Bir anı ve Türkiye’nin önündeki iki yol

1990’ların başı, Antalya-Kemer’de eşimle beraber bir tatil köyünde yıllık iznimi kullanıyorum. 20’li yaşlarımın sonundayım ve bir şirkette genç bir mühendis olarak çalışıyorum.

Wolf’le Türk asıllı eşi vasıtasıyla tanıştık. Wolf 40’lı yaşlarında, (yanlış hatırlamıyorsam) nükleer tıp doktoru bir Alman. O güne kadar gördüğüm insanların hiç birine benzemiyor; sabahın çok erken saatlerinde kalkıyor, bir-iki saat spor yapıyor, kahvaltısını da tamamladıktan sonra üç farklı dilde (Almanca, İngilizce, İtalyanca) 10-15 gazeteyi kucaklıyor, bir köşeye çekiliyor ve bütün gazeteleri öğlen saatlerine kadar dikkatle okuyor. Kendisiyle tanıştıktan sonra gazete okuma faslının sonuna, benimle yarım saatlik tavla oyununu da ilave etti. Ancak tatilde olmasına rağmen ne tavla oyununu, ne havuz başında güneşlenmeyi asla uzatmıyor, kitap okumak, bulmaca çözmek gibi başka bir entelektüel faaliyette bulunuyordu. Mesafeli duruşla geçen ilk günün ardından, Wolf’le saatler süren sohbetler yapmaya başladık. Sohbete başladığımız ilk gün kusursuz İngilizcesi beni biraz huzursuz etmişti, çünkü ben, İngilizce’ye onun kadar hakim değildim. Wolf, ben konuşurken o kadar sabırla dinliyordu ki, huzursuzlukla geçen ilk sohbetimizin ardından daha rahat konuşmaya başladım.

Wolf, Berlin duvarı yıkılmadan önce, Doğu Almanya’da doğmuş, 20’li yaşlarının başlarına kadar da Doğu Almanya’da yaşamıştı. Daha sonra -bir fırsatını bulup – Batı’ya sığınmış ve tıp eğitimi, ya da hekimlik mesleği sayesinde Federal Almanya yurttaşlığına geçmişti. Sahip olduğu liberal sağ düşünceler, zaman zaman ilginç polemiklere yol açacak derin sohbetlerimizi daha da renklendiriyordu, çünkü Wolf’ün aksine ben, sosyalist düşüncelere sahiptim ve onun kıyasıya eleştirdiği (eski) Doğu Alman rejimine ve Sovyet sosyalizmine onun kadar eleştirel yaklaşmıyordum. Wolf ikinci bir açıdan daha benim için ilginç bir insandı; Türkiye’de onun kadar yoğun bilgili ve entelektüel bir sağcı ile hiç karşılaşmamıştım. (Hoş… Onun kadar bilgili ve entelektüel herhangi biriyle hiç karşılaşmamıştım demek daha doğru olur.)

Üzerine konuştuğumuz ve tartıştığımız konu ne olursa olsun, Wolf o kadar yoğun bilgiye sahipti ki, ileri sürdüğüm fikirleri (en azından onun kadar) güçlü argümanlarla destekleyememenin sıkıntısını yaşıyordum. Her şeye rağmen, Wolf de benimle sohbet etmekten keyif alıyordu, böylece bir hafta boyunca saatlerce sohbet ettik, tartıştık ve tekrar görüşmek üzere ayrıldık. Altı ay sonra, Wolf’ü eşiyle beraber Ankara’daki evimizde misafir ettik. Wolf daha evimize adımını atar atmaz büyük bir şaşkınlıkla antredeki Atatürk resmine bakakaldı. İlk anda neden o kadar şaşırdığını anlayamadım, salonda oturup yorgunluk kahvelerimizi yudumladıktan sonra, kendilerine verdiğimiz odaya geçtik. Burası kütüphane biçiminde düzenlenmiş bir oturma odasıydı. Wolf ikinci şaşkınlığını burada yaşadı, çünkü kütüphane odamızın her tarafında Atatürk posterleri ve Türk bayrakları vardı. Akşam yemeğimizi yedikten sonra Wolf bana neden şaşırdığını izah etti: Onun bakış açısına göre, Atatürk milliyetçi ve otoriter bir liderdi. Türkiye’de pek çok solcu ve sosyalist, daha onun döneminde hapse atılmış ve öldürülmüş, daha sonraki dönemlerde de, resmi “kemalist ideoloji” hep solun ve sosyalistlerin düşmanı olmuştu. Nasıl olurdu da, kendisini sol ve sosyalist fikirlere sahip biri olarak gören ben, evimin her tarafını Atatürk resimleri ile doldururdum. Kendisine hangi görüşten olursa olsun, Türkiye’de yaşayan herkesin şu veya bu ölçüde, ama muhakkak Atatürk’e saygı duyduğunu söyledim, çünkü Atatürk hem kurtuluş savaşının lideri, hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusuydu. (Bu görüşler, 2010’ların Türkiye’sinde yaşayan pek çok insana garip gelebilir. Siyasal islamcılığın ve kürt milliyetçiliğinin geniş bir tabana sahip olmadığı o yıllarda gerçekten de böyleydi.)

Sonraki günlerde Wolf’ü Ankara’da çok merak ettiği bazı yerlere götürdüm: O yıllarda yoğun işçi ve memur eylemlerine sahne olan Kızılay meydanı, Anıtkabir, ODTÜ kampüsü, Eymir gölü… Wolf üç şeye çok şaşırmıştı: (O yıllarda) herhangi bir Avrupa şehrinden farklı olmayan laik yaşam biçimi, insanların (bazen ölçüsüzlük derecesinde abartılı) Atatürk sevgisi ve (kendi sözleriyle) Almanya’da hiç görmediği kadar güzel ve uygar bir üniversite kampüsü.

Daha sonraki yıllarda bir kaç yazışmadan sonra irtibatımız kesildi. Ancak Wolf benim için en önemli rol modellerinden biri oldu; yabancı dilimi çok geliştirmem, gazeteleri ve kitapları çevirilerinden değil, orijinal dillerinde  okumam, haberleri yerel basından ve televizyonlardan değil, dünya basınından takip etmem gerektiğini, evrensel kültürde hangi kavramın hangi tarihsel bağlamda kullanıldığını ve (Türkiye’deki bakıştan farklı olarak) ne anlama geldiğini, o güne kadar okuduğumdan çok daha fazlasını okumam, bildiklerimden çok daha fazlasını bilmem gerektiğini öğrendim. Benim için entelektüel bir sıçrama tahtasıdır Wolf.

Sonraki yıllarda Türkiye çok değişti; o günlerde hiç birimizin öngöremediği çıkmaz yollara saptı. Türkiye çürüdü, yozlaştı, lümpenleşti. Ülkenin üzerine kopkoyu bir cehalet çöktü. Kabalığa, nezaketsizliğe, kontrolsüz, ölçüsüz bir kendini bırakmışlığa dayalı bir kültüre teslim oldu ülke. Türkçe dili (ki dünyanın en zengin ve en güzel dillerinden biridir) küfüre ve sokak argosuna dayalı bir konuşma (hatta yazışma) tarzının egemen olduğu çirkin, kaba-saba bir dile dönüştü. Türkiye bugün, bütün uygarlık unsurlarına yabancılaşmış, geri kalmış bir Ortadoğu ülkesi görünümünde.

Geçen 25 yıl içinde yaşanan onca iniş çıkıştan sonra bugün Türkiye’nin önünde iki yol var:

  1. Ülkenin kurucu ayarlarına geri dönmek. Siyasi görüşü, yaşam biçimi, etnik kimliği ne olursa olsun, bir arada  ve beraberce yaşama iradesi göstererek, bir ulus olmanın gereğini yerine getirmek.
  2. Tarafların birbirlerine kendi siyasi görüşlerini, yaşam ve inanç biçimlerini dayatmaya çalıştığı, ortak zeminin hızla buharlaştığı, kimin kimle ve ne için savaştığının belli olmadığı, ittifakların ve düşmanlıkların günden güne değiştiği, korkunun, kuşkunun hakim olduğu bir ülkeye dönüşmek.

İlk yol, Türkiye’yi sahip olduğu tüm potansiyelle beraber hızla uygar dünyaya yaklaştıracak ve tahmin edilenden de kısa bir süre içinde dünyanın en saygı duyulan ülkelerinden biri haline getirecektir.

Türkiye ikinci yolda ilerlemeye devam ederse, kısa zamanda Yugoslavya, Irak, Suriye benzeri trajedilere sürüklenecek ve en kötümserin bile tahmin ettiğinden daha kısa bir süre içinde tarihe karışacaktır.

Wolf’e geri dönersek … Benim için hala bir rol modelidir. 25 sene sonraki Türkiye hakkında neler düşünüyor acaba?

 

 

Reklamlar

2 thoughts on “Bir anı ve Türkiye’nin önündeki iki yol”

  1. Bu bakış açısına sahip olmak yıllar boyu okumak, uğraşmak ve çalışmak gerektiriyor. Acaba Türkiye sınırları içerisinde böyle kaç kişi kaldı? Düşük bir ihtimalde olsa umarım Türkiye 1.yolu tercih eder.

    Beğen

  2. Korkarım ki 2. Yolda ilerleriz. Turkiye 1. Yolu 80 de terk etti, ettirildi ve hala 2. Yoldan çıkmak için istek yok, sinyal yok.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s