Rock Yüzyılı/Kişisel Tarih

Rock Yüzyılı‘nı 2011 yılının Ocak ayında yazmaya başladım. Başlangıçta planım toplam on yazıdan oluşan bir seri ile kronolojik olarak Rock müzik tarihini özetlemekti. Böylece yeni nesil Rocker’lara bir çırpıda ulaşabilecekleri bir arşiv sunmayı hedefliyordum.

Rock Yüzyılı yazı serisinin ön başlığı şu: “Yükseliş ve …” Boşlukların neyle dolacağı belli: … düşüş. Bütün pop akımlar gibi elbette Rock müzik de ömrünü tamamladığında düşecek. Ama düşmesine gönlüm razı değil.

Rock Müziğinin  tarihçesini 1950’lerden itibaren anlatmaya başlamış, serinin sekizinci yazısını 9 Şubat 2011’de yazmış ve o yazıyı “artık 1990’lara geçebiliriz” diye bitirmiştim. 1990’lara ve 2000’lere geçemedim. Son iki yazı eksik kaldı. Varsın eksik kalsın.

Bu yazıyı Rock Yüzyılı’na ek olarak yazıyorum. “Her tarih, aynı zamanda kişisel tarihdir.” Bu yazı Rock Yüzyılı içinde benim kişisel tarihimi anlatıyor. Sanırım okuyan herkese şu veya bu şekilde kendi kişisel tarihinden kesitler sunacak bir yazıdır.

1970’lerin başı; Yer Konya … Sosyal yaşamın son derece canlı olduğu yıllar. Devlet memuru bir baba ve banka çalışanı bir annenin küçük çocuğu olarak yaşadıklarımla, çocuk beynimdeki ilk anılarım oluşmaya başlıyor. Babam bir Türk Sanat Müziği hayranıydı. Avni Anıl, Yesari Asım Arsoy, Şekip Ayhan Özışık, Saadettin Kaynak, Yusuf Nalkesen gibi bestecilerin bestelerini seslendiren Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, Behiye Aksoy, Müzeyyen Senar, Ziya Taşkent gibi icracıların plaklarından yükselen nağmeler hala kulaklarımdadır.

O yıllarda eski adliye binası ile Kız Lisesi’nin arasında kalan geniş alanda büyük bir yazlık sinema vardı: Yazlık Emek Sineması. Haftada bir muhakkak Emek sinemasına gidilir, locadan beş kişilik bilet alınırdı. Çocuklara gazoz, büyüklere çay ısmarlanır, filmin başlaması beklenirdi. Filmin başlamasına bir kaç dakika  kala Barış Manço’nun Lambaya Püf De şarkısı çalardı. Şarkının ilk sözleri olan “lambaya püf de” duyulduğu anda ışıklar söner, daha sonraki bir kaç dakika içinde seyircinin yerini alması beklenirdi.

Lambaya Püf de Türk Rock tarihinin en erotik şarkılarından biridir. Yıl 1971; Henüz kopkoyu bir muhafazakarlık Anadolu’nun üstüne çökmemiş. Çoluk çocuk ailece gidilen yazlık sinemalarda filmler bu şarkı ile başlıyor. Anılarımda defalarca gidilen sinemada bizim ya da bir başkasının rahatsız edildiğine dair tek bir anı dahi yok.

1970’ler Türk Rock müziğinin patladığı yıllar; Her yerde Cem Karaca, Moğollar, Barış Manço, Üç Hürel, Ersen, Erkin Koray plakları çalıyor.

Anadolu Rock Türkiye’yi kasıp kavuruyor. Uzun saçlar, bol paçalı pantolonlar, geleneksel giysiler,

1970’lerin başından 1970’lerin ortalarına kadar geçen dönem, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Rock’ın altın çağı’dır.

Eski Anadolu efsaneleri, yerel ozanların bestelerinin Rock uyarlamaları, bazen öfkeli, bazen sevdalı, haksızlıklara, eşitsizliklere, adaletsizliğe, ölüme, kadere isyan eden bu coşkulu müzik çocuk beyinlerimizde karşılığını buldukça daha bir tutkuyla sarılıyorduk bu müziğe. Aynı zamanda neden bahsettiklerini bilmesek de abilerimizin ablalarımızın dinlediği Beatles, The Rolling Stones, Santana, Temptations şarkılarıyla harmanlandıkça tutkumuz daha da büyüyordu.

Ancak benim kişisel tarihimde iki kırılma noktası vardır. Bunlardan ilki Pink Floyd sound’u ile tanıştığım 1977 yılıdır.

Amcaoğlunun getirdiği bir kasette domuz sesleri ile başlayan Pigs (Three Different Ones)’ı ilk kez duyduğumda neye uğradığımı şaşırmıştım. Şarkının neyi anlattığını bilmiyordum. O yıllarda İngilizce’yi yeni öğreniyordum. Sözlerin içinden sadece “Hey you, White House, haha charade you are, you house proud town mouse, ha ha charade you are” (hey sen, Beyaz Saray, ha ha ne oyuncusun sen, seni sarayıyla gurur duyan kasaba faresi, ha ha ne oyuncusun sen) kısmını ayırt edebilmiştim. Şarkının başındaki ve sonundaki domuz sesleri, bu sözlerle tam karşılığını bulmuştu. 13 yaşındaydım.

 

Plak-1

Artık plakçılardan kendi plaklarımı satın almaya başlamıştım. 1970’lerin Konya’sında üç plakçı vardı: Vitrinleri ABBA, Boney M, Temptations, Cliff Richard plak kapakları ile süslenmiş üç küçük plakçı … Her üçünün de sahibi ile iyi ahbap olmuştuk. Harçlığımın yarısına yakınını plak almak için ayırıyordum. Bir gün bu plakçılardan birine girdim ve yeni çıkan plakları karıştırmaya başladım. Param sadece 45’liklere yettiği için 33’lük long play’lerle ilgilenmiyordum. Uzun saçlı plakçı bana “bir de bunu dinle” diye bir plak uzattı. Ben albüm kapağını incelerken o plağı döner tablaya yerleştirdi ve plak çalmaya başladı:

Beethoven’in 5. senfonisi çalmaya başlamıştı. Ben şaşkınlıkla bakarken gülümsedi ve bekle dedi. Birazdan klavye, davul ve gitarlar giriş yaptı. Pink Floyd’un Pigs’ini dinlerken yaşadıklarımı bir kez daha yaşadım.  Böylece bu adı sanı duyulmamış Macar grup Omega’nın Skyrover albümü de satın aldığım ilk 33’lük plak olarak kişisel tarihime kaydedildi.

 

Plak-2

Sonrası çorap söküğü gibi geldi: Dire Straits, Queen, Deep Purple, Led Zeppelin, …

Plak13.jpg1979 yılının kış aylarında, düzenli olarak aldığım HEY dergisinde Pink Floyd’un The Wall isimli yeni albümünün yayınlandığını duyduğumda koşa koşa plakçılara gittiğimi hatırlıyorum; Henüz gelmemişti. Plakçıları her gün ziyaret etmeye başlamıştım. Her seferinde hayal kırıklığı ile dönüyordum, ama azmimi hiç kaybetmiyordum. Bir taraftan da para biriktiriyordum. Harçlık koparabilmek için elini öpmediğim aile büyüğü kalmamıştı. Kantinden hiç bir şey almıyor, gazoz/tost keyfi yapan arkadaşlarıma uzaktan bakıyordum. Nihayet 1980 yılının karlı bir Şubat günü Öncel Plak’ın vitrininde The Wall LP’si beni bekliyordu. Plağın satın alınmasıyla evdeki pikapa yerleştirilmesi arasında geçen süre dakikalarla ölçülecek kadar kısaydı. O plağı satın alabilmek için param yetmemiş, plakçıya beraber gittiğimiz arkadaşımdan borç almak zorunda kalmıştım.

1980’lerde plakçılar birer birer kapanmaya başladı. Sadece bir sene sonra artık plak bulmak neredeyse imkansız olmuştu. Plak devri kapanıyor, kaset devri başlıyordu.

 

Plak12

1982 yılında ODTÜ Makine Mühendisliği’ni kazanıp, 1. Yurt 104 no’lu odaya yerleştiğimde artık bambaşka bir dönem başlıyordu benim için. Resmen bir kültür cennetinin içine düşmüştüm. Oda arkadaşlarımın dolapları kaset ve kitap taşıyordu. Haftada bir defa hep beraber sinemaya gidiliyor, sinema çıkışı odada çay demleniyor, izlenen film tartışılıyordu. Hem Rocker kültürüm gelişiyordu, hem yepyeni yazarlarla, kültür zevkleriyle tanışıyordum. Cumartesi sabahları erkenden kalkıp CSO (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) konserlerine gitmek, akşamları Polis radyosunda yayınlanan Rock müzik programlarını dinlemek, oda arkadaşlarımdan ödünç aldığım Kafka, Camus, Sartre kitaplarını okumak, bilim kurgu edebiyatı üzerine saatlerce sohbet etmek, ODTÜ sinema topluluğunun salonunda film izlemek, briç öğrenmek yeni uğraş alanlarımdı. Haftasonları Kızılay’daki küçük pasajları geziyor, ikinci el plak satıcılarıyla ahbaplığımı ilerletiyordum.

Bu satıcılara çok sayıda “orijinal” plak geliyordu. Bu plakları oldukça pahalıya satıyorlardı. Ancak temiz kaydedilmiş, orijinal kapaklı plakları bulmanın başka yolu da yoktu. Yes, ELP, Eloy, Judas Priest, Iron Maiden gibi gruplarla bu dönemde tanıştım. Satın aldığım plakları dinlemek için sömestr tatillerini bekliyordum, çünkü yurtta pikap yoktu. Artık Ankara-Konya seyahatlerimde, kastler ve plaklar için yanımda fazladan bir bavul taşır olmuştum. O yıllarda grupların canlı performansını görmek bizim için hayaldi. Pek çoğu korsan, VHS formatlı videolardan, düşük ses kalitesiyle canlı konser kayıtlarını izlemeye çalışıyorduk.

The Wall filmini de ilk kez 1983 yılında, oldukça düşük kaliteli bir VHS video kasetinden izlemiştim. (Daha sonra en az 20 kez daha izleyecektim).

Hayatımda izlediğim ilk büyük grup Jethro Tull’dır. 1991 yılında Kuşadası’nda tatil yaparken, duvarlarda konser afişlerini görmüş, tatili kısa kesme pahasına konsere bilet alarak sabah erken saatlerde Efes antik şehrine gitmiştim. Efes antik tiyatrosunun büyüleyici atmosferinde ışıklar karartılıp şarkının başlangıç bölümü çalarken duyduğum heyecan hala hafızamda kayıtlıdır: Ian Anderson’ın bir hemşirenin ittiği tekerlekli sandalye ile sahneye girişi, tekerlekli sandalyeden fırlayarak tek ayak üstünde flüt çalmaya başlaması, Cross Eyed Mary ile konsere giriş… Unutulur gibi değil.

1990’ların başında çalışmaya başladığımda ilk ikramiyeme ilk maaşımı da ilave ederek Kenwood müzik seti aldım. Böylece ilk kez 5+1 ses sistemiyle müzik dinleme imkanına kavuştum. Satın aldığım ilk CD, Yngwie Malmsteen’in The Collection isimli best of albümüdür.

Black Star bu nedenle benim için hala çok özeldir. İstanbul’da canlı izlediğim ilk büyük Rock yıldızı da Yngwie Malmsteen’dir zaten. Tabi böyle bir Rocker geçmişine sahip olup da, konserde tanıştığım “gençlerin” daha o yıllardan başlayarak, ‘aaaa siz bu müzikleri mi dinliyorsunuz’ yorumlarını da eklemeden geçmeyeyim.

Bütün bu yıllar içinde sayısız konsere gittim. 2010 yılında kızım 13 yaşına girerken artık onu da Rock müzikle tanıştırma zamanı gelmişti. Başlangıç için iyi bir seçim miydi, bilmiyorum … Dışarıda yoğun kar yağışı vardı, Maslak Refresh The Venue tıklım tıklım doluydu, saatlerce ayakta bekledikten sonra içeriye girebildik ve Therion’un müziği 13 yaşındaki bir çocuk için fazlasıyla sertti. Neyse ki, evde, arabada defalarca duyduğu müziği hiç yadırgamadı. Ve sanırım, o konserin en genç izleyicisi ünvanını da kazanmış oldu.

2011 yılında Sonisphere Festivali’nde ilk kez canlı izlediğim Iron Maiden’ın konserinin o güne kadar izlediğim en iyi konser olduğunu düşünüyordum. Bu düşüncem çok da değişmiş değil. Final Frontier turnesinde seslendirilen Dance of Death ve Talisman, bana göre, benim izlediğim konserler içindeki en iyi performanslardır.

Artık hem konserlere bütçe yetiştirmek çok zor, hem de yaş kemale eriyor. 2013 yılı içinde, bir hafta arayla Iron Maiden ve Roger Waters konserleri duyurulduğunda, artık jübile yapma zamanının geldiğini düşünerek bu iki konsere bilet aldım. Bu iki konserden ilki, İnönü Stadyum’unda yapılacak son etkinlik, ikincisi ise The Wall turnelerinin sonuncusu olmaları bakımından anlamlıydı. Iron maiden’ın Maiden England turnesi kapsamındaki konseri müthişti. Phantom of the Opera ve Seventh Son of a Seventh Son’ı canlı izlemek en büyük hayallerimden biriydi; gerçekleşti.

4 Ağustos 2013 tarihli Roger Waters/The Wall konseri ise zirveydi. Başlangıcından sonuna kadar, 1970’lerin Konya’sından 2000’lerin İTÜ stadyumuna, kişisel tarihimin en duygusal anlarına uzanan uzun bir yolculuğun sonu …

İnternette bu müthiş ses, ışık, sahne gösterisinin videoları paylaşıldı. Her biri sonsuz duygu yüklü bu videoları youtube’dan izlemek mümkün. Benim için bu konserin en duygusal anları, bomboş ve karanlık bir duvarın karşısında Is There Anybody Out There’i dinlediğim anlardı.

Bana göre, kör, sağır, bencil, duygusuz ve duyarsız bir dünyaya karşı sözsüz bir manifestodur bu şarkı: Orada kimse var mı?

The Wall konserinin en sonunda Roger Waters seyirciye son kez el sallayıp sahneyi terk ederken zihnimden şu cümleler geçti: “Elveda Roger, elveda büyük sanatçılar dönemi, elveda Rock’ın altın çağı …”

Artık yaş kemale erdiğine göre, kendimi kıdemli bir Rocker görerek, senelerdir kaçırmadan izlediğim konserlerde karşılaştığım gençlere bir çift sözüm var:

Pek çoğu siz dünyaya gelmeden, yıllar önce bestelenmiş, icra edilmiş şarkıların her biri müthiş kişisel hikayelere sahiptir: O şarkılar aylarca biriktirilmiş küçük bütçelerdir, yağmurdur, kardır, yakıcı güneştir, en büyük mutsuzluk ve umutsuzluk anlarında yoldaştır, bir sevgiliye ağacın gölgesinde söylenmiş aşk sözleridir, bir zalime umutsuzluk içinde haykırılmış isyandır, en sevilenlerin ardından yakılan ağıttır, paylaşılan yoksulluktur, yurt odalarında uykusuz final geceleridir, abiden abladan kardeşe, anneden babadan çocuğa aktarılan ruhtur.

Giriş kuyruğunda önünüze kaynak yapanın dünyanın kim bilir hangi köşesinden, hangi koşullarda gelmiş olabileceğini düşünerek kurulan empatidir.

Yanınızda, kim bilir hangi yıla ait hangi anının derinliklerinde kaybolup gitmiş birilerinin gözünün önünden akıp giden geçmişe duyulan saygıdır.

İşte bütün bunların hepsine birden, Rocker Ruhu diyoruz. The Wall’un son şarkısında ifade edildiği gibi:

All alone, or in twos,

the ones who really love you,

walk up and down outside the wall,

some hand in hand,

some gathering together in bands

the bleeding hearts and artists

make their stand

and when they’ve given you their all

some stagger and fall

after all it’s not easy

banging your heart against some mad buggers’ wall

(Yapayalnız, ya da ikili, seni gerçekten sevenler, duvarın dışında aşağı yukarı yürüyorlar, bazıları el ele, bazıları gruplar halinde toplanmış, kanayan kalpler ve sanatçılar, direniyorlar, ve sana her şeylerini verdiklerinde, bazıları tökezler ve düşer, nihayetinde kolay değil, bazı manyakların duvarına kalbini siper etmek)

Ne yazık ki artık büyük sanatçı, büyük grup, büyük besteci dönemi kapanıyor. Anne/babalarınızın zamanına ait gruplar da sahneden çekildiğinde bir devir kapanmış olacak.

Ancak, eminim ki bizim şarkılarımız daha on yıllar boyunca dinlenecek. Yeryüzünde eşitsizlik, adaletsizlik, sevgisizlik, nefret ve acı olduğu sürece Rock da olacak. Rock hiç bir zaman ölmeyecek.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s