Sosyonomik ve Finansal Görünüm, 18 Ocak 2014

Sahne gerisinde kararları veren ve kudreti her gün artan algoritmalar daha da akıllı hale geliyor. Yani, modern dünyanın en büyük arayışı olan makinelerin de insanlar kadar akıllı olma fikri her gün daha da yakınlaşıyor. Mr. Jacobstein 2020’lerin ortalarında yapay zekanın insan zekasını geride bırakacağını tahmin ediyor. Acaba yapay zekanın baskın olduğu bir toplum neye benzeyecek ve bu toplumda insanın rolü ne olacak?

BBC’de yayınlanan 13 Ocak 2014 tarihli Singularity: Robots are coming to steal our jobs (Tuhaflık: Robotlar işimizi bizden çalmaya geliyor) başlıklı haberde bu soru soruluyor.

Bilim-kurgu türünün en büyük yazarlarından Isaac Asimov 1939 yılında robot öyküleri yazmaya başladığında Alman tankları Polonya’yı ezerek ikinci büyük paylaşım savaşını başlatmak üzereydi. Dünya karanlık bir döneme giriyordu. Almanya’da Hitler, İtalya’da Mussolini, kör milliyetçilikle güdülenmiş milyonlarca insanı daha sonraki yıllarda utançla hatırlanacak bir büyük savaşa sürmeye hazırlanıyordu. Milyonlarca insanın hayatını kaybettiği, Avrupa’nın büyük şehirlerinin bombardıman uçaklarının saldırıları sonucunda yerle bir olduğu, toplama kamplarında insanlık tarihinin en utanç verici kıyımlarının yaşandığı dönemde savaş, bir taraftan da büyük teknolojik gelişmelerin kapısını aralıyordu. 1940’ların acı dolu yıllarında insanlık düşerken, robotlar yükselmeye başlamıştı. 

Sanayi devrimi ve aydınlanma, tarihin aynı dönemine denk gelen iki kavram; Avrupa’da 18 ve 19. yüzyıllarda yükselmeye başlayan dalgayı tanımlamak için kullanılıyorlar. Sanayi Devrimi, daha çok İngiltere’ye özgü; bir tek yüzyılın içinde köylülüğü ortadan kaldırıp Britanya’yı modern bir topluma dönüştürdü. Aydınlanma ise genellikle Büyük Fransız Devrimi ile başlayıp Kara Avrupasını ortaçağ karanlığından çıkartarak akıl merkezli bir toplum haline getiren büyük düşünsel dönüşüme verilen ad; din ve mezhep çatışmaları ile geçen uzun yılların ardından Avrupa’yı kökten değiştirdi.

Sanayi devrimi ve aydınlanma, 19. yüzyıl entelektüellerinde büyük umutlar yaratmıştı. Toplum hızla değişiyor, ortalama yaşam süresi artıyor, eğitim yaygınlaşıyordu. Bilimsel buluşlar ve teknolojik gelişme sayesinde yaşam standartları yükseliyordu.

Filozof ve politikacı Turgot 1750 yılında aydınlanma çağını şu sözleriyle selamlıyordu:

Sonunda bütün gölgeler dağıldı, her taraftan bu ne güzel bir ışık… bu ne kusursuz bir insan mantığı!” (Avrupa’da Aydınlanma, Ulrich Im Hof, Literatür Yayıncılık)

Büyük atılımlarla geçen 19. yüzyılın sonlarında kuşkular belirmeye başladı. 20. yüzyılın ilk yarısı kuşkuların arttığı bir dönem oldu. 1914 yılında patlayan ilk büyük savaş, 1920’lerin sonunda Amerika’da borsa çöküşüyle dünyanın her yerine yayılan büyük buhran, 1930’larda otoriter liderlerin iktidara gelişi, 1940’larda ikinci büyük savaş, katlanılmaz bir yoksulluk, milyonlarca insanın ölümü, toplama kampları, soykırım, Avrupa’da faşizm, Sovyetler Birliği’nde sert bir sosyalizm denemesi… Büyük umutlarla başlayan aydınlanma çağı, umulmadık bir rotada ilerlemeye başlamıştı. 1931 yılında Aldous Huxley Cesur Yeni Dünya’yı (Brave New World), 1948 yılında George Orwell 1984’ü kaleme aldı. Karşıt-ütopyanın başyapıtı olarak tarihe geçen bu iki roman, modernizme yönelik kuşkuları dile getiriyordu.

Neil Postman, 1985 yılında karamsar bir gelecek öngören bu iki romanı karşılaştıran bir yazı kaleme aldı. Buna göre:

Orwell kitapların yasaklanacağı bir dünya öngörüyordu. Huxley ise kitapların yasaklanmasının anlamsız olacağı, çünkü zaten kimsenin kitap okumayacağı bir dünyadan bahsediyordu.

Orwell yönetimlerin insanları bilgiden mahrum bırakacağı, Huxley ise insanların gereğinden fazla bilgiye boğulma sonucu ilgisizlik, hareketsizlik ve bencillik sonucu bilgi talep etmeyeceği bir dünya tasarlıyordu.

Orwell, gerçeklerin titizlikle saklanacağı, Huxley bilginin anlamsızlıklar denizinde kaybolacağı bir dünyayı anlatıyordu.

Orwell tutsak bir kültüre evrilmekten korkuyordu. Huxley ise anlamsız şeylerle uğraşmayı rutin edinmiş önemsiz bir kültürden endişe ediyordu.

Orwell’in dünyasında insanlar acıdan ve cezadan kaçınma dürtüsüyle kontrol edilirken, Huxley’in dümyasında insanlar keyif ve hazza yönelme duygularının esiri oldukları için kontrol ediliyorlardı.

Özetle, Orwell 20. yüzyılın ilk yarısındakine benzer zorbalıklardan, Huxley ise insanlığın zevk ve eğlence düşkünlüğünün yaratacağı kölelikten endişe ediyordu.

Orwell kitabına 1984 ismini verirken, sadece eserini kaleme aldığı yılın son iki rakamının yerini değiştirmekle kalmıyor, aynı zamanda insanlığın zorba rejimlerin kölesi olma endişesinin yakın bir tehdit olduğunu vurguluyordu. Eserini daha önce yazan Huxley ise uzak bir gelecek tasarlamıştı.

1984 yılına gelindiğinde, dünyanın Orwell’in korktuğu istikamette gitmediği düşünülüyordu. Bütün dünyada “liberal” rejimler yaygınlaşıyor, televizyonlarda beyaz diziler, sinemalarda komedi filmleri gişe rekorları kırıyordu. Acaba dünya Huxley’in öngördüğü bir rotada mı ilerlemeye başlamıştı?

Bu, aslında biraz da nereden baktığınıza bağlı; Çünkü köleliğin tek bir biçimi yok. İnsan sadece Orwell’in 1984 romanında tasvir ettiği gibi zorbalara köle olmuyor; Aynı zamanda Huxley’in Cesur Yeni Dünya’da anlattığı biçimde sıradanlığa, önemsizliğe, bedensel ve manevi zayıflıklarına da köle olabiliyor.

1980’lerde Türkiye’de bir sosyal trend yükselmeye başladı. Bu trendin ana kahramanı, Kemal Sunal’ın filmlerde canlandırdığı bir prototipti. Daha önceki bütün prototipler, “kazanmaya” giden yolda sahip oldukları bir takım özelliklere dayanıyordu: Bu prototipler ya yakışıklı/güzel, ya eğitimli/bilgili, ya uyanık/kurnaz, ya iyi dövüşçü/silahçı, ya çok cazibeli/fettan, ya çok idealist/kültürlü ya çok varlıklı/zengin idi. Aşığının gönlünü kazanmak isteyen de, “masum” kızı/erkeği ağına düşürmek isteyen de, intikam almak isteyen de, hedefi her ne ise, o hedefe ulaşmak isteyen de onu güçlü kılan bir özelliğe sahipti. Kemal Sunal’ın canlandırdığı tipler ise bunların hiç biri değildi, sadece salaktı.

Televizyonlarda saatlerce yayınlanan Kemal Sunal filmleri seyredenlere müthiş bir özgüven gelmişti. Hayatta başarılı olmak için bir özelliğe sahip olmaya gerek yoktu. Salak da olsanız “başarılı” olabilirdiniz.

1980’lerde yükselmeye başlayan trend coşkunlaştıkça, salak olmak gerekli ve yeterli bir koşulmuş gibi algılanmaya başlandı. Böylece argo sözlüğümüze yeni bir söz girdi: Salağa yatmak. Salağa yatmak iyiydi; Hiç olmazsa başınız ağrımıyordu. (Başınız niye ağrısındı ki?) Başınız ağrımıyorsa zaten sorun yoktu. (Her şeyin başı sağlık) Zaten akıllı olanlar/olmaya çalışanlar iflah olmuşlar mıydı ki? (Bir çorba aşım, ağrısız başım)

2000’lerin ilk on yılı bu dalganın altın çağı oldu. Reklamlar, filmler, diziler, popüler kültürü üreten bütün ürünler bu prototipi yüceltti. Banka kredileri, bedava konuşma paketleri, indirimli ve taksitli satış kampanyaları, arabalar, deterjanlar, çikletler ve bilimum ürünler, …

Robotlar yükselirken, insanlar düşmeye devam ediyor. Robotlar ve insanlar zeka merdiveninin daha düşük basamaklarında çoktan buluştu bile. Şimdi, 2020’lerin ortalarında yapay zekanın insan zekasını geçmesi bekleniyor.

Kölelik mi? 1980’lerin ortalarında Huxley tipi bir köleliğe doğru evriliyorduk. Neye evrildiğimizi anladığımızda kendimizi Orwell tipi bir köleliğin içinde bulabiliriz.

Düşüş dendiğinde akla yönünü aşağıya çevirmiş eğriler geliyor. Oysa düşüşün bir çok izdüşümü var.

1990’larda Efes Pilsen basketbol takımının Avrupa’da kazandığı başarılar, 2000’lerde ulusal takıma taşınmış, basketbol yavaş yavaş popüler bir spor dalına dönüşmeye başlamıştı. Yükselen dalgaya güzel de bir ezgi eşlik ediyordu: “Hu-ha dev adam, 12 dev adam”.

Hidayet Türkoğlu’nun açtığı yoldan geçen pek çok basketbolcu NBA’de boy göstermeye, başarılar art arda gelmeye, salonlar dolmaya başlamıştı. Hu-ha filan derken arada bir Avrupa, bir de Dünya ikinciliği geldi. Kulüp bütçeleri büyüyor, Avrupa’nın en iyi basketbolcuları transfer ediliyordu. Avrupa’nın ekonomik krize girdiği bir dönemde Turkish Airlines Euroleauge sponsoru olmuştu. Beko basketbol ligi Avrupa’nın en pahalı ligine dönüşmüştü. “Türkler uçuyor”du.

euroleauge_18_1_2014Sonra düşüş başladı. Milli takım, kulüp takımları derken, yenilgiler, başarısızlıklar peş peşe geldi. NBA oyuncuları, modern salonlar, sponsorluklar, dev bütçeler, son Avrupa şampiyonalarında Makedonya, Slovenya, Finlandiya, Ukrayna, Hırvatistan gibi dünya klasmanında Türkiye’nin çok gerisindeki takımları bile geçmeye yetmedi. Kulüpler düzeyinde ise Final Four çoktan hayal oldu. Top 8 bile ulaşılmaz bir hedefe dönüşmeye başladı. 2013-14 sezonunda Top 16 aşamasının üç haftası geride kalırken üç Türk takımı dibe çökmüş durumda.  Sponsorluğa, pahalı yabancı oyuncu transferine, Amerikan tarzı gösterişe ve istikrarsız başarılara dayalı basketbol anlayışının geldiği yer bu. Kısacası, taşıma suyla değirmen ancak bu kadar dönüyor.

Tamam… Sosyonomik görünüme yazının sonunda yeniden dönmek üzere biraz da finansal grafiklere bakalım. Bu arada bir mola ve hoş bir Neşet Ertaş yorumu…

USDTL_18_01_2014_1

ABD Doları 2003 yılının Mart ayında Türk Lirası karşısında zirve yapmış, daha sonraki beş yıl boyunca da 1.15-1.75 aralığında hareket etmişti. 2003 öncesinde bir neslin hatırlayabildiği süre boyunca Dolar Lira karşısında hep yükseldi. Bu anlamda 2003-08 dönemi bir istisnadır. Son 40-50 yılı yaşayan neslin ezberi budur: “Dolar hep yükselir”.

Oysa insan etkinliğinin konusu olan hiç bir şey “hep” yükselmez. Yükseldiği dönemde de arada bir durur, geri çekilir, soluklanır. Bu ileri-gidiş, geri geliş dinamiği içinde grafiğe iliştirilen bütün hikayeler ikincildir. Başka bir deyişle, yukarı gidişler-geri gelişler bu dinamiğin nedeni değil, sonucudur. İşte bu nedenledir ki Elliottisyenler hikayelere bakıp fiyat tahmin etmez, fiyata bakarak hikayenin ne olabileceğini tahmin etmeye çalışırlar.

Süreleri bir ya da bir kaç on yılı bulan Cycle dereceli dalgaların bir özelliği de şudur: Bu dalgaların sonunda finans kitlesi değişir. İki nedenle: 1)Önceki nesil aktif çalışma hayatının sonuna geldiği için, 2)Cycle dereceli dalgaların sonunda iflas, servet değişimi, yönetim değişimi, eleman değişimi gibi nedenlerle önceki nesil oyun dışına düştüğü için. Bu anlamda Cycle dereceli dalga sonlarında, bayrak değişimi olur; Eski nesil gider, yeni ezberler ve yeni şablonlarla yeni nesil gelir.

2000-2003 döneminin ardından da böyle oldu. Eski nesil borsacılar, spekülatörler, kurum yöneticileri, al-satçılar gitti, yenileri geldi. Yeni gelenlerin ezberi, öncekilerden farklıydı: Onların gözlemlediği piyasada Dolar’ın TL karşısındaki yükselişleri kalıcı olmuyor, kısa sürede sönüyordu. O halde yeni ezberler şunlardı: “Dolar bir yatırım aracı değildir, TL’ye para yatıran her zaman kazanır, Dolar yükselişleri spekülatif ataklardır, vs.”

Teknik olarak bakıldığında Dolar’ın TL karşısında yükselişini “nihayet” bitirdiğini ve “artık” TL’nin değer kazanma sürecinin başladığını gösteren hiç bir ipucu yoktu. 2003 zirvesi 2006 ve 2009 yıllarında tekrar denenmiş, 2011 yılında geçilmiş ve üç denemede geçilemeyen direnç desteğe dönüşmüştü.  Ancak bundan daha önemli bir sinyal vardı:

USDTL_18_01_2014

2008 yılındaki ilk dipten sıçrama beş dalgalık bir kalıpla gerçekleşmişti. İkinci sinyal daha da önemliydi: Beş dalgalık kalıp üç dalgada düzeltilmiş, klasik bir Elliott 5+3 döngüsü oluşmuştu. Sonrası melodramdır. Ha buradan dönecek, ha şuradan dönecek derken klasik üçüncü dalga uzatması başladı.

USDTL_18_01_2014_2

Biraz daha  yakından bakınca görünen bu. Muhtemelen küçük dereceli üçüncü dalgalardan birinin zirvesi oluşuyor. (Bir önceki 6 Ocak’ta 2.195’de oluşmuştu.)

Buralarda tepe yapmaz ve uzayarak devam eder mi? “Normal” dinamik içinde uzamaması lazım. Eğer normalden konuşuyorsak, bir sonraki aşamada “normal” hareket 2.15-2.16’ya kadar geri çekilmedir. Burada temkinli olmayı gerektiren üç unsur sayılabilir:

1) “Üç” olarak etiketlenen dalgalar genellikle uzatır ve bu uzatmalar “Bir” olarak etiketlenen dalganın %162’si ile %436’sı arasında bir mesafe kat eder. Bir önceki grafikte (1) olarak etiketlenen dalganın boyu 0.340 idi (1.74-2.08). (3) olarak etiketlenen dalga 1.935’ten başladı. 2.274 seviyesine ulaştığında sadece (1) boyu kadar mesafe almış olacak. Başka bir deyişle henüz (1) no’lu dalga boyuna bile ulaşılmadı ve orta vadeli Elliott dinamiğine göre (3) no’lu dalga için en yakın hedef 2.48. Ben bu hedefe “normal” ve “sakin” bir tempoda gitmesini bekliyorum. Ne yazık ki bazen “normal” ve “sakin”, coşkunlaşmış kitle psikolojisi içinde pek bir anlam taşımıyor. Finans kitlesinin duyguları çağlamaya başladığında uzatmanın uzatması gibi bir durum yaşanabiliyor.

2) USDTL sadece kendi dinamikleri ile değil, aynı zamanda global dinamiklerle tetikleniyor. Dünyada genel olarak yükselen ülke paralarından Dolar’a doğru bir geçiş yaşanıyor. Bu dinamik, finans kitlesinin hacmini ve momentumunu “beklenmedik” ölçüde arttırabilir.

3) USDTL kapalı uçlu bir alışveriş piyasası değil, diğer pek çok çapraz kur gibi, nadir de olsa diğer piyasa etkinliklerinden “anormal” ölçekte etkilenebilen bir gösterge alanı.

Buradan başka bir piyasaya geçiyorum. Bu piyasadaki hareket, Elliott dünyasında unutulmuş, çok eski bir tartışmayı yeniden alevlendirme potansiyeli taşıdığı için önemli.

EDP167

Alman Dax endeksi, Dünya endeksleri içinde 2011 Eylül’ünden beri en coşkun yükselişlerden birini yaptı. Dax, diğer tüm Avrupa endekslerinden daha kuvvetli duruyordu. 2009 ve 2011 dipleri, 2003 dibinin çok üstünde oluşmuş, “Avrupa krizinden” söz edilen bir dönemde Dax fazla hasar almadan 10 yıllık bir üçgen oluşturmuştu.

“Üçgen” terimi, Elliott terminolojisinde özel bir kalıbı tarif etmek için kullanılır. Bu anlamda Elliott üçgenleri, klasik teknik analiz üçgenlerinden farklıdır. Elliott Üçgenleri sadece belli dalga pozisyonlarında oluşurlar ve yapıları çok net bir şekilde tarif edilmiştir.

Elliott üçgenlerinin alt dalga sayısı beştir. (Üç veya yedi dalgadan oluşan kalıplara Elliott üçgeni denmez). O halde Dax’ta üçgen 2011 dibinde tamamlanmış olmalıdır. Başka bir ifadeyle 2011 Eylül-2012 Haziran yükselişi, Dax endeksinde yükseliş dalgasına ait bir kalıptır.

İşte Elliott dünyasında tartışmalara neden olan kalıp, tam olarak bu.

EDP168

2011 Eylül-2012 Haziran dalgası, hiç bir tereddüde yer bırakmayacak kadar net bir zigzag. Oysa Elliottisyenlerin senelerdir ezberlediği bir kural var: İtkisel (beş dalgalık) yükselişler üç dalgada başlamaz. İtkisel dalgaların başlangıcı beş dalgadır, üç dalgalık yapılar olsa olsa bir önceki düzeltme kalıbına ait olabilir.

Yukarıdaki yapı, sıradan bir piyasada oluşsaydı, belki bir istisnadan, sapmadan, piyasa sığlığından söz edilebilirdi. Ama bu yapı Dax gibi dünyanın en derin borsalarından birini temsil eden bir endekste oluştu.

Böylece senelerdir unutulmuş bir tartışma yeniden başlayacak gibi görünüyor. O tartışma şu:

Elliott, teorisini 1940’lı yıllarda duyurmuştu. Elliott’un ölümünden sonra teori unutulmaya yüz tutmuş, 1970’lerin sonunda Frost/Prechter’ın yayınladığı Elliott Wave Principle kitabıyla yeniden gündeme gelmişti; 40 yılı aşkın bir zamandır, Elliottisyenlerin başucu kitabı budur.

Frost/Prechter yazdıkları kitapta, teorinin özünü bozmayacak bazı düzenlemeler dışında Elliott’un çalışmalarına ve teoriyi ilk kez duyurduğu temellere sadık kalmışlardı. Frost/Prechter sadece iki unsuru prensibin dışına çıkartmıştı: Yarım Ay Formasyonu (Half Moon) ve A-B tabanı (A-B base). Yarım-ay formasyonu gerçekten de “gereksiz” bir unsurdu; Çünkü Elliott Yarım Ay ile bir kalıbı tanımlamıyor, sadece görsel bir yorum yapıyordu. A-B tabanı ise Elliott’un sadece iki kez değinip geçtiği özel bir kalıptı. Bu kalıp, ayı piyasasından boğa piyasasına geçişte, nadiren üç dalgalık bir yapı oluşabileceği düşüncesine dayanıyordu. Yani, bir ayı piyasasının en sonunda, beş dalgalık bir yükseliş başlamadan hemen önce, yükselişe ait olmayan, ancak düşüş kalıbına da uymayan üç dalgalık bir yükseliş ve üç dalgalık bir düşüş “olabilir” idi.

Frost/Prechter, 1978 yılında yazdıkları kitapta, o güne kadar böyle bir kalıp hiç görmediklerini, zaten bu kalıbın da dalga hiyerarşisine aykırı olduğunu söylüyor.

Peki… Elliott’un aklına A-B tabanı gibi, klasik dalga hiyerarşisinde bulunmaması gereken bir kalıp nereden gelmişti? Tabii ki yaşadığı dönemde bir türlü nasıl etiketlemesi gerektiğine karar veremediği Dow Jones Sanayi Endeksi’ni incelerken…

1929 büyük borsa çöküşünü takip eden dönemde oluşan kalıp, 1970’lerin başına kadar Elliott dünyasının en önemli tartışma konusu olmuş, Elliott’un kendisi de dahil olmak üzere, Bolton, Frost, Russell gibi önemli Elliottisyenlerin hepsi bu dönemi farklı etiketlemişti. Bu tartışma Prechter döneminde sona ermiş, Prechter’ın Dow sayımlarının doğru olduğu kabul edilmişti. Daha sonraki yıllarda Prechter’ın tahmin hatalarının nedenini 1940’ların hatalı etiketlenmesi olarak yorumlayanlar olmuş, ancak bu eleştiriler fazla ses getirmemişti. (Tartışmanın detaylarına girmiyorum. Elliottisyenler için bir anlamda ileri düzey lisans konusudur. A-B tabanı hakkındaki görüşlerimi yeni kitabıma ekledim.)

Pekala… Terminolojiden arındırırsak, Dax için A-B tabanı ne anlama geliyor?

Çok basitçe ifade etmek gerekirse Dax endeksinde itkisel yükseliş 2011 yılında değil, 2012 sonunda başlamıştır.

Önemli midir? Evet önemlidir. Özellikle de BIST 100 için.

Nasıl? Şöyle:

BIST100_18-1-2014

Elliott Dalga Prensibi’nde “A-B Çatısı” diye bir şey yok. Bu kavramı muhtemelen ilk ben kullanıyorum. (A-B tabanı yükseliş başlangıcında oluşuyorsa, A-B çatısı düşüş başlangıcında oluşur mantığıyla)

Doğru olduğunu iddia etmiyorum. Tercih ettiğim sayım da bu değil. Gene de bu grafiği bir yere not etmek üzere yayınlıyorum. Doğruluğunu ya da yanlışlığını zaman gösterecek. Bu, deneysel bir yaklaşımdan öte bir şey değil.

Sadece şu ayrıntıyı not edip geçiyorum: Birbirine epeyce uzaktaki üç dipten geçen trend çizgisi henüz kırılıyorsa ve bu trend çizgisi bir anlam ifade ediyorsa, neden olmasın?

Buradan Dow Jones Sanayi Endeksi’ne geçiyorum

DJI_18_01_2014_1

Yakından bakınca böyle görünüyor. Detaylarını tartışmıyorum. [i] olarak etiketlenen dalganın bu aşamada uzaması beklenmez. Bu nedenle “kusursuz” bir sayım değil. Büyük resme uyduğu için bunu tercih ediyorum.

DJI_18_01_2014_2

Biraz geri çekilip bakınca “φnans galerisinin güzel resimlerinden biri” çıkıyor ortaya. Birbirinin kopyası iki fraktal pencere içinde oluşmuş iki zigzag, doğal olarak akla ikili zigzag kalıbı getiriyor. Bu sayıma göre kalıp tamamlanmak üzere görünüyor. İkinci fraktal pencereden taşma acaba Mrs. Yellen’e açılan fraktal kredi midir? Çok yakında göreceğiz.

DJI_18_01_2014_3

Bu grafik kendisini fazlasıyla anlatıyor. Daha fazla yoruma gerek duymuyorum. Bu grafikle ilgili tek kuşkum şu:

Acaba [W] ve [X] etiketleri koyduğum dalgalardan oluşan yapı bir A-B tabanı mı? Zannetmiyorum.

Finansal görünümü bu şekilde tamamlıyorum.

Sosyonomik görünüme geri dönmeden önce kulak yolundan östaki borusuna doğru Finlandiya’lı grup Children of Bodom’dan Silent Night, Bodom Night gönderiyorum.

Grup, adını 1960 yılında cinayetlerin işlendiği Bodom Gölü’nden alıyor. O yıl, Espoo kentinin 22 kilometre ötesindeki Bodom gölünün kıyısında dört genç kamp kuruyor. Sabaha karşı 4 sularında biri gençlerden üçünü bıçaklayarak öldürüyor ve dördüncüsünü yaralıyor. Sağ kalan genç, 2004 yılına kadar normal yaşamını sürdürüyor ve nihayet cinayetin 44. yılında diğer üç gencin katili olduğu şüphesiyle yeniden dava açılıyor ve Nils Willhelm Gustafsson, arkadaşlarının katili olmak suçundan hüküm giyiyor.

Edgar Alan Poe’nun 1841 yılında kaleme aldığı Morgue Sokağı Cinayetleri dünya edebiyatının klasiklerinden biri kabul edilir. Ben ne cinayet romanlarından hazzediyorum, ne de içinde şiddet olan herhangi bir sanat türünden.

Kimilerine göre şiddetin bile bir estetiği var. Bence olamaz. Olsa olsa şiddetten çıkartılacak dersler olabilir. Finlandiya bugün dünyanın gelişmişlik kriterlerine göre ülkeler listesinin en tepesinde yer alıyor.  Sanırım bunu, üzerinden 44 yıl bile geçmiş olsa adaletin yerini bulması anlayışına borçlu.

Kadın cinayetlerinin rekordan rekora koştuğu, sokaklarında gencecik çocukların daha güzel bir dünya istedikleri için herkesin gözünün önünde öldürüldüğü, suçluların hiç bir şey olmamış gibi aramızda gezdiği bir ülkede basketbol ve borsa düşüyormuş, çok mu şaşırtıcı? Düşmeyen ne var ki? Finlandiya 44 yıl sonra bile olsa, “Bodom gecesinin sessizce üzerine çökmesine” izin vermemişti. Hiç şüphem yok, Türkiye de vermeyecek.

Reklamlar

5 thoughts on “Sosyonomik ve Finansal Görünüm, 18 Ocak 2014”

  1. Selam hocam,
    Çalışmalarınız için teşekkürler.
    Elliot wave principle da figure 1-44 Silver için a nine wave triangle dan bahsediliyor.Sayfa 51. Ne dersiniz?
    Saygılarımla,
    Ali Avcı

    Beğen

  2. “In rare cases one of the subwaves (usually wave E) is itself a triangle, so that the entire pattern protracts into nine waves.”

    Bizde de örneği var: U100 24.10.1997-12.12 1997. Üçgen kalıpta oluşan E dalgasında mümkündür.

    Beğen

  3. Merhaba Tuncer Bey,

    Öncelikle şunu belirtmek isterim ki sizin gibi bir ” bilgi dünyası ve dünya görüşüne sahip beyefendiye ” sahip olduğumuz için çok şanslıyız ve ayrıcalıklıyız.

    Ben bu yolda yeni bir Elliottisyen adayı sayılırım. Bu noktada dalgalar beni öyle içine çekti ki hemen bir öğrenci mantığı ile bu işin sınavına girmeliyim dedim ve sınavı geçtim. ( CEWA Exam )

    Asıl soruma gelince; kitaplarda bir çok kurallar bulunuyor ve bu kurallar birçok kitapta da aynı ama kurallar kadar önemli rehber ilkeler ( guidelines ) bulunuyor. Mesela; yukarıda sizin de bahsettiğiniz A-B çatısı mesela.

    Bu tarz rehber ilkeleri öğrenebileceğim kaynakları benimle paylaşır mısınız ?
    ( Belirtmeden geçemeyeceğim eserlerinizin çıkacağı günü iple çekiyorum .)

    Saygılarımla..

    Beğen

  4. Merhaba,

    Öncelikle övgünüz için çok teşekkürler ve sınavı başarıyla geçtiğiniz için tebrikler.

    A-B tabanı bir rehber ilke değil. Elliott’un özgün eserlerinde kısaca değinip geçtiği ve daha sonra üzerinde durmadığı bir kavram. Elliott, teorisini duyurduğu kısacık dönemde teori üzerinde bazı “deneysel” fikirlerini de paylaşmış. Her ne kadar Dalga Prensibi tutarlı ve kesin bir takım kural ve rehber ilkelere dayansa da, şüphesiz ki üzerinde tartışılması ve belki de yeniden yorumlanması gereken pek çok unsur içeriyor.

    A-B tabanı da bunlardan biri.

    Kitaplarımın yayımlanmasında artık son aşamadayız. Sorunuzun cevabını kitabımda bulacağınızı umuyorum.

    Selam ve sevgiler

    T.Ş.

    Beğen

  5. Yorumlarınız için teşekkür ederim Tuncer Bey,

    Önceki paylaşımımda da belirtmiştim sanıyorum yine tekrar etmek zorundayım kitabınızı dört gözle bekliyorum tabii ki Sosyonomi konulu kitabınızı daha büyük bir ilgi ile.

    Müsadeniz ile sormak istediğim bir soru daha var; EWI ekibi son 3 aydır global piyasaları her ‘update’ ettiklerinde bu zaman zarfında yaşanan her yeni tepeyi ‘major top’ olarak işaretliyor. Ancak ‘ global makro ‘ gelişmeler işaretlemelerin kaydırılmasına neden oluyor. Tabii ki Elliott Teorisi’nde kitle psikolojisindeki değişmelerin diğer etkenlerdeki değişmelerin sonucu değil tam tersine diğer etkenlerin değişmesini tetikleyen öncü düşüncesinden hareket ederek; ilk önce kitlenin duygularını ve beklentilerini yansıtan finansal piyasalarda bozulmalar yaşanmasının beklenmesi çok doğaldır düşüncesini kabul ediyorum.

    Bu noktadan hareketle yazınızdaki DAX Endeksi’ne geçmek istiyorum. 2012 yazından sonra ilerleyen yapıyı 1-2-3-4-5 şeklinde işaretlediğinizi görüyorum ve sanıyorum bu da (C) dalgasını oluşturuyor. Bunu da çember içinde 1 olarak işaretliyorum. Ancak endeks bu işaretlemeden sonra yükselmeye devam etti.

    Peki, sonraki bu yükselmeyi ‘ Genişleyen Yassı Düzeltme ‘ ve (A) – (B) – (C) olarak işaretleyip şu an (B) dalgasının son hareketleri içindeyiz şeklinde yorumlayıp; grafiğinizi devam ettirmeye çalışıyorum. Ancak; haftalık grafiğe baktığımda son yükselişin (B) dalgası tarzında gelişmediğini ve bir itki dalgası niyetinde olduğunu görüyorum. ( veya yanlış görüyorum )

    Bu konuda görüşlerinizi benimle paylaşırsanız çok memnun olurum.
    ( Kıymetli zamanınızdan çalmak istemiyorum, yazıma cevap vermek isterseniz müsayit olduğunuz herhangi bir zaman zarfında yazabilirsiniz. )

    Saygılarımla..

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s