21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-1

 

Thomas-Piketty

Fransız ekonomist Thomas Piketty‘nin ismi, kendi ülkesi Fransa’nın dışında yaygın bir şekilde ilk kez, Fransız asıllı Amerikalı ekonomist Emmanuel Saez‘le birlikte eşitsizlik üzerine yaptıkları çalışmalarla 2010’larda duyulmaya başladı.

Eşitsizlik konusu dünya gündeminden çıkalı çok olmuştu. İnsan zihinlerine yerleşen (ya da yerleştirilen) düşünce şuydu: “Eşitsizlik doğanın olmazsa olmaz bir koşulu ve değiştirilemez bir gerçeğidir. Zaten, eşitlik iyi bir şey de değildir. Eşitliği sağlama iddiasıyla ortaya çıkan sistemler doğaları gereği müdahaleci ve  otoriterdir, çöküşleri de kaçınılmazdır. O halde eşitliği sağlamak yerine, eşitsizlik gerçeğini bir veri olarak kabul etmek daha doğrudur.

Oysa Fransız Devrimi’nin sloganı “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” (Liberté, Égalité, Fraternité) idi. Üçüncü bin yıla girilirken kardeşlik arkaik toplumlara ve kapalı cemaatlere özgü ilkel bir anlayışa, eşitlik ulaşılmaz bir ütopyaya, özgürlük ise içi boşalmış bir post-modern kavrama dönüşmüş gibiydi. “Tarihin sonuna” gelinmiş, temelinde eşitsizlik olan kapitalizm nihai zaferine ulaşmış gibi görünüyordu. Eşitlik düşüncesi, gücü ve etkisi iyice azalarak marjinalleşmiş Marksist çevrelerin söylemine terk edilmiş, bütün teori ve çıkarsamalar eşitsizlik üzerine inşa edilmeye başlamıştı.

Piketty ve Saez’in araştırmaları, eşitsizliğin 1980’lerden sonra hızlı bir şekilde arttığını ve 1929 borsa çöküşü ile tetiklenen Büyük Buhran öncesindeki seviyelere geldiğini gösteriyordu. Kamuoyu Piketty ve Saez’in araştırmalarına, 1930’lardan sonra ve 1970’lere kadar (kısmen) azalmış olan eşitsizliğin yeniden ve dramatik ölçeklerde artmış olması nedeniyle değil, artan eşitsizliğin daha önceki büyük borsa çöküşündeki seviyesine gelmiş olması ve belki de yeni bir borsa çöküşüne işaret ediyor olması nedeniyle ilgi gösterdi.

Thomas Piketty, Emmanuel Saez’le beraber yürüttüğü araştırmalarını bir adım ileri götürerek 2013 yılında Le Capital au XXIe siècle‘i yayımladı. Kitap 2014 yılının başında Capital in the 21st century (21. yüzyılda Sermaye) adıyla İngilizce’ye çevrildi ve çok kısa bir süre içinde en çok okunan kitaplardan biri oldu. 21. Yüzyılda Sermaye öylesine büyük bir ilgi gördü ki, sadece akademik çevrelerde değil, internet bloglarında, forumlarda, sosyal medyada harıl harıl tartışılmaya başladı.

21. Yüzyılda Sermaye‘yi çok beğenenler olduğu gibi, yerden yere vuranlar da oldu. Kitapta ileri sürülen fikirlere en yoğun ve sert eleştiriler, Marksistlerden ve her tür devlet müdahalesini katı bir şekilde reddeden neo-liberallerden geldi.

21. Yüzyılda Sermaye‘ye Marksistlerin yönelttiği eleştiriler özetle şöyle: “Marx’ın metinlerini hiç okumamış ya da anlamamış bir burjuva iktisatçısının Marx’ı nafile çürütme çabası ve kapitalizmin yeni ambalajı“. İlginç bir şekilde neo-liberallerin eleştirileri de şu şekilde: “Marksizmin artık bayatlamış yöntemlerle yeniden ambalajlanıp satılma çabası.

Piketty’yi bir taraf “Marksizmi çürütmeye çalışan bir burjuva iktisatçısı”, diğer taraf “gizli Marksist” olarak değerlendirirken, her iki tarafın da birleştiği fikir, Piketty’nin Marx’a öykündüğü ve 21. yüzyılın Marx’ı olma iddiasıyla ortaya çıktığı yönünde. (Elbette bir tarafın bakış açısına göre “21. yüzyılda artık Marx’ın iddiaları geçerli değildir, yeni Marx benim” iddiasıyla, diğer tarafın bakış açısına göre ise “Marx’ı makyajladım ve 21. yüzyıla uydurdum” iddiasıyla.)

Piketty’nin Marx’a öykünme iddialarını destekler gibi görünen unsurlardan ilki İngilizce baskısında kitap isminin kapakta vurgulanma biçimi. Bu baskıda Capital öne çıkarken, in the Twenty-First Century alt başlığı daha küçük puntolarda yazılmış. (Fransızca baskıda böyle bir vurgu yok. Kitabın ismi, aynı puntolarla yazılmış.) Marx’a öykünme iddialarının dayandığı ikinci unsur ise, İngilizce baskıda kapağın (tıpkı Marx’ın Das Kapital‘inin orijinal baskısı gibi) resimsiz ve dikdörtgen bir çerçeve ile tasarlanmış olması. (Fransızca baskının kapağında da görsel unsur yok, ancak bir çerçeve de yok.)

Capitals

 

Kitabı yerden yere vuran bazı kuşkucu okurlar, Capital sözcüğünün ve çerçevenin kırmızı renginden de huylanmışlar. Komünizm korkularıyla paranoyaklaşan ve kırmızı görünce arenadaki boğaya dönen bu insanlara akıl-fikir dilemekten başka yapacak bir şey yok.

Kitaba yönelik en tutarlı eleştiri, Piketty’nin wealth (zenginlik, varlık) ve capital (sermaye) kavramlarını sürekli birbirine karıştırdığı yönünde. Bu iki kavramın “teknik” olarak birbirinden farklı olduğu ve birbirinin yerine kullanılamayacağı ileri sürülüyor. Gerçekten de Piketty hacimli kitabının muhtelif bölümlerinde bazen sermaye (capital), bazen de zenginlik (wealth) sözcüklerini kullanıyor.

Ancak Piketty sermaye ve zenginlik sözcüklerini bir dikkatsizlik sonucu değil, bilinçli bir seçimle “eş anlamlıymış gibi birbirinin yerine” kullandığını söylüyor. Bazı tanımlara göre sermayenin sadece insanlarca biriktirilebilen zenginlik biçimleri (binalar, makineler, altyapı, vs.) olduğunu, dolayısıyla bu tanıma göre arazi, doğal kaynaklar ve madenlerin ancak zenginlik tanımı içine sokulabileceğini belirttikten sonra, bu tanımı doğru bulmadığını belirtiyor. Örneğin arazi ile o arazinin üzerine yapılan binanın toplam değerinin ayrıştırılmasındaki zorluğa dikkat çekiyor. Bakir arazinin değerinin tespit edilmesinin ise daha da güç olduğunu vurguluyor, çünkü bir arazi ancak insan müdahalesi ile bir zenginlik kaynağı haline geliyor.(S. 47)

Sermayenin sadece üretimle ilişkili süreçlerde elde edilen zenginlikle ilişkili olduğu düşüncesine de itiraz ediyor. Sermayenin her zaman ikili bir rol oynadığı ve bazen değer saklama, bazen de üretim faktörü olduğu düşüncesiyle üretim süreçleriyle doğrudan ilişkili olmayan (örneğin altın, mücevher gibi) unsurların da sermaye tanımı içinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtiyor. (S. 48)

21. Yüzyılda Sermaye kitabı ile ilgili olarak bir başka eleştiri, Piketty’nin varlık ya da sermayenin boyutlarını hesaplarken kullandığı teknik. Özellikle bazı Marksistler, Piketty’nin elmayla armudu topladığını, bunu yaparken de kapitalizmin özündeki adaletsizliği “gizlemeye çalıştığını” iddia ediyorlar.

Piketty analizlerinde sermayenin (ya da varlık/zenginliğin) büyüklüğünü yıllık ulusal gelirin büyüklüğü üzerinden hesaplıyor. Piketty’ye göre ulusal zenginlik, ya da ulusal sermaye, o ülke yurttaşlarının ve devletin sahip olduğu her şeyin toplam piyasa değeridir; dolayısıyla bu zenginlik herhangi bir piyasada alınıp satılabilir ve şu unsurlardan oluşur: Finansal olmayan varlıklar (arazi, konut, ticari envanter, diğer binalar, makineler, altyapı, patentler, vs.) ve finansal varlıklar (banka hesapları, yatırım fonları, tahviller, hisse senetleri, her türlü finansal yatırımlar, sigorta poliçeleri, emekli fonları, vs.)

Sırası gelmişken, sermaye-zenginlik kavramlarıyla ilgili kendi düşüncelerimi de açıklayayım:

Ben Piketty’nin sermaye tanımını (tüm zamanlar ve tüm coğrafyalar için) bir ölçüde yetersiz görmekle beraber, sermayeyi sadece emekle ilişkilendiren, dolayısıyla tarihi “emek-sermaye çelişkisi” ve “sınıf savaşları” ile izah etmeye çalışan katı-Marksist yorumu da oldukça sorunlu görüyorum. Her şeyden önce “sınıfsal çelişkilerin” (dolayısıyla emek-sermaye çelişkisinin) ve “sınıf savaşlarının” tarihin tek itici motoru ve tüm değişimlerin devindirici gücü olduğunu düşünmüyorum. Bence sınıf savaşları, tarihin belli dönemlerine (sosyonomi terimleri kullanmak gerekirse, büyük dereceli düzeltme dalgalarının ileri aşamalarına) özgü bir dinamiktir; dolayısıyla toplumsal ilişkilerin tek ve her şeyi izah eden bir özelliği olamaz ve değildir. İkinci olarak sermayenin sadece artı değere el konarak biriktirilen zenginlik biçimi olduğu düşüncesine  de katılmıyorum. Diğer taraftan Piketty’nin sermaye tanımının da ancak belli dönemlere (dalgalara) özgü bir tanım olabileceğini ve özellikle son bir kaç on yıldır ortaya çıkan ve hızla yükselen bir anlayışı yeterince izah etmediğini düşünüyorum.

Şu örnek üzerinden gidelim: İnsanlar yaşamlarının belli dönemlerinde (şu veya bu nedenle) bir şeyler biriktirirler: Mobilyalar, biblolar, pullar, plaklar, CD’ler, videolar, kitaplar, sanat ürünleri, vs. Bunu pek çok zaman sermaye (ya da zenginlik) biriktirmek için değil, sadece hobi olarak yaparlar. İnsanların biriktirdikleri bu ürünler, bir alışverişin konusu olmadıkları sürece sermaye değildir. Örneğin yüzlerce katalog dolusu pul biriktirmiş bir filatelist düşünelim. Bu filatelist ne kadarlık bir sermayeye (ya da servete) sahiptir acaba? Biriktirdiği pulları pazara sürmediği sürece elbette sıfır. Keza bir mobilyanın, bir biblonun pazara sürülmediği sürece değeri sıfırdır. Bu mobilyanın, biblonun ya da başka herhangi bir ev eşyasının antika değeri olduğu düşüncesi genel kabul gördüğünde bu eşyalara sahip olanların sermayesi birdenbire dramatik olarak artar (ya da artmış kabul edilir). İnsanların biriktirme eğilimlerinin gerisinde her zaman sermaye biriktirme, ya da biriktirdiklerini sermayeye dönüştürme motivasyonu yoktur. Hatta pek çok zaman böyle bir motivasyon hiç yoktur; çünkü bence insan homo economicus değildir.

Yüz binlerce pul biriktirmiş filatelistimizi düşünelim. Marksist yaklaşıma göre filatelist “sınıf savaşının” emek cephesinde mi yer almaktadır, yoksa sermaye cephesinde mi? (Yoksa ne birinde, ne de ötekinde mi?) Peki ya Piketty’nin sınıflandırmasına göre biriktirilmiş tüm ürünler (pullar, plaklar, biblolar, ev eşyaları, kitaplar, CD’ler, DVD’ler, plaklar,vs) ne kadarlık bir sermaye büyüklüğünü temsil eder?

Yukarıdaki örneğin marjinal olduğunu düşünüyorsanız bir de şu örneğe bakın: Günümüzde insanlar zamanlarının önemli bir kısmını bilgisayarları, akıllı telefonları ve tabletleri ile uğraşarak geçiriyorlar. Sosyal medyada size, para karşılığında “bir tıkla” yüzlerce takipçi kazandıran bir sektör var. Ağlarda oynanan oyunlarda size, bu oyunların (gerçekte var olmayan, tamamen sanal) “varlıklarını” kazandıran bir piyasa mevcut. Saatlerce bu oyunları oynayarak elde ettikleri puanları satarak geçimini sağlayan on binlerce insan var. Bu oyunlarda birbiriyle yarışan, savaşan insanlar acaba proleter mi, yoksa burjuva mı? Bu insanları “sınıf savaşının” hangi cephesinde konumlandırmak gerekiyor acaba?

Bu örneği de mi marjinal buldunuz? O halde bir de şuna bakın:

Günümüzde milyonlarca insan, hisse senedi, forex, ya da vadeli işlemler piyasasında alım-satım işlemi yapıyor. Bu insanların pek çoğu hiç dokunmadıkları bir “serveti” büyütmeye çalışıyor. Bu “servet”, rakamsal olarak büyüyor, küçülüyor, daha sonra büyük ölçekli bir piyasa çöküşünde başlangıç değerine iniyor, hatta buharlaşıp yok oluyor.

Bu insanları hangi sınıfa sokacağız? Hiç dokunmadıkları ve yaşam standartlarını yukarı çekmeyen (hatta pek çok zaman aşağı çeken) bir servete sahip oldukları için burjuvaziye mi, yoksa alım-satım sistemleri geliştirmek, bu sistemleri başkalarıyla tartışmak, günler, geceler boyu piyasa takip etmek için harcadıkları zihinsel emeğe bakarak (bireysel) emek katmanlarına mı?

Piketty’nin sermaye tanımlarına göre bu insanların sermayesi, ancak başka insanların bu sermayeyi değiş tokuş etmek için kullandıkları değere göre tanımlanabilir. Başka bir deyişle, örneğin Metin2 oyununda şu kadar puan biriktirmiş bir oyuncuya, bu puanların karşılığında ekonomik olarak “anlamlı” bir değer teklif edildiğine göre, sermaye Metin2 oyununda biriktirilmiş puanlar değil, bu puanlara ödenen değerdir. Bu değer hiç teklif edilmezse bir yerlerde (örneğin emlakta, banka hesabında, menkul kıymetlerde) tutulacak ve “anlamlı” olacak, aksi taktirde kim Metin2 oyununda (ya da başka bir ağ oyununda) ne kadar puan biriktirmiş olursa olsun, bir servetten söz edilemeyecektir.

Bu mantığın ne kadar tutarlı olduğunu bilmiyorum. Son yirmi yılda dünyada yükselen trendler, bence insanlığa zenginlik ve sermaye konusundaki binlerce yıldan beri kökleşmiş anlayışın ne kadar tutarsız ve gülünç olduğunu gösteriyor. Bundan yirmi yıl önce yukarıdaki örnekler verilse idi, gülünüp geçilebilirdi. Oysa yirmi yıl sonra görüyoruz ki, insan homo-economicus değildir. Evinde pul biriktiren filatelist de, ağ oyunlarında puan biriktiren internet oyuncusu da, borsalarda servet biriktirmeye çalışan piyasa oyuncusu da benzer biçimde güdülenmektedir. Bütün bu oyuncuların çabalarını ve biriktirdikleri ürünleri (o ürünler her neler ise) değerli ve ölçülebilir kılan, değişim ortamı, teknik olarak ifade etmek gerekirse piyasadır.

Sermaye ve zenginlik konusundaki fikirlerimi kısaca bu şekilde ifade ettikten sonra parantezi kapatıp yeniden 21. yüzyılda Sermaye‘ye dönmeden önce parantezin içine son bir not daha: Sermaye, zenginlik, emek, piyasa gibi kavramların birbirleri ile “anlamlı” ve “tanımlı” kavramlar olduğunu düşünmüyorum. Sermaye (ya da zenginlik) kavramının tanımsal, dolayısıyla göreceli olduğunu ve ancak ikinci bir kavramla, mülkiyet kavramıyla tanımlandığı zaman “ekonomik ve sosyal” olarak bir anlam taşıdığını, “piyasa” kavramının ise ancak bu ikinci kavramı tamamlayan bir olgu olarak ele alındığında önem taşıdığını düşünüyorum. Başka bir deyişle zenginlik, mülkiyet bağlamında ele alındığı sürece piyasa, servet unsurlarının değiştirildiği bir ortam olarak tanımlanacaktır. Zenginlik mülkiyet bağlamından koptuğunda bambaşka bir şeye dönüşür ve pazar, zenginlik unsurlarının değiş tokuş edildiği bir ortamdan çıkar, başka bir ortama dönüşür. (İnsan zihninin zenginlik, mülkiyet ve pazar kavramlarını bugüne kadar anladığı ve yorumladığı biçimler dışında kavrayamayacak kadar sığ ve yetersiz olduğunu düşünmüyorum.)

Dolayısıyla sermaye (ya da zenginlik) insan uygarlığının tarihsel gelişimi bakımından, daha iyi yaşamak, daha büyük sıçramalar yapmak ve “ilerlemek” için mülkiyet unsuru olarak değil, çoğaltılabilir potansiyel varlık olarak ele alınmalıdır. Reel kapitalizmi de, reel sosyalizmi de kaçınılmaz olarak çıkmaza sürükleyen anlayışın, mülkiyet sorunu olduğunu düşünüyorum.  Bu anlamda piyasanın varlığını, bir sermaye (ya da zenginlik) değişim ortamı olarak zorunlu ve kaçınılmaz görmüyorum. Emeği ise diğer kavramların tümünden ayırıyorum. Bence insan uygarlığı oldukça emek de olacaktır. Ancak diğer tüm kavramlar gibi o da değişecek, yepyeni ve oldukça sofistike bir anlama bürünecektir.

Parantezin içinde ifade ettiğim bu görüşleri, 21. Yüzyılda Sermaye‘yi değerlendirdiğim bu yazının ilerleyen bölümlerinde, kitapta ifade edilen görüşlerle karşılaştırarak yeniden ele alacağım.

Piketty, ulusal zenginliğin iki unsurdan oluştuğuna dikkat çekiyor: Özel zenginlik (private wealth) ve kamusal zenginlik (public wealth) Tam da bu aşamada, kitabın ana fikrini oluşturan bir tespitte bulunuyor: “Günümüzde kamusal borç kamusal varlıklara eşit ve hatta bazı ülkelerde kamusal varlıklardan daha fazla olduğu için, ulusal zenginliğin tamamına yakını özel zenginliktir.” (S.48)

Piketty’ye göre – kitabın ilerideki bölümlerinde de sık sık tartışacağı üzere- “insan sermayesi” ulusal sermayenin bir unsuru olarak değerlendirilemez: İnsan sermayesi ancak köleci toplumlarda bir sermaye unsurudur ve modern toplumlarda böyle bir sermayeden bahsedilemez. Bu konuda Piketty’ye tamamen katılıyorum.

Piketty, sermaye unsurlarını tanımlarken ve özellikle de toplam (net) ulusal sermayenin 21. yüzyılın başında tamamen özelleşmiş olduğunu vurguladıktan sonra bir parantez açıyor ve sermayenin “değerini” piyasa değerine göre hesaplamanın bir takım sorunlar yaratabileceğine işaret ediyor. Çünkü haklı olarak altını çizdiği üzere piyasa aşırı oynaktır ve ani piyasa çöküşlerinde (2000 yılında internet köpüğü sonrası ve 2007-2008 finans krizinde olduğu gibi) olağanüstü değişkenlik gösterebilir. Nihayetinde sermayeye değer biçmek kolay değildir ve piyasa oyuncuları dönem dönem aşırı iyimser ya da aşırı kötümser değerler biçebilirler. Piketty bu tip “kısa vadeli” iniş-çıkışların önemli olmadığını, uzun vadede ulusal zenginliğin belli bir kalıba göre hareket ettiğini söylüyor. Son olarak ulusal zenginliğin şu şekilde de formüle edilebileceğini belirtiyor:

Ulusal zenginlik = Ulusal sermaye = Yurt içi sermaye + Yurt dışı sermaye.

Ulusal sermayenin çok büyük bir ağırlığının yurt içi sermayede olduğunu söyledikten sonra, yurt dışı sermayenin geçmiş üç yüz yıl içinde sadece sömürgeleştirme (colonialism) döneminde önemli ve ağırlıklı, günümüzde ise ulusal zenginliğin içinde çok küçük bir yüzdeye sahip olduğuna işaret ediyor. (S. 49-50)

21. Yüzyılda Sermaye ile ilgili değerlendirmelerin ilk bölümünü bitirmeden önce, kitabın ilk 50 sayfasında dikkatimi çeken bir kaç unsura daha değinmek isterim:

Birincisi, Piketty -kitabın ilerleyen bölümlerinde tekrar tartışacağı – deterministik tarihsel yaklaşımlara karşı çıkıyor ve teknolojik ilerlemenin eşitsizlikleri zaman içinde “kendiliğinden” ortadan kaldıracağını ileri sürenleri eleştiriyor; şöyle diyor: “Zenginliğin dağıtımının tarihi her zaman son derece siyasidir ve asla sadece ekonomik mekanizmalara indirgenemez… Eşitsizliğin tarihi ekonomik, sosyal ve siyasi aktörlere ve bu aktörlerin göreceli güçlerine ve nihai olarak ortaya çıkan ortak tercihlere bağlı olarak şekillenmiştir.” (S.20)

Piketty’nin bu tespiti de doğal olarak yoğun eleştirilere maruz kalıyor. Marksistler Piketty’yi sınıflardan söz etmekten bilinçli bir şekilde kaçınmakla, neo-liberaller ise tarihte en kötü tercihin her zaman ekonomik gelişmenin siyasi ve sosyal olarak zorlanması olduğunu söyleyerek eleştiriyor. Özetle Piketty’yi bir taraf yeterince devrimci bulmazken, diğer taraf aşırı devrimci buluyor; Piketty ne Musa’ya yaranabiliyor, ne de İsa’ya …

Piketty daha da ileri gidiyor ve (kitabın ilerideki bölümlerinde göstereceği üzere) sermaye kazançlarının büyüme hızından fazla olduğu mevcut trendin kaçınılmaz bir şekilde çalışarak elde edilen kazançlara üstünlük sağlayacağına ve sermaye birikiminin aşırı yüksek seviyelere (vahşi kapitalizm döneminin de üstünde yüksek seviyelere) ulaşacağına işaret ediyor. Piketty’ye göre bu trend nihai olarak, modern demokratik toplumların temeli olan liyakate dayalı (meritocratic) değerleri ve sosyal adalet ilkelerini aşındıracaktır. Özellikle vurguluyor: “Bunun piyasanın kusurlu işleyişi ile bir ilgisi yoktur; tam tersine sermaye piyasalarının mükemmel işleyişi sermaye kazançlarının büyüme hızından daha fazla olma ihtimalini arttıracaktır.” (S. 26-27)

Aslına bakarsanız sermaye piyasası denen şey tam da bu değil midir: daha fazla kazanç sağlamak.

İşte Piketty’yi bir fenomen haline getiren unsurlardan biri de bu: Senelerce sermaye piyasalarının mükemmelliğinden, nasıl daha fazla kazanç sağlanabileceğinden, çocuklara finansal piyasalara yatırım yapmanın erdemlerinden bahsedilen bir dünyada, çok uzun zaman sonra bir ekonomist çıktı ve modern toplumun demokratik temellerinin sarsılmakta olduğunu yüksek sesle ifade ederek “Varyemez Amca Kültü‘nü” lafı hiç dolandırmadan eleştirdi.

Piketty (dolaylı olarak) bu trendin ilk ve en apaçık görünür alanlarından birinin de yeni oligarşinin yükselişi olduğunu söylüyor. Şöyle diyor: “Üst düzey yöneticiler, bazı durumlarda sınırsızca, pek çok durumda üretkenlikleri ile apaçık bir şekilde ilişkilendirmeksizin kendi ücretlerini belirler hale geldi.” (S. 24)

Değerlendirme yazımın sonraki bölümlerinde bu konuya yeniden döneceğim. Şimdilik şu kadarını not edip geçiyorum. Birincisi, 21. yüzyılda, bir tarafta emeğini satarak zar zor geçinmeye çalışan proleterlerin, diğer tarafta purosunu içerek proleterlerin ürettiği artı değere el koyan açgözlü patronların yer aldığı 19. yüzyıl dünyasında yaşamıyoruz. Devasa ölçeklere ulaşan şirket sermayelerinin kompozisyonunun aşırı karmaşıklaştığı bir dünyadayız ve emeğin bu dünyadaki pozisyonu, diyelim ki 19. yüzyıla göre net değil. Artık trilyonlarca dolara ulaşmış endüstriyel ve finansal sermayenin mülkiyeti ve yönetimi, koltuğuna kaykılmış purosunu tüttüren şişman adam olarak karikatürize edilen patronda değil. (Patron kim o da belli değil.) Modern kapitalizmi buna indirgemek, sorunu fazlasıyla basitleştirmek olur. İkincisi, klasik patron-işçi tanımlarının çok dışında gelişen sınıflar var ve bunların içinde en büyük ekonomik-sosyal-politik-kültürel ağırlığa sahip olanlar eğlence ve spor dünyasının astronomik gelirli insanları, reklamcılar, televizyoncular, danışmanlar, pazarlamacılar, aracılar, fon yöneticileri, CEO’lar, politikacılar, vs. Bu insanların önemli bir kısmı ekonomik etkinliğin sermaye değil, maaşlı emek tarafında yer alıyor. Son döneme ağırlığını koyan bu yeni oligarşik sınıf hem “emek” tanımını yozlaştırıyor, hem de 21. yüzyılın en önemli sorunu haline geliyor; çünkü bu yeni sınıf, 20. yüzyıl uygarlığının temellerini kökünden sarsıyor. Üçüncüsü de her geçen gün 19 ve 20. yüzyılın güncellenmemiş kapitalizm eleştirilerinin içi daha da boşalıyor.

Bu konuya ileride yeniden döneceğim.

Piketty’nin anlatım tekniğinde çok sevdiğim bir unsura dikkat çekmek isterim. Piketty “bu işin doğrusu budur” tavrıyla konuşan itici ve soğuk ekonomistlerin aksine, son derece sıcak ve samimi bir dil kullanıyor. Örneğin sık sık 19. yüzyıl edebiyatçılarından Jane Austen‘e ve Honoré de Balzac‘a gönderme yapıyor. İstatistik verinin yetersiz olduğu 19. yüzyıl dünyasının ve geçen yüzyıllar içinde nelerin değiştiğinin iyice kavranabilmesi için okuyucuyu Mansfield Park ve Goriot Baba roman kahramanlarının dünyasına götürüyor. Sonra da bakın neye dikkat çekiyor: “18 ve 19. yüzyılın romanlarında para sadece soyut bir kuvvet değildi, her şeyin üstünde apaçık ve sağlam büyüklükte idi ve her yerdeydi. Yazarlar karakterlerinin gelirini ve zenginliğini sıklıkla frank ve pound cinsinden tarif ederlerdi. Amaçları bizi rakamlarla etkilemek değildi, bu miktarlar bir karakterin sosyal statüsünün temelini oluştururdu. Herkes bilirdi ki, bu rakamlar yaşam standardını belirlerdi. 1. Dünya Savaşı’na kadar paranın bir anlamı vardı ve yazarlar da bu anlamı, edebiyat unsuruna dönüştürmek üzere keşfetme ve değerlendirme fırsatını kaçırmadılar… Bu dünya 1. Dünya Savaşı’nda çöktü… İstikrarlı parasal referansların yitirilmesi, sadece ekonomi ve siyaset dünyasında değil, sosyal, kültürel ve edebi bağlamda da 20. yüzyılın önceki yüzyıllardan kopuşuna işaret eder. Açıktır ki en azından belli miktarlar biçiminde ifade edilen paranın, 1914-1945 şoklarından sonra edebiyattan silinip gitmesi bir tesadüf değildi.” (S. 105, 106, 108-109)

Daha fazla yoruma gerek var mı?

Değerlendirme yazımın bu bölümünü kapatmadan önce son olarak Piketty’nin gereksiz bulduğum açıklamalarına da değineceğim. Piketty, 1989 yılında 18 yaşına girmiş bir nesle ait olduğunu söyleyerek başlıyor. (Piketty 1971 doğumlu.) 1989’un Fransız Devrimi’nin 200. yılı olduğuna ve Berlin duvarının o yıl yıkıldığına dikkat çekiyor. “Ben komünist diktatörlüğün yıkılma haberleri ile büyüyen ve eski Sovyet rejimlerine hiç bir şekilde nostalji duymayan bir nesle aitim. Bütün yaşamım boyunca anti-kapitalizm söylemine karşı aşılıydım …” diyor. Daha sonra, çalışmalarında ağırlığı neden ABD’ye değil de Fransa ve İngiltere’ye verdiğini açıklıyor. Fransız Devrimi’nden sonraki 200 yıl içinde ABD nüfusunun yüze, Fransa nüfusunun ise sadece dörde katladığına dikkat çekiyor ve nüfusu yüze katlanmış bir ülkenin artık “başka” bir ülke olduğunu, dolayısıyla sermayenin geleneksel ve doğal evrimini başta Fransa olmak üzere Avrupa’nın daha iyi temsil edeceğini söylüyor. Piketty ABD’nin, nüfus artışı düştükten sonra Avrupa’ya benzeyeceğini ileri sürüyor. (S. 31)

Böylece Sovyet komünizmine özlemle, kapitalizme de önyargılı bir düşmanlıkla yaklaşmadığını, çalışmalarında Fransa örneğini sıklıkla vurgulamasının ise bir şövenist tercih değil, akademik seçim olduğunu özellikle belirtme ihtiyacı duyuyor. Belki bu açıklamalarla gereksiz bazı tartışmaların önünü kesiyor, ancak bunu yaparken okuyucunun zekasını da fazlasıyla küçümsemiş oluyor.

Ben kişisel olarak bir yazarın, kitabına siyasi tercihlerini (ya da tercih etmediklerini) belirterek başlamasını doğru bulmuyorum. Her kitap, yayımlandığı andan itibaren kaçınılmaz olarak “siyasi” eleştirilerin de hedefi olur. Yazarın, daha kitabın hemen başında böyle bir savunma pozisyonuna geçmesi, gereksiz ve önyargılı eleştirileri fazlasıyla önemsediği anlamına gelir ki, yazar için de okuyucu için de zaman kaybıdır.

21. Yüzyılda Sermaye ile ilgili değerlendirmeme, bir sonraki bölümde devam edeceğim. Sanırım buraya kadar yazdıklarım, kitapla ilgili genel bir çerçeve çizmiştir.

21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-2

Reklamlar

1 thought on “21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-1”

Yorumlar kapalı.