Sosyonomik Görünüm | Ekim – 2015 (2)

“Finansal inovasyonla yaratılan değer (kısa zamanda kolayca yaratılmış ve şişirilmiş) hayali bir değerdir. Bu hayali değerlerin olağanüstü miktarlarda bir araya gelerek hayali servetler yaratması, her türlü spekülasyon amaçlarına hizmet etse de, bu hayali servetlere bir değer atfedilmesini gerektirmez. Hayali servetler, ancak gelecekte emekle somutlaşırsa bir değer ifade edecektir.”

Reklamlar

21. yüzyılda çözülmesi gereken en önemli sorunlardan biri iklim değişimi ve çevresel çöküş ise, diğeri de (çevresel sorunlarla doğrudan veya dolaylı olarak ilişkili) sürdürülemez borç dinamikleri olacak.

household-incomeMevcut borç tablosunun özellikle hane halkları için neden sürdürülemez olduğunu bir örnek ülkeden hareketle incelemeye başlayalım. Örnek ülkemiz Birleşik Krallık. Birleşik Krallık’ta 2013/14 döneminde emlak giderleri öncesi hane halkı orta (median) geliri  23,556£ ve ortalama (mean) geliri 29,172£.

Bir ebeveyn ve iki çocuktan oluşan tipik bir dört kişilik aile için (yardımlarla beraber) yıllık hane halkı gelirinin 40,000£ olduğunu var sayalım – ki bu varsayım oldukça tutarlı görünüyor.

(Yardımlarla beraber) yıllık geliri 40,000£ düzeyinde olan bir aile, Birleşik Krallık standartlarına göre beşinci veya altıncı ondalık dilimde, dolayısıyla yıllık gelir gruplarının tam ortasında bir hane halkını oluşturur. [1.Elbette yıllık geliriniz ailede çalışan yetişkin sayısına, çalıştığınız iş koluna ve bu iş kolundaki pozisyonunuza bağlı olarak değişiyor. Örneğin barmen (7,317£), tezgahtar (11,174£),  sekreter (16,384£), müşteri temsilcisi (16,525£), çöpçü (17,616£), kasap (17,681£), banka memuru (19,908£) gibi meslekler Birleşik Krallık’taki ortalama maaş düzeyi olan 26,500’ün epeyce altında, otobüs şoförü (23,095£), emlak brokeri (24,783£), kamu işçisi (28,182£), itfaiyeci (28,183£) gibi meslekler ortalama civarında, kömür madencileri (30,688£), öğretmenler (32,547£), gazeteciler (35,117£), inşaat mühendisleri (38,236£), mimarlar (44,430£), dişçiler (53,567£), pilotlar (78,482£) ortalamanın üzerinde maaş alıyor.]

income-table

 

Birleşik Krallık’ta 2014 yılı itibarıyla hane başına mortgage harici borç 9,000£ düzeyinde. 2016 yılı içinde bu rakamın 10,000£ düzeyine çıkması bekleniyor. Toplam hane halkının beşte ikisinden biraz azının (%37.3) emlak borcu var. Borçlu 9,4 milyon  hane halkının toplam borcu 847,911,798,000£. Hane başına ortalama mortgage borcu 75,000£ düzeyinde.

Borç dinamiği ile ilgili bir fikir geliştirebilmek üzere ortalama bir değer elde etmek için, toplam mortgage borcunu bütün hane halklarına dağıtırsak, hane başına 33,650£ düzeyinde bir mortgage borcundan söz ediyor oluruz.

Bu durumda ortalama hane halkı borçlarının toplamı, 2014 rakamlarına göre 42,500£ düzeyinde ve bu rakamın 2016 yılında 50,000£’un üzerine yükselmesi bekleniyor. Birleşik Krallık’ta yıllık büyüme %1’in altında %0.7 düzeyinde seyrediyor. Buna göre 2016 yılında hane halkının ortalama yıllık geliri en iyi ihtimalle 500£, (emlak ve öğrenci borçlarını da içeren) toplam borç, hane başına tahminen 1,000£ artacak.

Yukarıdaki hesaplamada borcun, her gelir grubuna düzgün ve orantılı bir şekilde dağıldığını varsaydım. Oysa araştırmalar borcun daha düşük gelir gruplarındaki hane halkına yoğunlaştığını ve borç yükü altında ezilen kesimlerin bunlar olduğunu gösteriyor. Dolayısıyla borçların geri ödenme riski, en fazla düşük gelir gruplarına ait. En alttaki ondalık dilimdekilerin %70’ten fazlası “çok ağır ya da oldukça ağır” borç yükünün altında, ondalık dilimler arttıkça oranlar düşüyor ve en üstteki ondalık dilimde “çok ağır ya da oldukça ağır” borç oranı %20’ye geriliyor. (Tüm ondalık gelir gruplarının ortalaması %40) Aynı araştırmaya göre hane halklarının beşte biri, oturdukları konutun değerinin %60 ila %80’i kadar borçlu. Araştırmanın bir başka sonucu da şu: her ne kadar ortalama mortgage borcu 75,000£ olsa da, bu rakam 25-34 yaş grubunda (önceki yıllara göre artarak) 110,000£ seviyesine kadar yükseliyor. İkinci en yüksek borçlu yaş grupları 16-24(96,000£) ve 35-44 (98,000£) Buna göre, iki çocuklu ve iki çalışanlı bir hane halkının ortalama gelirini 40,000£ kabul edersek, 25-34 yaş grubu üç senelik hane halkı gelirine yakın düzeyde borç taşırken, 16-24 ve 35-44 yaş grupları da yaklaşık 2,5 senelik gelirleri kadar borçlu.

Açıktır ki, araştırmamızı derinleştirdikçe, üç demografik grubun çok ağır borç yükü altında olduğunu göreceğiz: 1) düşük gelirli, 2) genç 3) niteliksiz işlerde çalışanlar. [2. Aslında bu üç özellik birbirini tamamlıyor; gençler en düşük kademelerde, dolayısıyla en düşük nitelikler gerektiren işlerde çalışıyor ve dolayısıyla da en düşük geliri elde edebiliyor.]

Yukarıdaki kabataslak hesaplama, bize Birleşik Krallık’ta ortalama bir ailenin en az bir yıllık kazancı kadar borçlu olduğunu, 45 altı yaşlardaki gençlerde borcun üç yıllık gelire kadar yükseldiğini ve gelir düzeyi düştükçe taşınan borcun “çok ağır ya da oldukça ağır” olduğunu gösterdi.

20130602_debt1

 

Birleşik Krallık, elbette tek ve özgün bir örnek değil. Aynı trend diğer G7 ülkelerinde (ve hemen hemen dünyanın her yerinde) ilerledi. 1970’lerin ortalarına kadar ortalama hane halkı borçluluğu, yıllık gelirin %65-70’i civarında seyrediyordu. 1975’ten sonra oran hızla yükselmeye başladı. 2000 yılına gelindiğinde Birleşik Krallık, Kanada ve ABD’de %100’ü aşmış, Japonya’da %140’a ulaşmıştı. Fransa ve İtalya, hane halkı borçlanmasına 1980’lerde, daha düşük düzeylerden başladılar. 2012 yılına gelindiğinde Fransa ve İtalya da dahil olmak üzere bütün G7 ülkeleri %100 ve üstünde hane halkı borç-gelir oranlarında idi.

Tekrar hatırlatmakta yarar görüyorum: Biraz daha detaylı incelediğimiz Birleşik Krallık örneğinde de gördüğümüz üzere, %100 civarındaki borç-gelir oranları sadece ortalamayı gösteriyor. Yaş ve ondalık gelir grupları küçüldükçe borç-gelir oranları %250-300 seviyesine kadar yükseliyor.

Kurumlar ve devletler tarihin her döneminde borçlanmıştı; ancak bireylerin, hele ki bu düzeyde borçlanması nispeten yeni bir iktisadi davranışı gösteriyor. Nasıl oldu da milyonlarca insan bu düzeyde borçlandı?

Ümit Akçay/Ali Rıza Güngen, [3. Ü. Akçay -A.R. Güngen, Finansallaşma, Borç Krizi ve Çöküş, Nota Bene, 1. Baskı S.31] 1980 sonrası finansal sistemdeki “menkul kıymetleştirme” mekanizmasının dört temel noktasına dikkat çekiyor: 1) Farklı türdeki borçların parçalara ayrılarak bir havuzda toplanması, toplanan borçların paketlenerek satılması, 2) Uzun dönemli borçların kısa dönemli ve riskten muaf para benzeri finansal ürünlere dönüştürülmesi 3) bankaların daha az sermaye kullanarak aynı miktarda kredi yaratma olanağı elde etmesi 4) farklı gelir biçimlerinin gelir akışı kanallarının ve aktörlerinin birbirine bağlanması. Böylece menkul kıymetleştirme sayesinde borç metalaştırılır ve satışa hazır hale getirilir. [4. a.g.e. 30]

Golge-bankacilikFinansal inovasyon sayesinde yepyeni kaynaklar “yaratılmış”, kitleler için tüketme ve sermaye için büyüme yolu açılmıştı. Gölge bankacılık faaliyetleri, mevduat kabul etmedikleri için denetimden muaf tutuluyordu. Hedge fonlar, aktif piyasalarda alışverişi yapılmayan türev araçlar, para piyasası ortak fonları, repo ve CDS’ler gibi enstrümanlardan oluşan gölge bankacılığın toplam yükümlülüğü  1990’ların başında geleneksel bankacılığın toplam yükümlülüğünü aştı ve 2007 krizinden önce neredeyse iki katına ulaştı. 2012 yılına gelindiğinde gölge bankacılık sisteminin büyüklüğü 67 trilyon $’a ulaşmıştı.

1990’lı yıllar ve 2000’lerin ilk on yılı, başta bilgisayarlar, mobil telefonlar ve diğer bilişim sistemleri olmak üzere elektronik aletlerin hızlı gelişim kaydettiği bir dönem oldu. Bilişim devrimi olarak bilinen bu dönem pek çok firmayı yoğun sabit sermaye yatırımlarına yöneltirken, sermayenin değişken bileşeni olan emek gücünde küçülmeye zorladı. Pek çok meslek grubu ve uzmanlık alanı kayboldu, rutine dayalı işler makinelere devredildi. Bilişim devrimi ilginç bir çelişkiyi de beraberinde getirdi; bir taraftan otomasyon yaygınlaşıyor, tekrara dayalı pek çok iş bilgisayarlara devrediliyor, milyonlarca insan işini kaybediyor, diğer taraftan bilgisayarlar sıradan insanın gündelik kullanımına sunularak yeni bir tüketim pazarı oluşturuluyordu. Bilgisayarlar, yazıcılar, mobil telefonlar, tabletler, geleneksel tüketim unsurlarını da aşan hızlarda üretilmeye ve trilyonlarca $’lık bir pazarda tüketilmeye başlandı.

İletişim devrimi, aynı zamanda meta dolaşımını olağanüstü boyutta hızlandırmıştı. Emek ucuzluyor, tüketim pazarı hızla büyüyordu.  Gölge bankacılık sayesinde denetimden kaçırılan yoğun ve ucuz kredi sayesinde tüketim pazarı genişledikçe kitleler olağanüstü hızla borçlanıyordu. 2000’li yıllarda peş peşe gelen finansal şokları engelleme bahanesiyle – bizzat merkez bankaları vasıtasıyla- daha da ucuzlayan kredi, artık herhangi bir seçim kriteri tanımaksızın, toplumun geri ödeme imkanları en kısıtlı kesimlerine kadar yaygınlaştı. Hane halkları bu finansal arka planda, tarihte ilk kez  yıllık gelirlerini de aşan oranlarda borçlandılar.

Hane halklarının bu düzeyde borçlanmasının anlamı nedir?

Bireyler de tıpkı şirketler gibi, gelecekte elde edecekleri kazanç karşılığında (ve bu kazanca itibar edilerek) borçlanırlar. Basit bir yaklaşımla, yıllık geliri kadar borçlanan bir insan (ya da aile), borçlanarak elde ettiği varlığı (emlak, araba, ya da başka herhangi bir tüketim nesnesini) koruyabilmek için bir sene boyunca borç veren tarafa çalışmak zorunda demektir. Değişken faizle borçlanmış bir insan daha da büyük risk altındadır, çünkü borç faizindeki olası bir artış, senelerce ödeme yaptığı halde, borçlarının daha da büyümesine neden olabilir. Borçlanan insan emeği ile geçiniyorsa, hesaplandığından da uzun süre boyunca borç veren tarafa çalışmak zorunda kalabilir. Bilinen tarihte, hane halklarının yıllık geliri kadar borçlanması hiç söz konusu olmadığına göre, tarihte ilk kez borç veren taraftakiler, insanların gelecekteki çalışmasına ipotek koyuyorlar demektir.

Kapitalizmin sanayi devrimi ile yaygınlaştığı son üç yüz yıl boyunca insanlar, zaman zaman emek güçlerini çok ucuza satmak zorunda kaldılar, zaman zaman günde 17-18 saate varan sürelerde çalışmak zorunda kaldılar, pek çok zaman kötü ve sağlıksız ortamlarda çalışmak zorunda kaldılar, ancak tarihte ilk kez, kitlesel olarak bu ölçekte borçlanıyorlar ve bu insanların gelecekteki çalışmaları ile elde edecekleri kazanca önceden el konuyor. Kapitalizmin erken dönemlerinde sakatlanarak, ya da sağlığını kaybederek iş piyasasının dışına düşen insanlar, en azından var olan gelirlerini kaybediyorlardı. Günümüzde şu veya bu nedenle işini kaybeden bir insan, aynı zamanda geleceğini de kaybediyor. Borçlanarak elde edilen varlık konut, ya da başka herhangi bir tüketim nesnesi ise, bu varlığa el konarak borcun tahsili mümkün, diğer taraftan günümüzde borçların önemli bir yüzdesi eğitim borçları. Eğitim borçları henüz yaratılmamış değerler için verildiğinden, ödenememesi durumunda borçlu taraf için borçlardan kurtulmanın tek bir yolu var: Kölelik.

1980’li yıllardan sonra menkul kıymetleştirme yoluyla yeni kaynaklar yaratıldığına yazının başında dikkat çekilmişti. Peki, bu kaynaklarla oluşturulan servetler ne anlama geliyor?

Üretilen her meta emeğe dayalı belli bir değer içerir. Emek içermeyen herhangi bir meta düşünülemez. Bir meta ancak fayda yaratıyorsa bir değer taşır.

Finansal inovasyonla yaratılan değer (kısa zamanda kolayca yaratılmış ve şişirilmiş) hayali bir değerdir. Bu hayali değerlerin olağanüstü miktarlarda bir araya gelerek hayali servetler yaratması, her türlü spekülasyon amaçlarına hizmet etse de, bu hayali servetlere bir değer atfedilmesini gerektirmez. Hayali servetler, ancak gelecekte emekle somutlaşırsa bir değer ifade edecektir. Bir örnek üzerinden gidelim.

Örneğimizde bir grup insan Mars gezegeni üzerine spekülasyon yapıyor olsun. Bu insanlar Mars gezegeninde çok değerli madenler olduğuna inanıyorlar ve bu madenlere bir değer biçiyorlar: 5 trilyon $. Bu madenlerin mülkiyetini hisselere bölüyor ve halka arz ediyorlar. Bir grup yatırımcı Mars madenlerinin hisse senetlerini alıyor ve kısa zamanda Mars maden şirketlerinin hisse senetlerinin alınıp satıldığı bir ikinci el piyasası oluşuyor. Bu ikinci el piyasasında alınıp satılan Mars madenleri üzerinde o kadar büyük boyutlarda spekülasyon yapılıyor ki, başlangıçta “piyasa” değeri 5 trilyon $ olan Mars madenlerinin değeri 5o trilyon $’a yükseliyor. Böylece Mars madenleri, spekülasyonlar sayesinde dünyanın bir senede ürettiği kadar bir “varlık” değerine ulaşıyor. Mars madenlerinin hisse senetlerini ellerinde tutanlar dünyanın en zengin insanları kabul ediliyor. Sonra yeni araştırmalar ortaya koyuyor ki, Mars’ta (olduğu var sayılan ve olağanüstü bir piyasa değerine ulaşan) madenler bir hayalden ibaretmiş; Mars’ta maden filan yokmuş. Hayali Mars madenlerini işletecek olan maden şirketleri hızla değer kaybediyor ve bir süre sonra da varlık değerleri sıfıra iniyor. 50 trilyon $ nereye gitti? Elbette hiç bir yere gitmedi, çünkü böyle bir değer zaten yoktu. Başlangıçtaki 5 trilyon $ da, piyasa spekülasyonları ile “yaratılan” ilave 45 trilyon $ da hayali idi.

Şimdi bir de şu durumu değerlendirelim. Yeni araştırmalar gösteriyor ki, Mars’ta gerçekten de maden yatakları var. Binlerce uzay mekiği üretiliyor, bu mekikler peş peşe Mars’a gönderiliyor. Robot madenciler Mars yüzeyini kazmaya başlıyor, maden ocakları açılıyor, madenler mekiklere yükleniyor ve yüz binlerce ton maden dünyaya doğru yola çıkıyor.

Mars madenlerinden çıkartılan filiz halindeki madenler dünyaya ulaşana kadar hala hayali bir serveti temsil ediyor, çünkü mekikler dünyaya ulaşamayabilir, dolayısıyla madenler hiç bir işe yaramayabilir. Ancak bu felaket bile Mars’ta hiç maden olmadığı durumdan daha iyi bir durumu ifade eder. Peki, Mars madenlerini “değerli” hale getiren neydi? Elbette o madenleri oradan çıkartıp dünyaya getiren emek. Bu emeğin doğrudan insan emeği, ya da insanların tasarladığı robotların emeği olması önemli değil. Örneğin Andromeda galaksisinde de olağanüstü zengin maden yatakları olduğu bilinebilir ve Andromeda madenleri üzerinden servet yapmak kimsenin aklına gelmezdi. Çünkü Andromeda madenlerinin görünür gelecekte hiç kimseye faydası olmazdı.

Yukarıda verilen örnek aslında hiç de bilim kurgusal değil. Hisse senedi spekülasyonunun erken aşamalarında, 18. yüzyılın başında Fransa’da binlerce insan hayali Mississippi altın ve gümüş madenleri üzerine spekülasyon yapmış, bu spekülasyonlarda hayali servetlere sahip olmuş, daha sonra Mississippi’de altın ve gümüş madenleri olmadığı anlaşıldığında ellerindeki topraklardan ve altından da olmuştu.

Mississippi ya da Mars ya da Andromeda madenleri ancak gelecekte elde edilecek servetlerin konusu olabilirdi ve o servetleri yaratacak olan da elbette emekti. O madenler var olsalar bile, çıkarılmadıkları sürece hiç bir anlam ifade etmeyeceklerdi, çünkü insan için bir fayda yaratmayacaklardı. Sonsuza kadar çıkartılmayan bir maden üzerine sonsuza kadar spekülasyon yapıldığını düşünün. Bu spekülasyon bir değer yaratımına yol açar mı?

Elbette insanlar sonsuza kadar spekülasyon yapmazlar, çünkü alım-satım spekülasyonları da tıpkı diğer mental etkinlikler gibi bir emek ürününde somutlaşmadıkları sürece hiç bir işe yaramazlar; insanların (bireysel ya da toplu) duygusal aşırılık dönemlerinde var olacak, daha sonra tarihin çöplüğüne atılacaklardır. Değeri üretenler sahadaki işçiler, mühendisler, makineler ve ekipmanlardır – her biri doğrudan ya da dolaylı olarak emeği temsil eder.

Buradan geriye dönelim ve 21. yüzyılın başındaki görünüme bir bakalım:

Bir tarafta milyonlarca insan var; çalışıyor, üretiyorlar, aynı zamanda tarihsel ölçeklerde borçlanarak ve geleceklerini ipotek altına sokarak tüketmeye çalışıyorlar. Diğer tarafta bu insanların ürettikleri, borçlanarak sahip oldukları, ya da sahip olmak için oluşturdukları borçlar üzerinde spekülasyonlar yapan, kumar oynayan bir grup insan var. Spekülasyon yapanlar, spekülasyonlarını köpükler yaratacak kadar abarttıklarında, üretmeye ve tüketmeye çalışanlar daha yüksek varlık değerlerine ulaşmak için daha yoğun borçlanıyorlar. Sonunda köpük patlıyor ve spekülasyon yapanlar büyük zararlara uğruyor. Merkez bankaları, 1929 benzeri bir kriz olmasın diye (!) yardıma koşuyor. Kredi ucuzlatılıyor, merkez bankaları “kolaylaştırıcı” önlemler alıyor, spekülasyon yapanlar kurtuluyorlar. Şimdi borçluların borçları daha büyük. Geleceklerinin daha büyük bir kısmını borçlanarak yaşamaya çalışıyorlar. Spekülasyon yapanlar “müzik susana kadar dans etme” kararlılığıyla balonu bir kez daha şişiriyor. Balon bir kez daha patlıyor ve borçluların önemli bir kısmı sadece işlerini değil, sahip oldukları varlıkları da kaybediyor. Merkez bankaları 1929 benzeri bir kriz olmasın diye (!) bir kez daha yardıma koşuyor. Kredi daha da ucuzluyor, spekülasyon yapanlar daha da fazla spekülasyon yaparak zenginliklerine zenginlik katıyorlar.

growth

Küresel büyüme yavaşlıyor. Büyüme hem on yıllar, hem de yıllar ölçeğinde yavaşlarken gelecekte elde edileceği varsayılan değerler üzerine yapılan spekülasyonlar, gelecekte o değerlerin elde edilemeyeceği ayan beyan ortaya çıktığı halde ölçüsüzce, sınırsızca devam ediyor. İş o kadar abartılı boyutlara varıyor ki, eski bir ABD başkanı “Demokrasi öldü, ABD artık sınırsız bir siyasi yozlaşmaya yol açan bir oligarşidir” diyor.

Dünya git gide daha fazla, üretilmiş, somut emeğin ürünü değerlerin değil, spekülasyonun etrafında dönüyor. Spekülasyon yapanlar, değer üretenlerin gelecekteki emekleriyle üretilecek değere sadece spekülasyon yaparak el koyuyor.

Üç soru cevap bekliyor:

  1. On yıllar boyunca varlıkların çok küçük azınlıkların elinde toplanmasına yol açan piyasalar, hangi işlevi görmek üzere yollarına devam edecek?
  2. Hayali varlıklara dayalı oluşturulan hayali servetler daha ne kadar var olmaya devam edecek? (Yoksa tarihsel ölçekli bir varlık transferinde katalizör görevini gördüler ve tarihin çöplüğüne atılmayı mı bekliyorlar?)
  3. Finansal inovasyonların da yardımıyla olağanüstü servetlere ve ABD eski başkanı Jimmy Carter’ın ifadesiyle “oligarşik bir iktidara” sahip olanlar, servetlerini ve iktidarlarını (ya da en azından servetlerinin ve iktidarlarının bir kısmını) “demokratik, saydam ve eşit” bir piyasa rekabeti ile mi devredecekler?

Dipnotlar: