Sosyonomik Görünüm | Ekim – 2015 (1)

2015 yılının Ocak-Temmuz döneminde yapılan ölçümlere göre bu yıl muhtemelen şimdiye kadar kaydedilen en sıcak yıl olarak tarihe geçecek.  Arjantin, Meksika, İran, Kazakistan, İspanya, Fransa ve Çin’in bazı bölgeleri tarihlerinde kaydedilen en yüksek sıcaklıklara maruz kalırken Türkiye şanslı; Amerika’nın doğusu, Hindistan’ın kuzeyi ve Avustralya ile beraber Türkiye bu seneyi yıllık ortalamaları civarında geçiriyor.

8_20_15_Andrea_CC_JantoJulytemps_720_557_s_c1_c_c

Karbondioksit salınımına bağlı küresel ısınma, artık herhangi bir bilimsel tereddüde yer bırakmayacak kadar açık bir gerçek. [1. CO2 emisyonu listesinin başında ABD geliyor.  Bu yılın Nisan ayında yapılan bir araştırmaya göre kendisini ”muhafazakar cumhuriyetçi” olarak nitelendiren Amerikalıların %59’u küresel ısınmaya, %70’i de küresel ısınma varsa dahi, bunun insanlardan kaynaklandığına inanmıyor. Doğal olarak 2016 seçimine hazırlanan Cumhuriyetçi adayların da tamamına yakını Amerika’daki en muhafazakar seçmen gibi düşünüyor. Şüphesiz ki cumhuriyetçi adayların çoğu bilimin bir inanç meselesi değil bilme meselesi olduğunun farkında, ancak ısrarla bilim insanlarını suçluyor, küresel ısınmaya ”inanmadıklarını” dile getiriyorlar. Bu ”çok pahalıya mal olan küresel ısınma b.kunun bir an önce kesilmesi gerektiğini” söyleyen Donald Trump hızını alamıyor ve gezegenimizin (ısınmak bir yana) donmakta olduğunu söylüyor. Söylemeye gerek yok; en seviyesiz ve en cahil olan, aynı zamanda en çok popüler desteği sağlayan oluyor.] 2015 yılının ortalama sıcaklığı 20. yüzyıl ortalamalarının 0.8°C üzerinde seyrediyor. Bilim çevreleri 21. yüzyılda sıcaklığın 1.5-5.0°C kadar daha yükselmesini bekliyor. Yeryüzünde ortalama sıcaklığın 1°C artması, aşırı hava olaylarının daha da aşırılaşması, sellerin sayısının (ve şiddetinin) artması, yağmurların %10 azalması, orman yangınlarının beş katına çıkması, vahşi yaşamın önemli ölçüde etkilenmesi ve buzulların daha hızlı erimesi -dolayısıyla okyanus kıyısındaki pek çok kentin sular altında kalması demek. ABD Başkanı Barack Obama’nın geçen ay açıkladığı eylem planı şüphesiz ki çok önemli bir adım[2. Sosyonomik Görünüm | Eylül 2015 (1)], ancak yeterli değil. Bu yılın Aralık ayında Paris’te düzenlenecek 2015 Birleşmiş Milletler Çevre Değişikliği Konferansı’nda küresel ısınmayı engelleme konusunda uluslararası bir kararlılık gösterilse bile çok sınırlı bir gelişme kaydedilebileceğine dair kötümser görüşler daha ağır basıyor.

II. Dünya Savaşının resmen sona erdiği 2 Eylül 1945’ten bu yana geçen 70 yıl boyunca yeryüzüne (nispeten) barış egemen oldu. Yugoslavya İç Savaşı (1990-95) hariç tutulursa Avrupa’da, Kore Savaşı (1950-53) ve 1979’da Sovyetler Birliğinin işgali ile başlayıp, günümüze kadar devam eden Afganistan’ın istikrarsızlığı hariç tutulursa Asya’da genel olarak barış oldu. Kuzey Amerika’da Amerika-Meksika Savaşı (1846-48) ve Amerika İç Savaşı (1861-65) döneminden beri hiç savaş olmadı. Avustralya ise dünya savaşlar tarihinin hep dışında kaldı. Barış Çağı olarak nitelenebilecek bu dönemde Soğuk Savaş döneminin süper gücü SSCB’nin çözülüşü ve Çin’de kanlı Kültür Devriminden Mao sonrası döneme geçiş barış içinde gerçekleşti. İspanya’da, Portekiz’de faşist rejimlerden, 1980 ve 90’larda Latin Amerika ve Türkiye’nin askeri diktatörlüklerinden çıkışı da barış içinde gerçekleşti.

20. yüzyılın ikinci yarısında ve 21. yüzyılın ilk 10 yılında savaşlar genellikle küçük (ve dünya tarihinin akışı bakımından nispeten önemsiz) ülkelerin sınırları içinde izole edildi. Afrika ve Orta Doğu, Barış Çağının istisnaları oldular.

Bugünlerde, yaklaşık 70 yıldır devam eden çatışmasızlık ve küresel barış döneminin bitişine tanıklık ediyor olabiliriz.

Sovyetler Birliği’nin 1979 yılında Afganistan’a müdahalesi başarısızlıkla sonuçlanmış, Soğuk Savaş’ın diğer tarafı olan ABD ve müttefiklerinin desteklediği Afgan mücahitlerin direnişi sonucu çıkmaza giren Sovyet ordusu Afganistan’ı terk etmek zorunda kalmıştı. Kısa bir süre sonra da Doğu Bloku çökmüş, Sovyetler Birliği dağılmıştı. Sovyet ordusunun geri çekildiği 1987 yılından beri uluslararası askeri müdahalelerin başını hep ABD ve müttefikleri çekti. ABD’nin başını çektiği “koalisyon güçleri”, Yugoslavya iç savaşına, Kosova’ya, Irak’a, Afganistan’a, Somali’ye, Libya’ya, Suriye’ye müdahale ederek son 25-30 yılın uluslararası statükosuna şekil verdiler. Bu dönem boyunca, “arka bahçesi” olarak gördüğü Gürcistan’a 2007 yılındaki müdahalesi hariç tutulursa Rusya, uluslararası anlaşmazlıklara diplomatik yolların dışında hiç müdahil olmadı. Rusya, kendisi için hayati önem taşıyan Ukrayna’daki iç savaşa bile diplomasi sınırları içinde kalarak ve oldukça ölçülü bir tepki verdi. Eylül ayı biterken Rusya, ilk kez ciddi bir strateji değişikliğine gitti ve Suriye’ye uçak göndererek, iç savaşa doğrudan müdahil oldu.

Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi, Batı basınında genellikle temkinle karşılandı. Müdahalenin Rusya’nın uluslararası politikalarında 1) kritik bir değişime işaret etmediği, 2) stratejik bir hamle olmadığı, 3) Rus hava saldırılarının IŞİD’le sınırlı olduğu sürece sorun yaratmayacağı söylense de, Rusya’nın hedef büyütebileceğine yönelik endişeler var. İlk hava akınlarının ertesinde sadece IŞİD’e değil, Suriye rejiminin ABD ve müttefiklerince desteklenen muhaliflerinin de vurulduğu yönünde haberler gelmeye başladı. Bunun bir güç gösterisinden ibaret mi olduğu, yoksa Rusya’nın tüm dengeleri değiştirecek bir hamle mi yaptığı konusunda bir belirsizlik var. Konuya biraz daha yakından bakalım:

Son yıllarda Rusya’nın yaşadıkları, 1910’larda ve 1930’larda Almanya’nın yaşadıklarına benziyor.

Rusya, 1990’ların başında sosyalist rejim çöktükten sonra ciddi bir krize girmişti. Sosyalist rejimin çöküşüne yol açan Glasnost (açıklık) ve Perestroyka (yeniden yapılandırma) politikalarının mimarı Mikhail Gorbaçov, 1991 yılında yerini Boris Yeltsin‘e bırakmıştı. Sağlık sorunları ve alkolizmden kaynaklanan ciddi kişilik zaafları olan Yeltsin’in döneminde Rusya perişan bir görüntü çizdi. Rus halkı kuyruklarda sıra bekler ve işsizlik nedeniyle en bayağı işleri yapmak üzere yurt dışına göç ederken, çöken sosyalist devletin mülkiyetinde olan kuruluşlar Rus oligarklarının eline geçti. Özelleştirmeler tam bir yağmaya dönüştü, Rusya’nın en önemli varlıkları mafyatik yöntemlerle gasp edildi. Vahşi finansal spekülasyon, oligarkların mal varlığını mislilerce arttırmasına yaradı. Diğer taraftan Sovyetler Birliği döneminde diğer sovyet cumhuriyetlerine gönderilen teknisyenler, askerler, komünist partinin alt düzey yöneticileri ve on yıllar boyunca bu topraklara yerleşmiş Rus asıllı yüz binlerce insan, bağımsızlıklarını ilan ederek birlikten ayrılan ülkelerden anayurda göç etmek zorunda kaldı.  1990-2003 arasında 10 milyon insan Rusya federasyonuna göç etti. Bunların %60’ı etnik Rus idi. Sosyalizmin çöküşünden 10 sene sonra Rusya olağanüstü boyutlarda değişmiş, bambaşka bir ülke olmuştu.

Vladimir_Putin_with_Boris_Yeltsin-3Sosyalizmden çıkarak piyasa ekonomisine yönelen Rusya ekonomisi 1998 yılında çöktü. Rus borsası %90’dan fazla değer kaybetti, ruble çöktü, Rus halkı en temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için yeniden kuyruklara girdi. Rus hazinesi borçlarını ödeyemez duruma düştü. Rusya’dan para çıkışları durduruldu. Yeltsin bu koşullarda istifa ederek yerini, eski bir KGB ajanı olan Vladimir Putin‘e bırakmak zorunda kaldı. Putin’in ilk işi, olağanüstü servetler kazanmış olan oligarklarla pazarlığa girişmek oldu. Putin oligarklara kendisini destekledikleri sürece servetlerine dokunmama sözü verdi. Putin’in önerisini kabul etmeyenler, kişisel hırslar taşıyan ve Putin’in yerine gözünü dikenler -gerektiğinde hukuk dışına çıkılarak – tasfiye edildi. Yeni bir hiyerarşi oluşturuldu; hiyerarşinin tepesinde Putin, daha alt basamaklarda çıkarlarına dokunulmama sözü verilmiş oligarklar yer aldı. 2000’lerde Rusya yavaş yavaş ekonomik krizden çıktı. Ekonomi toparlanırken, sovyet döneminden kalma, pek çoğu teknolojik ömrünü tamamlamış fabrikalardan oluşan ağır sanayiye dayalı bir model yerine, doğal kaynakların ihracatına dayalı bir model benimsendi. Yeni modele göre, Rusya GSYİH’sinin %30’u ve ihracatının %60’ı petrol ve doğal gaza dayanıyordu. Yeltsin dönemindeki dağınıklık ve perişan görüntü, Putin’in demir yumruğu ile sona erdi. Muhaliflere karşı baskıcı yöntemler ve şaibeli seçimlerle Putin-Medvedev rejimi 2000’lerin başında Rusya’yı yönetti.

2014 yılında Ukrayna’da patlak veren iç savaş, Rusya-AB/ABD ilişkilerini gerginleştirdi. Avrupa Birliği ve ABD Rusya’ya karşı diplomatik, finansal ve ekonomik önlemler aldı. Varlık dondurma ve servet blokajı gibi eylemler içeren önlemler Rus ekonomisine ciddi darbeler vurdu. İkinci darbe petrol ve doğal gaz fiyatlarının kısa süre içinde %50’yi geçen kayıplarıyla geldi. Üçüncü darbenin nedeni, Rusya’yı terk eden sermaye idi: 2014 yılı içinde 123.8 milyar $ ve 200.000’den fazla yabancı Rusya’dan ayrıldı. Rus ekonomisi hızla krize girdi.

Uluslararası sermayenin para aklama merkezi olan Londra’da son yıllarda hızla değer kazanan gayrı menkul, bütün gözleri İngiltere’ye çevirmişti. Dünyanın dört bir yanından kaçırılan sermayenin Londra piyasalarında aklandığı uzun zamandır bilniyordu. Ancak son yıllarda kova dolmuş, taşmaya başlamıştı.  28 Temmuz günü başbakan Cameron “Britanya’nın dünyanın dört bir tarafından gelen kirli para için güvenli liman olmaması konusunda kararlılığınıilan etti. 45 gün sonra da ana muhalefetteki İşçi Partisi’nin başına vergi muafiyetlerini kaldırma, vergi kaçakçılığını denetim altına alma, kiralara denetim getirme ve piyasaların mali şeffaflığını sağlama sözü veren Jeremy Corbyn seçildi. Haberler, Rusya’daki krizden kaçarak servetlerini “güvenli limana” çeken Rus oligarkları için hiç de iyi değildi.

Rusya’nın devlet geleneği ve kamusal hafızası güçlüdür. 1989 ve 1998 çöküşlerinin çok kısa zamanda olağanüstü değişimlere neden olduğu dikkatle incelenmiş, çalışılmış ve kolektif hafızaya kaydedilmiş olsa gerektir. Gerek Rusya yönetimi, gerekse Rus sermayesi, ağır krizden ve Batı finansal dünyasından dışlanmanın baskısıyla çıkış yolu arıyor.

BRICSTemmuz ayında toplanan BRICS zirvesinde, Batı dünyasının denetimindeki IMF’e alternatif olarak Yeni Kalkınma Bankası (NDB) kurulması kararı alındı. NDB 50 milyar sermaye ile kurulacak ve iki sene içinde sermayesini 100 milyar $’a çıkartacak. Kararın zamanlaması, doğal olarak, amacın nakit paraya sıkışan Rus firmalarını yaptırımlardan kurtarmak olduğu dedikodularına neden oldu.

Bu bağlamda, Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi, yaptırımların baskısını kırabilmek yönünde bir adım olarak değerlendirilebilir. Rusya, bir taraftan askeri sanayisini harekete geçiriyor, diğer taraftan Batı’yı yaptırımları kaldırmaya zorlayabilmek için bir koz elde etmeye çalışıyor.

Yaklaşık 30 yıldır dünyanın jandarmalığını üstlenen ABD, 1 trilyon $’ı aşan bütçe açığını kapatabilmek için askeri harcamalarını küçültmeye çalışıyor. Pasifik bölgesinde Çin’le Japonya, Kuzey Kore’yle Güney Kore arasında gerginleşen ilişkiler, ABD’yi yeni askeri konseptini Orta Doğu’dan Pasifik’e kaydırmaya zorluyor. Rusya’nın bu adımı, Orta Doğu’daki boşluğu doldurma yönünde ilk adım olabilir. Bu aşamada belki stratejik bir hamle değil, ancak belki de sadece bir başlangıç.

I. Dünya Savaşı, hızla büyüyen Alman sermayesinin pazar paylaşımına itirazı sonucu başlamıştı. I. Dünya Savaşı’nda yenilen Almanya, Versay Antlaşması ile ağır koşullara mahkum edildi. Ulusal gururları kırılan Almanlar, 1930’ların ağır ekonomik krizinin de baskısıyla Hitler’i iktidara taşıdılar. Bir sonraki savaşın tohumları böyle atıldı. Bundan tam 76 yıl önce, 1 Eylül 1939 günü Almanların Polonya’yı işgali, daha sonraki yıllarda tarihe II. Dünya Savaşı’nın resmi başlangıcı olarak geçti. Rusya ölçeğinde (ve tarihsel iddiasında) bir ülkenin (tıpkı Almanya gibi) köşeye sıkıştırılması, dünya barışı için her zaman bir tehdittir. Ancak tehlike bundan ibaret de değil. Ağır ekonomik kriz içindeki Rusya’nın Suriye’ye asker göndermesi, Çin’de büyümenin yavaşlamakta olduğuna yönelik korkularla tetiklenen finansal çalkantıdan ayrı düşünülemez. Aynı zamanda harekete geçen ordular ve korunmaya çekilen finans sermayesi, çok güçlü Finansal/sosyonomik sinyaller verir.

Bu gelişmelerle aynı zamanda, Eylül ayında patlak veren Volkswagen skandalı bu konjonktürde daha da büyük önem kazanıyor.

VWSon değerlendirmelere göre toplam 1.2 milyon aracı geri çağırmayı gerektirebilecek ve Volkswagen’e 87 milyar $’a varan bir maliyet çıkarma olasılığı bulunan skandalın gerisinde sürücü emniyetine, ya da aracın mekanik/elektronik işleyişine yönelik bir suçlama yok. Skandal, bugüne kadar hiç akla gelmeyen bir yerden patlak verdi. Volkswagen, Amerika’da satılan araçların emisyon testlerinde, emisyon değerlerini düşük gösteren bir yazılım kullanmakla suçlanıyor. İddialara göre Volkswagen, normal yol koşullarında, yasal olarak izin verilen nitrojen oksitin 40 katına varan oranlarda emisyon yaptığı halde, bir yazılım sayesinde emisyonu test koşullarında çok düşük gösteriyor, dolayısıyla dolandırıcılık yapıyor.[4. Volkswagen yönetimi suçlamaları kabul etti.] Ciddi sağlık sorunlarına neden olan nitrojen oksitler, dizel motorla çalışan araçlarda daha büyük miktarlarda salınıyor. 2000’li yılların başından beri, hava kirliliğine neden olan gazların izin verilen salınım oranı ciddi miktarda azaltıldı. Ancak araç üretici firmaların çoğu, değişen standartlara aynı hızla cevap veremedi. Otomotiv sektöründe sadece Volkswagen’in değil, bir çok firmanın benzer yollara baş vurduğu ve emisyonu azaltmak yerine, test koşullarında çok düşük ölçümler yapan yazılımlar yükledikleri biliniyordu. Volkswagen, bilinen bu durumun ilk kurbanı olmuş görünüyor.

Ancak şu soru da cevap bulmayı bekliyor: Neden Volkswagen? Sadece Alman otomotiv endüstrisinin değil, aynı zamanda Alman ekonomisinin de lokomotiflerinden biri olan Volkswagen, gerçekten de “bağımsız” bir denetimin sonucunda mı yakalandı, yoksa bu skandal çok daha derinlerde yatan bir ürün savaşının, pazar paylaşım kavgasının bir sonucu mu?

Neoliberalizmin finans bacağı 2007-08 krizinde çökmüştü. Görünen o ki, endüstriyel bacağı da çöküyor. Spiegel, “Alman sanayisinin küstahlıktan vaz geçmesi gerektiğini” yazarken, çok daha derindeki bir soruna işaret ediyor. Spiegel’e göre “Alman sanayisinin öncülüğünü üstlenen firmalar, gerçekliğin kendi ihtiyaçlarına göre şekilleneceği zannıyla büyük bir hataya düşüyorlar. Dünyada gitgide sertleşen rekabete ayak uydurabilmek için, küstahlıktan vaz geçmeli ve hızla kendilerini yenilemeliler.” Yazıda sadece ima edilip geçiliyor: Skandalın Google, Tesla ve Apple’ın otomotiv endüstrisinde devrim yaratacak adımlar attığı bir dönemde patlak vermesi elbette düşündürücü. Ancak mazeret ileri sürmenin de bir yararı yok.

Belli bir döneme ait ürünler, bu ürünleri üreten sektörler, bu üretim/tüketim ilişkileri etrafında cisimleşen toplumsal ilişkiler, bu toplumsal ilişkilerin üzerinde yükselen siyasal/dinsel/ahlaki yapılar ve üretim/tüketim süreçlerinin bir yan ürünü olarak yükselen (ve alçalan) finansal trendler … Sanayi toplumu, 300 yıllık tarihinin en büyük krizinin içinden geçiyor.

Skandallar, yolsuzluk, hukuksuzluk, aşırı spekülasyon, gözü kararmış kalabalıklar, harekete geçen ordular ve harekete geçen göçmen kitleleri… Bunların hepsi çok ağır bir kriz döneminin içinden geçtiğimizi ve “eski” sanayilere dayalı tüm ilişkilerin kökünden sarsıldığını gösteriyor. Bu kriz yakın zamanda bitmeyecek; çok daha büyük skandallar, çok daha ağır finansal çöküşler, çok daha şiddetli savaşlar, çok daha güçlü ordular ve sayıları yüz milyonları bulan göçmen kitleleri göreceğiz. İnsanlık tarihinin daha önceki dönemlerinden farklı olarak bu kez dikkate alınması gereken bir faktör daha var: İklim değişimi ve çevresel riskler. Bu faktör, toplumları, ekonomileri, tüm siyasi birimleri ve üretim/tüketim alanlarını kökten değişime zorluyor. Bir tür doğal seçilim süreci de denebilir; Değişemeyenin,  “eskide”, “gelenekselde”, “atalarından gördüğünde” ısrar edenin eleneceği bir doğal seçilim süreci. [5. Spiegel’in uyarısı, bu bağlamda değerlendirildiğinde daha da anlam kazanıyor.]

Eski sanayi toplumunun pek çok ürünü, sektörü, üretim/tüketim ilişkisi ile beraber, pek çok meslek grubu, kent, toplum ve hatta ulus da bu doğal seçilim döneminde ortadan kalkacak. Var olan biçimiyle yaşayıp gitmeye ne sosyo-ekonomik koşullar müsaade ediyor, ne de doğa.

 

Reklamlar