Yeni-İnsan Çağı Öncesinde

Tartışma yeni değil; 2003 yılında Peter Schwartz & Doug Randall imzasıyla Imagining the Unthinkable (düşünülmeyeni düşünmek) ismiyle 22 sayfalık bir rapor yayınlanmış, yayınlandıktan sonra da büyük tartışmalara neden olmuştu. Pentagon’a sunulan bu raporun üst başlığı An Abrupt Climate Change Scenario and Its Implications for United States National Security (ani iklim değişim senaryosu ve Birleşik Devletler ulusal güvenliğine etkileri) idi.

Ani iklim değişiminin yol açabileceği ekonomik/politik kaos, yaygın bir şekilde ilk kez bu raporla dünya gündemine girmişti.

The Day After TomorrowTehlike, kısa zamanda popüler kültürün konusu haline gelmiş, 2004 yılında gösterime giren The Day After Tomorrow (Yarından Sonra) filmi sayesinde Hollywood tarzı klişelerle seyirciye satılmıştı.

Daha sonra konu, filmde gösterildiği biçimiyle “ani” bir felaket yaşanmadığı için sıradan insanın gündeminden düştü ve dar akademik/bilimsel çevrelere hapsoldu. Sıradan insan, bir sabah uyandığında New York şehrini yutan dev dalgaları görmemişti; gündelik hayatına dönebilir, gönül huzuruyla sıradan hayatını sürdürebilirdi.

2005 yılında, saygın bir bilim adamı olan Jared Diamond’ın Collapse: How Societies Choose to fail or succeed (Çöküş: Medeniyetler Nasıl Ayakta Kalır ya da Yıkılır) isimli kitabı yayımlandı. Bu kitabında Diamond, başta çevresel faktörler olmak üzere toplumları çöküşe götüren etkenleri inceliyordu.

2007 yılında eşik-altı tutsat piyasasında tetiklenen bir kriz hızla dünyanın her yerine yayıldı. Pek çok ekonomist bu krizi 1929 yılındaki borsa çöküşünü takip eden Büyük Buhran’dan sonraki en büyük kriz olarak nitelendirdi. Krizin “nedenleri” ve olası “sonuçları” ile ilgili sayısız kitap ve makale yayımlandı. Yaşanan krizi kapitalizmin, ya da en hafif yaklaşımla neo-liberalizmin sonu olarak değerlendirenlerin yanında, geçici bir düzeltme dönemi olarak görenler de oldu.

2008 krizinin ardından peş peşe gelen iflas dalgası sadece banka ve şirketleri değil, egemen ulusları, sanayi kentlerini de vurmuş, milyonlarca insanı yoksulluk ve sefaletin bataklığına sürüklemişti.

2010’ların başında gündeme yavaş yavaş yeni bir başlık taşındı: Eşitsizlik. Konuyu yaygın bir şekilde gündeme taşıyanlar, Fransız/Amerikalı ekonomist Emmanuel Saez ve Fransız ekonomist Thomas Piketty idi. Saez, Income Inequality: Evidence and Policy Implications (Gelir Eşitsizliği: Kanıt ve Politik Sonuçları) isimli çalışması, Piketty de Capital in the Twenty-First Century (Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye) isimli kitabıyla eşitsizlik konusuna dikkat çekiyordu.

Özellikle Piketty, büyük ses getiren kitabında ABD’deki eşitsizliğin “tarihin hiç bir döneminde, hiç bir toplumda görülmemiş boyutlara ulaştığını” söylüyordu.

Ekonomi, uzun yıllar boyunca parasal hareketlerin teknik sonuçlarıyla ilgi çektiği için önceleri fazla ses getirmeyen bu eserler, gün geçtikçe daha yoğun bir şekilde tartışılmaya başlandı.

Tam da Piketty’nin kitabının çok satanlar listesinde başa güreşmeye başladığı günlerde NASA tarafından finanse edilen ve Safa Motesharrei, Jorge Rivas ve Eugenia Kalnay imzasını taşıyan Human and Nature Dynamics (HANDY): Modeling Inequality and Use of Resources in the Collapse or Sustainability of Societies (İnsan ve Doğa Dinamikleri: Çöküşte ya da Toplumların Sürdürülebilirliğinde Eşitsizliği Modelleme ve Kaynak Kullanımı) isimli bir çalışma bütün bu tartışmaların üstüne tuz biber ekti. Raporda, uygarlığın önümüzdeki bir kaç on yıl içinde çökme riski olduğu uyarısı yapılıyordu. Yazarlara göre çöküş riskini yaratan en önemli faktörler gelir adaletsizlikleri ve kaynakların büyük çoğunluğunu kontrol eden seçkinlerin bu kaynakları aşırı ve ölçüsüz bir şekilde tüketmesiydi.

Son on yılda gitgide artan bir şekilde tartışılan konular bunlar: Ani İklim Değişimi, çevresel çöküş, ekonomik/finansal krizler, eşitsizlik, kaynakların seçkinlerin eline geçmesi, bu seçkinlerin oligarşik yönetimlerle kaynakları verimsiz bir şekilde kullanarak israf etmesi, kitlelerin artan bir hızla cehalete ve sefalete sürüklenmesi, çevresel/ekonomik risklerin yanında bir de yaygın bir küresel savaş riskinin  her geçen gün biraz daha yakın bir tehdide dönüşmesi.

LR_200Leonardo’nun Robotu, Geçmişe ve Geleceğe Sosyonomik Bakış üst başlığı ile yayınlanan serinin ilk kitabı. Bu kitapta bizi 21. yüzyıla taşıyan dalganın nasıl filizlendiğini, hangi evrelerden geçerek yükseldiğini ve bizi bugün hangi aşamaya taşıdığını, sosyonomik yaklaşımla izah etmeye çalışıyorum. Serinin ikinci kitabında ekonomik/finansal dinamikleri, üçüncü kitabında bu dinamiklerin sosyal arkaplana yansımalarını tartışıyorum.

Elbette yüzyılları kapsayan büyük bir dalganın değişim dinamiklerini tek bir yaklaşım yöntemiyle izah etmek mümkün değil. Diğer taraftan bu seriden yayımlanan (yayımlanacak) kitaplar okuyucuya en azından bugünlere nasıl gelindiği, dalgaların tam da Elliott Dalga Prensibi’nde izah edildiği biçimde nasıl yükselip çöktüğü konularında fikir verecektir.

Mayıs başında yayımlanan Leonardo’nun Robotu‘nda tartışılan konulardan örnekler vermek gerekirse:

Büyük Veba Salgını neden büyük bir düşüş dalgasının son ve en dramatik evresiydi? Büyük Veba Salgını sonrasında nasıl bir dünya algısı egemen oldu? Günümüzde yaşayan kuşakların dünya algısı geçen yüzyıllar içinde hangi değişim evrelerinden geçti?

Avrupa’da Bizans’ın düştüğü günlerde baskın ruh hali neydi? Bu ruh hali hangi derecede bir dalga sonuna işaret ediyordu? Bu ruh halinin baskın olduğu günlerde filizlenen dalganın dinamikleri nasıl ve ne yönde işliyordu?

Tarihçilerin Demir Yüzyıl olarak isimlendirdikleri 16. yüzyılda dünya hangi dalganın dinamikleri ile sarsılıyordu? Bu dinamikler Batı’yı ve Doğu’yu nasıl etkiledi? İspanyol, Osmanlı, Çin İmparatorlukları neden düşüşe geçti? İngiltere ve Hollanda’da yükselen dalgaların niteliği neydi?

19. yüzyılda patlak veren isyan ve devrim dalgası hangi dalganın karakteristiğini yansıtıyordu? Bu dalga neden kısa zamanda söndü? Avrupa’yı baştan aşağı değiştiren dalga neden bu isyan ve devrim dalgasının ardından geldi?

19. yüzyılda Avrupa’yı baştan aşağı değiştiren mühendisleri, bankerleri, girişimcileri motive eden dinamikler hangi dalgaların sonucuydu? 20. yüzyılda bu dinamikler nasıl değişti?

Avrupa’da yükselen dalga 19. yüzyılın sonunda Osmanlı’yı hangi finansal dinamiklerle etkiledi? Türkiye’de ilk borsa deneyleri nasıl sona erdi?

20. yüzyılın ikinci yarısında yükselen dalga, dünyada hangi kültür kodları üzerinde yükseldi? Bu kültür kodları günümüz dünyasının temel anlayış ve algısını ne yönde ve nasıl değiştirdi?

Geçmişte toplumları yıkıcı kararlar almaya iten faktörler nelerdir? Günümüzde bu yıkıcı faktörler nasıl işlemektedir?

Kadınların tarihteki rolü nedir? Kadın yöneticiler, belli dalga konumlarında mı ortaya çıkar? Dalga karakteristiği değiştiğinde kadın yöneticilerin konumu ve pozisyonu nasıl değişir?

Leonardo’nun Robotu‘nda cevap bulmaya çalıştığım soruların bir kısmı bunlar. Elbette her biri başlı başına bir kitap konusu olan bu sorulara sadece değinip geçebiliyorum. Zaten kitabın amacı da bu sorulara kapsamlı yanıtlar vermek değil, sadece sosyonomik bir bakış oluşturabilmek.

Geçmişe ve Geleceğe Sosyonomik Bakış serisini düzenli bir kitap yazma metodolojisi izleyerek yazmadım. Bu nedenle okuyucu, anlatımların klasik bir kitap kurgusunu izlemediği duygusuna kapılabilir. Amacım bir tarih ya da ekonomi kitabı yazmak değildi.

Geçmiş on sene boyunca dünyanın dört bir yanında yayınlanan otuza yakın gazetenin internet edisyonunu, ona yakın bilim sitesini, yüzlerce blog ve internet kaynağını düzenli olarak takip ettim. Bu dönemde arşivime eklediğim yüzlerce yazının her biri yeni bir düşünceyi tetikledi. Bu düşünceleri geliştirebilmek ve en önemlisi de bilgi dağarcığımı arttırabilmek için iki yüze yakın kitap okudum, sayfalar dolusu not aldım.

Geçmişe ve Geleceğe Sosyonomik Bakış serisi, biraz da bu bilgi bombardımanının kaosu içinde kaleme alındı.

Serinin ilk kitabı olan Leonardo’nun Robotu, Gagarin’in Uçuşu isimli makale ile bitiyor. Bu makaleyi kitabın en sonuna koymamın nedeni şu:

Bence 15. ve 16. yüzyıllarda filizlenen dalganın en yüksek zirvesi 1960’ların sonunda görüldü. İnsanın uzaya çıkışı, yaklaşık beş yüzyıl sürmüş bir dalganın finalidir. O tarihten beri düşüş dinamikleri işliyor. Diğer taraftan son elli yıldır yeryüzünde, paradoksal bir şekilde belki de beş bin yılı aşkın bir dönemde gelip geçen nesiller içinde en rahat ve kaygısız nesil hüküm sürüyor. Ben bu nesli, insanlık tarihinin en açgözlü, en doymaz ve en şımarık nesli olarak nitelendiriyorum. Leonardo’nun Robotu‘nda bu dönemi “hedonist insanın zirvesi” olarak isimlendirdim.

Yazının başında sözünü ettiğim tartışmalar, beş yüz yıl boyunca yükselen ve 1960’larda zirve yapan dalganın ardından gelen düşüş dönemi dinamiklerinin sertleşmeye başladığını gösteriyor: Hedonist insanın zirvesinden düşüyoruz. Gitgide artan sayıda insan, bir önceki yükseliş dalgasının dinamiklerinden kopuyor, düşüş dalgasının sarmalları içinde dibe çöküyor. Finansal balonların üstünde yüzen küçük bir azınlığın, şampanyalar patlatarak balonların keyfini sürüyor ve tek sesli ve tek yönlü bir iletişim vasıtasıyla pembe tablolar çiziyor olması, düşüş dinamiğinin yakıcı gerçeğini değiştirmiyor. Son dönemde yoğunluğu artan tartışma ve uyarılar, bu dönemin en yakıcı aşamasına geçilmek üzere olduğunu düşündürüyor.

Bütün dalgalar, önce zihinlerde yükselmeye başlar. Leonardo’nun Robotu‘nda son bir kaç yüzyılda yükselen dalganın zihinlerde nasıl doğduğunu göstermeye çalıştım. Aynı dinamik, düşüş dalgaları için de geçerlidir.

19. yüzyılın sonlarında, uygarlığın izlemekte olduğu rotaya dair kuşkular bazı zihinlerde belirmeye başlamıştı. Friedrich Nietzsche, Stefan Zweig, Aldous Huxley, George Orwell, E.M. Forster, Franz Kafka, Albert Camus, Jean Paul Sartre, daha geç dönemde Jean Baudrillard kuşkularını dile getiren düşünür ve yazarlardan sadece bir kaçı. Bilim dünyasında benzer kuşkuları dile getirenleri de eklediğimizde, özellikle 20. yüzyılın sonlarına doğru uyarıların arttığını görüyoruz. 

21. yüzyılın başında kaygılar daha da şiddetlendi. Ancak insanlık tarihinin en hedonist,  kaygısız ve şımarık nesli bu kaygılara kulak vermek yerine, tükenmekte olan bir dalganın keyfini sürmeyi tercih etti. Bu kaygısızlık, düşüş dalgası derinleştiğinde, yerini paniğe bırakabilir.

Her ne kadar derin bir düşüş dalgası öngörüyor olsam da, insan uygarlığının çökmekte olduğunu düşünmüyorum. Bence yaşanan, sadece tarihsel ölçekli bir düzeltmedir. Bu düzeltme, insan uygarlığının geçmiş beş yüzyıllık dönemini kapatacak, daha sonraki nesilleri yeni ve çok daha coşkun bir aşamaya taşıyacaktır. 

Ben bu aşamaya “yeni-insan çağı” diyorum.

Yeni-insan çağı neye benzeyebilir? Geçmişe ve Geleceğe Sosyonomik Bakış serisinin daha sonraki kitaplarında bu soruya cevap arayacağım. Şimdilik, notlarıma eklediğim bazı satırbaşları şunlar:

Geçmiş milyonlarca yıl boyunca, açık savana koşullarında, avcı-toplayıcı olarak yaşamını sürdürmek üzere evrimleşmiş beyniyle insan, üretime (doğanın yeniden yaratılmasına) yönelik bir toplumsal yapı oluşturamıyor. Doğanın tahrip edilmesi, geri dönüşümsüz doğal kaynakların geometrik artışla tüketilmesi, savaşlar, klan/milliyet/ırk/sınıf ayrımcılığı bu “biyolojik” uyumsuzluğun sonucudur.

Daha ileri üretim teknikleri daha fazla nüfusu ve daha karmaşık toplumsal yapıyı gerektiriyor, diğer taraftan nüfusun artışı ve toplumsal yapının daha da karmaşık hale gelmesi insan uygarlığını çözümsüzlüğe götürüyor.

Bu çözümsüzlük, insan toplumlarını bilimsel-teknolojik çıkmaza sürüklüyor. Daha fazla üretim daha fazla makineleşmeyi gerektiriyor, daha fazla makineleşme daha büyük işsizlik/bireysel üretimsizlik sorunlarına neden oluyor.

18. ve 19. yüzyılın aksine,  bilimsel gelişme daha fazla insanın örgütlü, disiplinli ve uyumlu çabasını gerektiriyor, bilimsel araştırmadan beklenen “faydanın” ortaya çıkış zamanı sürekli öteleniyor. Örneğin geçmiş yüzyıllarda bir kaç düzine insanın gözleme/deneye/kurama yönelik çabası yeni bilimsel/teknolojik buluşlar yapmak için yeterli iken, günümüzde binlerce insanın, milyarlarca dolarlık bütçelerle örgütlenmesi bile en basit buluş için yeterli olmayabiliyor.

Kar güdüsü ile örgütlenmiş toplumların bilimsel çıkmaza düşmesi kaçınılmazdır, çünkü bilimsel buluş için ayrılması gereken bütçe, beklenen kazancın mislilerce üstündedir ve kazanç ancak on yıllar sonra elde edilecektir. Örneğin uzay araştırmaları, asla kar beklentisi ile finanse edilemez.

Her büyük ekonomik patlama, bir bilimsel/teknolojik buluş ile tetiklenir. Bilimsel/teknolojik gelişmenin durması, ekonomilerin de durması anlamına gelir.

İnsanlığın içine düştüğü bilimsel/teknolojik/ekonomik/finansal/toplumsal çıkmazdan kurtulabilmesi için, kar beklentilerine dayalı toplumsal yapısını değiştirmesi gerekir.

Görünürdeki en yakın ve muhtemel bilimsel/teknolojik sıçrama alanı uzay bilimleri ve uzay teknolojileridir. Finansal kazanca dayalı mevcut sistemle bu alanda sıçrama kaydedilemez, çünkü olağanüstü miktarda kaynağın ve insan gücünün bu alana kanalize edilmesi gerekir.

Beyni avcı-toplayıcı gereksinimlerine (ve kısa/orta vadeli fayda anlayışına) göre evrimleşmiş bir tür bu alanda sıçrama yapamaz.

İnsan türünün önünde iki yol var: Beynini (matematik, pozitif bilimler, felsefe gibi alanlarda gelişerek) yarattığı karmaşık uygarlığa uygun hale getirmek, ya da (sürdüremediği) karmaşık uygarlığı, avcı-toplayıcı beynine uygun hale getirmek. İlk yol galaksinin, ikincisi cehennemin kapısını açacaktır.

Birinci yol daha muhtemel görünmektedir. 5000 yıl önceki tarım, üç yüzyıl önceki sanayi, bir kaç on yıl önceki bilgi/iletişim devrimleri yükselmekte olan Grandsupercycle dereceli dalganın satırbaşlarıdır ve bu dalga 14.-15. yüzyıldan sonra en coşkun aşama olan [III] no’lu evreye geçmiştir.

Her derecede dalga, kendi ölçeğinde düzeltilerek yükselir. 1960’larda finaline ulaşan Grandsupercycle dereceli dalga 40 yılı aşkın zamandır düzeltilmektedir. Bu dönemde yaşanan finansal patlama, bir çöküşle sona erdikten sonra bulunacak yeni zemin, “yeni-insan” çağının zemini olacaktır.

Son yıllarda yoğunlaşan tartışmalar, “yeni-insan” çağı paradigmasının arayışlarının başladığını şimdiden haber veriyor.

Reklamlar

1 thought on “Yeni-İnsan Çağı Öncesinde”

  1. “Leonardo’nun robotu” yaşamdaki tek kaçınılmaz olgular olan değişimleri (s.11-12) daha çok okumaya, şüpheciliğe, bilgiye doğru kışkırtan bir kitap.

    Kitabı okumaya başladığım gün gelen blog yazısı da ayrıca sürpriz oldu.

    Oniki sayfalık Dizin, öncesindeki kaynakça listesi için peşinen teşekkürlerimi sunmak isterim. Özellikle dizin, tekrarlı aramalar için oldukça kullanışlı olacaktır. Keşke, resimler, haritalar renkli basılabilseydi. Maliyet kaygıları nedeniyle yapılamamış olması üzücü…

    Keyifle okuyorum…

    Beğen

Yorumlar kapalı.