Kediler ve Dalgalar-VIII

Bu yazıyla beraber, Kediler ve Dalgalar – I, Kediler ve Dalgalar – II, Kediler ve Dalgalar – IIIKediler ve Dalgalar – IV , Kediler ve Dalgalar -V , Kediler ve Dalgalar-VI ve Kediler ve Dalgalar – VII başlıklı yazıların da okunmasını öneririm.

Artık geleneksel oldu; her yılın son günleriyle bir sonraki yılın ilk günlerinde sosyonomi blog’unun geleneksel yazı dizisidir Kediler ve Dalgalar. 2010 yılında yazmaya başladım, 2012 yılında devam etti. İşte 2013 yılının son günlerindeyiz.

Bir tür not defteri gibidir; içinde biraz mizah, bolca bilim ve müzik olan, senede bir defada güncellenen günlük…

Yazı dizimizin adına konu olan kedi, Schrödinger’in meşhur kedisidir. Eğer bu sevimli kedicik ile hala tanışmadıysanız Kediler ve Dalgalar-I‘den başlamanızı, üşenmeden ve sabırla okumanızı tavsiye ederim. Kavraması çok kolay değildir. Ancak bu kedinin yaşı bir yüzyılı aştı; bu arada yeryüzünden üç nesil geldi geçti. Artık bu kedicikle tanışmanın zamanı geldi ve geçiyor bile …

2010 yılının 30 Aralık günü yazmaya başladığım Kediler ve Dalgalar’da çok geniş bir bilim-felsefe turu atmış, Newton fiziği, kuantum mekaniği, olasılık teorisi, Leibniz yasası, uzay-zaman, Belirsizlik İlkesi, dalgalar, fraktal yapılar, sibernetik, karmaşık sistemler, Siyah Kuğu Teorisi, toplum mühendisliği, sosyonomi filan derken,  kâhinin kehaneti ile ilk yedi bölümü tamamlamıştım.

2013 yılının yazısı biraz daha sakin başlasın, tempo gitgide hızlanarak devam etsin.

Ünlü bilim kurgu romanı, televizyon ve film serisi Uzay Yolu’nun bir bölümünde Atılgan’ın mürettebatı kendisini paralel evrende bulur. Bu evrende herkes kendi karakterlerinin tam zıddı karaktere sahiptir. İşte o bölümde keskin zekası ve mantık takıntısı ile ünlü Mr. Spock tipik bir “insan” gibi davranmaktadır. Dahası bu paralel evrende Mr Spock’ın bir de sakalı vardır. Amerikalı progressive Rock grubu Spock’s Beard de adını Uzay Yolu’nun o bölümünden almış.

Paralel evrenler konusu sadece bilim-kurgu meraklılarının ilgisini çekmiyor.

Pek çok bilim insanı tek, mutlak ve değişmez bir evren olmayabileceğini, bizim içinde yaşadığımız evrenin de, sonsuz sayıdaki evrenden sadece bir tanesi olması gerektiğini düşünüyor. Bu da onları tek evren (universe) yerine, çok evren (multiverse) düşüncesine götürüyor.

Bu düşünce, ilginç soruları da beraberinde getiriyor:

Acaba bu evrenler birbirinin üzerine mi yığılıyor, yoksa iç içe mi geçiyor?

Bütün evrenlerde geçerli yasalar var mı, yoksa her evrenin kendisine özgü yasaları mı söz konusu?

Bu evrenler birbirine dönüşebiliyor mu?

Bütün evrenlerin boyut sayısı aynı mı?

Bütün evrenler büyük patlama ile mi oluştu?

Genişleyen evrenler, daralan evrenler, sınırlı, sınırsız, döngüsel, holografik, …..

Offf … Bu teorik fizikçiler de nelerle uğraşıyor !!!

Bu konularda  en kolay ve anlaşılır (ne kadar kolay ve anlaşılırsa artık) kitapları Amerikalı fizikçi Brian Greene yazıyor. Tübitak Yayınları’ndan çıkan üç güzel kitabı var: Evrenin Zerafeti, Evrenin Dokusu ve Saklı Gerçeklik. İlkini iki ay içinde (benim kitap okuma hızıma göre olağanüstü yavaş bir hızdır) okuyup bitirmiştim. Diğer ikisini 2014 okuma listeme aldım. Hadi hayırlısı …

Biz bilimsel teorileri bir yana bırakıp, işin fantezi ve kurgu tarafına bakalım. Belki yeni yıla hazırlandığımız bugünlerde eğlenceli bir şeyler çıkar:

Hayatında trene binmeyen var mıdır, bilmiyorum.  Ben trenle seyahat etmeyi çok seviyorum. Trenin rahat koltuğuna kurulup, kulaklığımı kafama geçirip bir taraftan müzik dinleyip, bir taraftan bir kitabın içinde  kaybolup gitmek en büyük zevklerimden biridir. Eskiden tren yolculukları uzun sürerdi. Ben de bu uzun yolculuğa çıkmadan önce, kütüphanemdeki en kalın kitaplardan birini seçer, yolculuğun başından sonuna kadar kitabı bitirirdim. Artık hız çağındayız. Trene binmenizle inmeniz bir oluyor. Daha kitabın önsözünü bitirmeden bir de bakıyorsunuz ki yolculuk yarılanmış. Zaten artık trenlerde kitap okuyan da pek kalmadı. Herkesin elinde bir elektronik oyuncak, elektronik hayaller içinde kaybolup gidiyorlar.

Trende seyahat ederken kitabınızdan, ya da elektronik oyuncağınızdan kafanızı kaldırıp dışarıya baktığınızda, “akıp giden” manzarayı görürsünüz. Acaba hayat da buna benzer akıp giden bir “manazara” mıdır? Belli zamanlarda gerçekleşen belli olay kümeleri var ve biz bu olay kümelerini zamanın (trenin) akışı içinde yaşayan gözlemciler miyiz? (yolcular mıyız?) Biliyoruz ki, trenin penceresinden gördüğümüz manzara değişse de, görmediğimiz manzarayı oluşturan her şey var olmaya devam ediyor. Onları bulunduğumuz yerden ve bakış açımızdan görmüyor olmamız varlıklarını ortadan kaldırmıyor. Mekan (uzam) için geçerli olan bu durum, zaman için de geçerli midir?

Başka bir deyişle zaman, akıp giden ve akarken “eskinin” yok olduğu bir boyut mudur, yoksa tüm zamanlar var ve var olmaya devam ediyor, biz sadece trendeki yolcu gibi zamanın görebildiğimiz kısmını gözlemliyor ve zamanın trendeki manzara gibi “akıp gitmekte olduğu” duygusuna mı kapılıyoruz?

Şöyle bir durum düşünelim: 10 yaşımızda dünyanın en yavaş trenine biniyoruz. Bu tren o kadar yavaş ki, son durağına ancak 60 sene sonra ulaşabiliyor. Trenden indiğimizde 70 yaşındayız. İkiz kardeşimiz de bizimle aynı istasyondan başka bir trene biniyor, ancak onun treni ışık hızına yakın hareket ediyor. Son istasyona ikiz kardeşimiz mili saniyelerle ölçülen bir sürede ulaşıyor ve son istasyona ulaştığında o hala aynı yaştayken, bizim için zaman hiç geçmemiş gibi…

Işık hızı, içinde yaşadığımız evrende azami hızdır. Hiç bir madde ışıktan daha hızlı hareket edemez; eğer edebilseydi, “aynı anda” birden fazla konumda olmak mümkün olabilirdi. Şimdi bilim insanları şu soruyu soruyorlar: Acaba ışık hızı, bütün evrenler için sabit midir? Yoksa hız sınırının daha küçük, ya da daha yüksek olduğu evrenler var mıdır?

Daha zor bir soru sormak gerekirse, hız sınırı olmayan bir evren var mıdır? Böyle bir evren varsa bu evrende “zaman” var mıdır?

Daha önceki yüzyıllarda bu tip sorular felsefenin ve dinin alanına giriyordu; Artık bilimin alanında. Her bilimsel keşif mühendislik uygulamalarını tetikliyor ve mühendislik uygulamaları da eninde sonunda gündelik yaşamın içine girerek hayatımızı kökünden değiştiriyor.

20. yüzyılın başında teorik fizikte devrim niteliğindeki buluşlar, yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren yaşamı kökten değiştirmiş, 21. yüzyılın dünyasının temellerini hazırlamıştı. 2013 Nobel Fizik ödülüne layık görülen İngiliz bilim adamı Peter Higgs ve Belçikalı bilim adamı François Englert’in araştırma ve tahminleri de 21. yüzyılın dünyasının temellerini hazırlıyor olabilir.

Geleceğin dünyası acaba nasıl bir dünya olabilir?

O da bir sonraki yazıya kalsın.

Kediler ve Dalgalar – IX

Reklamlar

2 thoughts on “Kediler ve Dalgalar-VIII”

  1. Merhaba Mehmet bey,

    Doğrusunu isterseniz Kopenhag Okulu ya da Feynman yorumlarına girersem sanırım haddimi fazlasıyla aşmış olurum. Bu konuda sadece amatör bir bilim meraklısı kadar bilgim var. Kendi analizlerime uygulayabilmem için bundan çok daha fazlası gerekir diye düşünüyorum.

    İkinci mesajınızın bende çağrıştırdıklarını satırlara dökebilir miyim, bilmiyorum. En azından deneyeyim:

    Olasılıklarla dolu bir evrende – hele ki finans piyasaları gibi çok karmaşık bir sistemde – hep bir adım sonrasını merak ederiz. Bir tür kehanet arayışı içindedir herkes. Peki kehanet nedir? Geleceği görmek mi? Eğer evren gözümüzün önünden akıp giden bir film şeridi olsaydı, böyle bir şey mümkündü. Filmi ileri sarmayı bilen (ya da beceren) geleceği bilirdi. Ancak evrenin doğası bu değil. Kediler ve Dalgalar yazı dizisinin okuyucuya vermeye çalıştığı ana fikir aslında bundan ibarettir.

    Geleceği öngöremeyiz, çünkü öngörülecek mutlak bir gelecek yok; olasılıklara dayalı bir gelecek var. Ancak burada da şöyle bir açmaz var. Evet, doğrudur; elektronlar hep yüksek olasılık bölgelerinde bulunmaya meyillidir, ya da olaylar yüksek olasılıklı “sonuçlara” doğru evrilmeye meyillidir. Ancak herhangi bir durumun olasılığı sıfır değilse, o durum ortaya çıkabilir.

    Şöyle bir evrende yaşasaydık bunun somut ve anlaşılır bir karşılığı olabilirdi:

    Bir t anındayız ve t+1 anında diyelim ki borsa endeksi (her neye göre hesapladıysak) hesapladığımız yüzde olasılıklara göre şu üç değerden birinde olacak:

    1. %50 ihtimalle 100
    2. %30 olasılıkla 150
    3. %19 olasılıkla 75
    4. %1 olasılıkla 25

    (Söylememe gerek yok; düşüncelerimi anlatabilmek için konuyu son derece basite indirgiyorum ve kaldığım yerden devam ediyorum.)

    Filmi defalarca geri sarıyor ve 100 defa oynatıyoruz. Bu yüz seferin ellisinde 100 oluyor, otuzunda 150 oluyor, ondokuzunda 75 oluyor ve birinde de 25 oluyor. Tamam, diyoruz. Fomülasyon doğruymuş; deneyle ispatladık.

    Böyle bir evrende yaşamadığımıza, deney de yapamadığımıza göre, mantıken şöyle düşünmek zorundayız: “Bir olasılık sırasına koyarsak endeks 100, 150, 75 veya 25 olacak.”

    t+1 anında bakıyoruz, ne olmuş: Endeks 100 olduysa zaten “beklediğimiz” bir sonuç çıktığını düşünüyoruz. 150 olduysa, düşük olasılıklı bir sonuç çıktığını düşünüyor, ancak çok da şaşırmıyoruz. 75 olduysa, hesaplarımızın içinde bir yerlerde olduğunu, ancak ağırlıklı olarak beklemediğimiz bir sonuç çıktığını düşünüyoruz. 25 olduysa, genelde hiç hesaba katmadığımız bir şeyle karşı karşıya olduğumuzu fark ediyoruz; çünkü onun olasılığı sadece %1 idi.

    Şimdi bizim yaşadığımız “gerçek evrende” bu en düşük olasılıklı durumun gerçekleştiğini varsayalım.

    Ben şöyle bir fikir ileri sürüyorum: Bu durum gerçekleşti ise, o durumu öngören, hesaplayan ya da tamamen bilinçsiz olarak o duruma göre davranan (pozisyon alan) birileri muhakkak vardır.

    Şöyle örneklendireyim: Eskiden seans salonlarında “kumarbaz” oyuncular vardı. Bu oyuncular çok ciddi ralli yapan bir piyasanın ortasında her gün taban kademesine alış yazarlardı. Aslında yaptıkları, %1 (belki de binde 1) olasılıklı bir duruma göre pozisyon almaktan ibaretti. Ama işte birileri de buna göre pozisyon alıyordu, (ya da pozisyon almıyorsa bile böyle bir durumu düşünüyor, ya da hayal ediyordu.) Buyurun size “Bir şey hayal edilebiliyorsa (şurada, burada, galaksinin diğer ucunda, paralel evrende, ya da bir yerlerde) vardır” ilkesi.

    Peki, ihtimali en düşük olan o durumu, o insanın aklına getiren neydi? Bilgiydi, sezgiydi, kumarbaz içgüdüsüydü, all time loser birinin “imkansıza” bağladığı umuttu, şuydu, buydu. Nihayetinde o en düşük olasılıklı durum birinin zihninde belirdi ve gerçekleşti.

    Elliott dalgaları konusu da sanırım böyle bir şey. Düşünün ki, bir ralli beş dalgasını tamamladığında muhakkak çöküyor. Üç dalgalık bir düşüş, belli bir Fibonacci seviyesine geldiğinde muhakkak hayat belirtisi gösteriyor – pek çok zaman da düşüş bitiyor, yükseliş başlıyor. Bu duruma “doğanın yasası” derken belki de en kolay yolu seçiyoruz. Doğrudur, bütün piyasa oyuncuları Elliott dalgalarına uygun pozisyon almıyor, ancak birileri, tıpkı yukarıda daha ekstrem bir durumda andığım “kumarbaz” gibi Elliott Dalgalarına uygun pozisyon alıyor. (Gereksiz bir parantez içi: Hiç kimse pozisyon almasa Elliott dalgaları filan da olmayacak, örneğin bir düşüş zigzag yapısını tamamladığı halde bitmeyecekti.)

    Kumarbazımızla Elliott dalgalarına göre (bilinçli ya da bilinçsiz olarak) pozisyon alan oyuncu arasındaki fark aslında şundan ibaret: Biri hipotetik olarak 100 defa geri sarılmış bir filmin 50 karesinde haklı çıkıyor, diğeri sadece 1’inde.

    Ya da daha teorik ve bilimsel bir dil kullanmak gerekirse, Elliott dalgaları, elektronların olasılık dağılımına uygun pozisyonlarda bulunmasına benzer davranıyor.

    Bunu kavradığınız anda, artık kitaba kaleme sarılıp hesaplar yapmanız gerekmiyor. İçgüdüsel bir davranış kalıbı geliştiriyorsunuz. Siz de Elliott dalgaları ile beraber zihinsel surf yapmaya başlıyorsunuz. Pek çok zamanda da, doğru bir pozisyonun içinde oluyorsunuz; Başka bir deyişle, o dalgayı sürükleyen elektronlardan biri de siz oluyorsunuz.

    Umarım anlatabilmişimdir.

    Selam ve sevgiler.

    Beğen

  2. “Ya da daha teorik ve bilimsel bir dil kullanmak gerekirse, Elliott dalgaları, elektronların olasılık dağılımına uygun pozisyonlarda bulunmasına benzer davranıyor.

    Bunu kavradığınız anda, artık kitaba kaleme sarılıp hesaplar yapmanız gerekmiyor. İçgüdüsel bir davranış kalıbı geliştiriyorsunuz. Siz de Elliott dalgaları ile beraber zihinsel surf yapmaya başlıyorsunuz. Pek çok zamanda da, doğru bir pozisyonun içinde oluyorsunuz; Başka bir deyişle, o dalgayı sürükleyen elektronlardan biri de siz oluyorsunuz.”

    İşin özü bu galiba…..

    Beğen

Yorumlar kapalı.