Sosyonomik Görünüm | Eylül – 2015 (1)

“Manş’ın iki yakasında iki önemli yazar, Fransa’da Jules Verne ve İngiltere’de H.G. Wells 19. yüzyılın son yarısında sadece yeni bir edebiyat akımı başlatmazlar, aynı zamanda 20. yüzyılın büyük teknolojik atılımlarının da duygusal zeminini oluştururlar.”

Reklamlar

Zaman Yolcusu

Bir şöminenin başında toplanmış bir grup 19. yüzyıl sonu aydını tartışmaktadır: Zaman yolculuğu mümkün müdür? İçlerinden biri (ona Zaman Yolcusu diyelim) bunun mümkün olduğunu iddia eder. Ona göre zaman da diğer üç boyut gibi bir boyuttur. (Bazılarına göre Dördüncü Boyut) Dolayısıyla Zaman’la Uzay’ın (bildiğimiz) üç boyutu arasında bir fark yoktur. Zaman Yolcusu “neden özellikle üç boyut” diye sorar, “yakın zamanda Profesör Simon Newcomb‘un New York Matematik Topluluğu’na izah ettiği üzere dört boyutlu geometri inşa etmek mümkündür” diye devam eder. Diğerleri “zaman dördüncü boyut olsa bile, davranışı uzayın üç boyutundan farklı” diye itiraz ederler. Dahası, “neden zamanda yolculuk yapamıyoruz?” Zaman Yolcusu yanıtlar: “Zihinsel varlığımız madde dışıdır ve boyutları yoktur; tıpkı varlığımız yeryüzünün elli mil üzerinde başlamış ve biz hep yeryüzüne doğru hareket ediyormuşuz gibi, zihnimiz de beşikten mezara kadar sabit bir hızla hareket eder.” Burada tam da beklendiği üzere itiraz gelir: “Ama sorun şu ki” der şömine başında toplanmış olanlardan biri, “uzayda her yöne hareket edebiliyoruz, ama zamanda bu mümkün değil.” Zaman Yolcusu’nun buna da bir yanıtı vardır: “Zamanda hareket edemediğimiz konusunda yanılıyorsunuz” der, “örneğin geçmişte yaşanan bir durumu bütün canlılığı ile hatırlıyorsam, o durumun yaşandığı ana geri gidiyorum demektir. Buna dalgınlık diyebilirsiniz. Bir an için zamanda geriye sıçrarım. Elbette geçmişte uzun süre kalma imkanımız yok, tıpkı bir vahşinin ya da hayvanın zeminden altı metre yukarıda havada kalma imkanı olmadığı gibi. Ancak uygar insan bir vahşiye göre daha iyi durumdadır. Uygar insan bir balonla yer çekimine karşı yükselebilir; neden eninde sonunda içinde sürüklenip gittiği zaman boyutunda durma ya da hızlanma umudu taşımasın ki? Hatta neden geri dönme ve o yönde ilerleme imkanı olmasın ki?

time-machineH.G. Wells’in 1895 yılında yayımlanan Zaman Makinesi romanı bu şekilde başlar. Wells romanın henüz ilk sayfalarında sadece spekülatif kurgusuyla değil, yaşadığı çağla ilgili de ilginç ipuçları verir: 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyılın başındaki dönemde yaşayan entelektüeller, daha önceki ve daha sonraki çağın entelektüellerinden belirgin şekilde farklıdırlar; bilimsel gelişmelere yönelik ciddi merakları vardır, deneyler yapmaya meraklıdırlar, spekülatif konuları konuşmaktan ve tartışmaktan keyif alırlar. Sanayi döneminin alışkanlıklarına uygun bir yaşama düzenleri ve uygarlığın ilerlemesine yönelik belli idealleri vardır.

Jules Verne’in 1850-1905 arasında romanlarında dile getirdiklerinin tümü gerçekleşir: Denizlerin yirmi bin fersah altına inilir, aya gidilir, dünyanın etrafında seksen günde devri alem yapılır, dünyanın merkezinde ne olduğu keşfedilir, ancak Wells’in zaman yolculuğu fikri bir türlü gerçekleştirilemez. Hatta zaman konusundaki anlayışımız, yaklaşık 120 yıl sonra hala Wells’in romanında dile getirdiği düşüncelerin ötesine geçmez.[1. Bazı araştırmacılar zamanın uzaydan bağımsız bir boyut değil, uzayın dördüncü boyutu olduğunu iddia etseler de, örneğin zamanın dördüncü boyut olduğu düşüncesi genel kabul görmüştür.] Zamanda yolculuğu konu alan filmlerde zaman yolcusunun gözlemleri aşağı yukarı Wells’in romanında tarif edilen biçimde gerçekleşir.[2. “The fact is that, insensibly, the absolute strangeness of everything, the sickly jarring and swaying of the machine, above all, the feeling of prolonged falling, had absolutely upset my nerve. I told myself that I could never stop, and with a gust of petulance I resolved to stop forthwith. Like an impatient fool, I lugged over the lever, and incontinently the thing went reeling over, and I was flung headlong through the air.” Wells, H.G. (2011-05-31). The Time Machine (Enriched Classics (Pocket)) (pp. 24-25). Simon & Schuster, Inc.. Kindle Edition.]

Zaman hakkında bildiklerimiz sadece bir yüzyıldır değil, binlerce yıldır değişmiyor. Zamanı binlerce yıl önce olduğu gibi, günümüzde de üzerinde yaşadığımız gezegenin kendisinin ve güneşin etrafındaki dönüş sürelerine göre ölçüyoruz.[3. Bu anlamda her ne kadar uzaya çıkmış bir tür olsak da “uzaylı” değil,  “dünyalı” bir türüz. Son yıllarda yeniden yoğunlaşan uzay araştırmaları türümüzü bir kaç on sene içinde diğer gezegenlere taşıdığında zamanı muhtemelen daha farklı ölçmeye başlayacağız.]

Zaman konusu niçin bu kadar önemli?

Ortaçağ insanının zamanı ölçmek ve yaşamını büyük bir hassasiyetle zamanın akış hızına uydurmak gibi bir kaygısı yoktu. Geçmiş zaman insanının zamanla ilişkisi doğal döngülerle ilintiliydi. Zamanın ölçümü, ekme, hasat, şenlikler, evlilikler gibi gündelik hayatın sürdürülmesi için gerekliydi. Pek çok insan tarihin hangi döneminde yaşadığını bile bilmezdi. Zaman hakkında kabaca bir bilgiye sahip olmak yeterliydi. Zamanı daha büyük hassasiyetle ölçmek üzere mekanik saatler ilk kez 1500’lerde Nurnberg’de yapılmaya başladı. Yaklaşık bir yüzyıl sonra sarkaçlı saatler ve cep saatleri imal edildi. Zamanın daha hassas ölçümü için kronometreler, insan yaşamına 18. yüzyılda girdi. Günümüzde zamanı milisaniyelerle, mikrosaniyelerle ölçüyoruz. Pek çok kurum, bu ölçekteki sürelerde gerçekleşen finansal değişimlerden kazanç sağlamaya çalışıyor. [4. Literatüre son yıllarda giren High Frequency Trading (yüksek frekanslı alım satım) kavramı, 21. yüzyılın finans dünyasını belirleyen en önemli parametrelerden birine dönüşüyor.]

1927 yılında Britanyalı astronom Arthur Eddington yeni bir kavram ortaya attı: Zamanın oku.

Doğa yasalarının tümü zamanda simetriktir. Başka bir deyişle, zaman tersine çevrilirse, süreçlerin tümü de geriye doğru gider. H.G. Wells’in Zaman Makinesi romanında Zaman Yolcusu önce M.S. 802,701 tarihine, daha sonra bir kaç milyon yol ileriye gider, daha sonra da zaman yolculuğuna başladığı tarihe geri döner. Zaman Yolcusu geri dönerken bütün olaylar tersine işler. Örneğin zaman yolculuğuna başladığı güne yaklaştığında, odaya girdiğini gördüğü hizmetçisinin geri hareket ettiğini ve odadan çıktığını görür. Güneş batıdan yükselip, doğudan batar, vs.

Ancak doğa yasalarının bir istisnası var: Termodinamiğin 2. yasası.  Termodinamiğin 2. yasasına göre entropi her zaman artar. Eddington termodinamiğin 2. yasasından hareketle “zamanın oku” kavramını entropinin tek yönlü hareketine bağlar. Buna zamanın termodinamik oku deniyor. Ancak zaman kavramı sadece entropi ile tanımlı değil ve zamanın en az beş oku daha var. Bunlardan hangisinin zamanın “ana oku” olduğu, dahası, zamanın bu şekilde kavramsallaştırılmasının ne kadar doğru olduğu da tartışmaya açık.

Zamanın oku, geçmişle geleceği birbirinden ayırmak anlamına geliyor. İnsan zihninde zaman, geçmişten geleceğe doğru akan bir süreç olarak algılanıyor. Buna zaman algısı ya da zamanın psikolojik oku deniyor. Zamanın, insan algısından bağımsız bir yönü olup olmadığını bilmiyoruz; çünkü zamanın geriye aktığına dair kaydedilmiş bir gözlem yok. Ancak zamanın neden tek bir yöne doğru akması gerektiğine dair sağlam bir mantıksal gerekçemiz de yok. [5. Zamanın bir yönü olmadığı, bütün zamanların bir arada olduğu ve zaman algısının sadece yanılsama olduğuna dair teorilerimiz sadece bilim-kurgu düzeyinde.] Bu durumda zaman algımızın zamanın oku ile tutarlı olduğunu kabul etmek zorundayız. Ancak bu da bizi ilginç bir ikilemle karşı karşıya bırakıyor. Her bir insanın gözlemi (sonsuz bir şekilde akan) zamanın sınırlı bir kesiti ile sınırlıysa, kendi varlığının bilincinde olan bir türün bireyleri, türün devamlılığını nasıl sağlayacak? Açayım:

Her insan belli bir tarihte dünyaya geliyor ve bilinci arttıkça belli bir tarihte muhakkak öleceğini biliyor. Her birey, öldükten sonra dünyanın varlığını sürdüreceğini bilse de, kendi varlığının sona ereceğinin farkında. Bu farkındalık, bireyleri sadece yaşadığı zamanın bütün olanaklarından yararlanma ve kendi ölümünden sonrasıyla ilgili duyarsızlığa kolayca sevk edebilir. [6. “benden sonra tufan”]

Peki, bu duyarsızlığın sonuçları neler olabilir?

Ekolojik Bütçe ve Karbon Ayak İzi

 

carbonfootprintAğustos ayının 13’ünde gezegenimiz bu seneki ekolojik bütçesini tüketti; yılın geri kalan 4,5 ayında gezegenimiz bütçe açığı verdiği için tüketimimiz, dünyanın eko-kapasitesinin üzerinde olacak. Bu hızla tüketmeye devam edersek ekolojik bütçe açığımız büyümeye devam edecek ve başa baş noktası önce Ağustos ayının başına, daha sonra Temmuz ayına doğru geri çekilecek. Bir kaç on yıl içinde de yaşam tarzımızı sürdürebilmemiz için bize bir değil, iki dünya gerekecek.

Bundan bir kaç yıl önce hiç bilinmeyen karbon ayak izi kavramı yavaş yavaş sözlüklerimize giriyor. Karbon ayak izi ton bazında karbon(dioksit) miktarı ile ölçülüyor. Uygarlığımızı sürdürebilmemiz için gerekli enerjinin önemli bir kısmı fosil temelli yakıtlardan geliyor ve bu yakıtlar kullanıldığında karbondioksit açığa çıkıyor. Açığa çıkan karbondioksit de dünyamızın ekolojik dengesini bozuyor ve küresel ısınmaya yol açıyor. Dolayısıyla yeryüzünde, ekolojik dengeyi sürdürebilmek için atmosfere salabileceğimiz karbondioksit miktarının bir sınırı var. (Ancak uzun zamandır bu sınırı aşmış durumdayız.) Uygarlığımızın karbon ayak izi, 1961 yılından günümüze tam 11 kat arttı. Dünyanın biyolojik kapasitesi ise 1970’lerin sonunda aşılmaya başladı.

Biyolojik kapasite aşılınca, ormanlar hızla yok olmaya, okyanuslar kirlenmeye, kaynaklar azalmaya başladı. Yeryüzü tarihinde türlerin hızla ortadan kalktığı beş yok oluş dönemi var. M.Ö. 10,000’den beri altıncı yok oluş dönemi yaşanıyor; bu döneme Holosen Yok Oluşu deniyor. Holosen Yok oluşunun baş sorumlusu insan. Önceleri iklimin ılımanlaşması ile hızla artan insan nüfusu, diğer türlerin yaşam alanlarını daraltmış, pek çok tür avlanma ve yaşam alanının insanlar tarafından işgal edilmesi sonucu ortadan kalkmıştı. Önceleri önemsiz bir hominid türü olan insanların nüfusu arttıkça, yeryüzünün istisnasız bütün bölgeleri yüzyıllar boyunca bu tür tarafından işgal edildi. İşgal edilen her bölgenin tür çeşitliliği azaldı. Zamanla insanlar tarım yapmayı öğrendiler. Tarıma geçişle beraber insan nüfusu dramatik ölçüde arttı. “vahşi” pek çok bitki türünün ıslah edilmesi ile doğal çevresini değiştiren insan, hayvan türlerini de değiştirmeye başladı. Hayvanların bir kısmı evcilleştirildi, bir kısmı yok edildi. Ancak diğer türler için bu bile en kötüsü değildi. Sanayileşmeye geçilmesiyle beraber insan türü gezegen ölçeğinde değişikliklere neden oldu. 18. yüzyıldan itibaren bitki ve hayvan türlerinin yok oluşu hızlandı. Türlerin üçte birinin son iki yüzyıl içinde yok olduğu tahmin ediliyor. 20. yüzyılda insan nüfusunda ve fosil temelli enerji kullanımında artış daha da hızlandı. Böylece 1970’lerde dünyanın biyolojik kapasitesi aşıldı. 2015 yılında yeryüzündeki yaşamı sürdürebilmek için 1.7 dünyaya ihtiyaç var. Bazı ülkelerin mevcut yaşam biçimlerini sürdürebilmeleri içinse on tane daha dünya olması gerekiyor. [7. En büyük karbon ayak izine sahip beş ülke, sırasıyla Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Danimarka, Belçika ve ABD.]

Mevcut trend devam ederse 2030 yılında dünya, 28 Haziran’da ekolojik bütçesini tüketecek ve insanlık o tarihte iki dünyanın sahip olduğu kaynaklara gereksinim duyacak.

Senaryo

 

3 Ağustos 2015’te ABD Başkanı Barack Obama “şimdiye kadar attığımız en büyük ve en önemli adım” olarak nitelendirdiği önemli bir kararı duyurdu. Buna göre ABD, 2030 yılına kadar karbon salınımını 2005 seviyelerine göre %32 oranında azaltma kararı almıştı. Obama “iklim değişiminin sonuçlarını hisseden ilk ve önlem alması gereken son nesil” olduğumuzu söylüyor ve iklim değişimi ile savaşın, dünyanın geleceği bakımından en önemli sorun olduğuna işaret ediyor. Ancak temiz enerji planının uygulanması sanıldığı kadar kolay olmayabilir.

Her şeyden önce, ABD’yi oluşturan her bir eyaletin 2016 Eylül’üne kadar bir plan sunması ve bu planı 2020’ye kadar hayata geçirmesi gerekiyor. Önümüzdeki beş sene içinde eyaletlerin konuya hangi hassasiyetle ve ne kadar ciddi yaklaşacakları belirsiz. Dahası, 2016 Cumhurbaşkanlığı seçiminde başkanlığı kazanma ihtimali olan Cumhuriyetçilerin neredeyse tamamı, Obama’nın temiz enerji planına karşı. Her birinin farklı gerekçesi var; kimi şirket kazançlarının derdinde, kimi ilk adımı Çin ve Hindistan’ın atmasından yana, çoğu da iklim değişiminin bilimsel olmadığına yönelik bir inancı öne sürüyor. [8. Hepsinin ortak yanı tipik iki yüzlü, çıkarcı politikacılar olmaları. Öncelikleri elbette temsil ettikleri zengin sınıfların kısa vadeli çıkarları. Bilimsel gerçekleri “inancın” konusu olarak dile getirmeleri ise hitap ettikleri kitlelere yönelik demogoji. 21. yüzyılda da dünyanın her yerinde kötülük, cehaletten besleniyor. Aralarında en saldırgan olanı, Donald Trump. O bir milyarder ve “temiz havaya inandığını, ancak küresel ısınmaya inanmadığını” söylüyor. Cumhuriyetçiler içinde başkanlık içinde en fazla şans verileni o.]

ABD’de önlemler savsaklanmadan alınsa bile, tüketime ve “iyi yaşamaya” aç orta sınıflarıyla başta Çin ve Hindistan olmak üzere gelişmekte olan ülkelerin ve on yıllardır yüksek standartlarda yaşamaya alışmış gelişmiş ve zengin ülkelerin de aynı ciddiyetle önlemler alması gerekecek.

Her şey yolunda gitse ve sorumluluk mevkindeki herkes soruna ciddiyetle yaklaşsa ve karbon salınımı 2030 yılında %30 oranında azaltılsa bile, yeryüzündeki yaşamı sürdürmek için bir değil, 1,5 dünyanın bio-kapasitesine gereksinim duyulacak. Bu da, en iyimser yaklaşımla yıkıcı sonuçların sadece bir kaç on yıl ertelenmesi anlamına geliyor. Bu arada ormanlar ve türler yok olmaya, okyanuslar kirlenmeye, insan nüfusu artmaya devam ediyor olacak. Bazı kötümser bilim insanları geri dönüş noktasını çoktan geçtiğimizi ve 21. yüzyılın ikinci yarısının felaketlerle dolu olacağını düşünüyor.

Çevresel çöküş konusundaki kaygılar 1970’lerde başlamıştı. Rachel Carson’un 1962 yılında yayımlanan Silent Spring kitabı çevresel sorunlara, Donella Meadows’un 1972 yılında yayımlanan The Limits to Growth kitabı ekonomik büyümenin sınırlarına dikkat çekmişti. E.F. Schumacher’in 1973 yılında yayımlanan Small is Beautiful kitabı büyüme fetişizmine karşı çıkıyor, Budist ekonomi fikrini, yeterlilik ve yetinme kavramlarına dayalı bir ekonomi anlayışını öne çıkartıyordu. Ancak 1980’lerde yükselen ve bir kaç on yıl içinde dünyaya egemen olan neo-liberalizm diğer pek çok alanda olduğu gibi, çevre anlamında da yıkıma giden yolu döşedi. [9. 1980’ler aynı zamanda Avrupa’da ve Amerika’da çevreci akımların ve yeşil partilerin yükselmeye başladığı tarihtir. Doğada hiç bir şey mutlak değil. Her şey zıddını da içeren bir diyalektik bütünlük içinde.]

İnsan, gezegene egemen olduğunu düşünse de, doğaya ve doğanın yasalarına (henüz) egemen değil. Apaçık görünür bir çevresel yıkım hızla yaklaşıyor. Önümüzdeki yıllarda iklim değişiminden kaynaklanan yiyecek üretimi şokları,  başta ABD’nin büyük şehirleri olmak üzere, dünyanın bütün şehirlerini etkileyecek seller [10. Hopa’da 2015 Ağustos’ta meydana gelen ve 8 kişinin ölümüne neden olan sel felaketi, göz göre göre gelen bir çevre felaketinin, kazanç hırsıyla göz ardı edilmesinin tipik örneklerinden biridir.], okyanus kıyısındaki pek çok şehre zarar vermesi beklenen deniz seviyesindeki yükselme, yakın zamanda daha da şiddetlenecek hastalık salgınları ve insan uygarlığının neden olacağı daha nice felaket (dünyanın dört bir yanındaki sağcı politikacılar inansa da inanmasa da) artık bilim-kurgunun ve spekülasyonun değil, ciddi bilimsel araştırmaların konusu. Bilim çevreleri 1970’lerden beri insanın bir tür olarak yeryüzündeki varlığını tehdit edecek ölçüde riskler taşıyan çevre sorunlarına dikkat çekse de, zaman algımız nedeniyle sorunu hep erteliyoruz. Uygarlığımız çevresel çöküşün bir kaç on yıl içinde gerçekleşeceği uyarılarını şu veya bu nedenle hep savsakladı. Milisaniyeler içinde zengin olma hayalleri, elbette bir kaç on yıl sonraki felaketlerden etkilenme riskine göre daha güçlü motivasyonlar yaratıyor ve elbette zaman algımızın zayıflığı, tehlikenin ne kadar yakın (ya da uzak) olduğunu kavrama konusunda bize yardımcı olmuyor.

Doğa, önümüzdeki yıllarda insanları (ne kadar inanmasalar ve kabul etmeseler de) mevcut duruma göre çok daha sınırlı koşullarda yaşamaya zorlayacak. Yaklaşık 40 yıldır biyolojik bütçe açığı veren dünyamızın, bu açığı daha ne kadar sürdürebileceği meçhul. Kaynakların kıtlığı ve isteklerin sınırsızlığı sorununa bir de kapitalizmin sürekli büyümeye ihtiyaç duyması sorununu eklediğimizde, mevcut büyüme trendlerini durduracak faktörlerden birinin de çevresel faktörler olacağını görüyoruz.

Bu durumda en yumuşağından en sertine doğru dört muhtemel yakın vadeli gelecek senaryosu söz konusu:

  1. Enerji kaynaklarında radikal değişim, kısa sürede “çevre dostu” enerjiye yöneliş, yeni bir sanayi devrimiyle doğanın tahribatının önlenmesi, daha dengeli ve çok yavaş bir büyüme patikasına geçiş.
  2. Hızlı ve radikal önlemlerle enerji kullanımının azaltılması, radikal sosyolojik değişimler, düşük düzeyde tüketime dayalı toplumların ortaya çıkışı, kısa vadeli ekonomik küçülmenin ardından bir dahaki büyük tekno-sosyolojik devrime kadar uzun süreli bir ekonomik durgunluk patikasına geçiş.
  3. Çevresel yıkımların tetiklediği savaşlar ve vahşi bir global rekabetin ardından, yüksek enerji kullanımının ve tüketimin tekelleşmesi ve çok sınırlı bir kesimin ayrıcalığı haline dönüşmesi. Bu durumda toplumun büyük çoğunluğu çok düşük enerji kullanımı ve tüketim koşullarında yaşayacak, çok küçük bir kesim gezegenin bütçesini harcama ayrıcalığına sahip olacaktır.
  4. Çevresel felaketler, kıtlık, hastalık salgınları, uzun ve kalıcı ekonomik buhran; topyekun çöküş.

Dikkat edilirse mevcut durumun devamını öngören hiç bir senaryo yok. Hızlı bir büyüme patikasına girebilmek için önce üretim/tüketim kalıplarında ve enerjide çok radikal değişimlere ihtiyaç var ki, bu değişimlerin gerçekleşmesi ve toplumların bu değişimlere uyum sağlaması en iyimser yaklaşımla bir kaç on yıl alacaktır. Bu durumda insan uygarlığı ya bilinçli ve kararlı bir şekilde, ya da doğal felaketlerin zorlamasıyla çok daha yavaş bir uzun vadeli büyüme patikasına girmek zorunda. Açıktır ki, bu patika, bırakalım 1980-2010 dönemi vahşi neo-liberalizmi, 20. yüzyıl tipi refah devletine dayalı “ılımlı” bir kapitalizmi bile mümkün kılmıyor.

 

1 thought on “Sosyonomik Görünüm | Eylül – 2015 (1)”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s