Oy Verme Eğilimlerinin Analizi

“Türkiye’de siyasal partilere dayalı sistemin kuruluşu, dünyada parlamenter demokrasinin daha ileri evrelerinin yaşandığı bir tarihsel döneme denk gelir. 1950 ile 1970 arasındaki bu dönem, ABD liderliğindeki “Batı” ile SSCB liderliğindeki “Doğu” arasında cereyan eden Soğuk Savaş’ın zirveye tırmandığı bir dönemdir. “Batı” sistemi içinde yer bulmaya çalışan Türkiye’de siyasal partilerin örgütlenmesi, Soğuk Savaş’a uygun bir şekilde gerçekleşmiş ve birbirine alternatif sosyal ve ekonomik politikalar üreten partilerin yarışından ziyade, sembollere, hamasete ve mitlere dayalı bir zeminde yükselmiştir. Siyasal partilerin sosyal zemininin oluşmaya başladığı 1970’lerde yaşanan çalkantıların sonucunda süreç 1980’lerde kesintiye uğramış, sonraki on yıllarda da neo-liberalizmin yükselişi sonucunda sosyal zeminini tümüyle kaybetmiştir.”

Reklamlar

25. dönem milletvekillerini seçmek üzere düzenlenecek genel seçime yaklaşık üç ay kaldı.

Son kamuoyu anketleri, partilerin 2014 yılında yapılan yerel seçimlerde aldıkları oy yüzdelerinde dramatik değişimler olmadığını gösteriyor. Buna göre:

2002 yılından beri tek başına iktidar olan AKP’nin oyları %40-50 bandında,

2002 yılından beri ana muhalefet partisi olan CHP’nin oyları %23-29 bandında,

2002 genel seçimlerinde baraj altı kalan, 2007 ve 2011 genel seçimlerinde parlamentoya üçüncü parti olarak giren MHP’nin oyları %13-18 bandında,

2002 genel seçimlerinde DEHAP çatısı altında baraja takıldıktan sonra, 2007 ve 2011 genel seçimlerine bağımsız adaylarla girerek son iki dönemde parlamento grubu oluşturan, son çatı partisi adıyla HDP %7-10 bandında.

Muhtelif kamuoyu araştırma şirketlerinin bulguları, partilerin alması beklenen oy yüzdelerinde ciddi farklılıklar gösterse de, sıralama konusunda değişkenlik göstermiyor. Dolayısıyla 2015 Haziran seçimlerinin en şaşırtıcı sonucu, partilerin kamuoyu yoklamalarında ortaya çıkan oy yüzdelerindeki sapmalar değil, seçime üç ay kala üzerinde uzlaşılan sıralamanın değişmesi olacaktır.

Bu çalışmada  oy verme eğilimlerini dört başlıkta inceleyeceğim: Grup dinamiği, sosyal trendler, sosyo-ekonomik yapı ve dünyadaki değişim dinamiği.

1. Grup Dinamiği

Oy1Sadece seçimlerde oy kullanırken değil, şu veya bu nedenle bir araya gelmiş bütün gruplar, kendilerini bir araya getiren dinamiğe yandaki şekilde gösterilen dağılıma göre bağlanırlar. Yazının devamında bu dağılımı, yazının amacına sadık kalarak oy tabanı dağılımı olarak anacağım.

Bütün partilerin oy tabanının çekirdeğinde, partinin sembollerine, kadrolarına, ideolojisine sıkı sıkıya bağlı bir çekirdek taban vardır. Çekirdek tabanın tercihleri, uzun yıllar boyunca kolay kolay değişmez. Çekirdek tabanda yer alan seçmenler için ikinci bir tercih genellikle yoktur.

Çekirdek tabanın hemen dışında gevşek taban yer alır. Gevşek taban, partinin genel çizgisine sadık olmakla beraber, özellikle seçimlerde oy kullanırken, partisine çekirdek taban kadar sadık değildir. Bu halkada yer alan seçmen için her zaman ikinci bir parti tercihi söz konusudur.

Üçüncü halkada geçişken taban yer alır. Özellikle seçimlerde oy kullanırken partisine en zayıf bağlarla bağlı olan seçmenler bu halkada yer alır. Bu halkada yer alan seçmen için her zaman birden fazla, pek çok zaman da üç veya dört parti tercihi söz konusudur.

Partiler bütün halkalarda yer alan seçmenlerini muhtelif mitlerle bir arada tutarlar. Seçmenleri bir arada tutan mitler, seçmenin hayallerine, umutlarına, beklentilerine seslenir ve parti sembolleri vasıtasıyla simgeleştirilir. Bazen sembol, parti liderinin kendisidir.

Mitler özellikle çekirdek tabanda yer alan ve partisine (genellikle) fanatizme varan bir bağlılıkla sarılan gruplarca yaşatılır ve diğer seçmen katlarına aşılanır. Daha dış halkalara çıkıldıkça bağlılık azalır ve pek çok durumda seçim sonuçlarına kararlı ve bilinçli bir tercih olarak değil, itkisel bir katılım olarak yansır.

Bir partinin çekici gücü olan sembol (ya da liderlik) ne kadar güçlüyse, itkisel çekimin etkisi de o oranda artar.

 

Oy2Yandaki şekil, herhangi bir seçimde oy kullanan seçmenlerin oy tabanlarının geçişkenliğini gösteriyor.

Seçimlerde birinci olan partiler, genellikle birden fazla partiye oy kullanabilecek seçmenlerin “en güçlüye” yönelmesi nedeniyle seçimi kazanırlar. Bazı partilerin seçmen tabanı için (ki bunların içinde çekirdek tabandakiler bile yer alır) oy kullanırken sadece iki parti söz konusudur (Örneğin yandaki şekilde Parti D). Bazı partilerin seçmen tabanı içinse birden fazla parti söz konusudur. (Örneğin Parti A ve B) Bunlar genellikle seçimden birinci ve ikinci çıkanlardır.

Yandaki şekilde gösterilen kompozisyon, zamanın sadece belirli bir anındaki durumu gösterir. Oy geçişkenlikleri sürekli değişir. Partilerin çekirdeğinde yer alanlardan, en dıştaki halkalarına kadar tabanlarını oluşturan seçmenler sürekli yer değiştirir. Bu yer değiştirme dinamiği çekirdeğe yaklaştıkça yavaşlar, dış halkalara doğru gittikçe hızlanır. Ancak hiç bir partinin tabanı değişmez ve sabit değildir.

Oy geçişkenliği, kitle psikolojisi üzerinde dramatik etki yaratan bazı olaylarla hızlanabilir. Ciddi bir ekonomik kriz, savaş, büyük bir skandal, hatta doğal afet bir partiden diğerine geçişi hızlandırabilir. Belli bir dengeye kavuştuktan sonra yeni bir kompozisyon oluşur, seçmenler yeniden şu veya bu partinin çekirdek, gevşek ve geçişken tabanlarını oluştururlar.

Partileri bu gözle incelediğimizde, son kompozisyona göre üç muhalefet partisinin de çekirdek tabanının gevşek ve geçişken tabanlarına göre daha yaygın olduğunu görüyoruz. Bu oranlar, (toplam seçmen içinde) CHP için %15, MHP için %10, HDP için %5 mertebelerinde görünüyor. Bu oranlar, söz konusu partilerin toplam oylarının büyük bir yüzdesini oluşturuyor. Özellikle MHP ve HDP için, son üç seçimde çekirdek tabanlarının dışında pek az oy aldıklarını söylemek yanlış olmasa gerek. Bu iki partinin 2007 ve 2011 seçimlerinde geçişken tabanlarından aldıkları oy oldukça sınırlı görünüyor.

CHP’nin tarihsel olarak en düşük oy yüzdesi, baraj altında kaldığı 1999 seçimlerinde aldığı %8.71’dir. Bu seçimde CHP’nin “kardeş” partisi DSP’ye ciddi miktarda oy kaybettiği düşünülürse 1999 seçimlerinin CHP için istisnai bir seçim olduğunu söylemek yanlış olmasa gerek. CHP’nin daha sonraki seçimlerde aldığı oyun yarısına yakınının çekirdek tabanı, kalan yarısının da özellikle büyük kentlerde yoğunlaşan gevşek ve geçişken taban olduğu görülecektir. CHP son üç seçimdir bu tabanı güçlü bir liderlikten ziyade, semboller (Atatürk, altı ok) ve politik/ideolojik mitler (yaşam tarzı, cumhuriyet) vasıtasıyla kendisine çekiyor.

Son 13 yılda yapılan bütün seçimleri ciddi farklarla kazanan AKP ise, diğer üç partiden farklı olarak çekirdek tabanının çok üzerinde oy alan bir parti. AKP’nin çekirdek tabanı muhtemelen MHP ya da CHP’nin çekirdek tabanından daha büyük değil. Buna mukabil, AKP’nin gevşek tabanı çok geniş ve yaygın. AKP’yi son on senede %40’ların üzerinde konsolide eden dinamik ise, geçişken tabanının dar olması.  Muhafazakar sağ partiler ve Saadet Partisi zayıfladıktan sonra AKP tabanını oluşturan seçmen için üçüncü bir seçenek yok ve ikinci seçenek de (Doğuda HDP, orta Anadolu’da MHP) iktidar adayı değil. CHP’nin AKP seçmen tabanı için son on yılda neden bir seçenek olmadığını yazının devamında inceleyeceğim.

Son 13 yılda yapılan bütün seçimlerde (ve muhtemelen de 2015 Haziran seçimlerinde) oy tablosunun değişmemesinin bir nedeninin, yukarıda tarif edilen grup dinamiği olduğunu saptadıktan sonra bir de sosyal trendlere bakalım:

2. Sosyal Trendler

1980’li yıllarda bütün dünyada çok ciddi bir değişim yaşanmış, ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher öncülüğünde Yeni Sağ ve Yeni Muhafazakarlık yükselmeye başlamıştı. Toplumsal canlılık, 1960’ların sonunda zirveye çıktıktan sonra 1970’lerde küresel bir ekonomik krizle atbaşı giderek düşüşe geçti. Ekonomik arkaplanda neo-liberalizm, sosyal arkaplanda bireycilik, hedonizm ve nihilizm gitgide artan bir tempoyla hakim paradigmaya dönüştü. 1960’ların sonuna kadar geniş kitleleri bir araya getiren toplumsal yapıların tümü hızla çözüldü: Sendikalar, dernekler, mesleki örgütler, öğrenci birlikleri hızla dağıldı. Neo-liberalizm öncesi siyasi yapıların çekirdeğini oluşturan bu yapıların dağılmasıyla beraber siyasi partiler de toplumsal zeminlerini kaybettiler. Bu zemin kaybı, 1980’lere kadar faaliyet gösteren partilerin çekirdek tabanlarının küçülmesine, gevşek ve özellikle geçişken tabanlarının genişlemesine neden oldu. 1980 ve 1990’ların post-modernist dünyasında siyasi partiler, yönetime kitlesel katılımın araçları olmaktan çıktı, “seçimlik” yapılara dönüştü.

Özellikle demokrasisi oturmamış Türkiye gibi ülkelerde, büyük siyasi çalkantıların eşliğinde sayısız parti kuruldu, dağıldı. Bu partilerin bir kısmı tek başına (ANAP), ya da koalisyon ortağı olarak (DYP, SHP, RP, FP, DSP) iktidara bile geldi, ancak kalıcı olamadı. Seçmenlerin bu partilere bağlılığı son derece zayıftı ve bu partilerin hiç birinin seçmen tabanında kayda değer bir karşılığı yoktu.

Tüketim seçenekleri – geçmiş on yıllara göre – anormal sayıda artmıştı. Ulaşılabilir olsun-olmasın, süpermarketler, mağazalar sayısız çeşitlilikte ürünle dolup taşmaya başlamıştı. Daha önce “tüketim” kavramı ile yan yana getirilmesi güç pek çok ürün ve yapı (gazete, dergi, kitap, üniversite, vs.) ile beraber partilerin sayısı da artmaya başlamıştı. Sıradan bir insan için “seçimi” yapılabilecek ürün sayısı hızla artıyordu. 2000’lerde bu süreç daha da hızlandı.

Ancak bütün bu süreç içinde gözden kaçan gerçek, bu sonsuz “ürün cenneti” içinde yaşama şansı bulanların sayısının azlığıydı. Liberal fantezinin aksine, eşit ve “adil” bir rekabet söz konusu bile değildi. Sayısız televizyon kanalı vardı, ancak reyting pastasında en büyük hacim bir kaç kanala aitti. Sayısız kitap basılıyor, bunların içinde sadece best-seller’lar satıyordu. Sayısız marka pazara giriyor, bunların içinde sadece bir kaçı aslan payını alıyordu. Sayısız üniversite açılıyor, bunların sadece bir kaçı mezunlarına saygın bir kariyer vaat ediyordu. Bu trendin siyasal partiler ve seçimler bağlamında bir karşılığının olmaması düşünülemezdi. Nitekim 2000’li yıllarda sayısız parti kurulmasına karşın, oylar her seçimde bir kaç partide konsolide oldu.

Tıpkı marka sadakatinin gevşekliği gibi, seçmenlerin parti sadakatleri de oldukça gevşek ve büyük çalkantılar çağı olarak isimlendirilen zamanımızda sert tarihsel dalgaların iniş-çıkışları içinde alt-üst olmaya son derece müsait. Nihayetinde bir “köpükler” çağında yaşıyoruz. Bu çağda hızla yükselen ve kısa zamanda kendi alanında bütün zamanların rekorunu kıranlar, aynı hızla çöküşe geçiyor.

 

Google-TrendsYandaki grafikler son on yıl içinde olağanüstü hızla yükselip daha sonra muhtelif hızlarda çöküşe geçen ve bir kaç sene sonra isimleri bile hatırlanmayacak bazı köpükleri gösteriyor.

Bu köpüklerin her birinin tutkunluk zirvesinde, sevenlerince nasıl coşkuyla sahiplenildiği biliniyor.

Köpükler yaşadığımız çağın bir gerçeği ve bu grafiklerde ismi anılanların her biri de köpükler çağının ürünleri. Bu ürünleri köpük yapan, sahip oldukları içsel değerleri de değil. Çünkü örneğin Windows Live Messenger, tartışılmayacak bir şekilde müthiş işe yarar bir üründü; kendisinden önceki bütün ürünleri ıskartaya çıkartmış, yeryüzünde internetle haşır neşir olan istisnasız herkesin yaşamına şu veya bu ölçüde nüfuz etmişti. Ancak tutunma şansı yoktu, çünkü her şeyden önce olağanüstü bir değişim çağının bir ürünüydü. Bu grafikleri çarpıcı hale getiren, trendlerin düşüş dönemindeki davranışları değil; her birinin ani bir patlamayla zirveye çıkışıdır.

Şüphesiz ki çılgınca bir anafora kapılmış kitlelerin davranış dinamiği, tüketim ürünlerini seçerken de, “seçimlik” partilere oy verirken de aynı itkisel motivasyonla gerçekleşmektedir. Tarihin bu döneminde nesiller boyu radyo dinleyen insanların dünyasında yaşamadığımız gibi, babadan “demir kıratlı” olunan, atadan beri altı oka oy verilen bir dünyada da değiliz. Bu bir “kullan-at” dünyası. O halde perspektifimizi bir kaç seneyle sınırlamak yerine, on yılların akışı içinde nerelerde olduğumuza odaklamamız gerekiyor.

3. Sosyo-ekonomik Yapı

600 yıldan fazla sürmüş bir imparatorluğun mirasçısıyız. Altı yüzyıl çok uzun bir zaman kesiti. Her bir yüzyılda dört neslin yaşadığını varsaysak, tam 24 nesil boyunca kendisini reaya ve padişahın kulu olarak görmüş ataların torunlarıyız. Daha geriye, Bizans ve Selçuklu çağına gidersek nesil sayısı 40’a yaklaşıyor. Yeryüzünde Çin hariç hiç bir toplum son bin yılda bu kadar uzun süre imparatorlukla yönetilmedi. Avrupa’nın son bin beş yüzyıllık tarihinde yirmiden fazla nesil boyunca imparatorluk yönetimi altında yaşamış bir toplum yok. Doğaldır ki nesiller boyunca böylesine kökleşmiş bir yaşam tarzının üç beş nesilde değişmesi mümkün değil.

Osmanlı imparatorluğundan bize miras kalan pek çok “iyi” ve “kötü” özellik var. Osmanlı toprak düzeninin tarihsel Avrupa toprak düzeni ve mülkiyet ilişkileri şemasında nereye oturduğu senelerdir tartışılır. Osmanlı döneminden kalan belgelerin yetersizliği nedeniyle de bir sonuca ulaşılamaz. Ancak bilinen bazı unsurlar var ki, günümüzdeki toplumsal/siyasal davranışlarımıza gayet güzel ışık tutuyor:

Osmanlı’da -son dönemlere kadar- yaygın bir toprak mülkiyeti yoktu. Zenginliğin toprak mülkiyeti ile ölçüldüğü bir çağda doğal olarak kamu malı, padişahın mülkü anlamına geliyordu. Bu mülk üzerinde söz sahipliği de doğal olarak saraya aitti. Mülk üzerinde işletme ve vergi toplama hakkı (geçici olarak) şahıslara ve ailelere verilebilirdi. Saray eliti dışında, son dönemlere kadar anlamlı büyüklükte kişisel mülkiyet yoktu, olan da sürekli müsadere edilmeye açıktı. Pek çok tarihçi ve sosyal bilimci, Türkiye’nin geri kalmışlığını buna bağlar. Başta Avrupa olmak üzere, dünyanın her yerinde özel mülkiyet ve girişimcilik hızla yaygınlaşırken, Osmanlı toplumunda -geç zamanlara kadar- işleyen dinamik budur.

Özel mülkiyet olmadığı gibi, kamu mülkiyetinin de Osmanlı’daki karşılığı kapitalizmin geliştiği her yerden farklıdır.

Cumhuriyet, kamu mülkiyeti kavramına yeni bir tanım getirmiştir. Bu tanımın toplumun geniş kesimlerinde bir karşılığı olmadığı gibi, kamu mülkiyeti konusunda bir hassasiyet de gelişmemiştir. “Padişahın mülkü”, ya da “kamu mülkü”, Türkiye’de yaşayan milyonlarca insan için aynı şeydir. Dolayısıyla büyük bir seçmen çoğunluğu için, son bir kaç senedir Türkiye’nin gündemine oturan tartışmaların bir “oy değeri” yoktur.

Avrupa’dan farklı olarak Osmanlı’da -saray eliti hariç tutulursa- toplumsal sınıflar arasında uçurumlar yoktu. Sınıf uçurumları olmadığı için, Avrupa’dakine benzer kanlı sınıf çatışmaları da yaşanmıyordu. Dönem dönem kanlı isyanlar patlak vermiş olsa da, Osmanlı’nın geç dönemlerine kadar, reaya barış içinde yaşadı.

20. yüzyılın başında, bütün dünyada yaşanan çalkantıların sonunda Osmanlı çöktü. Yerine kurulan cumhuriyet, bir siyasi tercih olmaktan ziyade bir zorunluluktu. Bu seçeneğin aksi, belki Latin Amerika, Hindistan ya da 20. yüzyıl başı Uzak Asya benzeri bir sömürgelikti.

Cumhuriyet kendi elitini oluşturdu. Cumhuriyet eliti, sayıca Osmanlı saray elitinden daha fazla ve yaygındı. Bunun yanı sıra, bütün dünyada yaygınlaşan kapitalizm, kaçınılmaz olarak yaygın ve dikey bir sınıflaşmayı da beraberinde getirdi.

Türkiye’nin cumhuriyet döneminin siyasi yelpazesinde yer alan aktörlerin davranış dinamiğini belirleyen de bu oldu. Cumhuriyetin yaygın memur tabakası, kurucu parti CHP’nin, kapitalizmin henüz nüfuz etmediği kırsal kökenli nüfusu ise Demokrat Parti-Adalet Partisi geleneğinin seçmen tabanını oluşturdu. 1960’lara gelindiğinde, elli yıl öncesine göre sınıflaşma ve katmanlaşma derinleşmiş, yeni toplumsal sınıflar ortaya çıkmaya başlamıştı. CHP 1970’lerin başında kendisini “ortanın solunda” konumlandırarak yeni toplumsal katmanlaşmaya cevap verebildiği için günümüze kadar yaşadı. Demokrat Parti-Adalet Partisi geleneği ise hızla kentlileşen toplumsal tabanda bir karşılık bulamadığı için hızla düşüşe geçti. 1980’lerin ANAP’ı, kentlileşen geleneksel DP/AP tabanında bir karşılık bulduğu için tek başına iktidara geldi, ancak ANAP bütün dünyada neo-liberalizmin, finansallaşma ve deregülasyonun yükseldiği yeni döneme bir dereceye kadar cevap verebilirdi. Nitekim cevap veremedi ve hızla düşüşe geçerek “köpükler çağı”nın ilk siyasal oluşumu olarak tarihe karıştı.

Neo-liberalizm, toplumun geniş kesimlerini yoksullaştırdıkça, seçmen tabanındaki oynaklık da arttı. CHP’nin 1920 ve 1930’ların kamuculuğuna gönderme yapan siyasal söyleminin çekiciliği her geçen on yılda daha da azaldı. Çünkü toplumun geniş kesimleri için “cumhuriyet”, saray elitinden cumhuriyet elitine geçişten ibaretti. Toplumda yaygınlaşan kapitalist ilişkilerin sonucu olarak, modern yaşamın getirdiği maliyet satın alınamaz kadar artmıştı. Eğitim, sağlık, hatta yaşamı sürdürmek için gerekli en temel besin kaynakları ve su bile erişilemez hale gelmeye başlamıştı.

1990’larda kısmen DSP, önemli ölçüde RP ile yükselişe geçen seçmen davranışlarındaki değişimin gerisinde yatan dinamiğin özünde vahşi neo-liberal sistem içinde nefes alma ve en azından yaşama tutunabilme umudu yatıyordu. 2001-2002 ekonomik kriziyle beraber gelen hızlı yoksullaşma ise, seçmen yönelişinin önemli bir yüzdesinin, başta eğitim ve sağlık alanında olmak üzere nefes alma imkanı sağlayan AKP’de konsolide olmasına neden oldu. CHP ve MHP’nin oy tabanını koruyabilmek için semboller ve mitler dışında bir seçenek sunmaması, AKP’nin gevşek ve geçişken tabanını hızla çekirdek tabanına yaklaştırdı.

Büyük çoğunluğu AKP’ye, küçük bir kısmı da MHP’ye yönelen seçmen tabanının Osmanlıcılık söyleminin cazibesine kapılmasının gerisinde ise, fetihler çağına değil, her şeyin basit ve kolay olduğu bir çağa duyulan özlem yatıyor. Unutmayalım, Avrupa’da engizisyonun, cadı avlarının, kanlı din ve sınıf çatışmalarının yaşandığı uzun yüzyılları Osmanlı görece sakin, hoşgörülü ve “eşit” geçirmişti.

Türkiye’de siyasal partilere dayalı sistemin kuruluşu, dünyada parlamenter demokrasinin daha ileri evrelerinin yaşandığı bir tarihsel döneme denk gelir.  1950 ile 1970 arasındaki bu dönem, ABD liderliğindeki “Batı” ile SSCB liderliğindeki “Doğu” arasında cereyan eden Soğuk Savaş’ın zirveye tırmandığı bir dönemdir. “Batı” sistemi içinde yer bulmaya çalışan Türkiye’de siyasal partilerin örgütlenmesi, Soğuk Savaş’a uygun bir şekilde gerçekleşmiş ve birbirine alternatif sosyal ve ekonomik politikalar üreten partilerin yarışından ziyade, sembollere, hamasete ve mitlere dayalı bir zeminde yükselmiştir. Siyasal partilerin sosyal zemininin oluşmaya başladığı 1970’lerde yaşanan çalkantıların sonucunda süreç 1980’lerde kesintiye uğramış, sonraki on yıllarda da neo-liberalizmin yükselişi sonucunda sosyal zeminini tümüyle kaybetmiştir.

4. Dünyadaki Değişim Dinamiği

Dünyada 2008 yılında yaşanan ekonomik kriz, 1970’lerin ekonomik/sosyal krizlerinden sonraki en büyük kırılmaya neden oldu. 19. ve 20. yüzyılın sanayi uygarlığının gereklerine göre kurulmuş, 1950’lerden sonra Soğuk Savaş dünyasına göre örgütlenmiş, 20. yüzyılın sonunda  değişen dünyanın yeni koşulları içinde toplumsal tabanını önemli ölçüde yitirmiş siyasal partiler düzeni, 2008 krizinden sonra hızla ağır bir çöküşe sürüklendi.

Avrupa’da seçimlere katılım uzun yıllardır düşüşteydi. Son Avrupa Parlamentosu Seçimleri‘ne katılım %43’e kadar düşerken, AB ve göçmen karşıtı, ırkçı-milliyetçi partiler parlamentonun üçte birini ele geçirdi. İngiltere’de AB ve göçmen karşıtı UKIP, Fransa’da ırkçı-milliyetçi Ulusal Cephe birinci parti çıkarken aşırı sağcı partiler Hollanda ve Avusturya’da %20’ye yakın oy aldılar. AB karşıtı milliyetçi partilerin yükselişinin ilk sinyali 2011 genel seçimlerinde Finlandiya’dan gelmiş, 1999 seçimlerinde %1, 2003 seçimlerinde %1.6, 2007 seçimlerinde %4.1 oranında oy alan Gerçek Finler Partisi (daha sonra adını Finler Partisi olarak değiştirdi)  %19.1’e yükseltmişti. Her ne kadar Nisan ayında yapılacak seçimlerde oy yüzdesi azalacak gibi görünse de, Finler Partisi 2011 seçimlerinde çekiştiği Ulusal Koalisyon ve Sosyal Demokrat Parti kadar oy alacak. Nisan seçimlerinin favorisi ise, bir önceki seçimlere göre oyunu %15’ten %25’e yükseltmiş görünen Merkez Partisi.

Avrupa’nın güneyinde ise radikal sol yükseliyor. Yunanistan’da son seçimde tek başına iktidarı kıl payı kaçıran SYRIZA 2007 seçimlerinde sadece %5 oy almıştı, 2014 yılında %26.5’e kadar yükseldi. İlk kez bir genel seçime katılacak olan Podemos İspanya’da bu yıl yapılacak seçimlerin favorileri arasında. SYRIZA gibi Podemos da AB karşıtı, anti-kapitalist, solcu bir parti. İtalya’da yerleşik düzene karşıt söylemleri ile bilinen AB karşıtı popülist Beş Yıldız hareketi  2014 Parlamento Seçimleri’nde %21.15 oranında oy aldı.

Avrupa’nın tam ortasındaki Macaristan’da ise çok zayıf bir muhalefet karşısında, aldığı %50’lerdeki oyla tek adam diktatörlüğüne yönelen Orbán liderliğindeki Fidesz‘in alternatifi, ırkçı Jobbik partisi.

İspanya’da ayrılıkçı Katalan ve Bask, Birleşik Krallık’ta ayrılıkçı İskoç partiler ve iç savaştaki Ukrayna’da AB ve Rusya yanlısı hareketler ise 20. yüzyıl dünyasından çok farklı bir dönemin içinde olduğumuzu gösteriyor. Bu tabloya bir de kuzey Avrupa ile sınırlı da olsa Almanya ve İsveç’te en azından yerel temsil kazanacak ölçüde güçlenen Korsanlar‘ı eklediğimizde, parlamenter demokrasinin anayurdu Avrupa’nın siyasal görünümü netleşecektir.

2008 ekonomik krizinden sonra ciddi bir toplumsal muhalefete dönüşen ABD’deki İşgal Hareketi (Occupy), Ortadoğu’da Arap Baharı sonrası yaşanan hareketlilik, Suriye ve Irak’ta ciddi birer siyasal güce dönüşen IŞİD ve yerel Kürt yönetimleri, Hindistan’da 2014 yılındaki seçimlerde oylarını %16’dan %31’e çıkartarak iktidara gelen milliyetçi BJP de dikkate alınırsa 20. yüzyılın dünyasına hiç benzemeyen bir döneme girdiğimiz apaçık görülecektir.

Bir seçim önce hiç bir ağırlığı olmayan bir partinin bir sonraki seçimde oylarını bir kaç katına çıkartarak tek başına, ya da koalisyon ortağı olarak iktidara gelmesi, bütün dünyada içinden geçilen dönemin olağan bir gerçeğidir. Ekonomik kriz derinleştikçe siyasal yelpazenin bir ucunda milliyetçi, ırkçı ya da ayrılıkçı partiler güç kazanıyor, diğer ucunda ise ılımlı, merkez sol ve liberal partilerin yerini alan radikal sol partiler ve “yeni özgürlük alanı” arayışındaki Korsan Partileri benzeri yapılar yükseliyor.

Neo-liberalizm insan uygarlığına büyük zararlar verdikten sonra tarih sahnesinden çekilirken, kendi parti politikalarını neo-liberalizme uydurarak büyük prestij kaybına uğrayan liberal ve sosyal demokrat partiler de neo-liberalizmle beraber tarih sahnesinden çekiliyor.

Önümüzdeki yıllarda siyasal ortamı belirleyecek beş temel sorun ortaya çıkıyor:

1-Eşitsizlik (ülkeler, toplumlar, bölgeler, cinsiyetler, kurumlar arası)

2- Çevre (Sanayi toplumunun neden olduğu çöküntü, neo-liberalizm döneminin rant yağması)

3- Güvenlik (terörizm, devlet terörü, bireysel güvenlik)

4- Ekonomik durgunluk ve borç sorunu (üretim fazlası, büyüyememe, kaynakların borç faizine ayrılması)

5- 21. yüzyılın hedonist ve nihilist toplumlarında “yüksek ideal” yitimi (insanın en büyük mutluluğunun parasal zenginlik ve anı yaşama olduğuna yönelik anlayış, yaygınlaşan ruhsal depresyon, ahlaki çöküş)

Siyasal partiler ve akımlar her biri diğerleriyle ilişkili bu beş soruna cevap verebildikleri ölçüde güçlenecek, 20. yüzyıl benzeri yapılar içinde örgütlenmiş ve 20. yüzyıl anlayışına göre siyaset yapan partiler hızla ortadan kalkacaktır.

Sonuç

Grupların davranış dinamiğini, sosyal trendleri, sosyo-ekonomik arka planı ve dünyadaki yönelişleri bu şekilde ortaya koyduktan sonra 2015 genel seçimlerinin bir kırılma noktası değilse bile çok ciddi bir tarihsel dönemecin henüz başlangıcı olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.

Bir şey kesin: 2020’lerden başlayarak 2050’lere kadar uzanacak dönem, asla geçmiş on yıllara benzemeyecek. Yeryüzünde çok ciddi sonuçları olacak olağanüstü bir geçiş döneminin sancıları yaşanıyor. Bu sancılar bir kaç on yıl içinde insanlığı yepyeni bir çağa, benim neo-insan çağı olarak adlandırdığım bir çağa taşıyacak bir geçiş döneminin sarsıntılarının sonucudur.

Yeryüzünde ve elbette Türkiye’deki arayışlar, yeni-insan çağı kurumlarının arayışıdır.

Türkiye’de 2015 genel seçimlerinde oy dağılımının kamuoyu yoklamalarında ortaya çıkan sonuçtan ciddi ölçülerde sapması pek mümkün görünmüyor. Ancak benim tahminim odur ki, oy verme dinamiği ve siyasal kompozisyon bu seçimden sonra dramatik ölçeklerde değişecek. Avrupa’dakine benzer bir değişim yaşanacağını tahmin ediyorum. Sosyo-ekonomik benzerlikler dikkate alındığında, değişimin yönünün Kuzey Avrupa benzeri bir milliyetçi/ırkçı yöneliş olmasından ziyade, Yunanistan’daki SYRIZA ve İspanya’daki Podemos benzeri bir radikal/popülist sola, ya da İtalya’daki Beş Yıldız hareketine benzer minimalist/çevreci bir sola kayış olması çok daha muhtemeldir.

1 thought on “Oy Verme Eğilimlerinin Analizi”

  1. Yukarıdaki A,B,C,D ve E partilerinde,A partisine AKP dersek,D partisi büyük ihtimalle HDP olmalı.Çünkü heriki parti arasında çok fazla geçirgenlik var.Feodal Doğu ve Güneydoğu Anadolu halklarından kaynaklanıyor.Sizinde yazınızda belirttiğiniz üzere güçlü olana boyun eğme ve yönelme ön planda.Ancak bu seçimde,Güney Doğu Anadolu da muhtemelen bazı beklentiler,özellikle feodal toprak ağalarının klasik kaypak ve olası yeni oluşumlarda yer alma istekleri ağır basarsa Parti A ve Parti D arasında dış halelerde kaymalar çok muhtemel görünüyor.Diğer partilerde çok fazla geçirgenlik yok.MHP yani Parti C ve onun küçük uydusu BBP yani parti E hemen hemen yalnız gibi.Belki Parti B yani CHP nin ulusalcı unsurları ile küçük bir geçirgenlik yaratabilirler.Parti A yani AKP ile Parti B yani CHP arasında,daha öncekilerden belki birkaç puan fazlanın dışında geçirgenlik olmaz.Kişisel düşüncem Parti D ,Parti A yı rahatsız edecek gibi.Üstüne üstlük,Yunanistan ve İspanyadaki gelişen rüzgar sadece Parti D nin yelkenini şişirebilir.

    Beğen

Yorumlar kapatıldı.