Yükselen Gerçekten de Aşırı Sağ mı? (1)

1930’ların dehşetini çağrıştırarak yükselen bu popülist dalga, bugünlerde çok net seçilemeyen ve 1930’lara hiç benzemeyen çok daha farklı bir tarihsel çizginin habercisi olabilir mi?

Reklamlar

hillary-clintonHillary Clinton’ın ABD tarihinin ilk kadın başkan olacağına yönelik tahminler, ön seçimlerin başladığı 2015 yılının Mart ayından itibaren sıkça dile getirildi. Clinton kendi partisinin ön seçimlerini nispeten kolay geçti. Başkanlık için adaylığını açıklayan altı demokrat adayın üçü, ön seçimler başlamadan çekildi. Maryland eyalet valisi Martin O’Malley’nin de 2016 başında adaylıktan çekilmesiyle Hillary Clinton’ın karşısında sadece Vermont valisi Bernie Sanders kaldı. Kampanyası için, çoğu küçük bağışlarla 230 milyon $ toplayan Sanders’ın kendisinden iki kattan fazla kampanya desteği bulan Clinton karşısında çok fazla şansı yoktu. Demokrat Parti içindeki yarışın kaderi Nisan ayında belli olmuş, Haziran başında kesinleşmişti. Hillary Clinton delegelerin %40’ının oyunu alan Bernie Sanders karşısında delegelerin %60’ının oyunu alarak başkan adayı oldu.

Demokratların aksine, Cumhuriyetçilerin yarışı çok daha çekişmeli geçti. 23 Mart 2015 günü adaylığını açıklayan Texas senatörü Ted Cruz’un ardından on altı kişi daha  adaylığını açıkladı. 2015 Eylül’ünden itibaren yarıştan çekilmeler başladı. 2016 başında çekilen aday sayısı sadece beşti ve on iki aday yarışı sürdürüyordu. Nisan ayına gelindiğinde yarış üç aday arasında devam ediyordu. Önceleri hiç şans verilmeyen Donald Trump ön seçimlerde zafer üzerine zafer kazanıyordu. Mayıs başında cumhuriyetçi parti ön seçimlerinin sonucu belli oldu: İş adamı Donald Trump, diğer adayların tümünü geride bırakmış, Cumhuriyetçi Partinin adayı olmuştu.

trump-clintonHillary Clinton-Donald Trump yarışmasının sonucunun ne olabileceğine dair yapılan ilk anketlerden gelen sonuçlar Clinton’ın rahat bir zafer kazanacağını gösteriyordu. Mayıs ve Haziran ayları boyunca yapılan bütün anketlerde Clinton öndeydi. Bazı anketlerde Clinton 10-12 puan önde görünüyordu. Temmuz ayında yarışın başa baş geçebileceğine dair sinyaller gelse de, Ağustos ayında ibre yeniden ve çok güçlü bir şekilde yeniden Clinton’a döndü. Anket ortalamaları Clinton’ı 6-7 puan önde gösteriyordu. 26 Eylül günü, iki aday arasında ilk münazara yapıldı. Hillary Clinton soğukkanlılığı, düzgün İngilizcesi ve konulara hakimiyeti ile büyük beğeni toplarken, Donald Trump telaşlı görünmüş, pek çok soruya cevap verememiş, sık sık Clinton’ın sözünü kesmiş ve büyük antipati toplamıştı. 9 Ekim ve  19 Ekim günleri düzenlenen ikinci ve üçüncü münazaranın da galibi Clinton görünüyordu. Donald Trump pek çok soruya cevap verememiş, hatta zaman zaman ne söylediği bile anlaşılamamıştı.

Clinton her bakımdan avantajlı görünüyordu. Neredeyse bütün gazete ve dergiler Clinton’ı destekliyordu. Örneğin Variety dergisi tarihinde ilk kez bir başkan adayını, Hillary Clinton’ı açıkça desteklemişti.  Clinton’ı açıkça destekleyenler arasında New York Times, Los Angeles Times, The Washington Post gibi önemli gazeteler başta olmak üzere pek çok gazetenin başyazarı vardı. Donald Trump ise sadece 19 başyazarın desteğini alabilmişti. İngiliz The Guardian gazetesi bile seçimden iki gün önce Trump’a oy vermeyin, Clinton’ı seçin diyecek kadar açık destek vermişti.

Seçim günü Kim Başkan Olacak başlığı ile yazılan bir yazıda The New York Times gazetesi Hillary Clinton’ın kazanma şansını %85 görüyordu. Clinton’ın kazanma şansını %95 gören bile vardı ki bu oran 2012’de Obama’nın kazanma şansından bile daha fazla idi.

Seçim günü ilk sonuçlar gelmeye başladığında, gidişatın hiç de tahmin edilen gibi olmadığı anlaşıldı. Özellikle beyaz çalışan sınıfın yoğunlaştığı bölgelerden  gelen sonuçlar, Donald Trump’ın ezici bir üstünlük sağladığını gösteriyordu. Gece yarısı sonuç belli olmuştu. Trump bütün kritik eyaletleri kazanarak 306 seçici oyla başkan seçilirken, Clinton 232 seçici oyda kalmış ve ABD tarihinin ilk kadın başkanı olma şansını kaybetmişti. Ertesi gün sabaha karşı, Hillary Clinton’ın Trump’tan 2 milyon daha fazla oy aldığı anlaşıldı. Bu, ABD tarihinde üçüncü kez gerçekleşiyordu, ancak başkan, oy çokluğu ile değil, seçiciler kurul ile seçiliyordu. Donald Trump daha az oy almasına rağmen seçici kurula daha fazla üye gönderdiği için başkan seçilmişti.

brexitKamuoyu yoklamaları, 2015 Mayıs Birleşik Krallık genel seçimlerinde, Brexit referandumu olarak da bilinen 2016 Haziran Avrupa Birliğine üyelik referandumunda sonuçları öngörememiş ve her iki oylamadan da sürpriz sonuçlar çıkmıştı. Kasım 2016 ABD başkanlık seçimi “beklenmedik bir şekilde sonuçlanan” üçüncü oylama oldu. Daha önceki yıllarda benzeri hiç görülmeyen bu durumun bir kaç türlü izahı olabilir: 1) Özellikle de belli bir yönde medyada çok güçlü bir kampanya yürütüldüğünde pek çok seçmen oyunu gizliyor olabilir. Örneğin ABD’de o kadar güçlü bir anti-Trump kampanya yürütüldü ki, pek çok seçmen Trump’a oy verme niyetini gizlemiş ve anketörleri yanıltmış olabilir. 2) Seçimde şu veya bu nedenle oy vermeyecek pek çok seçmen oy verecekmiş gibi tercih belirtiyor olabilir. Seçime katılım, Birleşik Krallık genel seçiminde %66.4, Brexit referandumunda %72.2,  ABD Başkanlık seçiminde %55.2 idi. 3) Pek çok seçmen belli bir yönde yürütülen güçlü medya kampanyasını, kurulu düzenin devamı yönünde baskı olarak görüyor ve tepki gösteriyor olabilir. Özellikle BK Brexit referandumu ve ABD Başkanlık seçiminde medya ilkinde AB içinde kalma, ikincisinde Clinton lehine o kadar güçlü kampanyalar yürüttü ki, kurulu düzene tepki gösteren seçmenler sandık başında kampanyanın aksi yönde oy kullanma kararı almış olabilirler. Ancak burada şu soruyu da sormak gerekiyor: Bu tip seçim “sürprizleri” neden başka ülkelerde değil de Birleşik Krallık ve ABD’de gerçekleşiyor? Örneğin 18 Eylül 2016 günü yapılan Berlin eyalet seçim sonucu, tam da Ağustos-Eylül kamuoyu yoklamalarında öngörüldüğü gibi çıktı. Aynı şekilde Yunanistan’da Temmuz 2015 referandumu,  Eylül genel seçimleri ve İspanya’da Aralık genel seçimleri aşağı yukarı tahmin edildiği gibi sonuçlanmıştı. Gerek Yunanistan’da, gerekse İspanya’da çok ağır ekonomik krizler yaşanmasına rağmen siyasal trendler -en azından mevcut siyasi yapıya darbe vuracak ölçüde- sürpriz aşırılıklara savrulmamıştı. Dahası, Popülist sağa yönelen ABD ve Birleşik Krallık’ın aksine Yunanistan’da radikal sol SYRIZA, İspanya’da demokratik sosyalist Podemos ciddi yükseliş göstermişti.

Bunun cevabı kısmen, kara Avrupa’sında sosyal devlet politikalarının geçmiş 35 yılda aldığı bütün darbelere rağmen hala ayakta olması gerçeğinde yatıyor. Çok ağır ekonomik krizler yaşamış olsalar da Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya, İrlanda, İzlanda gibi ülkelerde ne seçmen tercihleri kopuş ölçeğinde aşırılığa savruldu, ne de toplumsal ve siyasal tepkinin yöneldiği partiler yıkıcı roller üstlendiler. Göçmen düşmanlığı, ırkçılık, avroseptiklik ve nefrete dayalı popülist sağ bu ülkelerde ne oy desteği bulabildi, ne de var olan partileri aşırı sağa çekebildi. Kara Avrupa’sında Macaristan, Avusturya ve kısmen Polonya dışında aşırı sağcı partilerin – en azından siyasal sistemi etkileyecek kadar- gücü yok. Finlandiya, Danimarka, Hollanda, İsveç gibi kuzey ülkelerinde yükselen popülist sağcı partilerin tabanında neo-nazi ve faşist eğilimler olsa da, bu partilerin 1930’ların aşırı sağcı partileri ile pek az benzerliği var. Geriye sadece Fransa kalıyor. Fransa’da 1990’larda %15’e tırmandıktan sonra 2007’de %4’e kadar gerileyen aşırı sağcı Ulusal Cephe yeniden %10’un üzerine çıktı ve parti başkanı Marine Le Pen 2012 başkanlık seçiminde %18 oy aldı. 23 Nisan 2017’de yapılacak başkanlık seçimi, aşırı sağın Fransa’da hangi düzeyde olduğunu gösterecek en önemli sınav olacak.

vivalafrance

İngiltere’de seçmen tercihleri genellikle merkez partilerde yoğunlaşsa da, 2014 Avrupa Parlamentosu seçimi ve Brexit referandumu göçmen karşıtı, avroseptik politikacıların ve milliyetçi UKIP’in söylemlerinin seçmen nezdinde bir karşılığı olduğunu gösterdi. Bu da, şimdi değilse bile yakın zamanda seçmenin hızla aşırı sağa kayabileceğini göstermesi bakımından önemli.

ABD’de Donald Trump’ta ifadesini bulan beyaz orta sınıf muhafazakarlığı, cinsiyetçilik, yabancı korkusu ve beyaz ırkın üstünlüğü düşüncesi, bu ülkede de ciddi bir tehlikenin varlığına işaret ediyor. Elbette aynı tehlike, şimdilik “normal sınırlar” içinde görünen sağa savrulmanın hızlı bir depreme dönüşme riski barındırdığını gösteriyor.

Özellikle orta gelir grubuna dahil beyaz çalışanlar arasında yükselen aşırı sağ şimdilik sistemi tehdit eder boyutlarda görünmüyor. Ancak içinde tehlikeli boyutta öfke ve kızgınlık barındıran bu tip yönelişler, özellikle ağır bir ekonomik krizde kitlesel cinnete dönüşebilir.

1930’ların dehşetini çağrıştırarak yükselen bu popülist dalga, bugünlerde çok net seçilemeyen ve 1930’lara hiç benzemeyen çok daha farklı bir tarihsel çizginin habercisi olabilir mi? Bir sonraki yazıda bu konuda fikirlerimi yazacağım.

2 thoughts on “Yükselen Gerçekten de Aşırı Sağ mı? (1)”

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s