Oy Verme Eğilimlerinin Fibonacci Analizi

Fibonacci matematiği tüm insan etkinliklerindeki yönelişleri belirleyen en önemli dinamiktir. İnsan kitleleri Fibonacci oranlarıyla ayrışmaya meyillidir ve ayrışma Fibonacci oranlarına ulaştığında kısa, orta ya da uzun vadeli trend değişimi gerçekleşir.

 

1-2-toplam

Bu grafik, 1950 ile 2011 yılları arasında yapılan 16 milletvekili genel seçiminde seçmen tercihlerinin seçimde birinci ve ikinci olan partilere hangi oranda yansıdığını gösteriyor. Grafikte apaçık görüldüğü üzere:

1) Seçmen tercihleri 1950 ile 2000 arasındaki elli yıl boyunca birinci ve ikinci sırayı paylaşan iki partiden diğerlerine doğru dağılma eğilimi gösteriyor.

2) Dağılma %90’lardan başlıyor, %78.6, %61.8 ve %38.2 Fibonacci oranlarının oluşturduğu “destek ve dirençler” arasında salındıktan sonra 1999 seçimlerindeki en düşük oran olan %40’da (DSP:22, MHP:18) sona eriyor.

3) 2002 seçimleri ile beraber yeni bir dalga başlıyor ve bu dalga ile ilk iki partiye yönelen oylar son seçimdeki %76’ya  (AKP:50, CHP:26) ulaşıyor.

1-2-fark

 

Yukarıdaki grafik, milletvekili seçimlerinde birinci ve ikinci sırayı alan partiler arasındaki oy farkını gösteriyor. Bu grafiğe göre de bir Fibonacci oranı olan %23.6, Türkiye seçimler tarihinde birinci ve ikinci partiler arasındaki oy farkının sınır değerini oluşturuyor.

1-parti_2

 

Yukarıdaki grafik, seçimlerden birinci çıkan partiyi ve oy oranını gösteriyor. Birinci parti oyları 52 yıl boyunca bir kanal içinde düştükten sonra, 2007 yılında kanal üst bandını kırıyor ve 2011 yılında %50 seviyesine kadar yükseliyor.

2-parti_1

 

Milletvekili seçimlerinde ikinci olan partinin oyları ise, hala düşüş kanalının içinde ve son seçimde ikinci olan CHP’nin aldığı %26 oy, tam kanal sınırında.

3-parti1

 

Milletvekili seçimlerinde üçüncü olan partilerin aldığı oylar ise, 1950 yılından beri yükselen trend çizgisi ile, 1983 yılından beri alçalan trend çizgisi arasında sıkışıyor. Bu sıkışma üçüncü parti oylarını %10-13 bandının içinde tutuyor. Bu grafikten de kolayca görüleceği üzere, %23.6 olan Fibonacci oranı, üçüncü parti oylarının üst sınırını oluşturuyor.

Yukarıdaki grafikler, 1950 yılından beri yapılmakta olan seçimlerde oyların rastgele dağılmadığını, Fibonacci dinamiğine uygun bir şekilde ve düzenli trendler halinde yükselip alçaldığını gösteriyor.

2014 yerel seçimleri, 2015 milletvekili seçimlerinde ortaya çıkacak oy dağılımının sinyalini vermesi bakımından önemli. “Teknik” olarak şu soruların cevabı aranacaktır:

1) Seçimden birinci çıkacak parti %50’yi aşabilecek mi?

2) Seçimden ikinci çıkacak parti 1950 yılından beri devam eden düşüş kanalının üst bandını kırabilecek mi?

3) Seçimden üçüncü çıkacak parti, alçalan ve yükselen trend çizgileri arasında sıkıştığı bölgeden çıkabilecek mi? Çıkarsa ne yöne çıkacak?

Seçimler, uzun kampanya dönemlerinde oluşan duygusal atmosfer nedeniyle seçmenleri Fibonacci oranları ile ayrıştırır. Bu ayrışmaya bağlı olarak da iki, üç ya da çok partili bir oy dağılımı ortaya çıkar.

1950 yılından beri yapılan seçimlerde de böyle olmuş; seçmenler hep Fibonacci oranları ile ayrışmaya meyletmiş. Birinci ve ikinci gelen partilerin aldıkları oy yüzdeleri üzerinden şöyle bir sınıflandırma yapılabilir:

Tek Partili Sistem:

Tip A: Tek partiye dayalı sistem: (%100-0)

Pratik olarak hiç bir demokratik sistemde oy dağılımı bu şekilde çıkmaz. Kitleler oylarını muhakkak şu veya bu şekilde birden fazla partiye dağıtırlar. Sadece tek parti dönemlerinde ya da seçmenin tek partinin adaylarına oy vermeye zorlandığı seçimlerde buna benzer bir dağılım çıkar. (1923-1945 dönemi)

İki partili sistem

Seçimlere ya iki parti girer, ya da ikiden fazla parti girse de oylar ağırlıklı olarak iki partiye dağılır.

Tip B1 – %61.8-%38.2 (genellikle sadece iki partinin yarıştığı, partilerden birinin diğerine ciddi üstünlük sağladığı durum)

1954 seçimleri – Oy dağılımı: DP:57-CHP:35

Tip B2 – %50-%50 (genellikle iki partinin yarıştığı ve oyların hemen hemen eşit dağıldığı durumdur. Türkiye’de örneği yok. İki partinin yarıştığı ABD’de başkanlık, temsilciler meclisi ve senato seçimlerinde sıkça karşılaşılan bir durum)

Üç partili sistem

Tip C1 – %61.8 – %23.6 (İkiden fazla partinin yarıştığı, bir partinin diğer partilere ezici üstünlük sağladığı durum, oylar bu şekilde dağıldığında üçüncü bir parti kalan %14.6’nın tamamını da alsa, çok güçlü bir tek parti ve zayıf bir veya iki muhalefet partili bir durum ortaya çıkar.)

Türkiye tarihinde örneği yok. 2013 başında kamuoyu yoklamaları Cumhuriyet tarihinde ilk kez bu durumun yaşanabileceğini gösteriyordu.

Tip C2 – %50 – %38.2 (İkiden fazla partinin yarıştığı, oyların ağırlıklı olarak iki partide toplandığı durum)

1950 seçimleri – Oy dağılımı: DP:52-CHP: 39 (Kapalı oy, açık sayım usulüne göre yapılan ilk seçimdir. Oyların geri kalan kısmı bağımsızlara ve çok zayıf üçüncü partiye dağılmıştır. Her ne kadar üç partili sistem kabul edilse de, pratikte iki partili sistemdir.)

Tip C3 – %50 – %23.6 (Bir partinin ciddi farkla kazandığı, ikinci ve üçüncü partilerin oldukça geride kaldığı, tek parti iktidarı ile sonuçlanan seçimler)

2007 ve 2011 seçimleri (sırasıyla AKP:47-CHP:21 ve AKP:50-CHP:26) kısmen 1965 (AP:53-CHP:29) ve 1983 (ANAP:45-HP:30) (Genellikle bir duygusal şokun ilk etkileri geçtiğinde ortaya çıkan bir sonuçtur. 1960 ve 1980 askeri müdahalelerinin ve 2001-02 ekonomik krizinin bir kaç sene sonrasında ortaya çıkması çarpıcıdır.)

Dört partili sistem

Tip  D1 – %38.2-%38.2 (İki partinin başa baş yarıştığı, üçüncü ve bazen de dördüncü partinin anahtar konuma gelmesiyle sonuçlanan seçimler.)

1961 ve 1977 seçimleri (sırasıyla CHP:37-AP:35 ve CHP:41-AP:37) (Bu seçimlerden ilki büyük koalisyonla, ikincisi anahtar konumuna gelen üçüncü ve dördüncü partilerle kurulan koalisyonlarla sonuçlanmıştır.)

Tip D2 – %38.2-%23.6 (İki partinin düşük yüzdelerle yarıştığı, üçüncü ve dördüncü partilerin de ilk iki partiye yakın oy aldığı seçimler)

1987 (ANAP:36-SHP:25), 2002 (AKP:34-CHP:19) ve kısmen 1973 (CHP:33-AP:30)

Çok partili sistem

Tip E – %23.6-%23.6 (İki partinin çok düşük yüzdelerle yarıştığı ve üçüncü partinin diğerlerine yakın oranda oy aldığı seçimler. Bu tip seçimler sonunda ya ilk iki sırayı alan partiler birbirleriyle, ya da birinci ve ikinci sıradaki parti üçüncü partiyle koalisyon kurar.)

1991 (DYP:27-ANAP:24), 1995 (RP:21-ANAP:20) ve 1999 (DSP:22-MHP:18)

Bu sınıflandırmaya göre Türkiye’de seçimler 1950-2011 arasında şu sırayı izlemiştir:

A-C2-B1-B2-D1-C3-C3-D2-D1-C3-D2-E-E-E-D2-C3-C3

Seçimlerde ilk iki partinin ne şekilde sıralandığını bir matris üzerinde göstermek gerekirse:

matris

 

Matriste açıkça görüldüğü üzere, Türkiye tarihinde yapılan hiç bir seçimde ilk iki parti arasında paylaşılan oylar komşu bölge harici bir bölgeye gitmemiştir. Oy verme eğiliminin doğal dinamiği, oy dağılımının bir bölgeden komşu bölgeye yönelmesidir.

Son seçim C3 dinamiğine uygun bir şekilde sonuçlandığı için, bir sonraki seçimde muhtemel seçenekler C1, B1, C2, D1 ya da D2’dir.

Bu seçenekleri, seçime katılan mevcut partileri dikkati alarak gözden geçirmek gerekirse:

C1 (%61.8-%23.6) : 2013 yılının başında, o dönemde yapılan kamuoyu anketlerine göre oy verme eğilimi bu bölgeye yönelmişti. Birinci parti olan AKP oyları %62’ye yönelmiş, ikinci parti olan CHP oyları %23.6 üst sınır olmak üzere sabitlenmişti. Bu dinamik Taksim/Gezi olaylarının patlak vermesiyle bozuldu.

B1 (%61.8-%38.2) Bu ihtimal sadece üçüncü partinin tamamen erimesi, ya da seçime sadece iki partinin girmesi halinde mümkündür. Böyle bir ihtimal olmadığına göre bu seçenek ihmal edilebilir.

B2 (%50-%50) Aynı şekilde sadece iki partinin yarıştığı bir seçimde buna benzer bir sonuç çıkabilir. Dolayısıyla bu seçenek de ihmal edilebilir.

D1: %38.2-%38.2 İlk iki parti birbirine %38.2 civarında eşitlenirse, bu sonuç çıkabilir. Bu sonuç mevcut partiler dikkate alınırsa sadece üç durumda gerçekleşebilir:

D1.1. AKP ciddi oy kaybına uğrar CHP %50 civarı oy arttırır,

D1.2. AKP ve CHP ciddi oy kaybına uğrar MHP oylarını yaklaşık üçe katlar,

D1.3. AKP dramatik ölçüde oy kaybeder, CHP oylarını %50, MHP oylarını %200 civarında arttırır.

D2: %38.2 – %23.6 İlk iki parti arasında 15 puana yakın bir fark oluşur, üçüncü parti güçlenir ya da oylar büyük oranda küçük partilere dağılır. Bu sonuç da mevcut partiler dikkate alındığında şu şekilde gerçekleşebilir:

D2.1. AKP ciddi oy kaybına uğrar, CHP oylarını arttıramaz, AKP’den kopan oylar MHP ve küçük partilere doğru dağılır.

D2.2 AKP oyları yarı yarıya düşer, CHP oyları iki katına çıkar.

D2.3. AKP ve CHP oyları yarı yarıya düşerken, MHP oyları yaklaşık üçe katlanır.

C3: %50-%23.6: Bu ihtimal de ancak üç durumda gerçekleşebilir:

C3.1. Mevcut oy dağılımı fazla değişmez, a) AKP %50 civarında oyla birinci parti olur, CHP ve MHP de hemen hemen bir önceki seçimdeki kadar oy alır, ya da b) AKP %50 civarında oyla birinci olur, MHP ve CHP yer değiştirir.

C3.2. AKP, yarı yarıya oy kaybeder, CHP oylarını ikiye katlar. MHP oyları fazla değişmez.

C3.3. AKP yarı yarıya oy kaybeder, MHP oylarını dörde katlar. CHP oyları fazla değişmez.

Son kamuoyu yoklamaları dikkate alındığında, oylarda dramatik ölçekte değişim mümkün görünmediğine göre, en azından 1,5 ay sonraki  yerel seçimde yukarıdaki dokuz olasılıktan sadece üçünü dikkate alabiliriz:

1) (C3.1a) Mevcut oy dağılımı fazlaca değişmez.

2) (D1.1) AKP en fazla %38’e kadar iner, CHP en fazla %38’e kadar çıkar.

3) (C3.1b) AKP oyları %50 civarında kalır, MHP %24’e yaklaşarak ikinci parti adayı olur. CHP oyları artmaz, ya da %20’nin altına geriler.

Son kamuoyu araştırmalarından bir kısmı ilk, diğer bir kısmı ikinci ihtimalin muhtemel olduğunu gösteriyor. Üçüncü ihtimal seçime 1,5 ay kala kamuoyu araştırmalarına yansımadığına göre, bu seçimde en düşük olasılık olarak kabul edilebilir. Bu durumda AKP oylarının %38-50, CHP oylarının %23-38 arasında gerçekleşeceği, MHP’nin ise kamuoyu anketlerine de yansıdığı üzere oy arttırarak %15’in üzerine çıkacağı, ancak 2. parti olma ihtimalinin düşük olduğu varsayılabilir.

2014 yerel seçimleri muhtemelen C3 ya da D1 bölgesinde geçecek gibi görünüyor. Henüz bir sene önce oy verme eğilimlerinin C1’e yöneldiği göz önüne alınırsa, yerel seçimde çıkacak sonuçlar, bir sene sonraki milletvekili seçimlerindeki yönelişi göstermesi bakımından önemli olacaktır.

C3 ya da C2 bölgesinde gerçekleşecek bir sonuç, bir sonraki seçimde iki partili bir oy dağılımına yöneliş sinyali verecek.

D1’e yöneliş de iki partili sisteme yöneliş anlamına gelecek. Ancak bu yöneliş, 1950’ler benzeri çok güçlü iki partiden ziyade, üçüncü ve dördüncü partilerin desteğine muhtaç, 1970’ler benzeri bir iki partili sistemi düşündürecek.

D2’ye yöneliş ise zayıflayan birinci parti, güçlenemeyen ikinci parti, dolayısıyla üçlü, dörtlü, hatta 1990’lar benzeri bir çoklu parti dönemine girildiğini gösterecek.

2014 yerel seçimleri, önümüzdeki bir ay içinde oy verme eğilimlerini değiştirecek dramatik gelişmeler olmazsa, sıralamayı değiştirmeyecek, ancak 2015 milletvekili seçimlerinde oy dinamiklerinin hangi bölgeye yöneldiğini  gösterecektir.

Daha orta ve uzun vadede ise bambaşka dinamikler işliyor. Bu bakımdan 2013 yılının ilk çeyreği ilginç bir dönemdir. Oy verme eğilimlerinin pek çok partiye dağıldığı 1999-2002 döneminin ardından gelen ve on yıldan fazla süren bu dönem seçmen tercihlerini çok güçlü birinci parti, zayıf ikinci ve üçüncü parti bölgesine (C1) çekerken, finansal göstergeler de tarihi en uç seviyelere yönelmişti. Duygusal trendin diğer gösterge alanlarından TL faizleri 5’in altına inmiş, borsa endeksi 100,000 sınırına yükselmişti. Oy verme eğilimleri ve finansal algı, o tarihte işleyen aynı dinamiğin bir sonucuydu. Trend 2013 yılının Haziran ayında sona erdi.

Önümüzdeki yıllarda oy verme eğilimlerine en fazla etkide bulunacak gelişme, 2013 Haziranında Gezi olayları ile patlak veren dinamiktir. Bu dinamiğin belli başlı unsurları şunlardı: Yeniden tanımlanmaya muhtaç, daha yaygın bir özgürlük anlayışı, çevre duyarlılığı, geçmiş on yılların paradigması içinde tarif edilen kimlik tanımlarına itiraz, takım taraftarlığına, cinsel tercihlere, ulusal sembollere sahiplenme ve başta kent yönetimi olmak üzere, toplumu ilgilendiren pek çok konuda söz sahibi olma talebi.

Taksim/Gezi’de ortaya çıkan dinamik önümüzdeki yıllarda yükselecek çok yaygın ve güçlü bir dalganın sinyali kabul edilmelidir. 2014 yerel seçimlerini heyecansız hale getiren, bu dinamiğin mevcut partiler sistemi içinde karşılığını bulamamış olmasıdır. Önümüzdeki yıllarda 20. yüzyılın kuşaklarından çok farklı yeni bir kuşak, başta kadınlar ve eğitimli kent çalışanları olmak üzere siyasal sisteme ağırlık koyacak ve tahmin edilenden çok daha kısa bir süre içinde olağanüstü bir değişim ve dönüşümü başlatacaktır.

Taksim/Gezi’de ortaya çıkan dinamik, daha sonraki seçimlerde de bugünkü partiler sistemi içinde bir karşılık bulamazsa, mevcut siyasal sistemin de, 20. yüzyılın pek çok unsuru gibi ıskartaya çıkma ihtimali doğacak. Taksim/Gezi dinamiği, akacağı demokratik kanalları bulur ve mevcut siyasal sistem içinde temsil olanağı bulursa, belki bir sonraki seçimde değil ama görünür bir gelecekte seçmen tercihlerini B1, hatta C1 bölgesine taşıyabilir.

21. yüzyılın ilk on yılında sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yerinde olağanüstü bir değişim dinamiği işliyor. İletişim devrimi ile tetiklenen bir dalga dünyayı 20. yüzyıldan çok farklı bir  rotaya sürüklüyor. Taksim/Gezi, bu dalganın Türkiye’deki izdüşümüdür ve Türkiye’nin geleceğini belirleyecek en önemli dinamik olmaya adaydır.

Reklamlar

5 thoughts on “Oy Verme Eğilimlerinin Fibonacci Analizi”

  1. Tuncer Bey mukemmel bir calisma olmus, elinize ve bilginize saglik. 1. partinin %50 bandini kirmasi ve 2. partinin kanaldan cikip cikamayacagi merak konum olacak.

    Beğen

  2. Bu detaylı çalışma için tebrikler, lakin piyasa analiz yöntemlerinin, bir toplumun siyasal sosyal davranışlarını öngörmek için kullanılmasının ne kadar doğru bir yaklaşım olup olmadığının tartışılması gerek. Kaldı ki, Türkiye gibi iktisadi, siyasi ve askeri olarak büyük küresel oyunculara bağımlı olan ülkelerdeki siyasal tercihler her daim manipüle edilmiştir. Sosyo-ekonomik hayatı derinden etkileyebilecek ani finansal saldırılar ile yapı taşları oynatılmış, oluşturulmuş yapay gündemler siyasal tercihleri radikal biçimde değiştirilmiş ( unutmayalım ki AKP’nin iktidara gelişi de bu türden bir manipülasyon sürecinin sonucudur) Türk Milleti ne zaman doğal ritminde bir siyasal davranış kalıbı ortaya koymuştur ki, şimdi bu süreci geriye dönük olarak kendini tekrarlayan bir dinamik modele oturtabiliyorsunuz? Bu çalışma Batı’daki yerleşik demokrasilerde kullanılabilir belki ama herhalde Türkiye onlardan biri ; en azından bugün için; değildir. Yine de emeğinize sağlık!.

    Beğen

  3. Tuncer bey öncelikle elinize sağlık ancak yine de Selva Tor un yorumuna da katılmamak elde değil. Bir ülke düşünebiliyormusunuz pekçok aydın öldürülüyor ve süreç sonunda iktidara yine tek başına sağ tandanslı bir parti geliyor. Oysa tam tersini beklersiniz. Ama olmuyor. Neden? Herhalde bunu trendle değil beyin kontrolu gibi yöntemlerle açıklayabilirsiniz bu konudaki görüşlerinizide çok merak ediyorum.
    saygılar

    Beğen

    1. Temel yaklaşım şudur: “Bireylerin önemli bir yoğunluk alanı olan sosyal davranışın büyük bir kısmı özgün olmaktan ziyade itkiseldir.” (Giddings)

      Kitleler oy verirlerken belli bir siyasal ya da ideolojik duruşu göz önüne almazlar. Bu, özellikle de belli parti, dernek ve sendikalarda örgütlü olmayan bireyler için böyledir.

      Bence oyların “sağ” ya da “sol” olarak sınıflandırılması yanlıştır.

      Kitlelerin oy tercihlerini belirleyen temel faktörler: 1) Sürü davranışları ve çoğunluğa uyma eğilimi 2) Bilgi şelaleleri 3) Semboller ve bu sembollere yüklenen anlamlar 4) Hemşehri dayanışması ve alt-kimlikler, 5) Kısa erimli beklentilerdir.

      Kitlelerin neden Fibonacci oranlarıyla (ve altın orana yakınsayarak) ayrıştığı ile ilgili cevap ise sosyal psikolojinin deneylerinde aranmalıdır. Çılgınlık ve Çöküş isimli kitabımda beynin işlevsel yapısı ile ilişkilendirmiş, neo-korteks/limbik sistem karşılaştırması ile şöyle bir sonuca ulaşmıştım: Kitleler korkunun baskın olduğu kitlesel eylemde altın oranın büyük kısmı (%61.8), kaygının baskın olduğu kitlesel eylemde küçük kısmı (%38.2) oranında toplanmaya meyillidir. Bu sonuçlar sosyal psikolojinin ünlü Milgram, Schachter, Mintz, Sarnoff-Zimbardo deneyleri ile doğrulanmaktadır. Örneğin Schachter, deneylerindeki bulguları şöyle yorumluyor: “korku duygusu yüksek insanlar korku duygusu düşük olanlardan daha toplumsaldır. (topluluğa uyma eğilimleri daha yüksektir)”

      Sn. Tor’un oy tercihlerinin manipüle edilmesi konusundaki görüşüne sadece bu bağlamda katılabilirim: Korku duygusu yüksek kitleler topluluğa uyma eğilimi göstereceklerdir. Doğal ritminde bir siyasal davranış modeli oluşturmadığı görüşüne ise katılmıyorum. 1987 ile 1999 yılları arasında oy verme modeli ile ilgili bir çalışmamı twitter’da paylaşmıştım. (https://twitter.com/TuncerSengoz/status/436927679946690560)

      Burada göz ardı edilmesi mümkün olmayan çok belirgin bir matematik model işliyor. Böyle bir modelin, doğal ritmi zorlanarak manipüle edilmesi asla mümkün değil.

      2000’li yıllardaki dinamik ise 1987-99 döneminden farklıdır. (Tıpkı bu dönemin 1950-1977 dinamiğinden farklı olması gibi) 2000’li yıllarda başka bir matematik model işlemeye başlamıştır. (Bu konuda çok ayrıntılı bir çalışmam var; daha önce blogda paylaşmıştım. Server değişikliği nedeniyle bu çalışmayı blogdan kaldırmak zorunda kaldım. 2014 yerel seçimlerinden sonra, yeni verilerle revize ederek tekrar yayımlayacağım.)

      Teorik olarak da, pratik sonuçları itibarıyle de oy verme dinamiği asla rastgele değil, tam tersine matematik olarak anlamlı bir modeli takip etmektedir.

      Buraya bir ilave daha yapmak istiyorum: Oy verme dinamiğinin gerisinde siyasal bilinç ve ideolojik duruşun değil, itkisel sürü davranışının olduğuna dair en önemli bulgulardan biri, Fransız reklamcı Jacques Séguéla’nın yürüttüğü kampanyalardır. Séguéla, 1981 Fransa başkanlık seçiminde Mitterand’ın kampanyasını yürütmüş ve tamamen seçmenin bilinç altına hitap eden (yanlış hatırlamıyorsam 3-4 dakikalık) bir video ile seçmen davranışlarını yönlendirme konusunda büyük bir başarı kazanmıştır.

      Elbette Séguéla’nın Mitterand’a seçim kazandırması (ya da kaybettirmesi) mümkün değildi. (Nitekim bir kaç sene sonra Mesut Yılmaz’lı ANAP’ın seçim kampanyasını yürütmüş ve seçimi ANAP’a kazandıramamıştı.) Séguéla’nın ve onu takip eden pek çok reklamcının yaptığı, “kararsız” oyları bir davranış modeli oluşturarak yönlendirmeye çalışmaktan ibaretti. Eğer bir başarı söz konusu ise, bu başarının bir kaç puandan fazla olduğunu sanmıyorum. Çünkü temel yaklaşımım şudur: Dalgaları yaratamaz, durduramaz, hızlandıramazsınız; olsa olsa kararsızları dalganın itkisel çekim alanına sürükleyebilirsiniz. Dalga belli bir fraktal kalıbı oluşturarak yükselecek ve çökecektir.

      Beğen

Yorumlar kapalı.