Sosyonomik Görünüm | Mart – 2016 (5)

Bizi 21. yüzyılın dünyasına taşırken, 1980 ve 1990’larda dünyada neler olduğunu sosyonomik perspektiften yorumlayabilmek için başlangıçta beş bölüm olarak tasarladığım yazıya bu bölümü eklemem gerekiyordu.

Avrupa ve Amerika merkezli anti-Sovyet propagandanın abartılı retoriği bir yana bırakılırsa, Sovyetler Birliği’nin kuruluşundan çöküşüne kadar geçen yaklaşık 75 yıllık görünümü özetle şöyleydi:

RussianRevolution1917 yılında Ekim Devrimi ile iktidara gelen Bolşevikler’in ilk işlerinden biri, Çarlık Rusya’sının Müttefik Devletler’in yanında yürüttüğü savaştan çekilmek ve Müttefiklerle yapılan bütün gizli anlaşmaları dünyaya duyurmak olmuştu. Bolşeviklerin dünyaya duyurduğu gizli anlaşmalardan biri de Ortadoğu bölgesinin yeni haritaları ve  İngiltere ile Fransa’nın hakimiyet alanlarını gösteren Sykes-Picot Antlaşmasıydı. Bolşevik Devrimi’nin hemen ardından çok yaygın bir coğrafyada yönetim karşıtı Beyaz Ordu ile sosyalist rejimin Kızıl Ordusu arasında iç savaş başladı. Sosyalist rejim, bir taraftan ABD, İngiltere, Fransa, Polonya, Japonya’dan silah ve asker yardımı alan Beyaz Ordu ile savaşıyor, diğer taraftan Mustafa Kemal önderliğinde bağımsızlık savaşını yürüten Ankara’ya silah ve para yardımında bulunuyordu. Bolşevikler 1921 yılında Beyaz Ordu’yu yenilgiye uğrattılar. Ancak iç savaş sona erdiğinde Rusya perişan bir haldeydi. Altyapı çökmüş, 1921 yılında yaşanan kıtlıkta tahminen 6 milyon insan yaşamını yitirmişti. Dışarıda ve içeride sayısız sorunla yüz yüze olan sosyalist rejim bir taraftan da köylü isyanlarını bastırmaya çalışıyordu.

1922 yılının 30 Aralık günü Rusya, Ukrayna, Beyaz Rusya ve Transkafkasya Sovyet cumhuriyetleri birleşerek Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ni kurdular. 20. yüzyılın önemli bir bölümüne damgasını vuracak olan “doğulu” süper gücün öyküsü bu şekilde başladı.

Çok geniş bir coğrafyada sosyalizmi kurmak üzere yola çıkan birliğin önünde çözmesi gereken sayısız sorun vardı: Her ne kadar iç savaşta büyük ülkelerin desteklediği Beyaz Ordu yenilmiş olsa da, zayıf ekonomik temeller üzerinde kurulan birlik sürekli tehdit altındaydı. Birliği oluşturan ülkelerin hepsi, başta Rusya olmak üzere, Avrupa ve Asya’nın geri ve yoksul ülkeleriydi ve nüfuslarının çok önemli bir yüzdesini köylüler oluşturuyordu. Batılı kapitalist ülkelerin sömürgelerinden gelen kaynakların aksine, birliği oluşturan ülkeler, kaynaklarını kendi topraklarından ve sosyalizmin eşitlikçi anlayışı doğrultusunda elde etmek zorundaydılar. Sağlıklı ve sağlam temellerde bir ekonomi kurabilmeleri için gerekli olan altyapı neredeyse yoktu, var olan da iç savaşta çökmüştü. 1921 kıtlığı milyonlarca insanın ölümüne neden olmuştu ve genç sosyalist rejim köylü isyanları ile baş etmek zorundaydı.

1922 yılında Ortodoks Kilisesi’ne ait bütün varlıklara el kondu. Böylece yoksulluk ve kıtlıkla baş etmek için gerekli acil taze kaynak bulunmuş oldu.

Three Famous Russians

1924 yılında Bolşevik Devrimi’nin lideri Lenin öldü. Sovyetler Birliği’nin yönetimini yürütmesi için bir troyka kuruldu, ancak Komünist Parti Genel Sekreterliği’ne seçilen Josef Stalin parti içindeki bütün muhalif grupları tasfiye ederek iktidar gücünü ele geçirdi. Devrim’in önemli isimlerinden biri olan Leon Troçki sürgüne gönderildi.

Stalin, Sürekli Devrim‘i savunan Troçki’nin aksine, Tek Ülkede Sosyalizm politikasından yanaydı. Almanya’da, Macaristan’da devrim girişimleri yenilgiye uğramıştı ve uzun süren bir iç savaşın ardından Rusya’daki sosyalist rejim konsolide olmaya çalışıyordu.

Stalin Sovyetler Birliği’nin yüz yüze olduğu sorunlardan “bir an önce” kurtulması ve sosyalist rejimin hızla yerleşmesi için “sert” ve “kararlı” politikalar uygulanmasından yanaydı. Böylece hem parti yönetiminde, hem de ülke genelinde muhaliflere karşı son derece sert bir yıldırma politikası uygulamaya başladı. Tarımda, sanayide planlı sosyalist ekonomi uygulamaları ile milyonlarca köylünün sanayi işçiliğine kaydırılması ve yüksek bir ekonomik büyüme oranı yakalanması için demir yumruğunu kullanmaktan çekinmedi. Bu politikaların sonucu, milyonlarca insan çalışma kamplarında toplandı, bölgeler arasında kaydırıldı, uygulamalara itiraz ve muhalefet edenler çok sert bir şekilde cezalandırıldı.

FamineStalin’in demir yumruğuyla uygulanan sert tarım politikalarının bir sonucu olarak 1932 yılında ikinci kıtlık patlak verdi. Bir yıl süren kıtlıkta 30 milyon insan yaşamını yitirdi. Ancak uygulanan bu sert politikalar, Sovyetler Birliği’ni çok kısa bir süre içinde önemli bir sanayi toplumu haline getirmişti.

Aynı tarihlerde Batı dünyası, ABD’de borsa çöküşü ile başlayan ve hızla dünyanın her yerine yayılan Büyük Buhran‘la baş etmeye çalışıyordu. Sovyetler Birliği’ndeki yoksulluk us-history-great-depression-picturegörüntülerinin benzerleri Avrupa ve ABD’de yaşanıyordu. Başka bir deyişle “yoksulluk” Sovyetler Birliği’ne özgü bir olgu değildi.

1930’ların ikinci yarısında Avrupa’da otoriter rejimler yükselmeye başladı. İtalya’da diktatör Mussolini‘nin faşist partisi iktidardaydı, ağır ekonomik krizin ortasında İspanya’da Franco, Portekiz’de Salazar ve Almanya’da Hitler iktidarı ele geçirmişti. Avrupa hızla kanlı bir savaşa sürükleniyordu.

1 Eylül 1939 günü Almanya savaş ilanı olmaksızın Polonya’nın batısını işgal etti. Bu işgal, tarihe II. Dünya Savaşı’nın başlangıcı olarak geçti. Naziler işgal ettikleri Polonya’da profesörleri, hukukçuları, öğretmenleri, Katolik rahipleri, sendika üyelerini ve Yahudileri öldürüyorlardı. 1939 yılı bitimine kadar 60,000 Polonyalı katledildi. 17 Eylül günü, Sovyet Kızıl Ordusu doğudan Polonya’ya girdi. Polonya’nın doğusunda da başta Polonyalı subaylar, polisler ve rahipler olmak üzere on binlerce Polonyalı tutuklandı ve Sibirya’daki kamplara gönderildi. Böylece Polonya, bir kaç ay içinde Almanya ve Sovyetler Birliği’nin işgali ile haritadan silindi.

GermanTroopsChampsElysees1Savaş yayıldıkça kara Avrupa’sının bağımsız devletleri birer birer Nazi ordularına teslim oldular. 14 Haziran 1940 günü Paris düştü, Nazi orduları Arc de Triomphe’un altından yürüyerek şehre girdiler. Hiç bir ordu, Alman Yıldırım Harekatı (blietzkrieg) önünde duramıyor, birer birer teslim oluyorlardı.

22 Haziran 1942 günü Nazi orduları, Romanya, İtalya ve diğer müttefik ordularının desteğiyle yaklaşık 3 milyon askerle üç koldan Sovyetler Birliği’ne taarruza geçti. Bir sene içinde Sovyetler Birliği’nin Batı toprakları işgal edildi.

1942 yılının yaz aylarında Alman 6. Ordusu ile 4. Panzer Birliği Stalingrad şehrini işgal etmek üzere harekete geçti. Taarruz Alman hava kuvvetlerinin  ağır bombardıman uçaklarıyla da destekleniyordu. Dünya savaşının en kanlı muharebesi, Alman bombardıman uçaklarının 48 saat içinde 1000 ton bombayla şehre saldırması ile başladı. Fountain "Children dance" in StalingradDaha ilk saldırıda kentin %80’i yıkıldı, binlerce sivil yaşamını kaybetti. Kuzey batıdan 6. Ordu, güney batıdan 4. Panzer Ordusu Sovyet savunma hatlarını yararak kenti kuşattı ve sokak çatışmaları başladı. Aylarca süren kuşatmada Almanlar defalarca kentin merkezini ele geçirebilmek için taarruz etti, Sovyet Kızılordusu kuşatmayı yarmak için karşı taarruzla cevap verdi. Almanlar Kızıl Ordu’nun direncini kırabilmek için sayısız kere kenti bombaladı. Üç aylık kuşatmanın sonunda harabeye dönmüş olan kentin %90’ı işgal edilmişti, ancak Kızıl Ordu birlikleri erzakları tükenmiş olmasına rağmen direnişe devam ediyordu.

Sovyet Kızıl ordusu, 19 Kasım 1942’de üç ordu ile Alman birliklerine taarruz başlattı. Kızıl Ordu’nun taarruzları, Almanların teslim olduğu 2 Şubat 1943’e kadar devam etti. Kayıtlara göre Stalingrad savaşında Almanların ve müttefiklerin kaybı 500-850 bin, Sovyetler’in kayıpları 1,1 milyondur. Genel kabul gören yaklaşım, iki taraftan toplam 2 milyon askerin kayıp olduğu yönündedir. Sadece kent içindeki çarpışmalarda 750 bin Sovyet askeri ölmüştür.

Stalingrad savunması, II. Dünya Savaşı’nın dönüm noktasıdır. Bu tarihten sonra Nazi yayılması gerilemeye başlamış, Sovyet Kızıl Ordusu’nun yürüyüşü Berlin’i ele geçirdikleri 1945 Mayıs’ına kadar devam etmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda toplam 70 ila 85 milyon insanın savaş nedeniyle can verdiği tahmin ediliyor. Bu kayıpların 27 milyonu Sovyetler Birliği yurttaşı. Sovyetler Birliği 1940 yılındaki nüfusuna göre %13.7 kayba uğramıştır. ABD’nin kaybı 419,400, Birleşik Krallık’ın kaybı 450,900, Almanya’nın kaybı yaklaşık 7 milyon ve Fransa’nın kaybı 700,000’dir.

Le drapeau de la victoire

Savaş sona erdiğinde Nazileri yenilgiye uğratan ve Avrupa’nın faşizm belasından kurtulmasında baş rolü oynayan Sovyetler Birliği dünyanın en prestijli ülkelerinden biridir. Avrupa’nın doğusunda yer alan pek çok ülke, Nazi işgalinden kurtulduktan sonra hızla sosyalist rejimlerin iktidara gelmesiyle SSCB’nin müttefiki olur.

Buraya kadarı 20. yüzyılın ilk yarısının tarihi. Bu tarihin ana hatlarıyla bile olsa bilinmesinde yarar var ki, 20. yüzyılın son çeyreğinde neler olduğu anlaşılabilsin. Sovyetler Birliği’ni oluşturan ülkelerin toplam nüfusu Ekim Devrimi zamanında 150 milyon civarında. II. Dünya Savaşı başlarken nüfus 160 milyona çıkıyor; 1950 yılında da 180 milyona. 1921 kıtlığında ölen 6 milyon, 1932-33 kıtlığında 30 milyon,  II. Dünya Savaşı’nda 27 milyon kaybın ne anlama geldiği, 30 yıllık demografik büyüklükle karşılaştırılarak daha iyi anlaşılabilir. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra iç savaşta İngiltere, ABD, Fransa, Polonya, Japonya tarafından desteklenen bir orduyla, II. Dünya Savaşı’nda bütün Avrupa’yı dize getirmiş olan Nazi Almanya’sı ve müttefikleriyle savaşmanın ne anlama geldiği de doğru anlaşılmalı. Hitler’in, zamanının en ileri teknolojisine sahip üç milyon askerlik bir orduyla Sovyet topraklarına yürüyüşü de doğru değerlendirilmeli. Bu süre içinde Sovyetler Birliği çok büyük çoğunluğu eğitimsiz, cahil ve üretken olmayan bir toplumdan 20. yüzyılın en gelişmiş endüstriyel güçlerinden birine dönüşüyor. 20 sene sonra  Sovyetler Birliği dünyanın en gelişmiş uzay teknolojisine sahip olacak ve uzaya ilk hayvan ve insan çıkaran ülkesi olma onuruna erişecek. Güneş Sistemi, 20. yüzyılın başında mujiklerden oluşan bir toplumun 50 sene içinde uçurduğu sayısız uyduya, gözlem istasyonuna, kozmonota konukluk edecek. Ülkenin bir ucundan diğerine bütün kentleri kütüphanelerle, opera binalarıyla, dünyanın en saygın üniversiteleriyle dolacak. Dünyanın en iyi sporcuları, balerinleri, bestecileri, mühendisleri bu ülkeden çıkacak. 20. yüzyılın savaşlar, kıtlıklar, travmalarla geçen ilk yarısından sonra Sovyetler Birliği 1950-1959 döneminde %8.3, 1960-1969 döneminde %5.4 üretkenlik artışı yakalayacak.

POPOV2_0

Devrim ve iç savaş yıllarında Sovyetler Birliği’nde kişi başı milli gelir, Batı Avrupa kişi başı milli gelirinin %35’i kadardı. 1950’li yıllarda %62’ye yükseldi ve 1970’lerin sonuna kadar da %50’sinde kaldı. Bu rakamlar bize, ortalama bir Sovyetler Birliği yurttaşı ile ortalama bir Batı Avrupa ülkesi yurttaşının hemen hemen aynı milli gelire sahip olduğunu gösteriyor. Çünkü biliyoruz ki, Sovyetler Birliği’nin aksine Batı Avrupa’da gelir dağılımı eşit değil ve milli gelirin önemli bir yüzdesi yüksek gelire sahip bir azınlığa gidiyor. Dahası, Sovyetler Birliği’nin öncelikleri farklı; evsizlik, işsizlik, dilencilik gibi kavramlar Sovyetler Birliği’ne yabancı, kitap yayıncılığı, tiyatro, klasik müzik, opera, bale, kitle ulaşımı gibi öncelikleri var ve bu hizmetler Batı’ya göre çok ucuz.

Sovyetler Birliği ekonomisinin hantal olduğu propagandası da doğru değil. 1928-1970 döneminde Japonya’dan sonra dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi Sovyetler Birliği’nde; öyle ki, pek çok gelişmiş ülke 1950-60 döneminde Sovyet modelini kopyalamaya çalışıyor. (Bunların arasında Türkiye de var.) Yüzyılın başında sanayileşme, eğitim, demografi, altyapı ve üretkenlik gibi alanlarda gelişmiş ülkelerin çok gerisinde kalan Rusya, 1970’lere gelindiğinde Batı’yı yakalamak üzere; hem de eşitlikçi bir modelle.

Peki, Sovyetler Birliği Batı dünyasında propagandası yapıldığı biçimiyle baskıcı otoriter bir toplum mu? Rus gizli servisi bütün vatandaşlarını gözetliyor, fişliyor, muhalif olanları hapse atıyor, öldürüyor, ya da Sibirya’ya mı sürüyor? Sovyetler Birliği’nde herkes birbirinden kuşkulanıyor, toplumsal yaşam yok denecek kadar hareketsiz, tek renkli, baskıcı ve sıkıcı mı? Tek parti rejimi kimseye soluk bile aldırmıyor, parti yöneticileri havyar yerken, sıradan insan kuru ekmeğe mi talim ediyor?

George-Orwell-Animal-Farm-1984Bunların çoğu elbette anti-Sovyet propaganda ve abartılı. (George Orwell’in 1945 yılında yazdığı Hayvan Çiftliği ve 1948 yılında yazdığı 1984 romanının popüler kültürdeki etkisini de göz ardı etmemek lazım.) Ancak elbette Sovyetler Birliği özellikle 1917-1950 döneminde yaşanan sayısız travma ve acıdan, dahası bütün Avrupa’ya hakim olan otoriter rejimlerin yarattığı baskıcı, kuşkucu, şüpheci yönetim tarzından muaf değil. Çok eleştirilen Stalin’in demir yumruğu elbette hoşgörüye, demokratik bir yönetime, çeşitliliğe, çok sesliliğe izin vermiyor. Dahası, Stalin’in muhaliflerine karşı uyguladığı acımasız yöntemler -özellikle günümüz değerleri bakımından – kabul edilebilir değil.  Ancak şu soru da ortada: “O dönemin koşulları içinde başka türlüsü mümkün müydü?”20. yüzyılın ilk yarısını doğru anlamak için Almanya’da, İtalya’da, Balkanlar’da, Polonya’da, İskandinavya’da yaşananları da bilmek ve anlamak gerekiyor. Üç ayın içinde haritadan silinen Polonya, bir kaç hafta içinde baştan başa işgale uğrayan Balkanlar, 21. yüzyılın başında bile üretken bir ekonomi kuramamış olan Akdeniz Avrupa’sının tarihi bilinmeden Sovyetler Birliği’ni yorumlamak ne kadar doğrudur?

Böylece 1970’lere geliyoruz. 1970’lerin başında Sovyetler Birliği nispeten sağlıklı, durgun ve sakin. Aynı yıllarda Batı dünyasında kıyametler kopuyor. 1968 yılında yoğun öğrenci protestoları, gençlik arasında uyuşturucu kültürü hızla yayılıyor. ABD Ortadoğu’da modernist Arap rejimlerine karşı, İsrail’i destekliyor. Latin Amerika’da CIA operasyonları ile demokratik yönetimler devriliyor, yerlerine Amerikan çıkarlarına bağlı faşist cuntalar getiriliyor. ABD Vietnam’da kullandığı napalm bombaları nedeniyle dünya kamuoyunun gözünden düşmüş durumda ve yeniliyor. Büyük travmalara neden olan Kennedy suikastının ardından Watergate skandalı patlak vermiş, Beyaz Saray bütün tepkilerin odağı. Amerika ekonomisi bir krizden diğerine sürükleniyor. Petrol krizi enflasyonu ateşlemiş, halkın satın alma gücü hızla eriyor.

gagarinUzay Yarışı‘nda Sovyetler Birliği’ne kaptırılan prestij, aya Apollo seferleriyle telafi edilmiş, ancak Uzay Yarışı ABD ekonomisini cari ve ticari açık verir hale getirerek sarsmış durumda. Soğuk Savaş bir taraftan nükleer silahlanma ile devam ederken, diğer taraftan da her bir sportif yarışma Soğuk Savaş’ın bir parçası. Satranç tahtasında, atletizm pistlerinde, basketbol maçlarında, boksta, yüzme havuzlarında SSCB ile ABD arasında kıyasıya bir yarışma var. Sadece iki ülke değil, aynı zamanda iki ideoloji ve sistem yarışıyor. Satrançta Fischer-Spassky karşılaşmaları bütün dünya televizyonlarında canlı yayınlanıyor. Olimpiyatlarda rekabet en üst düzeyde; sporcular ölesiye yarışıyorlar.

İşte tam da o yıllarda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki kıyasıya rekabette Sovyetler Birliği bir adım öne geçmek üzere iken …

Sosyonomik Görünüm | Mart – 2016 (6)

Reklamlar