Süperpozisyonda Bir Uyanış

“Hasan!”
Dişlerini sıktı. Tozlu havayı içine çekerek bekledi. Cevap alamayınca tekrar seslendi.
“Hasan!”
Karanlık odanın sessizliğine kulak kabarttı. Kendi sesini tanımakta güçlük çekmiş, gırtlağını yırtarcasına çıkan boğuk sesten ürkmüştü.
“Hasan?”
“Mmm?”
Karanlığa alışmaya çalışan gözleriyle etrafı taradı. Yaklaşık iki-üç metre uzağında Hasan’ın iri bedeninin kıpırdadığını gördü. Arkadaşı sürünerek duvara yaklaşmaya çalışıyordu.
“Neyi bekliyoruz biz Hasan?”
Umutsuzluğu daha da derinleştiren bu soruyu, bir cevap almak için sormamıştı. Sadece sessizliği bozmak istiyordu. Bütün gücünü harcamaktan bitkin düşmüş, sesi insan sesine hiç benzemeyen Hasan cevap verdi:
“Bir mucize.”
“Mucize diye bir şey var mı?”
“Elbette var.”
“Dalga fonksiyonu çökmeden önceki süperpozisyon içindeki sonsuz sayıdaki gelişmeden en düşük olasılığa sahip olandır mucize.”
Acılar içinde kıvranan Hasan’ın gülümsediğini düşündü. Bulanık zihninde, o büyük felaket üstlerine çökmeden önce, ders aralarında ağaçların arasına boylu boyunca uzandıkları güneşli günleri canlandırmaya çalıştı. Havuza küçük taşlar fırlatıp saatlerce fizik bilimlerinden konuşur, fiziğin sıkıcı dünyasını hayal güçleriyle renklendirmeye çalışırlardı. Şimdi yıkılmış bir binanın karanlık bodrumundaki iki lağım faresi gibiydiler. Biri bacağından, diğeri karnından yaralı, acıya, umutsuzluğa, ölüme direnmeye çalışıyorlardı.
“Ama nihayetinde bir olasılıktır.”
Hasan’ın hırıltılı sesinde umut vardı. Samir ölümcül yarayı alanın Hasan olduğunu düşünerek umudunu yitirmeyen arkadaşına saygı duydu. Uzun bir sessizliğin ardından kasvetli havayı dağıtma sırası Hasan’daydı.
“Ne düşünüyorum biliyor musun?”
Samir’in cevap vermesini beklemeden, yarasından akan kanı durdurmak için beline sardığı paçavrayı biraz daha sıkarak devam etti:
“Dalga fonksiyonu, gözlemcinin ölçümü, ya da gözlemi ile çöküyorsa …” derin derin nefes aldı. Bulanıklaşan zihnini toparlayarak devam etti, “… ve gözlem yapılmadan önceki süperpozisyon içinde olan tüm olası durumlar, gözlemcinin anlık olarak gözlemlediği tekil olayların bir bileşkesini oluşturan tek bir olaylar zinciri gibi algılanıyorsa…”
Samir’in yorgun sesi cümleyi tamamladı:
“Zamanın akışı diye bir şey yoktur. Gözlemci süperpozisyon içindeki sonsuz durumdan sadece bir tanesini gözlemler ve her yeni gözlem öncekinden farklı bir süperpozisyonun oluşmasına neden olur.”
“Doğru. Ve belki de her gözlemci, süperpozisyon içindeki farklı bir durumu gözlemlediği için, her gözlemciye göre olayların akışı farklı ve benzersizdir.”
Samir acıyla güldü.
“Bu durumda ben, damarlarımdan içeri gönderdiğim morfinle kırık bacağımın ağrısını dindirmeye çalışır ve karanlık bir bodrumda seninle kuantum fiziği tartıştığım bir ortamı gözlemlerken, belki de sen şu anda üniversitenin bahçesindeki havuza taşlar atarak denklem çözmeye çalışıyorsun.”
Öksürükle karışık gülmeleri gergin havayı biraz yumuşattı. Sonra derin bir sessizlik çöktü. Sessizliği bozan, Hasan’ın cılız ve kederli sesi oldu.
“Metafizik bu! Gün ağırınca etrafı keşfe çıkacak, bizi bu bok kokulu bodrumda bulduklarında bir saniye bile düşünmeden köpek gibi gebertecekler.”
Yeniden sessizlik çöktü. Samir umutsuzluğa teslim olmak istemiyordu.
“Mutlaklık ve değişmezlik diye bir şey yoksa… Herşey gözlemcinin, yani bizlerin gözlemlerinden ibaretse, tarihsel akış diye bir şey de yoktur.”
Biraz bekledi. Arkadaşının hafifçe inlediğini duydu. Devam etti.
“Tarihsel akış diye bir şey yoksa bizler, aslında her biri yok olup gitmeyen süperpozisyon içindeki farklı durumları gözlemliyoruz demektir.”
Hasan’ın yorgun sesi cevap verdi:
“Haklısın. Senin, benim, tarihin şu veya bu zamanında yaşadığını düşündüğümüz başkalarının gözlemlediği, ya da hiç kimsenin gözlemlemediği olası tüm alternatif durumların bir arada olduğu sonsuz bir evren bu.”
İkisi de kan kaybediyor, ikisi de zihnini canlı tutmaya çalışıyordu.
“Bizi bugüne getiren bir akış olduğunu düşünüyoruz. Çünkü şu anımızı oluşturan her şey, sadece bu akış içinde anlamlı olabiliyor.”
Samir’in beyin fırtınasının şiddetini daha da arttırma çağrısı Hasan’ın zihninde karşılık bulmakta gecikmedi.
“Evet. Zamanın vektörel bir yönü yoktur; sadece psikolojik bir yönü vardır. Gözlemci aslında tek bir anı gözlemler, beyni o anın gerisine mantıklı ve tutarlı görünen bir geçmiş koyar.”
Hasan’ın gitgide zayıflayan sesi, içinde yuvarlanıp gittikleri düşünce kaosunu daha da derinleştirdi.
“İnsanlar senelerce bir zaman makinesi yapıp geçmişe gitmeyi hayal ettiler. Zamanın gidilecek bir öncesi ve sonrası yok ki.”
“Doğru. Zaman akıp giden bir nehir değil ki, bir sal yapıp şurasına burasına gidebilesin.”
“Yaşanmış ve yaşanmamış her şey, ya da dalga fonksiyonu çökmeden önce süperpozisyon içinde şu veya bu olasılıkla var olan durumların hepsi var olmaya devam ediyor. Hem de geçmişte değil, hemen burada, yanı başımızda. Hatta beynimizin içinde.”
“Evet hemen yanıbaşımızda.”
“Ve bütün bunlar sadece birer gözlem.”
“Birbirine neden-sonuç ilişkisi ile bağlıymış gibi görünen birer gözlem. Gözlem yoksa gerçeklik de yoktur.”
“Schrödinger’in kedisi problemindeki gibi… Kutuyu açana kadar kedi canlı mı, ölü mü bilmiyoruz. Gözlemlemediğimiz için de kedinin hem canlı, hem de ölü olduğunu kabul ediyoruz. Kutuyu açıp kedinin canlı ya da ölü olduğunu gördükten sonraki tüm neden-sonuç ilişkilerini de bu gözlemimize dayandırıyoruz.”
“Diyelim ki kutuyu açtık ve kedinin ölü olduğunu gördük. Kedinin canlı olduğu duruma ne oldu? Bu durum yok oldu ve evrenden silinip gitti mi?”
Ağrılarını ve acılarını hissetmez olmuşlardı. Canlanmış gibiydiler. Samir uzandığı yerde doğrulmaya çalıştı. Dudaklarını ıslattı ve fısıldayarak sordu:
“Tarih de böyle değil mi? Tarihteki olayları gözlemleyen birileri var, bu birileri bir şeyler görmüş ve yaşamış, bizim gerçekliğimiz de onların gözlemlerine dayanarak oluşmuş diye varsayıyoruz.”
Hasan daha da alçak perdeden fısıldayarak cevap verdi:
“Başka bir gözlem, başka bir gerçeklik demek…”
İkisi de soluk soluğa kalmıştı. Üniversitenin bahçesinde buna benzer epeyce sohbetleri olmuştu. O sohbetlerde birbirlerine itiraz ederlerdi. Biri bir tez ileri sürdüğünde diğeri hemen karşı tezi savunmaya başlar, böylece sohbetlerini daha eğlenceli hale getirirlerdi. Oysa şimdi beraberce bir mantık zinciri oluşturuyor, bütün güçleriyle bu zincire tutunmaya çalışıyorlardı.
“Uykudan her uyanış yeni bir durumun gözlemidir aslında. Biz uykudan önceki tüm durumların bir tarih oluşturduğunu düşünürüz. Birilerinin yaşadığı, gözlemlediği, kaydını tuttuğu, bizim de okuyarak öğrendiğimiz bir tarih…”
Samir bacağındaki ağrıyı hissetmiyordu artık. Tüm vücudu uyuşmuş gibiydi. Dudaklarını yalayarak devam etti.
“Beynimiz bizi böyle bir tarihin var olduğuna inandırır. Aslında tek bir gözlem vardır, o da yaşadığımız anın gerçekliğidir. Geçmiş diye bir şey yok aslında Hasan. Geçmiş olmadığı gibi gelecek de yok. Hatta…”
Hasan’ın bir şeyler söylemesini bekledi. Havada uçuşan tozlar ciğerlerini yakıyordu. Hasan’dan ses çıkmayınca konuşmaya devam etti.
“Mustafa Kemal adını duydun mu Hasan?” Sorusunun cevabını kendisi verdi. “Muhtemelen duymadın. Kemal 1920’lerde Türklerin Yunanlara karşı savaşını yöneten bir komutan; savaşı kazandıktan sonra seküler bir cumhuriyet ilan ediyor. Ama …”
Hasan’dan katkı bekledi. Gelmeyince konuşmasını sürdürdü.
“… ama girişimleri başarısız oluyor ve birkaç sene sonra bir suikasta kurban gidiyor; yerine de Türklerin bugün ataları kabul ettikleri Ziya Hurşit geçiyor. Ziya Hurşit, Kemal gibi barışçı bir politikadan yana değil. İlk işi kendisini halife ilan etmek oluyor. O, Türklerin bin yıllık yayılmacı ve emperyal siyasetini sürdürmek istiyor. Sonrasını biliyorsun. Türklerin yeniden Batılı emperyalistlerle işbirliği ve Kemal’den sonra her gelen liderin Ortadoğu’yu yeniden ele geçirmek üzere izlediği saldırgan politikalar. Tarih olarak bildiğimiz bu değil mi Hasan?”
Samir gözlerini kapattı. İçinde kaybolup gittiği düşünceler beyninin bütün hücrelerini istila etmiş, ona yaşadığı anın dayanılmaz acılarını unutturmuş gibiydi.
“Şimdi düşün… Bu sabah Türklerin kendi topraklarında besleyip üzerimize saldığı teröristlerin kuşattığı bu şehirde uyandık. Etrafı cehenneme çeviren top ateşinden kaçıp sığınağa girmeye çalışırken sen karnından, ben bacağımdan vurulduk. Sürüne sürüne bu deliğe sığındık ve bizim tarih olarak bildiğimiz bir akış içinde şimdi kurbanlık koyun gibi kaderimizi bekliyoruz.”
Soluk soluğa kalmıştı. Hasan’ın sessizliğini umursamadan devam etti.
“Başka türlü bir gerçeklik düşün Hasan. Mesela şöyle bir gerçeklik: Mustafa Kemal’e yönelik suikast başarısız olmuş. Türkler barışçı cumhuriyetlerini yaşatmışlar. Daha sonraki tarih içinde komşuları ile uzlaşmazlıkları hiç olmamış. Biz de bu sabaha kuşatılmış bir şehrin her tarafına saçılan şarapnel parçaları ile değil de mutluluk ve huzurla uyanmışız. Zehra beni dudaklarımdan öperek uyandırmış. Sonra kapının aralığından bizi kaçamak bakışlarla seyreden Ali’yle Sekine’yi yatağa çağırmışız. Zehra Ali’nin çilek reçeli kokan yanaklarını, ben Sekine’nin papatyalarla süslenmiş ipek saçlarını öpüp koklamışız.”
Samir’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamış, karısına ve çocuklarına duyduğu özlem beyninin her yanını sarıp sarmalamıştı. Artık uyuşmuş vücudunu hareket ettirmek istemiyor, uyumak ve başka bir süperpozisyon içindeki başka bir dalga fonksiyonunun çöküşüne uyanmak istiyordu.
Bodrumun küçük tozlu penceresinden içeriye günün ilk ışıkları sızmaya başlamıştı. Samir gözlerini kapattı ve mırıldanarak konuşmasını sürdürdü.
“Tarih diye bir şey yok Hasan… Sadece uyku var… Ve uyanış… Her uyanış süperpozisyon içindeki farklı bir gerçekliğin gözlemidir… Hatta belki de tek bir uyanış var… Mutlak ve değişmez bir gerçeklik yok Hasan… Ölüm diye bir şey de yok… Sadece uyku var… Uyku ve uyanış… Farklı bir gözlem… Farklı bir gerçeklik… Mucize bu işte Hasan… Mucize… Zehra… Ali… Sekine… Halep Üniversitesi’nin bahçesinde ağaçların serinliği… Havuz… Güneş… mmm…”
Samir tekmeyle kırılan kapının gürültüsü ile uyandı. Şimdi sadece bacağı değil, vücudundaki bütün kemikler dayanılmaz bir şekilde ağrıyordu. Birkaç metre ilerisinde gözleri donuk ve sabit bir şekilde havadaki bir noktaya takılı kalan arkadaşı Hasan’a baktı. Acıyla yutkundu.
Kapıdan içeriye üç kişi girdi. Küfürler ediyor, etrafta ne var ne yoksa tekmeliyorlardı. İlk önce Hasan’ı gördüler. Hasan’ın cansız bedeni bir tekmede yuvarlandı, toza bulandı.
Sonra Samir’i fark ettiler. İçeri giren üç kişiden en kısa boylu olanı beline sarılı kuşaktan iri bir bıçak çıkarttı. Samir bağırmak istiyor ancak sesi çıkmıyordu. Kafasında haki renkli bir kep olan kısa boylu, kıvırcık sakallı adam, elindeki bıçağı Samir’in boğazına dayayarak bağırdı:
“Allahu ekber.”
Aynı anda Samir kelime-i şehadet getirdi.

Reklamlar

3 thoughts on “Süperpozisyonda Bir Uyanış”

  1. “Zamanın akışı diye bir şey yoktur. Gözlemci süperpozisyon içindeki sonsuz durumdan sadece bir tanesini gözlemler ve her yeni gözlem öncekinden farklı bir süperpozisyonun oluşmasına neden olur.”

    Keşke, ya da umarım öyledir…

    Teşekkürler…

    Beğen

  2. “Evet. Zamanın vektörel bir yönü yoktur; sadece psikolojik bir yönü vardır. Gözlemci aslında tek bir anı gözlemler, beyni o anın gerisine mantıklı ve tutarlı görünen bir geçmiş koyar.”

    Bilim-Kurgu 🙂

    Beğen

Yorumlar kapatıldı.