21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-3

Piketty, 21. Yüzyılda Sermaye‘nin ilk iki bölümünde sermayenin yapısını, zaman içindeki gelişimini ve dönüşümünü inceledikten sonra 3. Bölüm’de eşitsizlik konusuna geliyor.

Şüphesiz ki eşitsizlik çok boyutlu ve çok katmanlı bir kavram. Eşitsizliğin doğru bağlamda ele alınmaması klişelere dayalı bir perspektife saplanıp kalma riski içerdiği için öncelikle kavramları doğru tanımlamak gerekiyor. Piketty de bunu yapıyor; önceki bölümlerde gelirin iki unsuru (sermaye ve emek) olduğunu yeniden hatırlattıktan sonra emek kavramını hangi bağlamda ele aldığını belirtiyor: “Ücretler emekle elde edilen gelirin biçimlerinden biridir, yorumu basitleştirmek için emekle elde edilen gelir eşitsizliğinden bahsederken, genel olarak ücret eşitsizliğini kastediyorum” diyor. Böylece eşitsizliği sadece sermaye ve emeğe dayalı kazançları karşılaştırarak ele almayacağını, sermaye ve emek kazançlarının da kendi içlerinde eşitsizlik içerdiğini özellikle belirtiyor.

Piketty (bazılarınca çok eleştirilen) tarihsel örneklere dayalı şöyle bir sınıflandırma yapıyor:

Düşük düzeyde eşitsizlik (örnek: 1970-1980’ler İsveç’i) Emek gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %20, ortadaki %40’ın payı: %45, en alttaki %50’nin payı: %35

Orta düzeyde eşitsizlik (örnek: 2010’lar Avrupası) Emek gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %25, ortadaki %40’ın payı: %45, en alttaki %50’nin payı: %30

Yüksek düzeyde eşitsizlik (örnek 2010’lar ABD’si) Emek gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %35, ortadaki %40’ın payı: %40, en alttaki %50’nin payı: %25

Çok yüksek düzeyde eşitsizlik (örnek 2030’lar ABD’si) Emek gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %45, ortadaki %40’ın payı: %35, en alttaki %50’nin payı: %20

Bu sınıflandırmayı eleştirenler, Piketty’nin incelediği toplumları sırasıyla %10, %40 ve %50’lik üç dilime ayırmasının keyfi ve “sınıf” olgusunu tanımlamaktan çok uzak olduğunu söylüyorlar. Örneğin neden başka herhangi yüzdeler değil de %10-40-50? Dahası, neden çok daha keskin sınıflara ayrılmış bir toplum söz konusu olmasın ki? Örneğin %5-%25-%70 olarak ayrışmış bir toplum…

Ben Piketty’nin yaklaşımını -eğer eşitsizliği yaratan katmanlaşma analitik bir değerlendirmeye tabi tutulacaksa- çok da yanlış bulmuyorum. Piketty, “sosyal sınıflar arasında hiç bir zaman kesintili kırılmalar (discontinuous break) yoktur” diyor. ‘Seçkinler’ ve ‘halk’ ayrımının bir anlam taşımadığına işaret ediyor ki, bence haklı. Dolayısıyla, analitik bir değerlendirme yapabilmek için toplumu şu veya bu kritere göre yüzdelere ayırarak bakmak gerekiyor.

Elbette öncelikle yüzdelik grupları tanımlamak ve zaman içindeki gelişimlerini tarif etmek gerekiyor. Piketty en alttaki %50’nin durumunun yüzyıllar boyunca hemen hemen hiç değişmediğine dikkat çekiyor. En alttaki %50, yüzlerce yıldır bu dünyaya sermayesiz geliyor ve sermayesiz gidiyor; tarihin her döneminde de emek gelirlerinin en azı bu %50’ye düşüyor. Tepedeki %10 -ki yazının devamında Piketty’nin bu katmanı ayrıntılı bir şekilde nasıl incelediğini anlatacağım- ile orta sınıf olarak tanımlanan %40 ise Sanayi Devrimi ve Aydınlanma’dan bu yana ciddi değişimler geçirdi. Sanayi Devrimi’ne kadar, hatta 20. yüzyılın başlarına kadar toplam varlıkların %90-95’i hep tepedeki %10’a (hatta %1’e) ait oldu. Başka bir deyişle, orta sınıf kavramı, nispeten yeni bir olgu. Özellikle 1914-1945 dönemindeki şokların bir sonucu olarak da orta sınıf yükseldi.

Piketty yukarıda anlatılan sınıflandırmanın uluslara özgü bir dinamik olmadığına özellikle dikkat çekiyor. 2010’ların dünyasında yüksek düzeyde eşitsiz olan (ve mevcut trend değişmezse 2030’ların dünyasında çok daha yüksek düzeyde eşitsizliğe ulaşacak olan) ABD’nin 20. yüzyılın başında, Avrupa ve Japonya’ya göre daha eşit bir ülke olduğunun altını çiziyor. Keza, 1970 ve 1980’lerin düşük düzeyde eşitsiz ülkeleri olan İskandinav ülkeleri, 20. yüzyıl başlarında yüksek düzeyde eşitsiz ülkelerdi.

Piketty’nin sınıflandırmasına baktığımızda, emeğe dayalı gelirlerin %40-45’inin, toplumdaki eşitsizlikten bağımsız olarak orta sınıfa gittiğini görüyoruz. Buna göre emeğe dayalı eşitsizliği belirleyen asıl dağılım, tepedeki %10’la, en alttaki %50 arasında. Ancak mevcut trend, orta sınıfı da yoksullaştırıyor. 2030’ların ABD’sinde emeğe dayalı gelirin sadece %35’inin orta sınıfa gideceği düşünülürse, emeğe dayalı eşitsizlik, sadece en alttaki %50’nin sorunu olmaktan çıkıyor, orta sınıfın da sorunu olmaya başlıyor.

Piketty ikinci bir sınıflandırma daha yapıyor. Bu sınıflandırmada, yüzdelik dilimlerin sermaye gelirlerini inceliyor. Buna göre:

Düşük düzeyde eşitsizlik (tarihte örneği yok, ideal toplum?) Sermaye gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %30, ortadaki %40’ın payı: %45, en alttaki %50’nin payı: %25

Orta düzeyde eşitsizlik (örnek: 1970-1980’ler İskandinavyası) Sermaye gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %50, ortadaki %40’ın payı: %40, en alttaki %50’nin payı: %10

Orta-yüksek düzeyde eşitsizlik (örnek: 2010’lar Avrupası) Sermaye gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %60, ortadaki %40’ın payı: %35, en alttaki %50’nin payı: %5

Yüksek düzeyde eşitsizlik (örnek 2010’lar ABD’si) Sermaye gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %70, ortadaki %40’ın payı: %25, en alttaki %50’nin payı: %5

Çok yüksek düzeyde eşitsizlik (örnek 2030’lar ABD’si) Sermaye gelirleri içinde tepedeki %10’un payı: %90, ortadaki %40’ın payı: %5, en alttaki %50’nin payı: %5

Böylece eşitsizliğin iki farklı düzlemi ortaya çıkıyor. Emek gelirlerine dayalı eşitsizlikten farklı olarak, sermaye gelirlerine dayalı eşitsizlikte uçurum, çok daha derinleşiyor. Özellikle 2010 ve 2030’lar ABD’si karşılaştırıldığında, uçurumun derinliği daha iyi görülebiliyor. Orta sınıflar, günümüz ABD’sinde sermaye gelirlerinin %25’ine sahipken, mevcut trende göre yirmi yıl içinde önemli bir kayba uğruyor ve en alttaki %50 ile aynı düzeyde sermaye geliri seviyesine, %5’e geriliyor. Başka bir deyişle sermaye geliri, 20. yüzyıldan farklı olarak sadece en tepedeki %10’un ayrıcalığına dönüşüyor.

Dikkat edilirse, Piketty’nin emek ve sermaye gelirleri tabloları aynı zamanda tarihsel bir değişimi de gösteriyor: 1970-1980’lerde nispeten eşit toplumlar varken (İskandinavya), 2010’lara gelindiğinde eşitsizlik dünyanın her yerinde artıyor, ABD’de artık abartılı seviyelere ulaşıyor ve mevcut trende göre ABD yirmi sene içinde, Sanayi Devrimi’nin başlarındaki eşitsizlik seviyelerine geri dönüyor.

Bu tablonun yeterince ürkütücü olduğunu söylemeye gerek yok sanırım.

Elbette emek ve sermaye gelirlerinin dağılımının yanı sıra, toplam zenginliğin mevcut dağılımını da ortaya koymak gerekiyor. Piketty’nin verdiği rakamlar şöyle: Fransa’da toplam zenginliğin %62’si tepedeki %10’a, %4’ü en alttaki %50’ye ait. ABD’de toplam zenginliğin %72’si tepedeki %10’a, %2’si en alttaki %50’ye ait. Orta sınıfın emek ve sermayeye dayalı gelirlerinin azalma trendi göz önüne alındığında, bir kaç on yıl içinde sadece gelirlerin değil, toplam zenginliğin de %80-90’lar mertebesinde tepedeki %10’da toplanacağı çok açık bir şekilde görülebiliyor.

En alttaki %50’nin tarihin akışı içinde sahip olduğu gelir, sermaye ve zenginliğin ciddi ölçüde değişmediğinden yukarıda söz etmiştim. Peki, Piketty’nin orta sınıf  olarak tanımladığı %40 ve en tepedeki %10 kimlerden oluşur? Önce orta sınıfa bakalım:

Sanayi Devrimi ve Aydınlanma ile yükselmeye başlayan orta sınıf, 1914-1945 şoklarından da en fazla kazançlı çıkan kesim olmuştu. Piketty’nin de sık sık işaret ettiği üzere, iki büyük savaş sonunda kapitalizm ve eşitsizlik ortadan kalkmış gibi görünüyordu. (Piketty bu tespiti yaparken kapitalizmi bir sistemin terminolojik adı olarak değil, ağırlıklı olarak sermaye kazançlarına dayalı bir sistemin adı olarak kullanıyor.) Bilinen tarihte ilk kez toplumun kayda değer bir yüzdesi sermayeye ve emeğe dayalı gelirlerde ciddi bir yüzdeye sahip oluyordu.

20. yüzyıl uygarlığının parlak sonuçlarının önemli bir yüzdesi, orta sınıfın üretkenliğinin ve tüketim alışkanlıklarının bir sonucudur. Pop kültürdeki olağanüstü sıçramanın toplumsal tabanını bu sınıf oluşturur. Daha önemlisi, orta sınıf toplumlara yeni bir ahlak getirmiştir. Piketty 19. yüzyıl yazarlarının romanlarını inceleyerek ilginç rakamlar veriyor: Gerek Balzac dönemi Fransa’sında, gerekse Austen dönemi İngiltere’sinde “iyi yaşamanın” koşulu, ortalama gelirin en az 30-40 katı bir kazanca sahip olmaktı. Bu kazanca emekle sahip olmak çok güç olduğu için, Balzac ve Austen roman kahramanlarının önünde tek bir yol vardı: Varlıklı bir eş bulmak ve rant gelirleri ile iyi bir yaşam sürebilmek. 20. yüzyılın şokları, bu ahlak anlayışını değiştirmiş, emeğe dayalı gelir sayesinde de iyi yaşam koşullarına ulaşmayı mümkün kılmıştı. Orta sınıf bunun yanında, belli bir oranda sermayeye, dolayısıyla sermaye gelirine de sahip olmuştu. Piketty bu değişimi Büyük Rantiye Çağı’ndan Küçük Rantiye (Petits Rentiers) çağına geçiş olarak yorumluyor. 1950’lerden başlayarak ve 1980’lerden itibaren hızlanarak yükselen trend içinde sermaye yeniden yoğunlaşmaya başladı. Aslan payını ise orta sınıf değil, tepedeki %10 almaya başladı. mevcut trend orta sınıfı ortadan kaldırmasa bile önemli ölçüde zayıflatıyor, bu sınıfı yeniden en alttaki %50’nin düzeyine itiyor.

En tepedeki %10 da tarihsel ölçekte bir değişim geçiriyor. Piketty, bu %10’un içindeki değişimi ayrıntıları ile inceliyor. Öncelikle %10’un küçük bir oran olmadığına dikkat çekiyor. Yüzde on, 66 milyon nüfusa sahip Fransa’da 6.6, 316 milyon nüfusa sahip ABD’de 31.6 milyon insan anlamına geliyor. Çalışan nüfusa göre hesaplanırsa, Fransa’da beş, ABD’de 25 milyon civarında insan toplumun en tepesindeki %10’u oluşturuyor. Piketty eşitsizliği bu şekilde ele almanın daha doğru olacağını, çünkü siyasal ve ekonomik güç olarak yüz binlerle değil, milyonlarla ifade edilen bir sınıfın daha anlamlı bir büyüklüğü temsil ettiğini söylüyor.

Kitapta ilginç bir alt başlık var: Sınıf Savaşı mı yoksa Yüzdelik Savaşı mı (Class Struggle or Centile Struggle). Piketty bu alt başlıkta öncelikle, kamuoyundaki bir yanılsamaya dikkat çekiyor: “Fransa’da 200 aile”, “en zengin 400 Amerikalı” gibi kavramların siyasal, toplumsal ve ekonomik olarak anlamsız olduğunun altını çiziyor. Bunun yerine, en tepedeki %10’u analiz ederken en tepedeki %1 ve sonraki %9 olarak sınıflandırmanın daha doğru olacağını söylüyor. %1’in çalışan nüfus büyüklüğü dikkate alındığında Fransa’da 500.000, ABD’de 2.6 milyon insana tekabül ettiğini hatırlattıktan sonra, bunun en zengin 200 ya da 400 aile kavramına göre çok daha anlamlı olduğuna işaret ediyor.

Piketty’nin verdiği grafikler, en tepedeki %10’un içindeki değişimi göstermeleri bakımından çok önemli:

Piketty-8.3-8.4

 

1932 ve 2005 Fransa’sını karşılaştıran yukarıdaki grafikler, en tepedeki %10’un içindeki emek, sermaye ve toplam gelirlerin dağılımını gösteriyor. 1932 yılında da 2005 yılında da %10’un kendi iç hiyerarşisi içinde emek gelirlerinin oranı, hiyerarşinin üst basamaklarına çıkıldıkça düşüyor. Ancak başa baş seviyesi, geçen 83 yıl içinde gitgide daha sağa kayıyor. Başka bir deyişle, en tepedeki %10’un içinde emek (maaş) gelirleri daha ağırlıklı bir konuma geliyor. Şu şekilde de ifade edebiliriz: Yüksek maaşlıların gücü ve ağırlığı artıyor, gelir ağırlığı maaş olanların tabanı genişliyor. 1932 yılında başa baş seviyesi %99.5-%99.9 aralığında iken, 2005 senesinde %99.9 bölgesine kayıyor. Gelirinin ağırlığı sermaye olanlar %0.1 aralığına sıkışıyor.

Piketty-8.8-8.9

 

Bu trend, Fransa’ya özgü değil; ABD’de de aynı trend ilerliyor. %10’un içinde emek ve sermaye gelirleri bir yüzyıl önce %99-99.5 aralığında başa baş gelirken, 2007 yılında %99.9’da başa baş geliyor. ABD’de de sermaye gelirleri ancak %0.1’lik kesimin toplam geliri içinde ağırlıklı oluyor.

Piketty, bütün dünyadaki trendin bu yönde ilerlediğini belirtiyor ve en tepedeki %10 içindeki ağırlığı sürekli artan bu kesime Süper Yöneticiler (Super Managers) adını veriyor.

Sanırım, 20. yüzyıl sonu ve 21. yüzyıl başı klasik Marksist analizlerin en sorunlu alanı burası idi. Artık 19. yüzyılda ve 20. yüzyıl başlarında yükselmeye başlayan ve gelirlerinin önemli bir kısmını memurluk yaparak maaşla elde edenlerin “küçük burjuva” olarak isimlendirildiği bir çağda yaşamıyoruz. Bunların en tepedeki %10’a giren kısmının maaşla elde ettikleri gelirler öylesine boyutlara ulaşmış durumda ki, geliri sermaye ağırlıklı olanların oranını binde bire kadar azaltmış durumdalar. Söylemeye gerek yok; bu süper yöneticilerin küçük burjuvalıkla bir ilgisi yok. Bunlar karikatürlerde resmedilen, koltuğuna kaykılmış purosunu tüttürerek proleterlerin ürettiği artı değere el koyan patronlar da değil. Yüz binlerce hatta milyonlarca dolar maaş ve bonus alan bir yönetici sınıf bu. Zaten “patron” sözcüğü de bir yüzyıl önceki anlamda kullanılmıyor: Patron artık atölyenin üst katındaki adam değil, en yakın yöneticiden başlayarak hiyerarşinin tepesine kadar giden herkes “patron”.

Piketty kamuoyunda çok göze batan şarkıcı, sporcu, televizyoncu gibi insanların bu sınıf içinde ağırlıklı olmadığının altını çiziyor. Onlar sadece sistemin temel kültür kodlarını üretiyorlar. Süper yöneticilerin asıl ağırlıklı bölümünü sanayi ve finans sektöründekiler, üniversite profesörleri ve yöneticiler, danışmanlar gibi insanlar oluşturuyor.

Piketty 21. yüzyılın başındaki manzarayı bu şekilde tarif ettikten sonra, üç konunun altını çiziyor:

Birincisi, bu sınıfı yükselten iki unsur, eğitim ve teknoloji. Dolayısıyla bu sınıfa ait insanlar bulundukları yere aile, akraba, hemşehri ilişkileri ile değil, liyakatla geldi. Ancak daha aşağıdakilerin eğitim ve teknoloji ile aynı seviyelere gelme olanağı her geçen gün azalıyor. Çünkü bir taraftan eğitim ve teknolojiye (tüketici olarak değil, teknoloji üreticisi olarak) ulaşım güçleşiyor, hem de bu süper yönetici sınıf, 21. yüzyılın yeni rantiyesi haline dönüşüyor. Çünkü her ne kadar emek (maaş) gelirleriyle dengelenmiş olsa da, sermaye gelirleri hızla artıyor ve sermaye geliri içinde payı en hızlı artan kesim, bu maaşlı süper yöneticiler oluyor. Bu anlamda 20. yüzyılın göreceli eşitlikçi toplumları 21. yüzyıl başındaki süper yöneticilere varlık ve gelir arttırma olanağı tanımış olsa da, 21. yüzyılın eşitsiz toplumları, aynı donanımı edinme, o donanım edinilse bile yükselme olanağı tanımıyor.

İkincisi, geliri ve sermayesi hızla artan süper yöneticilerin marjinal üretkenliği ve verimliliği oldukça tartışmalı. Piketty, astronomik maaşlı bu yönetici sınıfın yükselişinin marjinal üretkenlikle ilgili olmadığını, çünkü pek çok durumda kendi maaşlarını belirleme olanakları olduğunu söylüyor.

Üçüncüsü ve en kötüsü de, hızla artan sermaye miras bırakılıyor ve düşük nüfus artışı nedeniyle bu sermaye bölünmüyor, toplanmaya ve daha büyük bir hızla büyümeye devam ediyor.

Böylece 21. yüzyıl toplumları, hızla yeniden 19. yüzyıl toplumlarına benziyor. Liyakate dayalı, demokratik modern toplumların yerini, verasete ve rantiyenin ağırlığına dayalı eşitsiz toplumlar alıyor.

Tıpkı, Balzac ve Austen roman kahramanları gibi, hiç çalışmadan bir ömür geçirme şansına sahip yeni nesiller ortaya çıkıyor. Piketty’nin ilginç de bir gözlemi var: “Balzac ve Austen kahramanlarının yaşadığı dönemde rantiyelik ayıplanacak bir durum değil, o çağın gerçeği idi. Çalışmadan kazanmanın etik olmadığı anlayışı 20. yüzyılda ortaya çıktı. Şimdi bu anlayış yeniden ortadan kalkıyor.” Bir başka gözlemi de şu: “Balzac ve Austen karakterleri kendilerini hizmetçileriyle karşılaştırmazlardı. Oysa günümüzün süper yöneticileri, bulundukları pozisyona sahip oldukları erdemlerle geldiklerini düşünüyorlar.”

21. Yüzyılda Sermaye‘nin üçüncü bölümünde pek çok tablo, grafik ve Piketty’nin sivri diliyle kaleme aldığı ilginç gözlem ve tespitler var. Sadece bu bölüm bile dikkatle okunmayı ve üzerine tartışılmayı fazlasıyla hak ediyor.

Piketty’nin analizleri (veri zenginliği nedeniyle) gelişmiş ülkelere yoğunlaşmış olsa da, geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerle ilgili bazı tespitler yapma olanağı veriyor.

Rakamlar, yüzdeler farklı olsa da (ne kadar farklı olduğunu bilmiyoruz) Türkiye’de de benzer trendlerin yükseldiği aşikar. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşu, tam da 1914-1945 şoklarının ortasına denk geliyor. Bütün dünya ile beraber Türkiye’de de orta sınıf bu tarihte yükselmeye başlıyor ve çok önemli bir siyasal, toplumsal, ekonomik güce dönüşüyor. Orta sınıfın yükselişi, dünya ile benzer bir zamanda, 1970’lerde sona eriyor ve Süper Yöneticiler dönemine geçişle beraber Türkiye’de de orta sınıfın gelişimi duruyor. 2000’lerden sonra orta sınıf gerilemeye başlıyor.

Sanırım Piketty’nin tarih boyunca en alttaki %50’nin durumunun çok fazla değişmediği tespitini hatırlamanın tam zamanı. Beş yüz yıl önce de, bir yüz yıl önce de, günümüzde de en alttaki %50 toplam gelirin de, toplam zenginliğin de çok azına sahip oldu/oluyor. Bu kesim için daha yüksek gelir elde etmek, ya da bir sermaye sahibi olmak tarihin her döneminde hayal edilemeyecek bir şeydi. Onlar için en önemlisi, yaşamlarını sürdürebilmekti. Pek çoğu dünyaya sermayesiz geldi, sonraki nesle hiç bir şey bırakamadan, hatta pek çok zaman sadece borç bırakarak, sermayesiz gitti. 20. yüzyılın şokları ve çalkantıları orta-sınıfı, 20. yüzyıl sonrası neo-liberalizm ve küreselleşme dönemi ise 21. yüzyılın yeni rantiye sınıfını yükseltti. Doğal olarak da sosyal çalkantıların ekseni, yükselen orta sınıfla en tepedeki %1 arasında oldu. Orta sınıftan “yeterince” yükselebilenler, %1’in ağırlığını %0.1’e kadar azaltırken, değişen ekonomik iklim, yeni siyasal paradigmayı da beraberinde getirdi.

Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi, Türkiye’de de karmaşıklaşan ve katmanlaşan toplum yapısı, yeni sınıfsal ilişkiler yarattı. Son 30 yılda emeğin dağılımı sanayiden hizmet sektörüne kaydıkça, burjuvalar-proleterler ilişkisinden farklı sınıfsal ilişkiler ortaya çıktı. Günümüzde emeğiyle geçinen, ancak aynı zamanda emek çalıştıran bir orta sınıf var. En alttaki %50’nin önemli bir ağırlığı emeğini en tepedeki %1’e değil, %40’ı oluşturan orta sınıfa ve %10 hiyerarşisi içinde ağırlığı artan %9’a satıyor. Bu, 19. yüzyıl kapitalizminden farklı sınıfsal ilişkilerin ortaya çıktığı bir toplum yapısı demek. Günümüzdeki siyasal, toplumsal ve ekonomik konumlanmanın bir boyutu da bu olduğu için, 19. ve 20. yüzyıldan farklı bir terminoloji ve bu terminolojiye dayalı bir siyasal kompozisyon oluşuyor. Türkiye’de, son bir kaç on yıla ait “tuzu kurular”, “beyaz Türkler”, “evde zorla tutulan %50”, “kapalı site yaşamı”, “uydu kentler”, “gecekondu denizi içinde ilçe ve semt adacıkları” gibi kavramlar da bu şekilde gündeme geliyor. Doğal olarak siyasal konumlanma da bu kavramlar etrafında ve aslında hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde, tam da Piketty’nin analitik sınıflandırmasındaki yüzdelere göre gerçekleşiyor.

Ancak yukarıda sözü edilen terminoloji artık geçmişe ait; çünkü 2010’lardan sonra hızlanan trend yepyeni bir kompozisyon ve bu kompozisyon içinde önceki on yıllardan farklı bir gelir ve sermaye dağılımı yaratıyor. Bu konudaki düşüncelerimi de 21. Yüzyılda Sermaye ile ilgili değerlendirmelerimi tamamladıktan sonra yazacağım.

21. Yüzyılda Sermaye‘nin bütün dünyada büyük gürültüler kopartan Dördüncü Bölümü’nün adı 21. Yüzyılda Sermayeyi Yeniden Düzenlemek (Regulating Capital in the Twenty-First Century). Bir sonraki yazıda bu bölümü inceleyeceğim.

21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” hakkında bir Değerlendirme-4

Reklamlar

1 thought on “21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-3”

Yorumlar kapalı.