Hunger Games – Meşrulaştırılmış Şiddet

Şiddet ve vahşete dayalı edebiyattan hoşlanmıyorum. Çocuk edebiyatında şiddet ve vahşete hiç dayanamıyorum.

2012 yılında kızımın ısrarıyla, o yıl gösterime giren Açlık Oyunları’nı izledim. Kızım beni bir “kitap kurdu” ve “bilim kurgu uzmanı” olarak görüyor, soluksuz okuduğu romanı ve sinema uyarlamasını benimle tartışmak istiyordu. Kendisini kıramadım, beraberce filmi izledik.

Sinemadan çıktıktan sonra filmi uzun uzun tartıştık. Benim ilk yorumum, Running Man‘le, Lord of The Flies karışımı vasat bir film olduğu yönündeydi. Oysa kızımın tartışmak istediği, filmin senaryosu, ya da sinematografik değeri değildi; o ısrarla filmde anlatılan dünyayı tartışmak istiyordu.

Bir kaç gün süren tartışmalarımızın ardından, 2000’li yılların başında çocuklar ve gençler arasında bir hastalık salgını gibi yayılan Harry Potter, Twilight, Hunger Games serilerini dikkatle incelemeye karar verdim. Kitapları, roman yazarlarıyla yapılan söyleşileri okudum, filmleri izledim. Daha sonra gençler arasında şaşırtıcı bir hızla popülarite kazanan bu üç romanın sosyonomik değerlendirmesini yaptığım Harry Potter, Twilight, Hunger Games isimli makaleyi kaleme aldım.

Benim neslim, Kemalettin Tuğcu ve Jules Verne romanları, Dede Korkut Masalları, Tom Sawyer, Gulliver’in Seyahatleri, Robinson Crusoe gibi çocuk edebiyatının klasiklerini okuyarak büyümüş, gençlik dönemlerini Polis Akademisi, Rocky, Rambo, Hayalet Avcısı gibi filmleri izleyerek geçirmişti.

Şimdiki nesil bambaşka bir türe ilgi duyuyor, bambaşka dünyalar hayal ediyordu.

Çocuk edebiyatının radikal bir değişime uğradığı 2000’lerin başında sadece teknolojik değişim değil, aynı zamanda anlaşılması ve sindirilmesi güç bazı gelişmeler de yaşanıyordu.

Yeni bin yıl, zihinlerden kolay çıkmayacak bir terörist saldırı ile başlamış, Amerika’da ikiz kuleler, bir terör silahı olarak hayal edilmesi çok güç sivil uçaklarla vurulmuştu. Kulelerin tepelerinden umutsuzca atlayan insanların görüntüleri yeterince sarsıcıydı. Ardından gelen ABD’nin “teröre karşı önleyici savaşı” ikiz kulelerin vurulması kadar derin etki yaratmadı. Oysa bu ahlaksız savaşın arka planını görenler için korkunç bir tablo oluşmuş, bir milyondan fazla insan öldürülmüş, milyonlarca insan yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmıştı. Vahşet bunlarla da sınırlı değildi; özellikle Irak’ın bütün kültür mirası yağmalanmış, çevre yaşanamaz hale gelmişti. Afganistan’da ve Guantanamo kampında yaşanan vahşetin, Irak’ta yaşananlardan aşağı kalır yanı yoktu.

Daha sonra Tunus’ta işsiz bir genç kendisini yaktı ve hemen ardından Arap Baharı olarak bilinen isyan patlak verdi. İsyan hızla bütün Ortadoğu’ya yayılırken, ajanslara Libya lideri Muammer Kaddafi’nin vahşi bir şekilde öldürülmesi görüntüleri düştü. Bu dehşet verici olaya o dönemin ABD Dış işleri Bakanı Hillary Clinton’ın verdiği tepki, olayın kendisinden daha ürkünçtü.

Clinton Julius Sezar’ın ünlü “geldim, gördüm, yendim” (veni, vidi, vici) sözüne gönderme yaparak “geldik, gördük ve o öldü” diyor, sonra kendisiyle söyleşi yapan televizyoncuyla beraber kahkahalar atıyorlardı.

Aynı günlerde ABD’nin muhtelif eyaletlerinden kitlesel ölümlere neden olan katillerin, Norveç’te Anders Behring Breivik isimli bir katilin giriştiği toplu öldürmenin haberleri geliyordu. Ölmek, öldürmek, savaş ve şiddet, yaygınlaşan çocuk edebiyatı ile beraber popüler kültürün sıradan bir unsuruna dönüşüyordu.

Sonra vahşet, kurbanlarının kafasını kesen, iç organlarını çıkartarak yiyen Suriye rejiminin “muhalifleri” ile devam etti. Haberler ve görüntüler dehşet vericiydi. Korkunç bir dehşet sarmalının içine yuvarlanıyorduk. Dünya bu dehşete karşı hala tepkisizdi.

Sonra, bir Hollywood filmi sahnelenir gibi, Amerikalı, İngiliz, Fransız gazetecilerin kafasının kesilmesi sahneleri sergilenmeye başladı. Nihat Genç’in işaret ettiği üzere, youtube’da Safiye Ayla (ya da Gangnam Style) izlerken, birdenbire kafası kesilen insanları izlemeye başlamıştık.

Vahşet aslında on yıllardır devam ediyor, ancak embedded gazeteciler sayesinde görsel bir eğlence, pop kültürün olmazsa olmaz bir unsuru, hatta daha ileri giderek soylu ve zarif bir şeymiş gibi sunuluyordu. Oysa savaş, tam da böyle bir şeydi. Dahası, şiddet ve vahşet asla bir bölgede, bir toplumda, bir kültürde izole edilemez, o bölgenin, o toplumun, o kültürün değişmez bir unsuru gibi gösterilemezdi. Şiddet şiddeti, vahşet vahşeti doğururdu.

Çocuk edebiyatında Harry Potter’la başlayan, Twilight ve Hunger Games’le devam eden bu sosyonomik süreç, yeni neslin kültür kodlarında yepyeni bir sayfa açıyor. Bu kültür kodları (Harry Potter ve Twilight’ta olduğu gibi) önemli ölçüde mistisizmi ve doğa üstünü içeriyor. Hunger Games bu anlamda diğerlerinden biraz daha farklı. Ancak yeni neslin zihinlerine kodlanan temel anlayış değişmiyor: Şiddet ve vahşet, “kötüye” uygulandığı zaman meşrudur.

Örneğin Hunger Games’de, öykünün merkezinde yer alan Katniss Everdeen “iyidir”. Hangi özellikleri taşıdığı için iyi olduğu önemli değil. Onun iyiliği sadece “mağdur” olmasından gelir. Mağdurdur, çünkü Capitol onu ve kendisiyle aynı konumda olan tüm diğerlerini aç ve yoksul bırakmıştır. Mağdurdur, çünkü Capitol’ün görkemli yaşamı o ve diğerlerinin elinden alınan zenginliğin üzerinde yükselmiştir. Mağdurdur, çünkü yaşamak için şiddet ve vahşet kullanmaya zorlanmıştır. O halde tüm bu mağduriyetleri nedeniyle şiddet, Katniss için meşrudur.

Hunger Games’teki diğer bütün karakterler ikincildir. Onlar, sadece Katniss ile kurdukları ilişkinin biçimine bağlı olarak anlamlı ve önemlidir. Katniss’le iyi ilişkiler kuramayan herkes “canavar”dır. (Örneğin Cato.) Katniss’le iyi ilişkiler kuran tüm diğerleri ise ancak Katniss’in onlarla kurabildiği iyi ilişki ölçeğinde önemlidir. Örneğin Rue’nun trajedisine, sadece Katniss’i üzdüğü için üzülmemiz gerekir. (Aynı trajediyi yaşayan diğer çocuklar için empati kurmamız gerekmez.) Peeta, sadece kendi yaşamını Katniss’in varlığı ile anlamlandırdığı için değerlidir; Peeta kendi canının derdine düşseydi, sadece Katniss için değil, bizim için de bir anlam ifade etmeyecekti.

İşte yüzyıllar boyunca tüm insani değerler için kafa yorulup, yüz binlerce sayfalık bir edebiyat oluşturulduktan sonra gelinen aşama budur: Ben ve diğerleri, ana kahraman ve ötekiler, benim gerçekliğim ve bu gerçekliğin dışında kalan her şey.

Tarihin Sonu ve Son İnsan dedikleri bu mu acaba?

Reklamlar

1 thought on “Hunger Games – Meşrulaştırılmış Şiddet”

  1. Twitter’ın 140 karakter sınırından kurtulmuş, keyifli makalelerinizi tekrar görmekten büyük mutluluk duydum…

    Beğen

Yorumlar kapatıldı.