21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-2

21. Yüzyılda Sermaye, özünde eşitsizliği incelemek üzere yazılmış bir kitap. Kitabı oluşturan dört bölümden ilki Gelir ve Sermaye, ikincisi Sermaye/Gelir Oranının Dinamikleri, üçüncüsü Eşitsizliğin Yapısı ve dördüncüsü 21. Yüzyılda Sermayeyi Düzenlemek başlıklarını taşıyor. Piketty kitabını bir Sonuç yazısıyla bitiriyor.

21. Yüzyılda Sermaye kitabının genel çerçevesini, kitapla ilgili eleştirilerle beraber ilk yazımda vermiştim. Bu yazıda ağırlıklı olarak Piketty’nin çalışmalarını nasıl formüle ettiğinden bahsedeceğim.

Piketty kitabın hemen girişinde ilginç bir tespitte bulunuyor: “Eşitsizliğin katı fiziksel gerçekliği çıplak gözle görülebilir ve keskin ancak çelişik siyasi muhakemelere ilham verir…eşitsizliğin her zaman kaçınılmaz olarak siyasi çatışmaya yol açan, temelde öznel ve psikolojik boyutları olacaktır.” (S.2)

Bir önceki yazıda verdiğim “marjinal” örnekler, konuyu sulandırmak ve hafifsemek için değil, sadece zenginlik ve sermaye konusunda farklı öznel ve psikolojik yaklaşımlar olabileceğini göstermek içindi. Aynı durum eşitsizlik için de söz konusu. Ancak doğal olarak eşitsizliğin hafifsenecek bir yanı yok. Piketty’nin kitabın ilerideki sayfalarında gösterdiği üzere, özellikle son 30 sene içinde eşitsizliğin tarihsel ölçeklerde arttığı bir dönemden geçiyoruz. Eşitsizliğin boyutları öylesine artmış durumdaki Piketty bu durumu ABD için şu sözlerle dile getiriyor: “muhtemelen geçmişte herhangi bir zamanda herhangi bir toplumda görülenden daha yüksek.” (S.265) Bir başka bölümde de ABD’deki eşitsizliği “aşırı gaddar” (extremely brutal) olarak isimlendiriyor. (S. 161)

Bu eşitsizliği yaratan nedir? Dahası eşitsizliğin boyutları nasıl hesaplanabilir?

Piketty iki basit formül vererek başlıyor:

β = sermaye /gelir (capital / income)

Hemen bir not düşüyor: “β bize bir ülkedeki eşitsizliği değil, bir toplumda sermayenin toplam önemini gösterir.”

İkinci formül de şu:

α= r x β Bu formülde α: ulusal gelir içinde sermaye geliri , r: sermaye verimliliği / getiri hızı (rate of return)

Örneğin β %600, r= %5 ise, α= %30.

Başka bir deyişle, bir ülkedeki sermaye toplamı yıllık gelirin 6 katı ve yıllık sermaye kazancı %5 ise yıllık gelir içinde sermayenin payı %30’dur. (Kalan %70 de doğal olarak emeğin yüzdesidir.)

Piketty burada ve kitabın ilerleyen bölümlerinde kısaca Marx’ın kapitalizmde kar oranlarının düşeceğine (ve bunun da nihai olarak kapitalizmin sonunu getireceğine) dair öngörüsüne değiniyor ve bu öngörünün hatalı olduğunu söylüyor. 21. Yüzyılda Sermaye ile ilgili ateşli tartışma konularından biri de bu. Marksist ekonomistler Marx’ın tahmininin hala geçerli olduğunu ve uzun vadede kar oranlarının düşmekte olduğunu söylüyorlar. Piketty, Marx’ın tahminini derinlemesine incelemek yerine kısaca sermaye verimliliğinin kar hızından (rate of profit) çok farklı bir kavram olduğuna değiniyor ve geçiyor. (Bu konuda daha fazla kaynak okumak isteyenler E. Ahmet Tonak’ın, Russell Jacoby‘nin ve David Harvey‘nin yazılarına göz atabilirler.)

Sektöre ve iş koluna göre değişse de, %5’lik  sermaye verimliliğinin genel bir ortalama kabul edilebileceğini söyledikten sonra, kitabın ilerideki sayfalarında tartışacağı eşitsizliğe temel olmak üzere gelişmiş ülkelerdeki genel manzarayı yansıtan şöyle bir örnek veriyor:

Yıllık kişi başı milli gelir 30,000 Euro,  sermayenin yıllık gelir içindeki payı da (α) %30 ise emekle elde edilen gelir 21,000 Euro ve sermaye kazancı 9,000 Euro’dur. Toplam sermaye ulusal gelirin %600’ü kadarsa, her bir yurttaşın (teorik olarak) ortalama 180,000 Euro’su vardır. Dolayısıyla 9,000 Euro %5’lik sermaye verimliliği anlamına gelir.

Elbette bütün yurttaşların 180,000 Euro sermayesi yoktur, dolayısıyla olmayan sermayelerinden yılda 9,000 Euro kazanamazlar. Hatta çoğunun hiç sermayesi olmadığı gibi, ödenecek borçları vardır.

Böylece Piketty, eşitsizlik sorununu tartışacağı matematiksel zemini oluşturuyor. Elbette bu zemine itirazlar yok değil. Ancak bu aşamadan sonra itiraz ve eleştirilere değil, Piketty’nin çizmeye çalıştığı manzaraya odaklanmakta yarar var.

Piketty basit bir formüle daha dikkat çekiyor:

β = s / g , s: tasarruf oranı, g: büyüme.

Bu formülden basit bir çıkarım yapıyor: Büyümenin düşük olduğu bir ortamda, tasarruf oranı yüksek ise, sermaye/gelir oranı da büyüyor. Örneğin %2’lik bir büyüme ve %12’lik bir tasarruf oranı olan bir ülkede β %600 olarak gerçekleşiyor. (S. 166)

Piketty (günümüzde her ne kadar düşük görülse de) %1’lik bir büyümenin uzun vadede ciddi “yığılma etkisi” yarattığını ve toplumların bu büyüme oranı ile 50 yılda ya da bir yüzyılda olağanüstü değişimlere uğradığına dikkat çekiyor.

Düşük hızla büyüyen bir ülkede yüksek tasarruf oranının sermayenin ulusal gelir içindeki payını olağanüstü arttırdığına işaret ediyor. Özellikle de sermaye/gelir oranı yapısal olarak bozulmuş ülkelerde eşitsizlik daha da büyüyor.

Örneğin, evi olmayan biri ile bir evinin yanında kiraya verecek bir evi daha olan birini karşılaştıralım: Birinci şahıs kazancının önemli bir kısmını kiraya, ya da mortgage ödemelerine ayırmak zorunda kalırken, ikinci şahıs kira ya da mortgage ödemediği gibi, %5’lik bir sermaye verimliliği ile 20 sene içinde üçüncü bir eve daha sahip olabilecektir. Büyüme oranının düşük olduğu bir ülkede ilk şahsın geliri, dolayısıyla ödemeleri ve hayat standardı değişmezken, ikinci şahıs sermaye getirisi sayesinde daha fazla kazanç elde edebilecektir. Bu dinamik, ulusal ölçekte her geçen yıl sermayenin ulusal gelirden daha fazla pay almasına ve daha kötüsü, “miras bırakılan servet” sayesinde eşitsizliğin kökleşmesine neden olacaktır. Piketty özellikle gelişmiş ülkelerde nüfus artışının durduğuna işaret ediyor. Bunun doğal sonucu, biriken servetin az sayıda mirasçıya paylaştırılması, dolayısıyla gitgide kökleşen eşitsizlik ve kitabın 3. Bölüm’ünde Balzac’ın Goriot Baba romanının kahramanı Vautrin’in ağzından dile getirilen bir hesaba dayalı toplum yapısı: Servet sahibi bir eş sayesinde yıllarca çalışarak elde edilecek bir kazançtan fazlasını elde etmek mümkünse, çalışmaya ne gerek var ki? (S. 238-240)

Piketty uzun sayfalar boyunca sermayenin geçmiş üç yüzyıl boyunca hangi rotayı izlediğini inceliyor. 21. Yüzyılda Sermaye‘nin 2. Bölümü’nde özellikle U-Dönüşü ve Sermayenin Metamorfozu dediği iki olguya dikkat çekiyor:

Capital-1

 

21. Yüzyılda Sermaye kitabından alınan yukarıdaki grafik, son 150 yıl boyunca özel sermaye/toplam ulusal gelir oranının Avrupa’nın üç büyük ülkesinde nasıl değiştiğini gösteriyor. Grafiğin zaman ekseni 1870 yılında başlıyor. Fransa’da Belle Époque olarak bilinen 1871-1914 dönemi, özel sermayenin altın çağı. Fransa, Almanya ve Britanya’da sermaye/milli gelir oranı 1. Dünya Savaşı’na kadar %600-700’lerde geziyor. İki dünya savaşı arasında yaşanan sermaye kayıplarıyla oran %200-300’e kadar geriliyor. 1950 yılından sonra yeniden yükselmeye başlıyor ve 1980’lerden sonra giderek hızlanıyor. Piketty Avrupa’da sermaye/milli gelir oranının, bir U-dönüşün ardından yeniden Belle Époque dönemindeki seviyelere yaklaştığına dikkat çekiyor.

Capital-2

 

Avrupa ile ABD’yi karşılaştırdığı yukarıdaki grafikte, ABD’nin de aynı U-dönüşü yaptığını ve bu ülkede de sermaye/milli gelir oranının 19. yüzyıla geri döndüğünü tespit ediyor.

ABD’de oranların Avrupa’ya göre daha düşük olmasının çok basit bir nedeni var: ABD yeni kurulmuş bir ülke ve Avrupa’dan farklı olarak sermayenin çok uzun yüzyıllara yayılan bir evrimi söz konusu değil. Özellikle Avrupa’da yüzlerce yıl boyunca kökleşen feodal toprak mülkiyeti ve sömürgeleştirme dönemindeki yurtdışı servet gibi unsurlar ABD tarihinde yok. Başka bir deyişle ABD hala “genç” bir ülke.

Piketty, Fransa ve Britanya’nın özellikle 19. yüzyıl başlarında aşırı sermaye ağırlıklı ülkeler olduğuna dikkat çekiyor. Avrupa’nın bu özelliği 19. yüzyılın sonuna kadar da devam ediyor. İki dünya savaşı arasında Avrupa’da sermaye çok ciddi oranda gerilerken ABD’de bu ölçekte bir kayıp yaşanmıyor; ABD savaşı Avrupa kadar yoğun yaşamıyor, dolayısıyla ABD’de özel sermaye Avrupa’daki kadar hasara uğramıyor.

21. Yüzyılda Sermaye‘yi değerlendirdiğim bu bölümü kapatmadan önce bir de Piketty’nin dikkat çektiği “sermayenin metamorfozu” olgusuna değinmek isterim.

Piketty, 18. ve 19. yüzyıldaki, hatta 20. yüzyıldaki sermaye ile 21. yüzyıldaki sermayenin yapısının farklılığı üzerinde özellikle duruyor. 18. yüzyılda sermayenin önemli ağırlığı tarımsal topraklar iken günümüzde sermayenin çok küçük bir yüzdesini tarımsal araziler oluşturuyor. Bunun dışında sömürgecilik dönemine ait yurt dışı varlıklar ve kölecilik dönemine ait “köle sermayesi” (evet bu da bir sermaye çeşidi) gibi unsurlar artık söz konusu değil. Günümüzde sermayenin önemli ağırlığı endüstriyel ve finansal varlıklarda. Oran olarak en fazla büyüyen sermaye unsuru ise konut ve taşınmazlar. Sermaye unsurları yüzyıllar içinde değişirken, 20. yüzyılın başındaki şoklar hariç tutulursa ne sermayenin ağırlığı ve önemi değişti, ne de (geçici dalgalanmalar hariç tutulursa) sermayenin dağılımı ve eşitsizlik.

21. Yüzyılda Sermaye’nin 3. Bölümü’nde Piketty eşitsizliği incelerken ortaya koyduğu rakamlar, sermaye/ulusal gelir oranının tarihsel seyrinden daha ürkütücü. Bu bölümle ilgili değerlendirmemi bir sonraki yazıya bırakarak, kitabı okurken tuttuğum bazı notları ve kendi düşüncelerimi paylaşayım:

1) Özel sermayenin sınırları nerede başlar ve nerede biter sorusuna Piketty’nin yanıtı şu: “Tarih boyunca özel sermayenin neleri kapsayabileceği ile ilgili farklı görüşler olmuştur. Kölelerin sermaye unsuru kabul edilmesi, karşılaşılabilecek en uç durumlardan biridir. Aynısı atmosfer, dağlar, tarihi eserler ve bilgi için de geçerlidir. Zaman zaman özel sermayeye dayalı bazı çıkar grupları, verimlilik bahanesiyle bu alanların da sermaye unsuru kabul edilmesi gerektiğini ileri sürerler. Ancak bu yaklaşımın genel çıkarla örtüşeceğinin bir garantisi yoktur.” (S. 46-47)

Aynısı neden madenler, sahiller, rüzgar, toprak, resimler, heykeller ve kitaplar için de geçerli olmasın?

2) Piketty, 1900-1980 arasında küresel üretimin %70-80’inin Avrupa ve Amerika’da yapıldığını, bu oranın 2010 yılında %50’ye gerilediğini ve 21. yüzyılın bir aşamasında %20-30’a kadar gerileyeceğini belirtiyor. (S. 59)

İki türlü sonucu olabilir: Mevcut sermaye yoğunluğu Avrupa ve Amerika’da olduğu için dünyanın geri kalanıyla Avrupa ve ABD arasındaki eşitsizlik artacak, buna paralel olarak düşük büyüme nedeniyle Avrupa ve ABD’nin kendi içindeki eşitsizlik de büyüyecektir. Hem yerel, hem de küresel ölçekte uçurum nereye kadar büyüyebilir? Sanırım 20. yüzyıl başlarındakine benzer, bir sonraki isyan, devrim ve savaş aşamasına kadar.

3) Piketty kitabın girişinde Malthus, Young, Ricardo ve Marx’ın yaklaşımlarını inceliyor ve her birinin karamsar olduğuna karar veriyor. Marx’tan Kuznets’e geçerken şu alt başlığı kullanıyor: Marx’tan Kuznets’e, ya da kıyametten peri masalına.

Piketty aslında sosyonomik bir gözlem yapıyor: Malthus, Young, Ricardo ve Marx, tarihçilerin Ortaçağ olarak isimlendirdiği devasa ölçekli bir dalganın yön değiştirdiği döneme ait düşünürlerdi. Kuznets ise bu dalganın zirve yaptığı 20. yüzyılın ortalarında yaşayan bir iktisatçıydı. İlk gruptakiler doğal olarak kötümserlerdi. Büyük çalkantıların yaşandığı bir dönemi gözlemliyor, bu dönemin ekonomik, demografik, kültürel sorunlarına kafa yoruyorlardı. Kuznets ise yüzyıllar boyunca yükselmiş ve sonlarına yaklaştıkça iyice coşkunlaşan bir dalgayı gözlemliyordu.

Peki ya Piketty? O, dalganın kırılmak üzere olduğu bir dönemde yaşayan bir iktisatçı; doğal olarak da bu dalganın zirvedeki en uç görüntülerini inceliyor ve gördükleri karşısında dehşete kapılıyor.

Benim tahminim şudur: 10-15 yıl içinde şu başlıkta bir kitap göreceğiz: 21. Yüzyılda Sermaye’nin Çöküşü. Şimdiden tarihe not düşmüş olayım.

4) “Bu kitabın ana tezi şudur”, diyor Piketty, “sermaye verimliliği ile büyüme hızı arasındaki küçük bir boşluk, uzun vadede yapı ve sosyal eşitsizlik dinamiği üzerinde güçlü ve istikrarsızlığa neden olacak etkiler yaratır.” (S. 77)

İleri düzeyde matematik bilgisi gerektirmeyecek kadar net bir gözlem bu. Ancak aynı zamanda büyük de bir paradoks içeriyor: Bu boşluk Piketty’nin 21. Yüzyılda Sermaye‘nin son bölümünde önerdiği biçimde düzenleme ya da müdahale ile kapatılacaksa, hangi oranda kapatılacak? Eğer hiç boşluk kalmayacak, dolayısıyla sermayenin tam da büyüme oranında geliştiği ölçüde kapatılacaksa büyüme nasıl olacak? Bu, Piketty’nin “önyargılı olmadığını” söylediği kapitalizm ile mümkün mü? Eğer mümkün değilse, Piketty’nin başka bir sistem öneriyor olması gerekir; çünkü önerdiği sistemin adı artık kapitalizm değildir.

5) Bir başka sorun da şu: Yüzyıllar boyunca yaşanan değişimi incelerken Piketty şöyle diyor: “Bu radikal dönüşümü ölçerken, özellikle de bu değişimleri bir büyüklük göstergesi olmanın dışında anlam ifade etmeyen tek bir endekste toplamaya çalışırken, sayı fetişizmine düşmeme konusunda dikkatli olmamız gerekir.” (S. 92-93)

Ancak aynı hataya kendisi de düşüyor olabilir. Zenginlik algısı ve tanımı zaman içinde radikal değişime uğruyor. Şöyle bir soru sorup, cevabını okuyucuya bırakayım:

Hektarlarca arazisi, kiraya verdiği sayısız gayrımenkulu, rakamların yığıldığı banka hesapları ve ölçüsüz finansal zenginliği olan, ancak buna karşılık çocuklarını ortalama okullara gönderip kendisi gibi tüccar/esnaf/rantiye olarak yetiştiren biri mi çocuklarına varlık bırakmakta, yoksa belli bir standartta yaşayan, gelirinden hiç tasarruf edemeyen, ancak çocuğunu en seçkin okullarda ve yurt dışında okutarak ona bir gelecek hazırlamaya çalışan, “orta sınıftan” biri mi?

Elbette hiç bir varlığı ve geleceğe dair de bir umudu olmayan insanlardan bahsetmiyorum. Konusu sermaye olan bir kitapta, “gerçek sermaye gönül huzurudur” gibi anlatımlar görmeyi umduğumu da söylemiyorum. Sadece dünyadaki “radikal” dönüşümün muhasebe kayıtlarıyla hesaplanan rakamlardan ibaret olmadığını söylüyorum. Sermaye bu değişimin elbette bir unsurudur, ancak aynı zamanda insanları özgürleştirmeyen, hatta pek çok durumda tutsak eden bir aşırılıktır. 21. yüzyılın ikinci yarısından itibaren sermaye anlayışının tamamen değişeceğini tahmin ediyorum. Çocuklarına “varlık” yerine “sermaye” bırakmaya çalışan pek çok insanın, sadece onların geleceğini çaldığını düşünüyorum.

6) Piketty, 1914-1945 döneminde nispeten “eşitlikçi” bir dönem yaşandığını söylerken iki büyük savaştan, Büyük Buhran’dan, sermayenin yüksek oranlarda vergilendirilmesinden bahsediyor, ancak ısrarla Büyük Rus Devrimi ve SSCB etkisinden bahsetmiyor. Piketty kendi ifadesiyle “Berlin duvarı’nın çöküşünü görmüş ve komünist diktatörlüklerin yıkılış haberleri ile büyümüş” bir nesle ait; ancak bu, gene de 20. yüzyılın ilk yarısına damgasını vurmuş bir büyük devrimi ve 2. Dünya Savaşı’ndan galip çıkarak süper güce dönüşen Sovyetler Birliği’nin dünyadaki etkisini görmezden gelmenin mazereti olamaz.

İşte Piketty tam da bunu yaparak burun kıvırdığı ABD’li meslektaşlarının konumuna düşüyor; rakamların içinde kaybolup giderken 20. yüzyılın en önemli gerçekliklerinden birini ıskalıyor. Başarılı oldular ya da olamadılar, ama nihayetinde 20. yüzyılın yarısına eşitlikçi bir toplum kurmak üzere yola çıkanlar damgasını vurdu.

Bir sonraki yazımda, 21. Yüzyılda Sermaye’nin 3. Bölümü ile ilgili değerlendirmelerimi aktaracağım.

21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-3

Reklamlar

1 thought on “21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-2”

Yorumlar kapalı.