Kediler ve Dalgalar-IX

Bu yazıyla beraber, Kediler ve Dalgalar – I, Kediler ve Dalgalar – II, Kediler ve Dalgalar – III, Kediler ve Dalgalar – IV,  Kediler ve Dalgalar -VKediler ve Dalgalar-VI, Kediler ve Dalgalar-VII ve Kediler ve Dalgalar-VIII başlıklı yazıların da okunmasını öneririm.

31 Aralık 2013 tarihinde, Kediler ve Dalgalar yazı dizisinin Sekizinci Bölümü‘nü “geleceğin dünyası acaba nasıl bir dünya olabilir? O da bir sonraki yazıya kalsın” diyerek bitirmiştim.

Samanyolu galaksisinin dış kollarından birinde, “güneş” olarak isimlendirdiğimiz, orta büyüklükteki G2 tipi bir yıldızın etrafında dönmekte olan “dünya” isimli gezegen, yıldızın etrafında bir tam tur attı ve “milat” diye isimlendirdiğimiz bir referansa göre dünya takvimi 2014 yılından 2015 yılına dönmek üzere…

Fütürizm 20. yüzyılın başında İtalya’da bir sanatsal ve toplumsal akım olarak doğdu.

Le Figaro gazetesi, 20 Şubat 1909’da İtalyan şair Filippo Tommaso Marinetti‘nin  Fütürizm Manifestosu başlıklı bir yazısını yayımladı. Yazıda “Mitoloji ve Mistik İdeal nihayet yenilmiştir” deniyordu. Yazı şöyle devam ediyordu: “Yeryüzündeki erken şafağa bakın! Acımasız darbesiyle binyılın hüznü içinden ilk kez süzülüp gelen güneşin kızıl kılıcının görkemi ile uyumlu hiç bir şey yok.”

Coşkun bir dille kaleme alınan manifesto “dünyanın yeni bir güzellikle zenginleştiğini”, bu güzelliğin sürat ve hız olduğunu vurguluyor, yüzyılların en yüksek noktasına erişildiğini ilan ediyordu. “Zaman ve mekan artık ölmüştür” deniyordu, “sınırsız ebedi sürat elde edildiğine göre, mutlakta yaşanıyor demektir.”

On maddelik fütürizm manifestosu şu sözlerle sona eriyordu:

“… kızgın elektrikli aylarla parıldayan tersanelerin ve cephanelerin, dumanlı yılanlara benzeyen trenleri hırsla yutan istasyonların, göğe yükselen dumanlarıyla bulutlara asılı duran fabrikaların, dev jimnastikçiler gibi nehirlerin iki yakasını birleştirerek güneş ışığında bıçak gibi parlayan köprülerin, ufku içine çeken maceracı vapurların, raylarda borularla çevrelenmiş dev çelik beygirler gibi koşmakta olan geniş göğüslü lokomotiflerin, kanatları bir bayrak gibi sallanan ve coşkulu bir topluluğun sevincine benzer gösterişle uçan uçakların enerjik şarkılarını söyleyeceğiz.”

20. yüzyılın başları, radikal düşüncelerin filizlendiği bir tarih dönemiydi. Tarihin çarkları çok hızlı dönmeye başlamıştı ve çok kısa bir süre sonra o dönem insanının bile hayal edemediği ölçüde aşırılıklar yaşanacaktı. Fütürizm, pek az sayıda sanatçıyı etkileyerek İtalya sınırları içinde kaldı. Marinetti ve çevresindeki sanatçıların coşkunluğu, daha sonraki yıllarda yükselecek olan İtalyan faşizmine verilecek destekle ölçüsüz bir taşkınlığa dönüştü. Fütürizm de zaman içinde kayboldu gitti.

Daha sonraki yıllarda fütürizm bambaşka bir anlamda kullanılmaya başlandı. Gelecekbilim anlamıyla fütürizm (ya da fütüroloji) kavramını ilk kez 1932 yılında H.G. Wells, foresight (öngörü, sağgörü) sözcüğünü kullanarak ortaya arttı. Daha sonraki yıllarda gelecekbilim çalışmaları yoğunlaştı. Günümüzde pek çok insan, dernek, topluluk ve kulüp, muhtelif yöntemleri kullanarak geleceği tahmin etmeye çalışıyor.

Geleceği tahmin etmeye çalışırken kullanılan yöntemlerden biri doğrusal öteleme (linear projection). Geçmişte yaşananları alt alta yazın, değişimin hızını ve doğrultusunu (kabaca) tespit edin ve bu hızla, söz konusu doğrultuda gelecekte neler olabileceğini tahmin edin. Ancak bu yöntemin doğruluğu oldukça kuşkulu, çünkü doğadaki değişim doğrusal değil. Dahası, özellikle de toplumlar söz konusu olduğunda ani kesintiler ve sıçramalar, sizin doğrusal öteleme teknikleriyle öngördüğünüz geleceği bir anda gülünç bir bilim kurgu senaryosuna çevirebiliyor.

Örneğin 1970’li yıllarda -60’ların sonundaki aya insanlı uçuşun heyecanıyla- 20. yüzyıl bitmeden ayda insan kolonileri kurulacağı, 2020’den önce de Mars’ın kolonileştirileceği tahmin ediliyordu. 1980’lerde çevrilen Uzay: 1999 TV serisini hatırlıyor musunuz? Çok da hoş bir sinyal müziği vardı.

O yıllarda insan uygarlığının bir kaç on yıl içinde uzayı fethedeceği zannediliyordu. (İlginçtir; 2014 yılı biterken de, dünyamızı bugünlerde yöneten grotesk adamların insanlığın tepesine sonsuza kadar çörekleneceği zannediliyor.)

Merry E. Wiesner-Hanks, Erken Modern Dönemde Avrupa 1450-1789 isimli kitabında şöyle diyor: “Çoğu insan, 1450 yılından 1789 yılına ışınlansalardı, çevrelerinde gördükleri şeylerden irkilmezlerdi.”

Gerçekten de 1450 ile 1789 yılları arasında dünya çok hızlı değişmiş olsa da, bu iki tarih döneminde yaşayanların yaşantıları birbirine çok benziyordu. Oysa yaklaşık 350 yıllık dönemde insanlık tarihinde olağanüstü gelişmeler yaşanmıştı. Avrupa’nın en doğusunda Bizans yıkılmış, Osmanlı İmparatorluğu kurulmuştu. Avrupa’nın en batısındaki denizciler okyanuslara açılarak daha önceki bin yıllarda bilinmeyen yeni kıtalar keşfetmişti. Matbaa yaygınlaşmış, kozmoloji ve doğa bilimlerinde önemli değişimler yaşanmaya başlamıştı. Dinde reformasyon, korkunç katliamlar, din savaşları, idamlar, cadı avları, radikal siyasi değişimlerle Avrupa bir ucundan diğerine sarsılmıştı. Avrupa’nın en büyük ve kalabalık şehirleri listesine İstanbul’un yanısıra Londra ve Paris de eklenmişti. Sıradan insanın gündelik yaşamı da önemli ölçüde değişmişti.

Ancak gene de Merry E. Wiesner-Hanks’in haklı olarak vurguladığı üzere, “çoğu insan çevresinde gördüklerinden irkilmezdi”.

Peki, acaba aynı insanlar 1450 yılından 2014 yılına ışınlansaydı, çevrelerinde gördükleri şeylerden irkilirler miydi? Sanırım bu konuda hiç bir şüpheye yer yok; irkilirlerdi.

Mesela 21. yüzyılın başında pek çok insanın şu tür şarkıları dinlediğini gördüklerinde şüphesiz yerlerinden sıçrarlardı:

Teknolojik ürünler, gündelik yaşam, alışkanlıklar, kalabalık kentler, mağazalardan taşan bolluk, ıvır zıvırla doldurulmuş evler, adına borsa denen bir yerde kazanılan ve kaybedilen olağanüstü servetler, neredeyse her mahallede bir sağlık merkezi, uzamış ortalama ömürler, ülkeler arası seyahatler, cep telefonları, uydular, internet ve daha pek çok şey 15. yüzyılın insanının aklını başından almaya yeterdi de artardı bile.

Peki, acaba 21. yüzyılın başında yaşayan bir insan 27. yüzyıla ışınlansaydı irkilir miydi?

Bu konudaki görüşlerimi bir sonraki yazıya bırakıyorum.

Kediler ve Dalgalar’ın bu bölümü, bir sonraki yazıma giriş oldu. Bir sonraki yazıda – “teknik analiz” yaptıktan sonra- kendimi (27. yüzyıla değil) 21. yüzyılın sonuna ışınlayacağım.

Sizi de bu “fütürist” yolculuğa beklerim efendim…

Nemesis ağır gelmiş olabilir; bir sonraki yazıya kadar ruhumuzu Pachelbel’le dinlendirelim.

Kediler ve Dalgalar-X

Reklamlar

1 thought on “Kediler ve Dalgalar-IX”

Yorumlar kapalı.