Sosyonomik Görünüm | Mart – 2016 (6)

1945 yılında Berlin düşünce Almanya, Hiroşima ve Nagasaki kentleri atom bombasıyla vurulunca Japonya teslim oldu. İkinci Dünya Savaşı, geride hayatını yitiren 70 milyona yakın insan, harabeye dönmüş kentler ve on yıllar boyunca unutulmayacak acılar bırakarak sona erdi. Savaşın mağlupları sessizce, utanç içinde galiplerin bütün ordularına ve ülkelerinin yönetimine el koymasına razı oldular. Savaşın galipleri, muharebe meydanlarından dönen askerlerini sevinçle bağrına bastı. Ancak 20. yüzyılın başındaki umut ve iyimserlik, bir daha yüzyılın sonuna kadar geri gelmemek üzere uçup gitmişti.

“20. yüzyıl, ölüm kampları ve ölüm mangalarıyla, militarizmi ve iki dünya savaşıyla, nükleer yok olma tehdidi ve Hiroşima-Nagasaki deneyimiyle, hiç kuşkusuz bu iyimserliği tuzla buz etmiştir. Bundan da kötüsü, Aydınlanma projesinin kendi amaçladığının tersine yol açarak, insanlığın özgürleşmesi hedefini, insanlığın kurtuluşu adına evrensel bir baskı sistemine dönüştürmeye daha baştan mahkum olduğu yolunda bir kuşku doğmuştur.” (Postmodernliğin Durumu, David Harvey, Metis, 5. basım, S. 26)

nagasaki-mushroom-cloud-356x450Dünya Soğuk Savaş’la beraber yeni bir dehşet dengesine oturmuş, ABD ile SSCB arasında, yıkıcı etkileri Hiroşima ve Nagasaki’de gözlemlenen nükleer silahlara dayalı tehlikeli bir silahlanma süreci başlamıştı. 1962 yılında patlak veren Küba Füze Krizi dünyayı nükleer savaşın eşiğine getirdiğinde, kamuoyu tehlikenin farkına vardı. 18. yüzyılda Sanayi Devrimi ile başlayıp, 19. yüzyıl Aydınlanması ile devam eden tarih, belki de insan türünü bir nükleer savaşla yok olmanın eşiğine getirmişti.

Batı’da aydın çevrelerine yavaş yavaş yeni bir hissiyat egemen olmaya başladı: Büyük anlatılar dönemi kapanmış, Modernizm, Hümanizm, Aydınlanma ve Akıl çağı, yaşanan bunca trajedi ile sona ermişti. Daha sonra post-modernizm olarak formüle edilecek olan bu dönemde sona erdiği düşünülen büyük anlatılardan biri de Marksizmdi.

Amerika’da 1950-1956 yılları arasında yaygın bir fişleme, sorgulama ve tutuklama kampanyası yürütülmüş, yoğun bir anti-komünizm propagandası sıradan insanda paranoya ölçüsünde korku ve endişelere neden olmuştu. ABD’deki kadar yoğun olmasa da, bölünmüş Avrupa’da  da benzer korkular hızla yaygınlaşmış, 20. yüzyılın ilk yarısında aydın çevrelerde ciddi saygınlığı olan Marksizm hızla gözden düşmüştü.

Aynı yıllarda benzer kuşkular Doğu Blokunda da yaşanıyordu. Sovyetler Birliği’nin Doğu Avrupa’nın yeni sosyalist rejimleri ile beraber oluşturduğu Varşova Paktı ülkeleri de hızla Soğuk Savaş’a göre konumlandılar. Yaşamın her alanına egemen olan parti devleti, düşünce zenginliğinin ortaya çıkmasına izin bile vermiyor,  itiraz eden herkes revizyonizm, ya da sosyalizme ihanetle suçlanıyordu. Stalin’in 1953 yılındaki ölümü bile, başta Sovyetler Birliği olmak üzere, Doğu Blok’una hakim olan baskıcı yönetim tarzını değiştirmedi.

21. srpen 1968, Praha

Macaristan’da 1956 yılında öğrenci gösterileri ile başlayarak hızla yayılan huzursuzluk iktidardaki Macaristan İşçi Partisi yönetimine isyana dönüşünce, Sovyetler Birliği ülkeye tanklarla müdahale etti ve isyanı bastırdı. Binlerce insan tutuklandı, yargılandı, bunların bir kısmı idam edildi. Önce sürgüne gönderilen, daha sonra idam edilenlerin arasında, Macaristan’ın Varşova Paktı’ndan çıkmasını ve çok partili rejime geçişini savunan Başbakan Imre Nagy de vardı. Böylece Doğu Blokundaki ilk “destalinizasyon” çabası tanklarla bastırılmış oldu. 1968 yılında bu kez Çekoslovakya’da, Alexander Dubček‘in liderliği döneminde bir reform girişimi oldu. Yaygın bir halk desteği alan bu girişim de Sovyetler Birliği’nin işgaline yol açtı. Prag Baharı olarak bilinen barışçı direniş, Sovyet tankları ile ezildi.

Macaristan ve Çekoslovakya’da yaşanan olaylar, Sovyetler Birliği’ni hızla gözden düşürdü. Daha kötüsü, Doğu Blok’unda düşünce hayatı hızla kısırlaşmaya ve iyice tektipleşmeye başladı.

1980’lerin başına gelindiğinde bütün dünyada olduğu gibi, Sovyetler Birliği’nde de büyüme hızı düşmüş, ekonomi durgunlaşmıştı. Ancak her şeye rağmen Doğu’da durum, fırtınalar kopan Batı’ya göre daha sakindi. Macaristan ve Çekoslovakya trajedilerine, Polonya’da hızla büyüyen huzursuzluğa rağmen, özellikle bağımsızlık mücadelesi veren Asya, Ortadoğu ve Afrika ülkelerinde Sovyetler Birliği, ABD’ye göre çok daha yüksek prestije sahipti.

Batı’da 1960’ların ortalarından itibaren çok güçlü bir pop dalga kabarmaya başladı.  Müzik ve sinema endüstrilerindeki gelişmeler, çok kanallı televizyon yayıncılığı, çizgi film-çizgi roman-animasyon ürünleri, Batı’da geçmiş on yıllardan farklı olarak yaygın bir halk kültürünün ortaya çıkmasını sağlamıştı. Bu pop dalga zaman zaman yerleşik düzeni sarsacak boyutlarda itiraz unsurları taşısa da, kültür-eğlence alanına yatırım yapan şirketlerin kazançlarının hızla yükselmesini sağlamış, böylece kolayca evcilleştirilebilmişti.

soul-trainSovyetler Birliği’nin liderliğindeki Doğu Bloku “dejenere burjuva kültürü” nün sosyalist sisteme verebileceği zararları göz önüne alarak, yükselen pop dalgaya kuşku ve korkuyla yaklaştı. Batı’da televizyonlarda, statükoya, yerleşik ahlaka, sisteme en uç görüntülerle itiraz eden pop şarkılar, filmler, konserler gösterilirken, Sovyetler Birliği’nde Kremlin meydanında düzenlenen devasa askeri geçit törenleri yayınlanıyordu. Pop dalga büyüdükçe, sosyalist blok daha da içine kapanıyordu. 1970’lerin ortalarından itibaren gençler arasında hızla disko müziği yayıldı. boneym-moscowBatı’da gençler, Avrupa ve Amerika’nın her yerinde açılan diskoteklerde hiç durmadan çalan disko müziği eşliğinde sabahlara kadar dans ederlerken Doğu Blokunda gençler, devlet tekelindeki televizyonda askeri marşlar dinlemek zorundaydılar. 1980’lerin başlarında rejimin Batı’da yükselen pop dalgaya direnci azalmaya başladı. Moskova’da açılan diskotekler, konser vermek üzere Doğu Blokuna giden Batılı gruplar, uydu antenlerle izlenen Alman kanalları, MTV, yavaş yavaş pop dalganın Doğu Avrupa ve Rusya’da da kabarmasına yol açtı.

Yükselen pop dalganın yarattığı talebe cevap verecek bir sanayi altyapısı olmadığı için, karaborsa hızla büyüyordu. Böylece, kaçakçılık ve mafyatik ilişkilere dayalı bir sermaye birikimi başlamış, yoğun talep nedeniyle hızla palazlanıyordu. Sovyetler Birliği 1960’larda Batı’da yükselen bireyselleşme dalgasına direnebilmişti, ancak 1980’lerde yükselmeye başlayan çeşitlilik dalgasına direnemiyor, hızla çözülüyordu.

Kremlin

Ancak çözülen sadece Sovyetler Birliği değil, aynı zamanda Soğuk Savaş’ın diğer süper gücü Amerika Birleşik Devletleri idi. ABD (ve İngiltere) 1970’lerin sonunda, Sovyetler Birliği’nin aksine, güçlü devlet politikalarına sarılmak yerine, devleti küçültmeye, ekonomik etkinliklerden hızla çekmeye başlamıştı. ABD ve İngiltere’nin öncülüğünde Batı devletleri hızla küçülüyor, kamu hizmetleri ve denetim de dahil olmak üzere bütün alanlardan çekiliyorlardı. O tarihlerde yeni bir Süper Güç yükselmekteydi: Piyasa diktatörlüğü.

Amerika Birleşik Devletleri, kendisini,  önünde durulamaz bir hızla yükselen bu diktatörlüğün hizmetine tahsis ederek ömrünü uzattı. ABD’nin Soğuk Savaş’taki rakibi Sovyetler Birliği ise, bütün devlet refleksini askeri, ideolojik, diplomatik bir saldırıya göre kurgulamıştı: Devasa bir ordu, yüzlerce nükleer başlıklı füze, devlet kontrolünde çıkan gazeteler, televizyon kanalları, dünyanın en güçlü ve ürkütücü istihbarat teşkilatlarından biri olan KGB, kaskatı bir bütünlükle örgütlenmiş olan Komünist Partisi ve partinin yaygın teşkilatı. 1917 Ekim Devrimi’nden sonra yıllar içinde yavaş yavaş olgunlaşan bu yapı, Devrim yıllarında dış destekli Beyaz Ordu’ya, sayısız köylü isyanına, kıtlık ve hastalık salgınlarına, 27 milyon can kaybı vermesine rağmen Hitler’in ordularına direnebilmişti, ancak 1980’lerde dünyayı hızla istila eden piyasa diktatörlüğüne direnemedi; çünkü bu tip bir saldırıya karşı koyacak hiç bir silaha sahip değildi. Stalinist devlet, piyasanın küresel saldırısının karşısında en ufak bir direnç bile gösteremeden çöktü.

1970’lerin sonunda ABD bütçesi, uzun yıllar fazla verdikten ve bu fazlayı başta Almanya ve Japonya olmak üzere, bütün dünyaya ihraç ettikten sonra, açık vermeye başlamıştı. ABD cari ve ticari açığını kapatmak yerine, tam tersi bir politika izledi ve açıkların büyük bir hızla büyümesine izin verdi. Bu açıklar, Almanya, 1990’lara kadar Japonya, 1990-2000 arasında Uzak Asya kaplanları ve 2000’lerde de Çin gibi üretken ekonomilere sahip ülkeler tarafından ihraç edilen sermaye ile kapatıldı.

1980’lerde İngiltere’de Thatcher, ABD’de Reagan yönetimlerinin uyguladığı neoliberal politikalarla, devletin çekildiği alanlar hızla piyasa güçleri tarafından dolduruldu. Devlete ait bütün semboller yavaş yavaş kaybolurken, şirketlere ait semboller öne çıktı: Şirket logoları, şirket CEO’ları, reklamlar, isim ve telif hakları, kurallarını şirketlerin koyduğu oyun alanları. Şirketler, kaldırılan tekel yasaları, uygulanan denetimsizlik ve serbestliğe dayalı politikalar ve dünyanın her yerine yayılmalarını sağlayan küreselleşme sayesinde çok güçlü bir piyasa diktatörlüğü kurdular. Bu diktatörlük sayesinde ulus devletler hızla çöktü, eğitim sisteminden sağlığa, ordudan ulusal paranın değerine, politikadan, yurttaşların satın alma gücüne kadar her şey piyasa diktatörlüğünün emrine verildi. Böylece aşama aşama, dünyanın dört bir yanında, farklı ülkelerin yurttaşları eğitim ve sağlık hizmeti almak için piyasaya baş vurmak zorunda kaldı. Satın alma güçleri, piyasada meydana gelen dalgalanmalara tabi kılındı. Ordular özelleşti, işgal edilen ülkeyi kontrol altında tutma görevi bile şirketlere verildi. Petrol üreticisi ülkeleri ordularla tehdit etmeye, ya da ürettikleri petrole el koymaya gerek kalmadı; petrol üreticileri ürettikleri petrolü piyasada belirlenen bir fiyat üzerinden, piyasa koşullarında satmaya mecbur kaldı. Bir ülkenin kaynaklarını transfer etmek için o ülkeyi işgal etmeye gerek kalmadı; sürü psikolojisiyle güdülenmiş piyasa oyuncularının spekülatif saldırıları sayesinde, bir ülkenin tüm kaynaklarına bir kaç yıl içinde el koymak mümkün hale geldi. Propaganda ve karşı propagandaya gerek kalmadı, piyasada birbiriyle yarışmaya çalışan bütün oyuncular, “büyük anlatıların çoktan sona erdiği” bir ortamda, aynı piyasa koşullarında yaşamaya mahkum kılındı; her türlü alternatif marjinalleşti, ya da marjinal kabul edildi.

2b233707-8b81-4147-899c-c18eaf66397fPiyasa elbette yarışmacı ve eşit bir ortam değildi. Büyük balık küçük balıkları kolayca yuttu. Neoliberalizmin ilk yıllarında anti-tekel yasalarının kaldırılmasının da sayesinde, büyük birleşmeler oldu. Çok farklı sektörlerde faaliyet gösteren şirketler birleşerek kendi egemenlik alanlarını tesis ettiler. Küçükler bu rekabete dayanamadılar ve büyük bir hızla yok olup gittiler. Telif hakları yasaları sayesinde şirketler dokunulmazlık zırhına kavuştular. Böylece örneğin soyadı McDonald olan bir aile, soyadını kullanarak küçük bir kasaba lokantası bile açamaz oldu. Bahçesinin duvarına amatörce Pluto ve Donald Duck resimleri çizen bir aile, Disney’in açtığı davalarda savunma yapmak zorunda kaldı. Lyons grup, dinozor kostümleri satan dükkanları, kostümlerin mor renkte olamayacağına dair mektuplar yazarak baskıladı. Kamuya yönelik saldırı sayesinde kamusal alanlar büyük bir istilaya uğradı ve küçüldü. Artık kamusal alanlar geniş meydanlar ve bu meydanlar etrafında konuşlanmış küçük dükkanlardan oluşmuyor; kamu alanlarını devasa AVM’ler, outletler, hatta tematik parklar, kasabalar, adalar istila etmiş durumda.

disney5Piyasa diktatörlüğü sayesinde şirketler daha önce kimsenin bilmediği, tanımadığı yepyeni kahramanlar yarattılar. Çizgi film, çizgi roman ve animasyon karakterleri, roman karakterleri, hayali şehirler, gezegenler, galaksi imparatorlukları, film ve dizi karakterleri, inovasyon sonucu “icat edilmiş” yeni davranış kalıpları, yaşam formları. Ancak piyasa diktatörlüğünün yarattığı bu dünyalar telif hakları ile korunduğu için, bu dünyaya sadece bir müşteri olarak girebilirsiniz. Örneğin Eyfel Kulesini, Big Ben’i, Kız Kulesi’ni, Anıtkabir’i, Piramitleri, Çin Seddi’ni istediğiniz biçime sokabilir, istediğiniz gibi renklendirebilir, istiyorsanız başaşağı çevirebilirsiniz. Ancak Miki Fare’yi, Nike çengelini, Coca Cola formülünü, Mc Donalds hamburgerini istediğiniz biçime sokamazsınız. Eleştirmeye, yermeye kalkarsanız, ticari markanın kötü gösterilmesi suçlamasına muhatap olabilirsiniz, çünkü içinde yaşadığınız bu dünyada bütün şirket ürünleri telif hakları ve ticaret yasalarının koruması altında. Artık şirketler mal  değil, bir yaşam biçimi, bir kavram, bir felsefe, yeni bir deneyim, bilmediğiniz bir ilişki biçimi satıyorlar. Elinizde tuttuğunuz malı elbette iade edebilirsiniz, peki şirketlerin sizi mahkum ettiği yaşamdan vaz geçebilir misiniz?

Piyasa diktatörlüğünün şirketler ayağı, müşterilerine sattıkları ürün ve hizmetlerle bütün yaşam alanlarını ele geçirirken, diktatörlüğün finans ayağı yeni bir ekonomik davranış dikte ediyor: Geleceğe dönük bütün para alışverişlerinizi hedge etmek zorundasınız. Çünkü beklenmedik (ve öngörülemeyen?) bir dalgalanma, sizi alışverişin gerçekleşeceği zamanda olağanüstü zarara uğratabilir. Bütün hesaplarınız bir anda tersine dönebilir. Siz küçük bütçelerinizle tasarruf etmeye, küçük ticari ilişkiler kurmaya, küçük kazançlar elde etmeye çalışırken, piyasa diktatörlüğünün büyük oyuncuları, kullanabildikleri sayısız finansal enstrüman ve güçlü lobileri sayesinde satın alma gücünüzü dramatik ölçeklerde değiştirebilirler. Büyük oyuncuları iflas ettirecek büyüklükteki kriz dalgalarında ise faturayı siz ödemek zorundasınız; çünkü onlar “batamayacak kadar büyükler.”

Piyasa diktatörlüğü, sahip olduğu devasa plazalar, on binlerce terminal, trader, broker, dealer ve bu ordunun gönüllü hizmetinde sayısız bağımsız piyasa oyuncusu ile kime saldıracağı belli olmayan bir canavar; hedefinde Çin emlak piyasası da olabilir, Yunanistan borçlanma piyasası da, Tayland Baht’ı da olabilir, Chicago ticaret borsası da. Geeorge Soros’un dediği gibi: Küresel kapitalizm (piyasa diktatörlüğü) sınırları, orduları, diplomatları, elçilikleri olmayan görünmez bir güç.

6a00d83451af0469e20192ac879544970dSovyetler Birliği, ABD’nin gönüllü teslim olduğu ve hizmetkarı olmayı kabul ettiği bu diktatörlüğe tek bir kurşun bile atamadan (zaten o kurşunu nereye atabilirdi ki?) teslim oldu. 1980’lerin sonunda uyguladığı glasnost (açıklık) ve perestroyka (yeniden yapılanma) politikalarıyla Gorbaçov Sovyet tipi sosyalizme son verdi. Rusya’da kamuya ait işletmeler haraç mezat satışa çıkarıldı. Bu işletmelerin bir kısmı, halka dağıtılan makbuzlarla özelleştirildi. Özel mülkiyetin ne olduğunu bilmeyen halk, küçük pay senetlerini 1980’lerde karaborsa sayesinde sermaye oluşturmuş ve mafyatik ilişkiler içindeki oligarklara kaptırdı. Perestroyka, on yılın içinde haydutluk, dolandırıcılık ve şiddet dolu süreçlerle, olağanüstü zengin Rusları tarih sahnesine çıkarttı. Bu süreci başlattığı için Gorbaçov’a 1990 yılında Nobel Barış Ödülü’nü verdiler. Hitler’in ordularını durdurabilmek için bir tek şehrin savunmasında bir milyon askerini feda eden Sovyetler Birliği, piyasa diktatörlüğüne tek kurşun atamadan, güle oynaya teslim oldu.

Bu kadar kolay zaferi görünce Francis Fukuyama, 1992 yılında Tarihin Sonu ve Son İnsan isimli kitabını yazdı. Tarihin sonu elbette gelmedi, ancak o tarihten beri yeryüzünde insan yaşamıyor.

İnsanın olmadığı, bütün gezegeni kaplamış bir diktatörlük ortamında Robert Prechter’ın 30 hisse senedinden oluşan bir tek endekse bakarak yanılmış olmasından daha doğal ne olabilir ki?

Reklamlar