7 Haziran 2015 Milletvekili Seçimlerinin Değerlendirmesi -2. Bölüm

Bugün ekonomik/siyasal/kültürel sistemimizi oluşturan diğer pek çok kavram gibi “sol” ve “sağ” kavramları da sanayi toplumuyla beraber insanlığın gündemine girdi. 1789 Büyük Fransız Devrimi yıllarında Fransa Ulusal Meclis’inde başkanın sağında oturanlar kralı, solunda oturanlar devrimi destekliyordu. Kralcılar aynı zamanda dini değerlerin korunması gerektiğini düşünüyor, Ancien Régime‘i savunuyorlardı. Buna mukabil devrimciler kırmızı renkli Frigya başlığı takıyor, özgürlük, eşitlik, kardeşlik (Liberté, égalité, fraternité) sloganı ile sembolleştirilen değerleri savunuyorlardı. (Günümüzde Fransa bayrağını oluşturan üç renk bu üç kavramı temsil eder.)

O tarihten beri (genel anlamda) dini ve (kısmen) ulusal değerleri, gelenekleri, eşitsizliği ve “eski rejimi” savunanlar sağcı, özgürlüğü, eşitliği, laisizmi, kamuculuğu ve devrimi savunanlar solcu kabul edilir.

Daha sonraki yıllarda siyasal talepler çeşitlendikçe, sol ve sağ siyaseti temsil eden hareketler, hizipler ve partiler de çeşitlendi. Günümüzde genel kabul gören anlayışa göre komünistler, sosyalistler, demokratik-sosyalistler, sosyal demokratlar, toplumcu-liberaller, yeşiller, sol-liberterler, anarşistler, ilerlemeciler, laikler, anti-kapitalistler, anti-emperyalistler ve otonomistler solcu, kapitalistler, milliyetçiler, muhafazakarlar, neo-muhafazakarlar, neo-liberaller, sağ-liberterler, faşistler, monarşistler, teokratlar (dinciler) ve gelenekçiler sağcı kabul ediliyorlar.

mccarthySağcılık ve solculuk, toplumların tarihsel, kültürel, siyasal geçmişine bağlı olarak ülkeden ülkeye değişiyor. Örneğin 20. yüzyılın başında oldukça etkili bir parti olan ABD Komünist Partisi‘nin pek çok üyesi, 2. dünya savaşı sonrasındaki Mc Carthycilik döneminde ağır baskılar altında kovuşturmaya ve baskıya tabi tutulunca solcu siyasal akımlar zayıfladı. Günümüz ABD’sinde muhafazakar cumhuriyetçiler karşında, bireysel özgürlükleri ve alt kimliklerin hak eşitliğini savunan, buna mukabil geleneksel solun kamuculuk, toplumsal eşitlik gibi değerlerine mesafeli liberaller, ABD gündelik siyasetinin ikinci baskın siyasal gücünü oluşturuyor. (Hal böyle olunca ABD’de pek çok insan Finlandiya, Danimarka, İsveç gibi ülkelerdeki yönetimleri ve  Obama’nın izlediği sosyal politikaları sosyalizm zannediyor.) Diğer taraftan yakın zamana kadar Avrupa ölçeğinde radikal solcu kabul edilebilecek pek çok siyasal akım Çin’de sağcı kabul ediliyordu.

Günümüzde sağ ve sol kavramlarının anlamını yitirdiğini, ideolojiye dayalı akımların 21. yüzyılın gündemine cevap vermekten çok uzak olduğunu iddia eden siyaset bilimciler var. Acaba gerçekten böyle mi?

21. yüzyılın gündemi nedir? Önce bunu tespit etmeye çalışalım:

Capital_in_the_Twenty-First_Century_front_coverThomas Piketty, Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital isimli kitabında,ülkeler bazında emek ve sermaye gelirlerinin ve varlıkların dağılımını gösteren bazı rakamlar veriyor. Buna göre, ülkeden ülkeye farklılık gösterse de, dünyanın hemen her yerinde:

– emek gelirlerinin (ülkelerdeki eşitsizlik düzeyine bağlı olarak) %25-45’ini ve sermaye gelirlerinin %60-90’ını en tepedeki %10 alıyor

– yeryüzündeki varlıkların (en iyimser yaklaşımla) %60-70’ine en tepedeki %10 sahip.

Piketty mevcut trend devam ederse, bir kaç on yıl içinde yeryüzündeki zenginliğin %80-90’ının en tepedeki %10’da toplanacağını tahmin ediyor; eğer mevcut trend, çok radikal tedbirlerle tersine çevrilmezse, zenginliğin babadan evlada geçtiği, üst sınıftan olmayanlar için, makul sınırlar içinde yaşamanın tek yolunun zengin bir eş bulmak olacağı aşırı eşitsiz bir dünyaya doğru gittiğimizi söylüyor. (Piketty’nin kitabı ile ilgili dört bölümden oluşan ayrıntılı değerlendirmemi buradan başlayarak okuyabilirsiniz.)

Yeryüzündeki zenginliklerin çok büyük bir kısmına el koyan bu süper-zengin sınıf, gelecekten hiç bir beklentisi olmayan umutsuz bir toplum yaratmakla kalmıyor, aynı zamanda çevreyi yaşanmaz ölçüde tahrip ediyor, tüm hayvan ve bitki türlerinin yaşamını da tehdit ediyor. Yaşadığımız çağda ölüm nedenlerinin başında kalp hastalıkları ve kanser geliyor. Yeryüzünde en yaygın hastalıklar sıralamasının en tepesinde majör depresyon, davranış bozuklukları gibi psikolojik rahatsızlıklar yer alıyor.

Kısacası, bilimsel ve teknolojik gelişme sayesinde yeryüzünde hastalıklardan uzak, çevreyle uyumlu, mutlu ve dengeli toplumlar kurmak mümkünken, 21. yüzyıl kapitalizmi insanları, hayvanları ve bitkileri öldürüyor.

Mevcut ekonomik/siyasal statüko, yeryüzünde 1980’lerden sonra kuruldu. Piketty de varlık ve gelir adaletsizliklerinin 1980’lerden sonra tırmanışa geçtiğini tespit ediyor. Bugünlerin adaletsiz toplumlarının, 1980’lerde yükselmeye başlayan neo-liberalizmin ürünü olduğuna hiç kuşku yok.

reagan_thatcherNeo-liberalizm 1930’larda bazı liberal ekonomistlerce, Büyük Buhran‘a yol açan mali krizlerin tekrar yaşanmaması için, özelleştirme, mali sıkılık, deregülasyon ve serbest ticarete dayalı bir ekonomik program olarak önerilmiş, ancak yaygın kabul görmemişti. 1970’lerde yeniden mali kriz yaşanınca neo-liberalizm daha yüksek sesle savunuldu. 1980’lerde İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan yönetimlerinin başa geçmesiyle neo-liberal programlar uygulanmaya başlandı. Refah devletine şiddetle karşı çıkan, laissez-faire ekonomi politikalarını savunan ve radikal bir bireycilik anlayışına dayanan Yeni Sağ ideoloji hızla dünyanın dört bir yanına yayıldı. Neo-liberalizmi 15-20 yıl içinde tek egemen sistem haline getiren üç faktör vardı:

1) Mali krizlerin önlenmesinin tek yolunun refah devletinden ve kamucu politikalardan vazgeçerek, özelleştirmeler, mali serbestlik ve finansallaşmaya dayalı bir ekonomi olduğu yönündeki anlayışın yaygınlaş(tırıl)ması

2) Kalkınmasını henüz tamamlayamamış ülkelerde askeri darbeler yoluyla refah devletini ve kamuculuğu savunanların ülke yönetimlerinden (hukuğu hiçe sayma pahasına) tasfiyesi

3) Soğuk Savaşın Doğu Blok’unu oluşturan ve (bütün eksiklerine ve hatalarına rağmen) eğitim, sağlık, konut ve kalkınma konusunda halklarına ciddi kazanımlar sağlamış sosyalist rejimlerin yıkılması.

1992 yılında Neo-liberalizmin en önemli ideologlarından Francis Fukuyama tarihin sonunun geldiğini ilan etti. Bundan sonraki yıllarda birbiri ardına şişen finansal balonlarla neo-liberalizmin histeri dönemi yaşandı.

Neo-liberalizme dayalı dünya 2000’lerin başında hızla sarsılmaya başladı. Ağır bir finansal kriz önce 2002, daha sonra 2008’de ekonomileri sarstı. Bu sarsıntıya dayanamayan pek çok ülkenin hazinesi iflasa sürüklendi. Sayısız banka ve finansal kuruluş battı. Piyasanın kendi iç dinamikleri ile ayakta kalamayacağı anlaşılınca merkez bankaları ve devlet hazineleri vasıtasıyla tarihsel ölçekli kurtarma programları devreye sokuldu. Ancak devreye sokulan mali tedbirler, 1980’lerden beri düzenli bir şekilde bozulan gelir dağılımını daha da bozdu. Anormal boyutlarda risk alan finans oyuncularının zararlarının devlet eliyle kurtarılması öfkeyi büyüttü. (Zaman zaman FED’in uyguladığı politikalardan orta ve alt sınıfların yararlandığını, dolayısıyla bu politikaların eşitsizliği arttırmak bir yana, eşitsizliği azaltıcı yönde etki ettiğini iddia eden “fantastik” yorumlar çıkıyor. Ancak gerek Piketty’nin araştırmaları, gerekse farklı gelir gruplarının harcama kaynaklarını gösteren tablolar, bu fantastik yorumları desteklemiyor.)

OccupyÖzellikle 2008 finansal krizinin ardından bütün dünyada isyan dalgaları yükseldi. ABD’de Zuccotti Park’ına kurulan çadırlarla yükselmeye başlayan Occupy Wall Street hareketi eşitsizliğe, siyasi yozlaşmaya ve eşitsizliğin bizzat devlet eliyle yaygınlaştırılmasına karşı bir tepki idi.

2010’dan sonra, doğrudan Occupy hareketiyle bağlantılı olmasa da, dünyanın her yerinde protesto dalgaları yükseldi. Bu protesto dalgaları her ülkenin kendi iç gündemine has renkler taşıyordu. Hindistan’da, Rusya’da yükselen protesto dalgalarıyla Avrupa’dakiler, Brezilya’da yükselen protesto dalgalarıyla Arap coğrafyasındakiler birbirlerinden farklı görünseler de, aslında hep benzer talepler içeriyorlardı: Yolsuzluğun, yoksulluğun, siyasi yozlaşmanın, adaletsizliğin, çevre tahribatının olmadığı bir dünya.

Türkiye’de 2013 Haziran’ında Gezi Parkı’ndan yükselen protesto dalgasını da bu bağlamda değerlendirmek gerekiyor. Milyonlarca protestocuyu sokağa ve evinin balkonuna döken, Türkiye yakın tarihinin en önemli toplumsal dalgası, şüphesiz ki dünyanın dört bir yanında yükselen protesto dalgalarının (Türkiye’ye özgü) bir parçasıdır.

Yukarıdaki kısa özet, sağ ve sol siyasetin anlamını yitirmek bir yana, tam tersine 21. yüzyılda daha da güncel olduğunu gösteriyor. 20. yüzyılın sonu ile 21. yüzyılın başında yeryüzünde tek hakim ve geçerli ideoloji gibi görünen neo-liberalizm, ağır finansal krizler ve dünyanın her yerinde yükselen sert toplumsal muhalefet karşısında hızla geriliyor. Bu gerilemenin her bir ülkede farklı izdüşümlerini görüyoruz.

venezuela-chavezNeo-liberalizmin kanlı darbeler ve yıllar süren askeri rejimler vasıtasıyla zorla kabul ettirildiği Güney Amerika coğrafyasında son yıllarda yapılan seçimlerin çoğunu sol/sosyalist partiler kazanıyor. Ancak seçim kazanmak neo-liberal politikalardan vazgeçmek için yeterli olmadığından, iktidara gelen sol/sosyalist partiler sadece neo-liberalizmin yarattığı ağır enkazı kaldırmaya çalışıyorlar. Ekonomileri diğerlerine göre daha sorunlu olan ve eğitime, sağlığa daha fazla kamu harcaması yapmak isteyen Venezuela, Bolivya, Ekvador gibi ülkeler ülke içinden ve dışından yoğun abluka altına alınmak isteniyor.

SyrizaAvrupa Birliği’ne entegrasyon nedeniyle neo-liberal sisteme koparılması güç bağlarla bağlı Yunanistan, İspanya, İtalya gibi ülkelerde sisteme itiraz eden sol partiler, kamucu politika uygulamalarını sağlayacak mali kaynakları olmadığı için, Brüksel ve Berlin’le sadece müzakere edebilmeyi hayal ediyorlar. Avrupa’nın kuzeyinde ve Britanya’da ise neo-liberalizme karşı soldan değil, sağdan itirazlar yükseliyor. Neo-liberalizm sadece sermaye akımlarını değil, emek akımlarını da serbest dolaşıma sokmuştu. Ülke ekonomileri çöküntüye uğradığı için, emeğini ucuza satmak üzere (Bulgaristan, Romanya gibi ülkelerden) göç edenlere karşı, işlerini kaybeden ve yaşam standartları sürekli düşenlerin tepkisi, Avrupa’nın kuzeyinde (ve kısmen Fransa’da) ırkçı, milliyetçi siyasal akımların güçlenmesine neden oluyor.

ISISOrtadoğu’da patlak veren isyan dalgası Tunus’ta, Mısır’da ve Libya‘da yönetim değişikliklerini beraberinde getirdi. Ancak Arap Baharı olarak isimlendirilen bu dalganın en çok ses getiren aktörü IŞİD oldu. Dünyanın dört bir yanındaki sempatizanlarının katılımıyla hızla büyüyen IŞİD çok kısa bir süre içinde önemli bir askeri güce dönüşmekle kalmadı, Suriye ve Irak topraklarında kontrol ettiği bölgeleri sürekli genişleterek Orta Doğu bölgesinin en önemli aktörlerinden biri haline geldi. Köktenciliğin milyonlarca insanı önüne katarak dünyanın en sıcak coğrafyasında bu hızla yayılmasının gerisinde yatan nedenlerden biri de şüphesiz ki neo-liberalizmin sıradan insanı sadece bir tüketici ve istatistik unsuru olarak gören ve her türlü toplumsal dayanışmayı gereksiz kabul eden aşırı bireyciliğinin yarattığı hayal kırıklıklarıdır. Neo-liberal bir düzende, her türlü idealden ve toplumsal tasarımdan uzak, sadece çalışarak ve tüketerek yaşayan kitlelerin köktenci bir başkaldırının cazibesine kapılması normaldi. IŞİD barbarlığa varan boyutlarda bir dehşet yaratarak yayılmaya ve radikalizmin cazibesine kapılan gençleri dünyanın dört bir yanından kendisine çekmeye devam ediyor.

UkraineUkrayna’da sosyalizmin çöküşünden sonra yaşanan ağır ekonomik krizde enflasyon %3,000’e sıçramış, kişi başı milli gelir 2000 yılında 700$’a kadar gerilemişti. Daha sonraki yıllarda enflasyon düştü, kişi başı milli gelir 3,000$’ın üzerine yükseldi. Sosyalizm sonrası Ukrayna ekonomisi yapısal bir dönüşüme uğrayarak hizmet sektörü ağırlıklı bir ekonomiye dönüştü. Kısa zamanda ülke Rusya ile ABD/AB tarafından vahşi hamleler yapılan bir satranç tahtasına döndü. 2000’li yıllarda yapılan tüm seçimler, Rusya yanlıları ile Avrupa Birliği yanlıları arasındaki keskin ayrışmaya işaret ediyordu. Bütün seçimler tartışmalı geçiyor, seçimi kazananlar kaybedenler hakkında yolsuzluk soruşturmaları başlatıyordu. Ukrayna 2014 yılında kanlı çatışmalar sonucunda bölündü. Yugoslavya’da da sosyalizmin çöküşünden sonra kanlı bir iç savaş yaşanmış, 1991’le 2006 arasında eski Yugoslavya coğrafyasında altı yeni devlet ortaya çıkmıştı. Azerbaycan’da, Gürcistan’da, Kırgızistan’da da benzer huzursuzluklar ve iç çatışmalar yaşandı. Sosyalizmin çöküşünden 25 sene sonra bile bu ülkelerin istikrara kavuştuğu söylenemez.

Neo-liberal dünyanın çevre ülkelerinde yukarıda kısaca özetlenen sarsıntılar olurken, merkezinde de sorunlar büyüyerek taşınamaz boyutlara ulaşıyor.

London-propertyUcuz kredi ve spekülatif kazançla emek sarf etmeden elde edilen kolay para, bütün varlık değerlerini balonlaştırıyor.  Balonlaşan varlıkların başında emlak geliyor. Büyük kentlerin merkezleri sadece ayrıcalıklı sınıfların yaşadığı (ya da yaşayabildiği) adacıklara dönüşüyor. Tipik bir örnek olarak Londra’da geçen yıl ortalama ev fiyatları  £532,206, kent merkezinde £1,508,612 olarak gerçekleşti. İngiltere’nin diğer kentlerinde ortalama fiyatlar £250,000 – £300,000 mertebesinde. İngiltere genelinde emlak fiyatları %20 hızıyla artarken, Londra’da artış hızı %30’un üzerinde.  İngiltere’de ücretler bu hızla artmadığına göre, (emlak fiyatları çökene kadar) emlak sahibi olmanın da bir ayrıcalık kabul edileceği bir dünyaya doğru gittiğimiz aşikar.

Dünyanın diğer önemli kentlerindeki durum da Londra’dan farklı değil. Örneğin İstanbul’da 2014 yılında emlak fiyatları %21.59 arttı. (Ankara %12.41, Adana %12.10)

Üst gelir grubundaki sınıflara ait insanlar sadece yaşam ve tüketim alışkanlıklarıyla değil, dünyaya bakışları ve hayattan beklentileriyle de ayrışıyorlar. Neo-liberalizmin hükmettiği bu dünyada, her türlü değer yargısı yıkılıyor, sadece “iyi yaşamaya” odaklanmış, açgözlü insanlar hayatın her alanına hükmediyor.

Özetlemek gerekirse neo-liberalizm dünyanın her yerinde ağır toplumsal enkazlar bırakarak uygarlığın bütün kazanımlarını yıkıp geçiyor, ülkeleri ve toplumları krizden krize sürüklüyor.

income-share-saez

 

Yukarıdaki grafik ABD’de toplam gelirin ne şekilde paylaşıldığını gösteriyor. En yüksek gelire sahip üstteki %10’un toplam gelirden aldığı pay, 1928 yılında %49.3 ile 20. yüzyılın rekorunu kırmıştı. Daha sonraki yıllarda gelir dağılımındaki adaletsizlik nispeten azalmış, 1945-1980 döneminde en üstteki %10 toplam gelirin %32’sini, alttaki %90 ise %68’ini almaya başlamıştı. Neo-liberalizm bu dengeyi yeniden bozdu ve üstteki %10’un toplam gelir içindeki payı hızla artarken, alttaki %90’ın payı azaldı. 20. yüzyılın rekoru 2012 yılında kırıldı ve üstteki %10, son bir yüzyıldır ilk defa alttaki %90’dan daha fazla gelir elde etmeye başladı. Bu trend halen devam ediyor.

20. yüzyılın başındaki gelir adaletsizliğinin “kendiliğinden” düzelmediğine dikkat edelim. ABD’de 1929 borsa çöküşü ile tetiklenen Büyük Buhran, Avrupa’da yükselen faşizm, 60 milyondan fazla insanın ölümüne neden olan 2. Dünya Savaşı, faşizmin yenilgiye uğratılması, SSCB’nin süper güce dönüşmesi, Avrupa’nın doğusunda ve Çin’de sosyalizm, Soğuk Savaş ve nihayet Avrupa’da refah devletinin kurulmasında çok önemli roller üstlenen işçi partileri, sosyal demokrat partilerin refah devleti politikaları. Dünyada Yeni Sağ’ın yükselişine kadar geçen dönemin kısa özeti budur.

Neo-liberalizmin ve neo-muhafazakarlığın yükselişi özellikle Doğu Blok’unun çöküşü ile daha da hızlandı. Bu dönemde Avrupa solu da neo-liberalizmin etkisiyle sağa kayarken, gerileyen solun içinden Yeşiller Partisi ve etnik kimliğe dayalı otonomi yanlısı partiler ayrıldı. Dünyada sol zayıfladıkça eşitsizlikler arttı.

Son yıllarda yükselen toplumsal muhalefet, kurumsal siyasetin dışındaki sol arayışlara işaret ediyor. Avrupa’nın sosyal demokrat ve sosyalist partileri hızla güç kaybederken, 2010 sonrasında sokaklarda filizlenen yeni bir “sol” yükseliyor.

Türkiye’nin son 35 yıllık hikayesi de dünyadakine benziyor. 1960’ların sonunda yükselen sol dalga 1970’lerde kendisini merkezin solunda konumlandıran CHP’nin oylarını %40’ların üzerine yükseltmişti. Daha sonraki dönemde neo-liberalizm ve neo-muhafazakarlığın yükselişi ile beraber sol düşmeye başlamış, 1990’larda Doğu Blok’unun dağılmasıyla beraber Türkiye’de de sol en zayıf konumuna gerilemişti. Türkiye’de kendisini sağda ve solda konumlandıran partilerin oy oranları %75-25 ile %65-35 arasında dalgalanmış, solcu partilerin son 35 yılda elde edebildiği başarılar bir kaç yıllık zayıf koalisyon hükumetlerinde yer alabilmek olmuştu.

TR-1vs99

 

Bu dönemde Türkiye’deki gelir bölüşümü trendi, dünyadakine benzer bir rota izledi. Türkiye’de de 2012 yılından itibaren en zengin %1, geri kalan %99’a göre toplam servetten daha büyük dilimi almaya başladı.

Dünyada ve Türkiye’de oluşan bu eşitsizlik tablosunun yanında hızla artan çevresel sorunlar, türlerin yok oluşu, besin döngüsünde bozulma, sağlıksız kentleşme, hızla artan ve yaygınlaşan (obezite, depresyon, kanser gibi) sağlık sorunları, bilişim sektöründeki gelişmeler nedeniyle yetersiz kalan eğitim politikaları, ortalama yaşam beklentisinin artışıyla beraber bozulan nüfus dengeleri ve daha pek çok sorun, 21. yüzyılda da 20. yüzyıla benzer şoklar yaşanacağını gösteriyor. Hatta muhtemelen 21. yüzyılın şokları, 20. yüzyılın şoklarından daha sert ve yıkıcı olacaktır.

21. yüzyılın yakıcı sorunları ve her türlü çeşitliliğiyle sağ politikaların geride bıraktığı enkaz, kaçınılmaz olarak solun yükselişinin önünü açacak ve 1990’larda ve 2000’lerin başında  gördüğümüz sağ çeşitliliğe benzer bir sol çeşitlilik yaşanacaktır. Sol politikaların 20. yüzyıl Stalinizm‘i, Çin Kültür Devrimi, Kamboçya’da Kızıl Kmerler gibi aşırılıklara savrulma riski hep olacaktır. Muhtemelen de bu tip aşırılıklara savrulmuş solun alternatifi sağ değil, daha ılımlı sol hareketler olacaktır. 19. ve 20. yüzyıl tipi sağcılık, muhtemelen 21. yüzyılın ortalarında yeryüzünden silinmiş olacak.

Klasik anlamlarıyla sağ ve sol, yazının başında tanımlanmış, genel anlamda hangi siyasal akımların sağ ve sol olarak değerlendirildiği listelenmişti. Bu listede sağın hanesine yazılan akımların neredeyse tamamına yakını 21. yüzyılın dünyasında arkaik kalacaktır.

Ekonomide serbest piyasayı ve liberal girişimciliği savunan sağ politikalar, 21. yüzyılın ekonomik/çevresel çöküşünden sonra muhtemelen hiç kimseye inandırıcı gelmeyecektir.

Yeryüzünde uluslaşma süreci büyük ölçüde tamamlandı ve 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren iletişim devriminin de etkisiyle kültürel küreselleşme başladı. (Küreselleşme sözcüğünü, neo-kolonyalizm anlamında değil, kültürel küreselleşme anlamında özellikle ve altını çizerek kullanıyorum.) 19. yüzyılın uluslaşmasında ilerletici ve devrimci bir rol oynayan milliyetçilik, 20. yüzyılda Mussolini, Hitler, Franco, Salazar gibi diktatörlerin ortaya çıkmasına neden olmuş, ulusların gelişmesinin ve demokratikleşmesinin önündeki en önemli engellerden birine dönüşmüştü. 21. yüzyılın coğrafi sınırlardan kurtulmuş ve kültürel olarak kaynaşarak çeşitlenmiş toplumlarında milliyetçilik olsa olsa siyasal bir renk olarak kalacaktır. (Son yıllarda Avrupa’da yükselen sağcı/milliyetçi akımların tümü kendilerini karşıtlıklarla tanımlıyor: Anti-AB, anti-göçmen, vs. Karşıtlıklara dayalı siyasal akımların ömrü kısadır.)

Monarşizm ve dincilik Avrupa coğrafyasında sanayileşme devrimi ve aydınlanma döneminde başat siyasi akımlardı; zamanla güç kaybederek Avrupa’nın gelenekçi ve muhafazakar siyasal akımlarının içinde eridiler. İslam coğrafyasında hala ciddi bir güce sahip olan (ancak hızla güç yitiren) bu akımların tekçi ve radikal ideolojisi, Ortadoğu’da bugünlerde yaşanan sarsıntılarla etkisini kaybedecek, zamanla bu coğrafyada da tarihe karışacak.

21. yüzyılın dünyasında ılımlı bir muhafazakarlık/gelenekçilik dışında sağcı siyasete fazla bir hareket alanı kalmıyor. Son kamuoyu yoklamalarının tümü de, genç seçmenlerin en az ilgi gösterdiği partilerin muhafazakar/gelenekçi partiler olduğunu, bu partilerin ağırlıklı olarak yüksek yaş gruplarından oy aldıklarını gösteriyor.

Türkiye’de de benzer trendler yükselecektir. Çok partili sisteme geçilen 1950’li yıllardan beri Türkiye sağı altın çağını yaşıyor; bir sağ parti gidiyor, bir başkası geliyor. Bir önceki yazıda oy verme trendlerinde üç belirgin dönemin olduğunu göstermiştim. Bu dönemlerden ilkinde, sağ ve sol kavramları henüz yerli yerine oturmamıştı. Demokrat Parti’nin kurulduğu yıllarda partinin kurucu önderlerinden Adnan Menderes kendisine “partiniz sağda mıdır, solda mı” diye sorulduğunda “iki parmak daha solda” yanıtını vermişti. 1960’ların ortalarında bu sefer kurucu parti CHP kendisini ortanın solunda tanımlamıştı. İdris Küçükömer’in “Türkiye’de sağ soldur, sol sağdır” tezi uzun yıllar tartışılmıştı. Kafa karışıklığı 1980’lerin sonunda bile giderilmiş değildi. 1989 yılında yapılan bir kamuoyu araştırmasına göre (Konda) seçmenlerin %69,4’ü özelleştirmelere karşı, %30,6’si taraftardır. (Kaynak: Türk Bireyi Kuramına Giriş, Doğan Ergun, S. 68) 1988 yılında yapılan bir başka araştırmaya göre (SİAR) gençlerin %84’ü toplum için bir şeyler yapmaktan yana, başka bir deyişle kamucudur. (age, S. 70) Sosyolog Emre Kongar’ın 1992 yılında yayımlanan 21. Yüzyılda Dünya, Türkiye ve Kamuoyu isimli kitabında verilen bilgiler de çarpıcıdır. Kongar kamuoyu araştırmalarına dayanarak şu rakamları verir:

– O dönemde 50,000 TL olan asgari  ücretin en az 200,000 TL olmasını isteyenler: %64.6

– İdama karşı olanlar: %60.2, bugüne kadar idam cezasına çarptırılanların idamı hak ettikleri konusunda emin olmayanlar: %86.4

– Türkiye’yi Avrupalı bir ülke olarak görenler: %67

– Her türlü inanç ve düşüncenin açıkça savunulmasını isteyenler: %60.6

– Milletvekillerine emeklilik konusunda özel imkanlar verilmesini yanlış bulanlar: %64.5

-Milletvekillerinin bazı avantajlardan yararlanmasına karşı olanlar: %61.4

-Nereden buldun Yasasının cumhurbaşkanı ve başbakan dahil tüm devlet memurlarına uygulanmasını isteyenler: %64.7

– Kendisini sağda görenler: %31.7, solda görenler: %23, ortada görenler: %26.

Kongar, yukarıdaki verileri yeme, içme, eğlenme, çocuk yetiştirme, kadın hakları gibi konularda yapılan araştırmalarla birleştirerek Türk toplumunun “sosyal demokrasiye” meyilli bir toplum olduğu sonucuna varıyor. Sosyolog Doğan Ergun’un Türk Bireyi Kuramına Giriş kitabında ulaştığı sonuç da buna benzer: “Türk toplumu kamucu yanı çok güçlü ve devlet ağırlıklı bir iktisada meyilli bir toplumdur.”

Bu anlamda son 65-70 yıla baktığımızda ortaya çıkan tablo şaşırtıcıdır: Serbest piyasa ekonomisine değil devletçiliğe, bireyciliğe değil kamuculuğa, dinsel tekçiliğe ve ulusal fanatizme değil çoğulculuğa, eşitsizliğe değil eşitliğe ve hakkaniyete meyilli bir toplum nasıl olmuş da senelerdir sürekli sağ partileri iktidara getirmiştir?

Bu sorunun cevabı çok partili Türkiye siyasi yaşamının 2. Dünya Savaşı sonrasının Soğuk Savaş ideolojisine göre örgütlenmiş olmasındadır. Batı Blok’unun “sınır ülkesi” olarak Türkiye’de siyasi hayat, anti-komünizm temelinde örgütlenmiş, bu anlayış da yelpazenin solunda yer alan akımlara kapıyı tamamen kapatmıştır. 1960’larda yükselen sol dalga kurucu parti CHP’nin kendisini ortanın solunda konumlandırmasıyla soğurulmuş, daha sonraki yıllarda CHP büyük bir çekim merkezi olarak bütün sol akımların gelişip güçlenmesinin önündeki en önemli engele dönüşmüştür. Kendi içinde aynı zamanda kurucu ilkeleri de barındırdığı için CHP bir yüzyıldır devam eden kavgaların merkezinde olmuş, geniş kitlelere açılmakta hep sorun yaşamış bir partidir.

7 Haziran 2015 genel seçiminde yoksulluğa, asgari ücrete, düşük emekli maaşlarına vurgu yaparak utangaç bir şekilde de olsa “bir parmak sola” meyleden CHP ile klasik bölgeci, etnikçi söyleminden vazgeçerek liberal-sol söylemlere meyleden HDP ve küçük sol/sosyalist partiler oyların toplam %38.2’sini aldılar. Böylece”sol” oldukları varsayılan partilerin aldığı oy oranı, bu seçimde son 30 yılın en yüksek oranına ulaştı.

Bu bir trend değişimi sinyalidir ve trend önümüzdeki yıllarda (muhtemelen en az) altın kesimin diğer ucuna kadar devam edecektir. (Sol oylar: %62-Sağ oylar: %38)

Yukarıdaki analizden çıkan sonuç şudur: 21. yüzyıl dünyada ve Türkiye’de solun yükseleceği bir çağ olmaya adaydır.

21. yüzyılın solu, 19. ve 20. yüzyılın solundan çok farklı olacaktır. Eşitliği, dengeli kalkınmayı, yaşanabilir bir çevreyi, özgürlükleri, tüm canlıların yaşam hakkını, bireysel ve kurumsal şiddetin reddedildiği bir dünyayı savunan ve bu düşünceleri hayata geçirmek üzere 19. ve 20. yüzyılın dünyasından farklı örgütlenme modelleri oluşturan bir soldur gelmekte olan…

Reklamlar

1 thought on “7 Haziran 2015 Milletvekili Seçimlerinin Değerlendirmesi -2. Bölüm”

  1. Sağın toplumsal entropisi artık iş yapamaz seviyelere ulaştı.Dağılma kaçınılmaz.

    Beğen

Yorumlar kapalı.