Kediler ve Dalgalar-X

Sosyo-tarih

Fütüristler, ya da daha doğru bir isimlendirmeyle gelecekbilimciler geleceği tahmin etmeye çalışırken pek çok yöntem kullanıyorlar. Benim yöntemim Elliott Dalga Prensibi. Bugünü geleceğe ötelememek için en doğru yöntemin bu olduğunu düşünüyorum.

Elliott Dalga Prensibi özünde basit bir yöntemdir. Yükselişlerin (ya da ilerlemenin) beş, düşüşlerin (ya da gerilemenin) üç dalgada oluştuğunu ileri sürer. Beş dalgalık yükselişler ve üç dalgalık düşüşler her seferinde daha büyük ölçekte tekrarlanır ve “ilerleme” bu ileri gidiş-geri geliş dinamiği içinde gerçekleşir.

Leonardo’nun Robotu isimli kitabımda Elliott Dalga Prensibi’ni bilinen on bin yıllık tarihe uygulayarak yukarıdaki şemayı çıkarttım. Bu şemaya göre Mısır’da, Mezopotamya’da, İndüs vadisinde ilk uygarlıkların filizlendiği dönemde başlayan ve Roma’nın çöküşü ile sona eren dalga yaklaşık beş bin yıllık bir Grandsupercycle dalga idi. İnsan uygarlığının ilk ve en önemli yükseliş dalgası, daha sonraki bin yıl boyunca üç dalgalık bir düşüşle düzeltildi ve yeni bir beş dalgalık yükseliş başladı. Avrupa’da Rönesans-Reformasyon-Aydınlanma ile başlayan bu dalga, en az bir önceki Grandsupercycle dereceli dalga kadar sürecektir.

Elliott Dalga Prensibi’ne göre bu dalganın da en az beş bin yıl sürmesi gerekir. Avrupa’da Rönesans’la başlayan ve günümüze kadar devam eden yaklaşık beş yüzyıllık dalga, çok daha yukarılara gidecek Grandsupercycle dereceli dalgayı oluşturan ilk fraktaldir.

20. yüzyıl tamamlanırken Supercycle dereceli bu dalganın zirvelerinden düşmeye başladık. 1970’lerden sonra neredeyse her beş-on yılda bir tekrarlanan finansal krizler, tarihsel ölçeklerde artan eşitsizlik, çözülen ve dağılan ulusal ve uluslararası birlikler, yeniden hortlayan ırkçılık, ulusal ve dinsel düşmanlıklar, metafizik düşünce, özetle pek çok toplumbilimcinin “yeni ortaçağ” olarak isimlendirdiği bu dağılma ve çözülme süreci, (II) olarak etiketlediğim supercycle dereceli düzeltmenin sancılarıdır.

Elliott Dalga Prensibi “[III] içindeki (II)’ler kısa zamanda ve ani bir çöküşle sona erer” diyor. İçinden geçtiğimiz dönemin karakteristiğini ifade eden bu dalga, ya da başka bir deyişle Rönesans’tan günümüze, yaklaşık beş yüz yıl süren yükseliş dalgasının düzeltmesi biter bitmez (III) başlayacak.

Burada biraz Elliott dalgalarından uzaklaşalım ve bir önceki yazıda sözünü ettiğim “1450 yılından 18. yüzyıl sonuna ışınlanan insanın irkilmemesi” meselesine geri dönelim. 15. yüzyıl insanı, 350 yıl boyunca dünyanın (hem de radikal bir şekilde) değişmesine rağmen neden irkilmezdi? Yepyeni kıtalar keşfedilmişti, batıda katolik, doğuda ortodoks inancından farklı sayısız inanç grubu ortaya çıkmıştı, çay, kahve, tütün gündelik yaşamın vazgeçilmez unsurlarına dönüşmüştü, Avrupa bir uçtan diğerine görkemli saraylar, kiliseler, şapellerle donanmıştı, uzak diyarlarla ticaret yaşamı epeyce değiştirmişti, matbaa yaygınlaşmış, kitap okuma küçük azınlıkların tekeli olmaktan çıkmıştı, ulusal diller gelişmiş, bu dillerde yazılan pek çok eser sıradan insanın da bilgisine sunulmuştu, insanın içinde yaşadığı evrene, dünyaya, kendi bedenine, çevresine dair bilgileri artmıştı… Ancak 15. yüzyıl insanı 18. yüzyıl sonuna ışınlansaydı gene de şaşırmazdı, çünkü yaşam unsurları çeşitlenmiş, ancak “insan” değişmemişti.

İnsan?

15. yüzyıldan 18. yüzyılın sonuna kadar pek çok düşünür buna kafa yordu: İnsan nedir? Erasmus, Descartes, Locke, Hume ve daha niceleri. Arayış 19. ve 20. yüzyıllarda da devam etti; hala devam ediyor. Yüzyıllar süren bu arayış içinde uygarlık yepyeni kavramlarla tanıştı: İnsan hakları, insani değerler, insanın bedensel ve zihinsel evrimi gibi…

Bir önceki yazıda “1450 yılının insanı 21. yüzyılın başına ışınlansaydı irkilir miydi” diye sormuştum. Çevresinde gördükleri 1450 yılının insanını muhakkak çok şaşırtırdı. Ancak bundan daha önemlisi, 1450 yılından 18. yüzyıl sonuna kadar pek az, 19. yüzyıldan günümüze kadar radikal bir şekilde değişen “insanlık” anlayışı 15. yüzyıl insanını şoka uğratırdı. En çok da 21. yüzyıl insanının sahip olduğu “modern değerler” anlaşılmaz gelirdi; çünkü 15. yüzyıl insanı, yaşadığı çağda 21. yüzyıl insanının son altı yüzyılda sayısız toplumsal iniş-çıkışla öğrendiği ve içselleştirdiği pek çok değerle henüz tanışmamıştı.

Geçmişe bu şekilde kabataslak baktıktan sonra artık yavaş yavaş 21. yüzyıl sonuna ışınlanmaya hazırlanabiliriz.

Öncelikle, fütüristlerin düştüğü bir hata var. Bu hataya düşmekten sakınalım. Geleceği tahmin etmeye çalışan pek çok insan geleceğin teknolojik olarak nasıl değişeceğine odaklanır: Taşıt araçları nasıl olacak, binalar nasıl olacak, hangi enerji kaynakları kullanılacak, iletişim araçları neler olacak, gibi.

Oysa bundan çok daha önemlisi, “insanın” kendisini, çevresini, dünyayı, içinde yaşadığı çevreyi nasıl göreceği, hangi değerlere sahip olacağı, yeryüzünde bir birey ve toplum olarak nasıl var olacağıdır.

Yukarıda (kabataslak bir yaklaşımla) 15. yüzyıl insanı ile 21. yüzyıl insanının “insanlık” anlayışının aynı olmadığını tespit etmiştik. Daha ileri gidelim…

Tarihçilere göre ortalama yaşam beklentisi, tarım devrimine kadar 20 yılın altındaydı; sonraki on bin yıl boyunca yavaşça arttı ve 25 yıl civarına yükseldi. Rönesans dönemi Avrupa’sında 30 yıl olduğu tahmin ediliyor. Rönesans’la 19. yüzyıl arasında artmaya devam etti ve 35-40 yıla yükseldi. 20. yüzyılın başına gelindiğinde 40’lı yaşlardaki bir insan yaşlı kabul ediliyordu. Ortalama yaşam beklentisi bir yüzyıl içinde ikiye katladı. Günümüzde gelişmiş ülkelerde 80’e yükseldi. Ortalama yaşam beklentisini düşüren en önemli faktör, doğumda ve doğumdan sonraki beş yıl içinde çocuk ölümleriydi. Daha önceki yüzyıllarda beş yaşını geçmiş bir çocuğun en tehlikeli dönemi atlattığı düşünülürdü. Dolayısıyla, bir insanın ortalama kaç sene yaşayacağını hesaplarken doğumda ve doğum sonrasında ölümleri hariç tutarsak, belki de rakam 40’lara yükselecektir. Ancak bu bile, günümüz insanının geçmiş zaman insanından yaklaşık iki kat fazla yaşadığı gerçeğini değiştirmeyecek.

Burada iki soru soralım: 1) Ortalama 40 sene yaşayan insanla, 80 sene yaşayan insan aynı mıdır? 2) 21. yüzyılın sonunda ortalama ömür kaç olacak?

İlk soruyu cevaplamak kolay: Şüphesiz ki 80 sene yaşayan insan, 40 sene yaşayan insandan farklıdır. O halde önemle not ediyoruz: Son bir yüzyılda yeryüzünde yaşayan insan, geçmiş on binlerce yıl boyunca yaşayan insandan farklıdır. İkinci sorunun cevabı kolay değil. Geleceğe yönelik tahminler, 21. yüzyılın sonunda ortalama yaşın 100 civarında olacağına yönelik. Ben, çok daha fazla olabileceğini düşünüyorum. Demek ki, bugünlerde yaşayan insanların çoğunun 22. yüzyılı görme ihtimali çok yüksek.

Devam edelim…  Günümüz insanı biyolojik olarak geçmiş zaman insanı ile aynı mıdır? Kullandığı ilaçlar, kimyasallar, hızla ilerleyen tıp teknolojisi sayesinde protez ve implantlarla takviye edilmiş bedeni ve her gün bilinçli ya da bilinçsiz olarak maruz kaldığı radyasyonla günümüz insanı, geçmiş on bin yıllık insana hiç benzememektedir. 21. yüzyılın sonunda bu benzemezlik durumu daha da artacak. Bir kaç on yıl içinde organlarının çoğu değiştirilmiş bir insan yükselecek.

Daha da ileri gidelim… Bir kaç on yıl önce bilim-kurgu idi, artık değil: 2020’lerin insanı yakında, beynine bağlanmış bir cihaz sayesinde önce bedeninin kullanamadığı organlarını, daha sonra uzak mesafelerden avatarını yönetebilecek. Bunun anlamı çok açık: Yarı insan-yarı makine bir tür yükselecek.

Hız kesmeden devam edelim…

19. yüzyılın başına kadar insanın icat edebildiği en karmaşık makineler manivelalar, dişli-çark sistemleri, makaralar gibi mekanik aletlerdi. İki yüzyıl içinde makinelerin evrimi çok karmaşık bilgisayarlara kadar uzandı. Unutmayalım ki, 21. yüzyılda okullarda öğrencilere hala bu “ilkel” makinelerin çalışma ilkelerini öğretmeye çalışıyoruz ve ne yazık ki öğrencilerin çoğu bu ilkeleri bile kavrayamıyor.

O halde insanın beyninin de çok hızlı ve dramatik ölçeklerde “evrimleşmesi” gerekiyor. Bu artık kaçınılmaz bir zorunluluk. İnsan, yaşamının değişmez unsurlarına dönüşen teknolojilerin çalışma ilkelerini öğrenmek zorunda. O da yetmez, bir tür olarak bugüne kadar var oluşunu sağlayan açık savana koşullarında avlanmak, yurt edinmek, tuzaklar kurmak, çiftleşmek, saklanmak, tehlike anında kaçmak gibi temel davranış biçimlerine göre evrimleşmiş beynini soyut ve karmaşık düşünme yönünde “değiştirmek”; bu bile yetmeyecektir; toplumsal yapısını ve uygarlığı bu “değişime” uygun hale getirmek zorunda.

Kısacası, önümüzdeki on yıllar içinde sadece biyolojik olarak değil, zihinsel ve toplumsal olarak da önceki on binlerce yıldaki atalarından farklı bir “insan” yükselecek.

Yazının başında verdiğim sosyonomik tarih şemasına göre Grandsupercycle derecede [III].(III) olarak etiketlenecek dalganın hemen öncesindeyiz. Bu dalga tarihsel ölçekte sadece en güçlü değil, aynı zamanda en radikal dalga olacaktır.

Yeryüzünde bugünlerde yaşayan nesil, bilinen tarihlerde yaşamış olan “eski” insanı temsil eden son nesildir. 21. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yükselecek dalga “yeni-insan çağı” olacak.

“Yeni-insan çağı”? O da bir sonraki yazıya kalsın.

(Bu yazıyla beraber, Kediler ve Dalgalar – I, Kediler ve Dalgalar – II, Kediler ve Dalgalar – III, Kediler ve Dalgalar – IV,  Kediler ve Dalgalar -VKediler ve Dalgalar-VI, Kediler ve Dalgalar-VII,  Kediler ve Dalgalar-VIII ve Kediler ve Dalgalar-IX başlıklı yazıların da okunmasını öneririm.)

Kediler ve Dalgalar – XI

Reklamlar