Sosyonomik Görünüm | Ağustos – 2015

Kirli Para-Temiz Para

”Birleşik Krallığın dünyanın her tarafından gelen kirli para için güvenli liman olmaması konusunda kararlıyım.”

Birleşik Krallığın muhafazakar başbakanı David Cameron 28 Temmuz günü Singapur’da yaptığı bir konuşmada böyle diyordu.

Uzunca bir süredir, başta Londra olmak üzere son yıllarda Birleşik Krallık’ta şişen emlak balonu konuşuluyor. Londra genelinde ortalama ev fiyatları geçen yıl 456,984 £ olarak gerçekleşti. Westminster ve City of London’ı kapsayan kent merkezinde ortalama en fiyatları 1,233,289 £ seviyesinde idi. Ev satışlarında ortalama rakam teras evlerde 3,880,554 £ seviyesine kadar yükselmiş durumda. Londra kent merkezinin Westminster bölgesinde ve Batı Londra’nın lüks semtleri Kensington ve Chelsea’de ise ortalama ev fiyatları 1,4-1,5 milyon £ düzeyinde. 

Uluslararası şeffaflık Derneği, Transparency International‘ın bulgularına göre Birleşik Krallık’ta inceleme altına alınan emlak satışlarında ortalama fiyat seviyesi 1.5 milyon£. Bu fiyattaki emlak satışları ağırlıklı olarak Londra’nın City of Westminster, Chelsea, Kensington gibi “zengin” semtlerinde gerçekleşiyor. Toplam 2,25 milkarelik (5.8 kilometrekare) alanı kaplayan 36,342 adet emlak offshore şirketlerinin elinde. City of Westminster’da %9.3, Kensington ve Chelsea’de %7.3 ve City of London’da %4.5 oranındaki emlak offshore şirketlerine ait. Offshore şirketleri İngiltere ve Galler’de 120 milyar £ büyüklüğündeki bir emlak portföyüne sahip.

London-UK-Home-Prices-projectionBu olağanüstü rakamlar her sene daha da büyüyor, rakamlar büyürken emlak fiyatları, ortalama ücret artışlarının çok üzerindeki bir hızla yükselmeye devam ediyor. Oxford Economics’in araştırmasına göre 2030 yılında Londra’da ortalama ev fiyatları 1 milyon £ seviyesine tırmanabilir. Bu durumda Londra kent merkezinde ve Batı Londra’nın lüks semtlerinde ev fiyatları 2.5-3 milyon £ düzeyine tırmanacaktır.

Başbakan David Cameron’ın “kirli para” ile ilgili konuşmasının haberini verirken  The Guardian gazetesi hızla yükselen konut fiyatlarının orta sınıf Londralıları kent merkezinden banliyö semtlerine doğru sürdüğüne dikkat çekiyor. Başka bir deyişle Londra kent merkezinde oturmak, sadece üst sınıfların ayrıcalığına dönüşüyor. Ancak bundan çok daha korkutucu bir dinamik işliyor. Oxford Economics’in araştırmasına göre konut fiyatları onbeş sene içinde Londra genelinde ortalama 1 milyon £ seviyesine yükselirken, Birleşik Krallık genelinde de 500,000 £ seviyesine tırmanacak. Hemen hemen hiç bir sektörde ortalama ücretlerin onbeş sene içinde ikiye katlaması beklenmediğine göre, sadece kent merkezlerinde değil, sıradan bir şehirde bile konut sahibi olmak bir ayrıcalığa dönüşüyor. Başbakan Cameron’ın “kirli para” olarak tanımladığı sermayenin emlak sahipliği mevcut hızla devam ederse, başta kent merkezleri olmak üzere bütün ülkelerde “yurttaşlar”, offshore şirketlerinde vergiden kaçırılan sermayenin “kiracısı” haline gelecek. Bir zamanlar sanatın, kültürün, aydınlanmanın merkezi olan kentler, offshore şirketlerinde gizlenmiş sermayenin anayurduna, “yurttaş demokrasisi” de mülk sahibi-kiracı, efendi-köle ilişkisi etrafında şekillenen bir oligarşik sisteme dönüşecek.

1980’lerde başlayan, 2000’lerde hızlanarak derinleşen gelir uçurumları, üst sınıflarla alt sınıfların yaşam alışkanlıkları arasındaki uçurumları bile büyütmeye başladı. Örneğin bir araştırmaya göre, Amerikalı milyonerler  bu sene ortalama altı tatil yapmayı ve bu tatillerde ortalama 13,429 $ harcamayı planlıyorlar. 2010 American Express araştırmasına göre dört kişilik ortalama bir Amerikalı aile tatile 4,000 $ harcıyor (ve senede bir kez tatil yapıyor). Amerikalı bir “milyonerin” ortalama Amerikalı’nın altı katı tatil yaptığını ve ortalama 13.4 kat para harcadığını düşünürsek, mevcut trend devam ederse, onbeş yıl içinde fark daha da dramatik bir şekilde açılacak.

Yukarıdaki rakamlar, “tatil yapabilen Amerikalı aileleri” konu ediyor. Bir de tatil yapamayan dünya yurttaşları var ki, sayıları milyarlarla ölçülüyor. Amerika’da bile nüfusun %25’i (düşük ücretlilerin %31’i) hiç tatil yapmadan çalışıyor.  Halihazırda bile tatil yapmak bir üst sınıf ayrıcalığı.

21. yüzyılda çokça tartışılmaya başlanan (ve ileride daha da yoğun bir şekilde tartışılacak) konulardan biri de besin güvenliği. Küreselleşmeyle beraber artan uluslararası ticaret, pek çok sorunla beraber gıda güvenliği sorununu da beraberinde getirdi. Politico, gıda güvenliğini konu alan bir yazıda, gıda güvenliğini sağlamak üzere denetim yapan kamu elemanlarının sayısının geçen yıllar içinde hızla büyüyen uluslararası gıda ticareti karşısında güdük kaldığını, bunun bir sonucu olarak da pek çok ticari ürünün Amerika’ya denetimsiz sokulduğuna dikkat çekiyor. 2009 yılı itibarıyla ABD’de denetlenmesi gereken (iç ve dış) ticari faaliyet sayısı 377,000’e ulaşmış durumda ve bu faaliyetleri denetlemekle görevli eleman sayısı sadece 1,100. Yazıda denetim elemanı sayısı mislilerce arttırılsa dahi yeterli denetimin yapılamayacağına dikkat çekiliyor. Gıda ticareti (diğer pek çok ticaret alanı gibi) sadece kazanç hırsı ile motive olan, uçsuz bucaksız ve denetimsiz bir alana dönüşmüş durumda.

Tayfun Özkaya, Yurt gazetesinde sorunun bir başka boyutuna dikkat çekiyor: “... endokrin bozucu (hormon sistemimizi bozan) ve arılarda kitlesel ölümlere yol açan tarım ilaçları… ” Buna göre tarım ilaçlarının denetimsiz kullanımı enerji metabolizmasında bozulmalara, mental bozukluklara, cinsiyet gelişimi bozukluklarına, cinsiyetsiz doğumlara, doğum anomalilerine, sperm sayısındaki azalmalara neden olurken, arıların toplu ölümüne yol açan ve neonikotinoid denilen tarım ilaçları, 2013’de domateslerin %38’inde, 2014’de %39’unda bulunmuş. “Arılar yok olursa tozlaşma mümkün olmayacağından tarım ürünlerinde çöküş yaşanabilir.” Tayfun Özkaya denetimlerin acilen arttırılması ve ekolojik ürünlerin teşvik edilmesi gerektiğini söylüyor ve şu uyarıda bulunuyor:

Ekolojik ürünlerin çiftçi için iyi, tüketici için de makul fiyatlardan alınıp satılması sağlanmalı. Yoksa organik ürünler sadece yüksek gelir gruplarına yönelik olacaktır.

Çok yakın zamana kadar tükettiğimiz ürünlerin tamamına yakını organik idi. Artık organik ürünler marketlerde ayrı bir bölümde, organik olmayan ürünlerin bir kaç misli fiyata satılıyor. Mevcut trend devam ederse organik ürünler de çok küçük bir azınlığın ayrıcalığı olacak.

Konut edinme, tatil, gıda güvenliği … Aslında sorunun bu alanlarla sınırlı olmadığını herkes biliyor. Eğitim, sağlık gibi 20. yüzyılda devletin ödevi kabul edilen alanların da piyasalaşması ile beraber bu alanlar da zengin sınıfların ayrıcalığına dönüşüyor. Sorun, David Cameron gibi muhafazakar politikacıların ele aldığı biçimiyle bir kirli para, ya da yolsuzluk, rüşvet sorunu değil.

Birleşik Krallık 2008 yılında patlak veren küresel krizin ardından, 2010 yılında bir yolsuzlukla mücadele yasası (Bribery Act) çıkartmış ve krize yol açan denetimsizlik sorununun üstesinden gelmeye çalışmıştı. Kısa bir süre sonra, yasanın ellerini kollarını bağlaması nedeniyle gıda ihracatı yapamadıkları bahanesiyle iş çevrelerinden homurtular yükselmeye başladı. Şimdi bir tarafta büyüyen küresel gıda pazarından payını almak isteyen iş çevreleri, diğer tarafta yasanın sulandırılmasının ciddi bir prestij kaybı olacağını ileri sürerek yasayı savunanlar olmak üzere bir “orta yol” aranıyor. Dünya ticaretinde söz sahibi olan diğer büyük ülkeler de aynı “sertlikte” yasalar çıkartmazsa, “piyasa ekonomisinin görünmez eli” işleyecek, Birleşik Krallık uluslararası gıda ticaretinde geride kaldığı için … savaşı elbette gıda kartelleri kazanacak.

Politikacıların zaman zaman patlak veren yukarıdakine benzer uyuşmazlıklarda kim(ler)den yana tavır alacağını tahmin etmek için ABD’ye göz atmak yeterli olacaktır. 2016 Başkanlık seçiminde yarışması beklenen pek çok adaydan ikisi özellikle öne çıkıyor: Demokrat Hillary Clinton ve Cumhuriyetçi Donald Trump.

Trump_ClintonPolitico’da yer alan bir yazı, birbirine “rakip” iki kampta yer alan ve seçim kampanyalarında birbirleri hakkında söylenmedik söz bırakmayacak bu iki adayın 2005 yılında Donald Trump’ın üçüncü evlilik töreninde bir araya gelişindeki samimiyete dikkat çekiyor. Amerika’nın en ünlü simalarının toplandığı görkemli bir düğün bu: Tonny Bennett’le Billy Joel’in şarkı söylediği, konuklara ıstakoz, havyar ve filet mignon servis edilen 1,5 metrelik bir düğün pastasının kesildiği, tahminen 1 milyon $’a mal olan bir düğün töreni…

Eğer Hillary Clinton ve Donald Trump 2016 başkanlık seçiminde birbirinin rakibi olursa, her ikisi de birbiri hakkında en olmadık sözleri sarf ederken, parti fanatikleri ve kampanyanın heyecanına kendisini fazla kaptırmış olanlar iki farklı adayın yarıştığını filan düşünecek. Aslında her şey apaçık ortada: Sadece zenginler kulübünün iki hizbi yarışıyor olacak.

Her ne kadar yoksullar açıkça biyolojik temelli taleplere sahip olsalar da, “fiili” talebe sahip olmadıklarından dolayı bu kimselerin iyi evlere, çevresel anlamda güvenli mahallelere ya da yeterli ve sağlıklı besin stoklarına erişimi bulunmamaktadır. Tüm ürünler birer metadır ve bunlar yalnızca bunlara yönelik bir fiili talep söz konusu olduğunda ve satıcılar için kar üretecek oldukları durumda üretilir ve kullanıma sunulurlar. Yeterli paraya sahip olmayan kimselerin, kapitalist sistemde herhangi belirli bir tip meta üzerinde hakkı bulunmamaktadır; bu ister bir elmas bilezik veya dev bir malikane gibi lüks bir şey, ister sağlıklı bir fiziksel çevre, güvenilir besin stokları, temiz içme suyu veya kaliteli tıbbi bakım gibi bir yaşamsal gereksinim olsun, fark etmez. Emtiaya erişim, arzu ya da ihtiyaçlarla değil, onları satın alabilecek gerekli kaynaklara sahip olup olmamakla alakalı bir meseledir… pek çok insanın (kimi toplumlarda çoğunluğun) temel gereksinimlerine ya da bizlerin makul bir insan varoluşu olarak kabul edebileceğimiz düzeye dahi erişimin olmayacağını kesinleştirmektedir.” (Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler, Kapitalizm ve Çevre Üzerine bir Rehber, John Bellamy Foster, Fred Magdoff, Patika Kitap, 1. Basım, S.110)

Siborg Manifestosu

Donna Haraway 1985 yılında, Socialist Review dergisinde A Cyborg Manifesto: Science, Technology, and Socialist-Feminism in the Late Twentieth Century (Siborg Manifestosu: Yirminci Yüzyılın Sonunda Bilim, Teknoloji ve Sosyalist Feminizm) isimli makalesini yayımladı. Haraway bu makalede bilimsel ve teknolojik değişimi ve bu değişimin sosyo-kültürel sonuçlarını feminizm bağlamında inceleliyordu. Ancak Haraway’in makalesi, feminizmin ötesinde, yepyeni kültürel akımları başlatacak ölçüde derin tespitler içeriyordu.

Yirminci yüzyılın başlarında sadece bilim-kurgu edebiyatının konusu olan siborglar, yirminci yüzyılın sonunda bilim ve teknolojinin ilgi alanına girmeye başlamıştı. Haraway’e göre siborglar “militarizmin, ataerkil kapitalizmin ve devlet sosyalizminin gayrımeşru çocukları” idi. Ancak “gayrımeşru çocuklar genellikle kökenlerine sadık olmazlar“dı, çünkü “baba onlar için gerekli değil“di. Harraway’e göre yirminci yüzyılın sonunda insanı (o güne kadar) “öteki”den ayıran üç sınır yıkılıyordu: 1) İnsan ve hayvan arasındaki sınır, 2) İnsan ve makine arasındaki sınır 3) fiziksel olan ve olmayan arasındaki sınır. Böylece “insan sonrası”nın siborgları ortaya çıkıyordu.

Bilimsel gelişmeler, insanın ayrıcalıklı bir tür olmadığını, diğer bütün hayvanlar gibi “bilgi kodlarından” oluştuğunu ortaya koyuyordu. Şempanze ile %96 genetik benzerliği olan bir tür nasıl ayrıcalıklı olabilirdi ki? Dahası, “ahmak” olduğunu zannettiğimiz pek çok türün de sandığımız kadar ahmak olmadığını farketmeye başladıkça, insanın gezegen üzerindeki ayrıcalıklı konumu sarsıldı.

Makineler, yirminci yüzyılın ortalarına kadar (genellikle) mekanik ilkelerine göre çalışıyor, ciddi kol gücü ve enerji gerektiriyordu. Makineler kaba sabaydı, estetikten uzaktı, hantaldı ve genellikle erkeklerle özdeşleştirilen (dolayısıyla da eril kabul edilen) aletlerdi. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde makinelerin hem işlevi, hem görünümleri, hem de “eril” nitelikleri değişti. “Yeni makineler çok temiz ve ışıltılı“, diyor Donna Haraway, “onları ortaya çıkartan mühendisleri sanayi sonrası toplumun gece düşleri ile ilişkili yeni bir bilimsel devrimle haşır neşir olan güneşe tapanlar” diye devam ediyor. (Yirminci yüzyılın başıyla sonu arasındaki olağanüstü değişimi kavramak bakımından Haraway’in Siborg Manifestosu’nu 1909’da  Filippo Tommaso Marinetti‘nin  yayınladığı Fütürizm Manifestosu ile karşılaştırmak ilginç olabilir. Fütürizm manifestosu’nun kısa bir değerlendirmesi için Kediler ve Dalgalar-IX başlıklı yazıma bakabilirsiniz.)

Gerçekten de günümüzün makineleri, geçmiş dönemlerin makinelerine benzemiyor. Günümüz makineleri güçlü kol kasları ile değil, zarif parmak ucu dokunuşları ile çalışıyor. Dahası bu makineler devasa miktarda malzeme ve enerji gerektirmiyor, cepte, çantada taşınabiliyor, yastık altında saklanabiliyor, daha estetik, daha “kadınsı” ve dolayısıyla insanlar makinelere 19. yüzyıl luddistleri gibi nefretle yaklaşmıyor. Yeryüzünde milyonlarca insan makinelerine (bir miktar sağlıksız da olsa) sevgi, hatta aşkla yaklaşıyor. İnsan bedeni protezler ve implantlar sayesinde makinelerle birleşiyor, kaynaşıyor. Makine ile insanlar arasındaki sınırlar ortadan kalkıyor.

Kuantum mekaniği, yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar sadece teorik fiziğe ilgi duyanların ilgi alanına giriyordu. Yirminci yüzyılın son çeyreğinde kuantum (pek çok zaman yanlış anlamda ve bağlamda kullanılıyor olsa da) sıradan insanın da ilgi alanına girdi. Planck Ölçeği‘nde bambaşka fizik yasalarının işlediğini öğrenmek pek çok insanı (ve düşünürü) derinden sarstı. ”Bildiğimiz” fiziksel evren artık bir yüzyıl öncesindeki gibi kesin, değişmez ve “sağlam” değil. Neyin fiziksel olduğunu, neyin olmadığını artık büyük bir kesinlikle söyleyemiyoruz. Haraway “en iyi makinelerimiz güneş ışığından yapılma,” diyor, “bunların hepsi ışıltılı ve temiz, çünkü sinyallerden, elektromanyetik dalgalardan ve tayf kesitlerinden başka şeyler değiller.

Nasıl çalıştığını, hatta daha ileri giderek fiziksel olup olmadığını dahi kestiremediğimiz sayısız makine ile çevrili bir evrende, daha önceden bildiğimiz tüm sınırlar yıkılıyor.

Haraway’in siborg manifestosu, (başka önemli bazı metinlerle beraber) yepyeni kültür akımlarını tetikledi: Transhumanizm, Post-hümanizm, bio-hacking, biopunk bunlardan sadece bir kaçı. 19. yüzyılın sonunda doğan ve 20. yüzyılın başında hızla yaygınlaşan bilim-kurgu, artık sadece tekno-elitlerin ilgi alanına giren bir edebiyat türü değil, içinde yaşadığımız toplumu anlamanın ve yorumlamanın en iyi yolu. Bu nedenledir ki, gelişmiş eğitim kurumlarında artık temel eğitim düzeyinde bilim-kurgu klasikleri okutuluyor.

Ancak içinde yaşadığımız post-modern dünyada yaşanan gelişmeler Haraway’in coşkulu satırlarında dile getirildiği kadar “ütopik” değil; hatta tam tersine, bu post modern dünya insan uygarlığını bugünden kestirilmesi güç distopyalara sürüklüyor olabilir. Acaba el yazısı öğrenmeyi zorunlu olmaktan çıkartan ilk ülke olan Finlandiya doğru bir şey mi yapıyor? İnsanlığın en büyük keşfi olan yazı bile gelecekte zenginlerin ayrıcalığına dönüşebilir; nihayetinde bilgisayar klavyeleri (ve bilgisayarlar) – en azından bugünün dünyasında- parayla satılıyor ve parası olmayanın bu araçlara da ulaşım şansı yok.

Žižek: Liberal Demokrasiye dayalı Batı kapitalizmi ve despotik Asya kapitalizmi

Slavoj Žižek çağımızın en ilginç düşünürlerinden biridir. Žižek Spiegel’e verdiği bir söyleşide Avrupa krizinden, İran’a, aydınlanmadan Wikileaks’e kadar geniş bir yelpazede fikirlerini paylaşıyor. Söyleşide Žižek “Asyalı değerlere dayalı kapitalizmin son on yıldaki yükselişi bazı kuşkuları ve soruları gündeme getirdi“, diyor ve soruyor: “Acaba, Çin modeli otoriter kapitalizm, anladığımız biçimiyle liberal demokrasinin ekonomik gelişmenin bir koşulu olmadığını -hatta tam tersine- onun önündeki bir engel olduğunu mu gösteriyor?

Žižek “klasik refah devleti yıkılıyor, toplumsal gelişmenin bizi nereye götürdüğü ve ne tip bir toplum içinde yaşamak istediğimiz konusundaki görüşümüzü kaybediyoruz” diyor.

SSEC_July2015_Žižek’le söyleşi, Spiegel’de Mart sonunda yayımlanmıştı. Sonraki üç ay içinde Çin hisse senetleri %50 oranında değer kazandı. Hisse senetleri 12 Haziran’da zirve yaptıktan sonra hızla gerilemeye başladı ve bir ay sonra hisse senetlerinin ortalama değeri Mart ayındaki seviyelere düştü. Bu tip hızlı yükseliş ve düşüş dönemleri (teknik dinamik bir yana) ilginç bir paradoksu gündeme getirir: Mart başındaki endeks değeri ile Temmuz başındaki endeks değeri hemen hemen birbirine eşit. Dolayısıyla Mart başında yatırım yapan biri, ortalama değerler baz alınırsa zararda değil; hatta sonraki 20 gün boyunca fiyatlar yükseliyor ve 24 Temmuz günü görülen tepeye ulaşıldığında hisse senetleri Mart başına (ve elbette aynı zamanda Temmuz başına) göre %20 kazançlı. Sonraki iki gün hızlı bir düşüşle geçiyor. 28 Temmuz günü, fiyatlar yeniden çakılırken Mart başında ve Temmuz başında yatırım yapanlar zararda değil.

O halde Çin’deki hızlı borsa düşüşünden zarar edenler sadece Mart-Haziran arasındaki üç ayda yatırım yapanlar (ki o dönemde yatırım yapanlar, bir seneden kısa bir zamanda %50’den fazla değerlenmiş bir borsaya yatırım yaptıklarını biliyorlar.) O halde bu paniğin nedeni ne? Bloomberg gibi, çok izlenen bir haber kanalında Market Invention China Needs (Çin’in ihtiyaç duyduğu piyasa müdahalesi) başlıklı haberlerin anlamı ne? Aslında bu sorunun cevabı basit: Bloomberg’deki yazıda da ifade edildiği üzere, Çin’de hisse senetlerine yabancı yatırım oranı %3 gibi önemsiz kabul edilecek bir seviyede; dolayısıyla Bloomberg, Çin’de zarara uğramış “yabancı yatırımcıların” sözcülüğünü üstlenmiyor. Daha kötüsünü yapıyor: Yeryüzünün her tarafında hisse senedine yatırım yapmış (başka bir deyişle, serbest iradesiyle karar vermiş ve risk almış) yatırımcıların sözcülüğüne soyunuyor ve hızlı borsa düşüşlerinde piyasaya müdahaleyi ahlaki olarak meşrulaştırıyor. Bugün Çin, yarın dünyanın kimbilir hangi ülkesinin borsasında buna benzer hareketler yaşanacak. Eğer hızlı düşüşleri durdurmak adına piyasaya müdahale ederek en yüksek seviyelerden büyük risk alanları zarardan kurtarmak meşru ise, yarın Avrupa’da, Amerika’da, ya da dünyanın herhangi bir yerinde de meşru olacaktır.

Žižek yanılıyor! “Asyalı değerlere dayalı kapitalizm”, “Batılı değerlere dayalı kapitalizm” diye bir şey yok; dünyanın her yerinde kapitalizm aynı. Bloomberg’in haber-yorumunda dile getirilen anlayış Asyalı, ya da Batılı değerlere değil, Crony capitalism (ahbap çavuş kapitalizmi) değerlerine dayanıyor.

Jeremy Corbyn

Jeremy-Corbyn (1)New Statesman’de yayımlanan bir yazıda, İngiliz İşçi Partisi’nin yükselen yıldızı Jeremy Corbyn şöyle tarif ediliyor: “alçak sesle konuşan, gösterişsiz bir adam.  Kısa kesilmiş gri saçı ve sakalı var. Solgun ve yorgun görünüyor. 1970’lerdeki sosyoloji hocalarına benziyor. Pek çok bakımdan Londralı basmakalıp solcu tipine sahip: sofu ve cimri.” Jeremy Corbyn, son zamanlarda Yunanistan ve İtalya’da yükselen solcu tipine hiç uymayan bir insan. Çipras, Varufakis, Iglesias gibi SYRIZA ve Podemos liderlerinin aksine çok mütevazı ve gösterişsiz biri Corbyn; ancak İngiltere’deki sendikaların ciddi desteğini alarak geliyor. Tony Blair’le başlayan neo-liberalizme uyum politikalarına karşı. Hiç bir komplekse kapılmadan devlet sosyalizmini, demiryolları ve temel sektörlerde kamu yatırımlarını, sıkı piyasa denetimlerini, okul harçlarının kaldırılmasını savunuyor ve siyasi görüşlerini ifade ederken sık sık Marx’a gönderme yapıyor. ”İşçi Partisi’nin merkeze yaklaşması düşüncesini reddediyoruz”, diyor, ”son yıllarda merkez iyice sağa kaydı.”

Jeremy Corbyn, Tony Blair’le başlayan sağa yöneliş dönemini bitirip İşçi Partisi’nin düşüşünü durdurmak üzere liderliğe yükselecek mi? Yakında öğreneceğiz.

Küresel Isınmaya Karşı Tek Başına …

Ben sadece bir kişiyim, ne yapabilirim ki?” Sanırım herkes hayatında en az bir kere bu cümleyi sarf etmiştir. Hindistan’da yaşayan Abdülkerim böyle düşünmüyor olsa gerek ki 1977 yılında 5 hektarlık son derece kayalık bir arazi satın almış ve ağaç dikmeye başlamış. Diktiği ağaçları büyük bir sabır ve inançla her gün sulamış. Suyu, yakınlardaki köylerden bisikletiyle taşımış. Kendisiyle alay etmiş, ‘bu adam deli’ demişler. İlk iki yıl hiç bir ağaç kök salmamış; Abdülkerim yılmamış. 1982 yılında ağaçlar yavaş yavaş boy atmaya başlayınca 27 hektar arazi daha satın almış. “Botanikten anlamıyorum“, diyor, “sadece herkese bir orman oluşturabileceklerini göstermek istiyorum. Yeterince kararlı olursanız, tabiat kendini yeniler.” 35 yıl sonra Abdülkerim’in diktiği ağaçlar 800 bitki türü ve 300 tedavi edici ağaçtan oluşan, yüzlerce kuş ve böceğe ev sahipliği yapan bir ormana dönüşmüş. Abdülkerim’in uyguladığı yöntemler, Hindistan üniversitelerinde ders olarak okutuluyormuş.

kareem1

 

Bir kişinin bile ömür süresi içinde çok şey yapabileceğinin kanıtıdır Abdülkerim.

Reklamlar

5 thoughts on “Sosyonomik Görünüm | Ağustos – 2015”

  1. Çok güzel ve faydalı bir yazıymış. Teşekkür ederim! Gıda konusu ile ilgili düşüncelerim biraz farklı. Vaktim olduğunda uzunca yazıp görüşünüzü almak isterim.

    Beğen

  2. Soner bey, teşekkür ederim.

    Görüşlerinizi paylaşırsanız memnuniyetle okur – konunun uzmanı olmasam da – kendi fikirlerimi aktarırım. Selamlar.

    Beğen

  3. Tuncer Bey,

    Zizek’in beğeniyle okuduğunuz kitapları oldu mu? Yazınız için teşekkürler.

    Beğen

    1. Geçen sene Tehlikeli Rüyalar Görme Yılı’nı okudum. İlginç fikirlerle dolu bir kitap. Zizek’i daha çok internette çıkan söyleşi ve makalelerden takip ediyorum.

      Beğen

Yorumlar kapatıldı.