimdi yolun iki tarafını tutmuş çevik kuvvet ekiplerinin arasından geçiyoruz. Kalkanlarının gerisinde kaskları başlarında öylece duruyorlar. Kızımın kulağına eğilip “korkma” diyorum. Bana gülümsüyor ve “asıl sen korkma” diyor. “Simit sat, onurlu yaşa” sloganları yeniden yükseliyor.

Otellerin önünden geçiyoruz. Lobiden, otel odalarından çıkan turistler fotoğraflar, videolar çekiyor. Kızgın bakışlı bir garsonla göz göze geliyoruz. Ben gülümsüyorum, o gülümsemiyor. Bana dik dik bakmaya devam ediyor. O sırada arkamdaki göstericilerden biri yanlışlıkla ayağıma basıyor. Ben ayakkabımı giyerken defalarca özür diliyor.

Taksim meydanına ulaştığımızda yürüyüş kolundan ayrılıyoruz. Göstericiler meydana yönelirken biz Simit Sarayı’na giriyoruz. Kızıma “tamam artık bu kadar yeter” diyorum. Bana kızgın bakışlar fırlatıyor. “Olmaz”, diyor, “biz de meydana çıkalım.” “Önce birer çay içelim” diyorum. Anlaşıyoruz. Simit Sarayı’nda çaylarımızı yudumlarken balkondan meydanı seyrediyoruz. Görüş alanımızdaki kalabalığın büyük çoğunluğu polis. O sırada dört kişilik bir Arap aile geliyor. Anne ile küçük kızı içeride otururken babayla genç kızı balkonda bizim yanımıza duruyor. Büyük bir heyecanla arka arkaya resim çekiyorlar. Özellikle de genç kız çok heyecanlı. Bir dakika içinde belki elli kare resim çekiyor. Baba telefonla bir yerleri arıyor. Hararetle anlatıyor. Arapça konuşmalar içinde kulağıma “taksim, gezi” çalınıyor.

Meydana her yeni grup girdiğinde ıslıklar ve alkışlar yükseliyor.

Taksim’e gitmeyeli neredeyse iki sene olmuş. Ben Taksim’de devam eden yayalaştırma çalışmasını hayretle izler ve kızıma Taksim’in eski halini anlatırken yanımdaki 30 yaşlarında bir adam sohbete dahil oluyor. Bana uzun uzun bilgiler veriyor. Yürütülmekte olan çalışmalardan ve çalışmalar sona erdiğinde Taksim meydanının neye benzeyeceğinden bahsediyor. Protestoları desteklemediğini anlıyorum. Sohbetimiz koyulaşmaya yüz tuttuğunda, kızım “hadi” diyor, “meydanı daha yakından görmek istiyorum”.

Anıtın Harbiye caddesine yakın tarafına gidiyoruz. Ateşli gruplar diğer tarafta. Bizim bulunduğumuz yerde daha çok bireysel olarak gelenler ve meraklı kalabalıklar var. Çevik polis ekipleri diğer tarafı tutmuş. Bizim taraftakiler önleyici polis memurları. Onları inceliyor, neler hissettiklerini anlamaya çalışıyorum. Beş sene önce, babam ameliyata girmeden önce kan ihtiyacımız olmuş, kan bulabilmek için tanıdıklarımıza haber salmıştık. İki saat içinde ihtiyaç duyduğumuz kanın üç misli fazlasını vermek üzere gelenlerin tamamına yakını polis memurlarıydı. Aklıma ilk gelen bu oluyor. Sonra gözümün önünde ağzı burnu kırılmış Beşiktaş direnişçileri beliriyor. “Ne yaman bir çelişki”, diye düşünüyorum.

Tam o anda tiz bir düdük sesiyle yerimden sıçrıyorum. Hemen yanı başımda 9-10 yaşlarında bir kız çocuğu, var gücüyle düdüğe üflüyor. Kaşlarımı çatıp, kulaklarımı tıkıyorum. Küçük kız beni umursamıyor, düdük çalmaya devam ediyor. Kızın yanı başındaki yaşlı kadın, “çal kızım çal” diyor. Sohbet etmeye başlıyoruz. “Bu benim torunum” diyor yaşlı kadın, “kızım diğer tarafta kaldı, bizi izdihamdan ezilmeyelim diye bu tarafa yolladı.” “Asıl kalabalık o tarafta” diye lafa giriyor kızın babası, “İstiklal’den Tünel’e kadar hınca hınç dolu.” Anneanne ve babasıyla bizim tarafta duran kıza “demek baban sizi alıp Taksim’e getirdi” diyor eşim. Kız cevap veriyor: “Hayır. Bizi buraya annem getirdi. Çünkü bizim evde annemin sözü geçer.” Kızın babasıyla göz göze gelip birbirimize gülümsüyoruz. Anneanne kıza yeniden sesleniyor: “Bağır kızım bağır: Bu daha başlangıç, mücadeleye devam.” Kız bağırıyor. “Faiz lobisinin oyunlarına alet olmuş çapulcular” bunlar işte.

“Hadi diyorum. Eve dönüyoruz.” Meydanı terk ederken bayrak satan genç bir kadın bize yaklaşıyor. “Küçükleri 10, büyükleri 15 Lira abi.” Çok güzel bir yüzü var. “En büyük direnişçi sizsiniz diyorum”, kadına. Anlamıyor. “Baksana, diyorum, en çok bayrağı taşıyan sizsiniz.” “Ne yapalım abi” diyor, “ellerinden öper, üç çocuğum var. Evde ekmek bekliyorlar.”

Taksim Meydanı’ndan ayrılıyoruz. Maçka’ya yürüyerek giderken kızım, önünden geçtiğimiz bütün polis ekiplerine elindeki bayrağı sallayarak bakıyor. Polisler öfkeli bakışlarla karşılık veriyor.

Evimize dönmek üzere arabaya bindiğimizde kızım soruyor: “Ne dersin baba?”

Ona Baba-II filminden bir sahneyi anlatarak cevap veriyorum: 1958 Küba’sının turizm ve kumar sektörlerine büyük yatırımlar yapan mafya babaları, Hyman Roth’un (Lee Strasberg) yaş günü partisinde bir araya gelir. Üzerinde Küba haritası olan yaş günü pastası kesilir, babalara dağıtılır. Pastasını yerken Michael Corleone (Al Pacino) konuşmaya başlar: “Bugün garip bir şey gördüm. Bazı isyancılar tutuklanıyordu. Bir tanesi elindeki el bombasının pimini çekti. Kendisiyle beraber yüzbaşıyı da götürdü. Bakın; Askerler maaşlı, isyancılar değil.” Hyman Roth oturduğu yerden tedirginlikle sorar: “Sence bu ne demek?”

Michael Corleone cevap verir: “Kazanabilirler.”

Reklamlar

1 thought on “TAKƧİM HATIRAƧI”

  1. Geri bildirim: Anonim

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s