21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-4

Eşitlik21. yüzyılda Sermaye‘nin 4. bölümünde Piketty epeydir unutulmuş olan şeffaflık, demokrasi, refah devleti gibi kavramlara gönderme yapıyor. Mirasa dayalı kapitalizmin (patrimonial capitalism) demokrasi ve refah devletini tehdit ettiğini belirttikten sonra sonsuz bir eşitsizlik spiralini engellemenin tek yolunun kademeli sermaye vergisi olduğunu söylüyor.

Ancak Piketty’ye göre, 21. yüzyılda demokratik refah devletinin yaşatılması için zorunlu gördüğü adil ve etkin vergi uygulamalarının hayata geçirilmesi için aşılması gereken bazı engeller var: Her şeyden önce sermaye şeffaf değil; vergi cennetleri sermayenin demokratik denetimden kaçırılması ve saklanması işlevini görüyor. Dahası, 20. yüzyılın son çeyreğinde yükselen küreselleşme, sermayeye yeryüzünün her yerine yayılma, dolayısıyla düşük vergi uygulayan ülke ve bölgelere yönelme olanağı sağlıyor. Sermaye ihtiyacı duyan ülkeler de, vergileri düşük tutarak bu avantajdan doyasıya yararlanıyorlar.

Kitabın muhtelif bölümlerinde, denetimden kaçırılan sermaye nedeniyle eşitsizliğin görünenden çok daha derin olabileceğine dikkat çeken Piketty, mirasa dayalı kapitalizmin sınırlandırılabilmesi için uluslararası işbirliğinin şart olduğunu vurguluyor. Bu konuda en azından Avrupa Birliği ülkelerinin işbirliği yapabileceğini, küresel bir denetim zor olsa da, kıtasal denetimin imkansız olmadığını söylüyor.

Bir sonraki aşama ise sermayenin kademeli vergilendirilmesi (progressive tax).

Çok yüksek düzeydeki sermayenin, o sermayeye sahip olan insanların gelirleri üzerinde bir etkisinin olmadığını özellikle belirtiyor. Bir insanın harcayabileceği gelir doğal olarak bu servetin çok küçük bir yüzdesi, geri kalan yüzdesi ise miras bırakılmak üzere biriktirilen ve geleceğin adaletsiz toplumlarının temelini oluşturacak devasa bir büyüklük.

Piketty kademeli vergilendirmenin öncelikli amacının kamu geliri yaratmak ve özel sermayeyi kamu sermayesine dönüştürmek olmadığının özellikle altını çiziyor. Temel amaç eşitsizliği gidermek, parazitleşen sermayeyi vergilendirerek dinamik sermayenin önünü açmak ve elbette refah devletinin vazgeçilmezleri olan eğitim, sağlık, güvenlik hizmetleri için gelir yaratmak.

Kademeli vergilendirmenin Avrupa borç krizinin çözümüne de katkıda bulunacağını belirtiyor. 1 milyon Euro’ya kadar sermaye %0, 1-5 milyon Euro büyüklüğündeki sermaye %1 ve 5 milyon üzeri sermaye %2 yıllık vergiye tabi tutulursa, Avrupa GSYİH’sının %2’si kadar bir vergi geliri oluşturulacağına, böylece 50 yıl içinde kamu borcunun ortadan kaldırılacağına işaret ediyor. Bu oranların on katının uygulanması halinde vergi hasılatı da on katına çıkacağı için kamu borcunun sıfırlanma süresi (teorik olarak) 5 yıla iniyor.

Kamu borcunun sıfırlanması, vergi yerine borç veren rantiyenin ortadan kaldırılması -ya da en azından etkisinin sınırlanması- için gerekli ve zorunlu. Piketty açıkça telaffuz etmese de, eninde sonunda böyle bir vergilendirmeye gidileceğini, %10-20’ler düzeyinde vergiyi yüksek görenlerin %1-2’lik oranlara itiraz etmemeleri gerektiğini ima ediyor.

Piketty’ye göre 21. yüzyılın en önemli sorunlarından biri olmaya aday borç krizinin aşılması için uygulanabilecek üç temel politika var: enflasyon, kemer sıkma (austerity) ve kademeli vergilendirme.

Enflasyon yaratmak, yaratılsa bile enflasyonu kontrol etmek çok zor. Dahası, enflasyon en başta küçük ve orta sermayeye sahip insanları vuruyor. Büyük sermayenin sofistike yatırım araçlarından oluşan portföyleri yönetme olanağına karşın küçük ve orta sermaye, ağırlıklı olarak vadeli ve vadesiz hesaplarda ve yatırım fonlarında tutuluyor. Enflasyon, doğal olarak en başta bu şekilde korunan sermayeyi eritiyor. Dolayısıyla enflasyon, borç krizini aşmakta işe yarasa da, eşitsizliği gidermekte kullanılacak bir araç değil.

Sıkı para politikaları ise ancak kısa süreliğine uygulanabilir. Sıkı para politikaları bir kaç seneyi aştığında hem sosyal patlamalara zemin hazırlanmış oluyor, hem de eğitim, sağlık, güvenlik gibi hizmetlerin kalitesi iyice düşüyor.

Bu durumda Piketty’ye göre geriye sadece bir tek çözüm kalıyor: Uluslararası işbirliği ve şeffaflık temelinde uygulanması gereken kademeli sermaye vergisi.

Kitabın son bölümünde Piketty ilginç konuları tartışıyor: Petrol rantı, Kıbrıs mali krizi, Euro kuru, Avrupa’nın Birliği, hukuk ve politika, iklim değişimi ve kamu sermayesi.

İlginç ve önemli bir tespiti var: “En önemli sorunumuz kamu borcu değil”, diyor ve devam ediyor, “çok daha acil önceliğimiz eğitim sermayemizi hızla yükseltmek ve tabiat sermayemizin kötüleşmesini engellemektir. Bu çok daha ciddi ve önemli bir sorundur, çünkü iklim değişimi kalem oynatmakla (ya da aslında aynı anlama gelen, sermayenin vergilendirilmesiyle) aşılacak bir sorun değil.” (S. 569)

Piketty bu tespitiyle, sanırım ekonomi/finans dünyasının en önemli paradoksuna da işaret etmiş oluyor: Pek çok zaman gerçek hayatta hiçbir karşılığı olmayan rakamlar, rakamlar, rakamlar ve bu rakamların çözmeye yetmediği en temel ve yaşamsal sorunlar.

SONUÇ

600 sayfayı aşkın hacimli 21. Yüzyılda Sermaye (ya da Türkçeye çevrilen ismiyle 21. Yüzyılda Kapital) için neler söylenebilir?

Benim bu kitaba verdiğim not: 10 üzerinden 10. Bir okuyucu olarak tam not vermem, kitapta ileri sürülen fikirlerin tümüne katıldığım anlamına gelmiyor. 21. yüzyılda Sermaye üç nedenle çok önemli bir kitap ve muhakkak okunması gerekiyor:

1) Son 35 yıldır yükselen neoliberalizm, ekonomiyi bölüşüm bağlamından kopartmış, dünyayı vahşi bir ormana çevirmişti. 21. Yüzyılda Sermaye eşitlik, demokrasi, refah devleti gibi kavramları yeniden ve çok güçlü bir şekilde yeniden tartışma gündemine getirdiği için takdir edilmesi gereken bir kitap.

2) Kitapta verilen istatistikler ve grafikler önemli. Piketty üzerinde çalıştığı veriyi kitapta göstermekle kalmıyor, üzerinde çalışılabilmesi için kendi web sitesinde de paylaşıyor.

3) 21. Yüzyılda Sermaye‘nin polemik ya da sansasyon yaratmak amacıyla yazıldığını düşünmüyorum. Kitabın her bir sayfasında ifade edilen görüşleri önemsiyorum ve önümüzdeki yıllarda yaygın bir şekilde tartışılacağını tahmin ediyorum.

Ben belki de “kapitalizme karşı önyargıyla büyümeyen” Piketty’nin ait olduğu kuşağın aksine, eşitlik, özgürlük fikirleriyle büyüyen ve daha güzel (çok daha güzel) bir dünyanın mümkün olduğunu düşünen bir kuşağa ait olduğum için kapitalizmin ıslah edilebilir bir sistem olduğuna inanmıyorum. Sermayenin kademeli vergilendirmesi, içinden geçilen tarihsel ölçekli kriz döneminin acil sorunlarını çözmekte bir araç olabilir. Ancak kapitalizmin özündeki niteliği ortadan kaldırmaz. Özellikle düşük büyüme dönemlerinde hızla artan eşitsizlik, bugün denetim altına alınsa bile, yarınlarda yaşayacak nesillerin sorunu olmaya devam edecektir.

Ben kapitalizmin, insanın uzun ve kesintisiz tarihinin çok özel bir dönemine ait olduğunu, durgun ve karanlık ortaçağ sonrasındaki ilk sıçramanın “spekülatif/kurgusal” temelini oluşturduğunu, ancak daha büyük sıçramalar için asla bir temel olamayacağını düşünüyorum.

Temel analitik yöntemim olan Elliott Dalga Prensibi ve sosyonomiye göre yükseliş ve düşüşler kaçınılmaz bir doğa yasasının sonucudur. Bu “kaçınılmazlığın” uygarlığın bütün kazanımlarını tehdit edecek ölçeklere ulaşmasını tarihsel bir zorunluluk olarak görmüyorum. “Düşüşler” kaçınılmaz olsa da çöküşler kaçınılmaz değildir. İnsan uygarlığının eninde sonunda sosyal, ekonomik ve finansal çöküşleri ortadan kaldıracağına, ortadan kaldıramasa bile, en azından uygarlığın kazanımlarını tehdit edecek boyutlara tırmanmadan durduracağı bir entelektüel seviyeye ulaşacağına inanıyorum. O seviyeye ulaşmada kapitalizmin en iyi “araç” olduğunu düşünmüyorum. İyi bir “araç” olması bir yana, muhtemeldir ki kapitalizm o aşamaya ulaşmanın önündeki en kötü “araç”: Çünkü kapitalizm insan uygarlığının değil, doğası gereği eşitsiz ve anti-demokratik ilişkiye neden olan biriktirilmiş kapitale sahip olanların elinde bir “araç”.

Elliott Dalga Prensibi ve sosyonomiye göre her dalganın bir karakteristiği vardır. Kapitalizmin damgasını vurduğu son bir kaç yüzyılın temel karakteristiği, eşitsizliğe dayalı bir sistem içinde sermaye biriktirmek inancı ve anlayışı idi. Dalganın yükselmeye başladığı 18. yüzyıldan sonra biriktirilen sermaye, daha büyük girişimlerin ve atılımların temel motivasyonu oldu. 19. yüzyılın ortalarında ve 20. yüzyılın başlarında yaşanan şoklar, bu temel motivasyonla güdülenmiş kitlelerin savrulduğu aşırılıkların törpülenmesinde önemli roller üstlendi. Ancak bu “törpülenmenin” insanlığa maliyeti çok yüksek oldu. Yitirilen, sadece milyonlarca insan yaşamı da değildi, Jean Baudrillard‘dan bir alıntı yapmak gerekirse, “insan ortadan kalktı.” Sermaye biriktirilirken, insanlığın binlerce yılda inşa ettiği “manevi sermaye” harcandı. 21. yüzyıla gelindiğinde artık en temel insani gereksinimler ve insani değerler bile “sermayenin konusu” haline dönüştü.

Kapitalizm çürümedi, çünkü zaten temelden çürüktü. Kapitalizm 20. yüzyılın sonunda sadece coşkunca akabileceği bir yatağa ulaştı. Doğrudur, kapitalizmin başlangıcında büyük sıçramalara yol açan girişimcilik vardı. Şimdi sadece sonraki nesillere miras bırakılacak bir eşitsizlik var.

Sorun sadece sermayenin mülkiyeti sorunu da değildi. Eşitlikçi toplumlar kurma ideali ile yola çıkanlar sadece mülkiyeti ortadan kaldırdılar; biriktirilen “sermaye” ortadan kalkmadı, devletin oldu.

Reel sosyalizm, kaçınılmaz olarak devlet kapitalizmine dönüştü. En yaygın olarak hüküm sürdüğü iki coğrafyadan birinde, Rusya’da çökerken geride gasp ettikleri biriktirilmiş sermaye ile on yıl içinde dünyanın en zenginleri arasına giren oligarklar, diğerinde, Çin’de hakları ve özgürlükleri sınırlandırarak, dünyanın diğer bölgelerine ucuz emek pazarlayan adaletsiz ve despot bir rejim bıraktı. Eşitliğin ve özgürlüğün önündeki temel sorun, sermayenin devlet, şahıs, ya da kurumlar vasıtasıyla biriktirilmesi değil, bizatihi sermayenin biriktirilmesi sorunuydu.

Sermaye nedir? Genel bir tanım olarak insan eliyle inşa edilen her şeyi “sermaye” olarak tanımlıyoruz: Binalar, fabrikalar, altyapı tesisleri, madenler ve bunların menkulleştirilmiş türevleri. Piketty haklı olarak ormanların, su kaynaklarının, atmosferin sermaye kapsamının dışında tutulması gerektiğini söylüyor. Çünkü bunlar, şahısların, kurumların, hatta daha ileri giderek tarihin belli dönemlerinde yaşayan nesillerin sermayesi olamaz. Onlara sahip olma ve onları kullanma hakkı, tarihin bir döneminde yaşayanların değil, henüz dünyaya gelmemiş nesillerin de hakkıdır. Dolayısıyla alınıp, satılamazlar, sorumsuzca kullanma, değiştirme ve dönüştürme hakları hiç kimsede değildir.

Bazı “sermaye unsurlarının” kamuya ait olduğunu ya da olması gerektiğini düşünüyoruz: Hastaneler, okullar, güvenliğe yönelik tesisler, vs. Eğer bu bina ve tesislerin de biriktirilmiş sermayeye dahil olduğunu varsayıyor ve değerlerini ölçmeye girişiyorsak, alınıp satılır olduklarını (ya da bir gün alınıp satılabilir metalara dönüşecebileceklerini) kabul ediyoruz demektir. Bu durumda akla kaçınılmaz olarak “sınır nedir” sorusu geliyor. Eğer sınır yoksa ve insan uygarlığının ürünü olan her şey bir sermaye birikim unsuru ise, alım gücü olmayanların alım-satım ilişkilerinin tarafı olmadan yaşama hakkını de facto reddediyoruz demektir. Sınır varsa, bu sınır neden sadece yaşamı asgari ölçütlerde sürdürmek için gerekli olan temel ihtiyaçlar olsun?

O halde ya biriktirilmiş sermayenin tanımını değiştireceğiz – ki biriktirilmiş sermayeyi, değeri piyasada belirlenen bir varlık olmaktan çıkaracak, sadece insan ve toplum yararı için belli bir işleve sahip “potansiyel değer” olarak görmeye başlayacağız-, ya da biriktirilmiş sermayeyi ve piyasayı mevcut tanımlar içinde kabul etmeye devam edecek, bu tanımların gereği olarak da biriktirilmiş sermayenin belli şahıs, grup ya da devletler tarafından kullanımını, işletilmesini ve değişimini “doğal” ve “kaçınılmaz” kabul edeceğiz. Birinci anlayış bizi, binlerce yıldır ütopyalar hayal eden düşünürlere yaklaştıracaktır. İkinci anlayışın kaçınılmaz sonucu savaşlar, finansal krizler, tarihsel trajedilerdir. Son dört yüzyılın bize öğrettiği budur.

21. yüzyılın başında, daha önceki yüzyıllardan farklı olarak çok daha ciddi sorunlarla yüz yüzeyiz: Tükenen doğal kaynaklar, yok olan türler, iklim değişimi, bir kaç yüzyıl içinde mislilerce artan nüfus, savaş, despotik yönetimler ve gitgide daha fazla 19. yüzyıl dünyasına benzeyen bir eşitsizlik dinamiği. Eskilerin deyişiyle ya yardan vaz geçeceğiz, ya serden. Başka bir deyişle, ya daha kıt su kaynakları, azalan tarım alanları, yok olan ormanlar, kirlenen okyanuslar, artan ortalama sıcaklık, sayısı ve şiddeti artan doğal felaketler, süreklileşen finansal krizler, hastalık salgınları, savaşlar, yoksulluk, eşitsizlik ve adaletsizlik dolu bir dünyada “sermaye” biriktirmeye devam edeceğiz, ya da bugün “biriktirilmiş sermaye” kabul ettiğimiz tüm zenginliği, hiç bir ayrım gözetmeksizin bütün insanların ve toplumların hizmetine sunacağız.

21. yüzyıl dünyasının insan uygarlığının önüne koyduğu seçenekler bunlar.

Belki sermaye birikiminin sürdürülemezliği aşamasına henüz gelmedik; ancak bu yolda yürüdüğümüz sürece içinde yaşadığımız doğal ve sosyal çevrenin neye dönüşeceği apaçık ortada.

“Daha önceki toplumlar binlerce yıl böyle yaşadılar, bizim toplumumuz da böylece yaşayıp gider” anlayışı yanlış; çünkü daha önceki toplumlar eşitsizliğin ve adaletsizliğin kemikleştiği, büyümeyen, durağan toplumlardı.

Yeryüzünde son bir kaç yüzyılda yükselen dalgalar, bütün sonuçlarıyla beraber, insanlığın binlerce yılda kat ettiği mesafeden daha fazlasının kat edilmesine yol açtı. Geri dönüşü olmayan bir aşamaya geldik. Ortaçağa dönüşün olanaksız olduğu bir aşama bu. Geri dönemediğimiz gibi, daha ileri de gidemiyorsak, tarih bizi bir yol tercihine zorluyor demektir.

Öyle veya böyle bir yol seçeceğiz: Ya sermaye biriktirmeye devam ederken sadece “ortadan kalkmayacak”, aynı zamanda “yok olacağız”, ya da dünyanın bütün kaynaklarını tahrip etme pahasına (kişi, kurum ya da devletler eliyle) sermaye biriktirmekten vaz geçerek daha eşit, daha özgür, daha ileri toplumlar kurmaya yöneleceğiz.

Piketty’nin kitabına yönelik eleştirilerden biri de, kitabın 21. yüzyılda sermayenin yapısı, gelişimi, dönüşümü gibi başlıklardan ziyade bölüşümü sorununa ağırlık vermesiydi. Bu eleştiriler haksız sayılmaz, belki de Piketty kitabına 21. Yüzyılda Sermaye yerine 21. Yüzyılda Eşitsizlik adını vermeliydi. Anlaşılıyor ki, Piketty kitabına isim seçerken sermaye ve eşitsizlik kavramlarını beraber düşünmüş ve belki de bir ekonomist olduğu için eşitsizliği ekonomik temelleriyle anlatabilmek için sermayenin tarihsel gelişimini ve gelecekteki muhtemel rotasını incelemeyi tercih etmiş. Dönüp dolaşıp geldiği yer, kaçınılmaz olarak eşitsizlik sorunu olmuş. Eşitsizliği ortadan kaldırmak için değil, sadece daha katlanılır bir hale getirmek için de kitabını kademeli vergi önerisi ile tamamlamış.

Bu durumda, daha öteye gitmek ve daha katlanılabilir değil, daha güzel bir dünya hayal etmek okuyucuya kalıyor.

Dört bölümlük yazımda hem 21. Yüzyılda Sermaye kitabını tanıtmaya, hem de kitabın bana düşündürdüklerini anlatmaya çalıştım.

Yararlı olmasını diliyorum.

Reklamlar

1 thought on “21. Yüzyılda Sermaye ve “Pikettymania” Hakkında bir Değerlendirme-4”

Yorumlar kapalı.