Yükselen Gerçekten de Aşırı Sağ mı? (2)

Eğer insanlar yılda bir kez, yeniden ele geçirilen bir toplumsal alanda sokak partisi yapmanın, kendinden geçmenin ve gönüllerince dans etmenin yeterli olduğunu düşünürlerse, o zaman potansiyelimizin tamamını kullanmıyoruz demektir.” (No Logo (10. Yıl Özel Basımı), Naomi Klein, S.340, Bilgi yayınevi 4. basım)

1989 yılının Kasım ayında Berlin Duvarı yıkıldı, iki sene sonra 1991 yılında Sovyetler Birliği çöktü. 1992 yılında Francis Fukuyama, 1989 yılında yayınlanan makalesini genişleterek Tarihin Sonu ve Son İnsan ismiyle yayınladı. Soğuk Savaş sona ermiş, iki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçilmişti.  Fukuyama’ya göre liberal demokrasiye dayalı kapitalizm zafere ulaşmış ve insanlık “nihai” yönetim biçimine kavuşmuştu. Artık liberal demokrasiden başka bir yönetim biçimine geçiş söz konusu bile olamazdı.

reclaimthestreets1Fukuyama’nın kitabının yayımlandığı günlerde, dünyanın dört bir yanında küreselleşme karşıtı ve çevreci hareketler filizleniyordu. Üniversite kampüslerinde, Meksika’da, Güney Afrika’da, Hindistan’da, Avrupa’nın yeşil partilerinde ve orta sınıf mahallelerinde yükselen bu hareketler, o günlerde cılız bir kaç gösterinin ötesinde dikkat çekmiyordu. 1995 ve 1996 yıllarında Sokakları Geri Al (Reclaim the Streets) hareketi, İngiltere’nin bazı kentlerinde, günün en yoğun saatlerinde caddeleri işgal etmeye başladı. Protestocular, barışçı topluluklar halinde, çocuklarını da alarak caddeleri işgal ediyor, “sokak partileri” düzenleyerek dans ediyor, eğleniyor, daha sonra herhangi bir çatışmaya mahal vermeksizin çekiliyorlardı. Önceleri bir kaç yüz kişiyle başlayan protesto eylemleri, 1990’ların sonlarında binlerle ifade edilen rakamlara ulaştı. Dahası, kamusal alanları geri alma talepleri, grevdeki Londra metro işçileri ile, Kolombiya’daki  yerli U’wa halkı ile dayanışma gibi eylemlerle anti-kapitalist ve anti-küreselleşmeci boyutlar kazanmaya başladı. Sokakları Geri Al hareketi 1990’ların sonlarında bütün Avrupa ülkelerine, ABD’ye, Avustralya, Yeni Zelanda ve Hong Kong’a yayıldı. ReclaimtheStreets2.jpg2001 yılına gelindiğinde, küreselleşme karşıtı hareketler, 10.000’den fazla kişinin katılımı ve Başka bir Dünya Mümkündür sloganıyla Brezilya’nın Porto Alegre kentinde bir araya geldiler. Bu toplantılar, zenginler kulübünün her sene Davos’ta düzenlediği Dünya Ekonomik Forumu’na bir alternatif idi.

2005 Dünya Sosyal Forumu’nda bir manifesto yayımlandı. Porto Alegre Manifestosu olarak bilinen bu manifestoda küresel kapitalizme karşı talepler dile getirildi. Bu talepler, borçlu ülkelerin borçlarının silinmesinden, finansal işlemlerin vergilendirilmesine, vergi cennetlerinin kapatılmasından istihdamın, sosyal güvencenin ve emekliliğin evrensel haklar olarak tanınmasına, serbest ticaret yerine adil ticaretin yaygınlaşmasından, eğitim, sağlık, sosyal hizmetler ve kültürel haklara, gıda güvenliğinden, bilginin kamusallaşmasına kadar çok kapsamlı ekonomik talepler içeriyordu. Ancak talepler sadece ekonomik değildi. Dünya Sosyal Forumu’nda duyurulan manifesto ile ayrımcılık, cinsiyetçilik, yabancı düşmanlığı, anti-semitizm ve ırkçılıkla mücadele çağrısı yapılıyor, iklim değişimi ve küresel ısınmaya karşı alternatif modeller öneriliyordu. Tüm askeri üslerin kapatılması, Dünya Bankası, IMF, DTÖ ve BM gibi uluslararası örgütlerin kapsamlı bir reforma tabi tutulması da diğer öneriler arasında yer alıyordu.

Kürselleşme ve kapitalizm karşıtı hareketler hızla dünyanın dört bir yanına yayıldı, her geçen yıl Dünya Sosyal Forumu’na katılanların sayısı arttı.

Occupy Wall Street.jpg

2008 yılında, ABD’de eşik-altı mortgage piyasasının çöküşü ile tetiklenen ekonomik/finansal kriz, küreselleşme ve kapitalizm karşıtı hareketleri daha da büyüttü. 2011 yılında, New York’un Zuccotti Parkı’nda bir araya gelenler, Wall Street’i İşgal (Occupy Wall Street) hareketini başlattılar. Sloganları Biz %99’uz idi ve ekonomik krizde “ilk kurtarılacaklar” listesinde bankerlerin olmasına itiraz ediyorlardı. Occupy hareketi Amerika’dan hızla önce Avrupa’ya, daha sonra dünyaya yayıldı. 2013’e gelindiğinde Hindistan’da Jantar Mantar’dan İstanbul’da Taksim Meydanı’na, Madrid’de Puerto del Sol meydanından, Atina’nın Sintagma meydanına, Reykjavik’ten Rio de Janeiro’ya kadar dünyanın dört bir yanında milyonlarca insan neo-liberalizm karşıtı, kemer sıkma paketi karşıtı, yolsuzluk karşıtı, kapitalizm karşıtı, otoriterlik karşıtı taleplerle sokaklarda, caddelerde, meydanlarda boy gösteriyorlardı. 1990’larda bir kaç yüz kişiyle başlayan “sokak partileri”, milyonlarca insanın katıldığı dev protesto gösterilerine, meydan işgallerine, yürüyüşlere, mitinglere sahne oluyordu.

Syntagma.jpg

2008’le 2016 arasında, kapitalizm karşıtı hareketler, ekonomik/finansal krizin en ağır biçimde vurduğu üç ülkede partileşerek ciddi siyasal güçlere dönüştüler: Yunanistan’da SYRIZA, İspanya’da Podemos ve İzlanda’da Korsan Parti. Bu üç partiden SYRIZA iktidara gelme başarısı gösterdi. Podemos ve İzlanda Korsan Partisi ise, kamuoyu yoklamalarında çok yüksek oy oranında görünmelerine rağmen seçim kazanamadılar. Ancak gene de hem Podemos, hem de İzlanda Korsan Partisi ülkelerindeki siyasi statükoyu sarsarak, kilit partiler haline geldiler. Diğerlerinden biraz daha farklı siyasal söylemlerle Movimento 5 Stelle (Beş Yıldız Hareketi) İtalya’da partileşerek %20 üzerinde oy almayı başardı.

2015 Mayıs’ında Britanya İşçi Partisinin ağır seçim yenilgisinin ardından,  Jeremy Corbyn partinin uzun yıllardır devam eden neo-liberal çizgisine açıkça muhalefet ederek ve çok daha solda bir politika önererek parti liderliğine adaylığını koydu. Corbyn’in adaylığı İşçi Partisi’ne 80.000 yeni üye kazandırdı. Corbyn’i destekleyenlerin büyük çoğunluğu gençlerdi . Corbyn sadece geleneksel Labour tabanından değil, diğer partilerin seçmenlerinin de desteğini almış görünüyordu. Corbyn’e en büyük krediyi açanların başında %39 ile aşırı sağcı UKIP seçmeni geliyordu. Corbyn en yakın rakibine 40 puan fark atarak %59,5 ile İşçi Partisi liderliğine seçildi. Ancak ilk ciddi sınavı olan Mayıs 2016 yerel seçimlerinde kayda değer bir başarı elde edemedi. Labour beklendiği gibi Londra’yı kazandı, ancak çok umut bağlanan İskoçya’da kaybettiği oyları geri kazanamadı. Haziran ayında Avrupa Birliği üyeliği ile ilgili referandumdan ayrılma yönünde bir karar çıkınca, Corbyn ağır eleştirilere maruz kaldı. Bunun üzerine Britanya İşçi Partisi liderlik seçimi yenilendi. Labour bu seçimden önce 100.000 yeni üye daha kazandı ve Corbyn oylarını daha da arttırarak %61.8 ile seçildi.

Corbyn-Sanders.png

Corbyn’in performansına yakın bir performansı, ABD’de başkanlık seçiminden önce Demokrat Parti içinde – hiç beklenmeyen biçimde – Bernie Sanders yakalamıştı. Sanders “demokratik sosyalist” bir program öneriyordu ve tıpkı Corbyn’i olduğu gibi, Sanders’ı da gençler ve kampanyasına küçük miktarda bağışlarda bulunan düşük gelir grubundan insanlar destekliyordu. Sanders Hillary Clinton karşısında önseçimleri kaybetti ve ABD başkanlık seçiminde Demokratların adayı olamadı, ancak Trump kazandıktan sonra yapılan kamuoyu araştırmaları Trump ve Sanders yarışsaydı, Trump’ın değil, Sanders’ın kazanacağını gösteriyordu.

Biri 67, diğeri 75 yaşındaki bu iki politikacının Atlantik’in iki yakasında gençlerden gördüğü ilginin nedeni neydi: Elbette halkçı, kamucu, özgürlükçü, demokratik sosyalist politikaları savunuyor olmaları. Corbyn’in önünde engel olarak yıllardır kodamanlaşmış neo-liberal Blairci kadrolar, Sanders’ın önünde ise güçlü “Clinton ailesi” ve ABD yerleşik düzeni vardı. Şimdilik ikisi de kayda değer bir zafer kazanamadılar, ancak her ikisi de gençlerin, neo-liberal küreselleşme düzeninin kaybedenlerinin, vahşi kapitalizme alternatif bir dünya düşleyenlerin umudu oldu. Yunanistan’da SYRIZA Avrupa Birliği troykasının, İspanya’da Podemos, İzlanda’da Korsan Parti,  İtalya’da Beş Yıldız hareketi yerleşik siyasal düzenin engellerini şimdilik aşamadılar. Ancak bütün dünyada 1990’lardan beri yükselen sol dalga surda çok ciddi delikler açtı ve bir sonraki dalgada dünyayı baştan başa değiştireceğinin sinyallerini verdi.

Çürümüş ve etkinliğini kaybetmiş temsili demokrasi oyununda figüran olmak istemeyen ve sandık başına gitmeyen seçmenler nedeniyle aşırı sağ yükseliyor gibi görünüyor, çünkü oy pusulalarında “siyasal elitlere karşı” umutsuz seçmenin dikkatini çekebilenler sadece onlar. Neo-liberal düzene karşı radikal bir program sunamayan merkez partilerden kaçan seçmenler oy kullanmadıkları için aşırı sağ partiler (ve adaylar) güçlü görünüyorlar. Örneğin Mitt Romney 2012 başkanlık seçiminde %47.2 oranında oy almış ve kaybetmişti. Donald Trump 2016 başkanlık seçiminde %46.1 oy aldı ve kazandı. Keza çok düşük seçmen katılımlı 2014 AB Parlamentosu seçimlerinde İngiltere’de UKIP, Fransa’da Ulusal cephe birinci çıkarken oy patlaması yapmamışlardı. Kamuoyu bu seçimlere hiç ilgi göstermemiş, partiler de ciddi bir kampanya bile yürütmemişlerdi. Sandık başına sadece “öfkeli kaybedenler” gitmiş, onlar da “elit-karşıtı”, göçmen karşıtı, milliyetçiliğe dayalı negatif propaganda yapan ultra-sağcılara oy vermişlerdi.

pirate-party

Kapitalizm Sonrası isimli kitabında Paul Mason çok doğru bir tespitte bulunuyor: Bugün kapitalizm ve küreselleşme karşıtı dalga, 1990’lardakinden çok daha güçlü. Ancak kapitalizmin alternatifi olarak akla sadece 20. yüzyıl sosyalizmi geliyor. Kimsenin SSCB benzeri totaliter bir kolektivizme dönmeye niyeti olmadığı için de kitleler kapitalizmi sadece protesto etmekle yetiniyorlar. Ancak protesto etmek hiç bir işe yaramıyor; Piketty’nin 21. Yüzyılda Kapital kitabında ortaya koyduğu üzere, kapitalizm daha da vahşileşiyor, eşitsizlik daha da artıyor. Mevcut ekonomik statüko, kendisini tüm demokratik denetim mekanizmalarından muaf kabul ediyor ve Varoufakis’in deyişiyle “sesimizi yükseltmezsek kapitalizm demokrasiyi yiyecek“.

1990’larla 2016 arasındaki dönemin bir fotoğrafını çekmek gerekirse görünen şu: Bütün dünyada aşırı sağ değil, özgürlükçü bir sol dalga yükseliyor. Bu dalga 2020’den sonra dünyanın dört bir yanında bütün renkleriyle beraber iktidarı devralacak ve insanlığı kapitalizm sonrasına taşıyacak?

Nasıl? Bu konudaki fikirlerimi de bir sonraki bölümde yazacağım; Türkiye ile ilgili derslerle beraber…

Reklamlar

1 thought on “Yükselen Gerçekten de Aşırı Sağ mı? (2)”

  1. SYRIZA’nın Soros ile olan ilişkisi bahsettiğiniz çizgide olup olmadığı konusunda şüphe uyandırıyor. İspanya’da Podemos’un da durumu benzer. Ben küresel elitin işini şansa bırakmayacağını ve belirli bir ölçeğe gelen tüm hareketleri – aşırı sağ ve sol gibi birbirleriyle taban tabana zıt da olsa – kendi denetimi altına alacağını düşünüyorum. Yumurtalarını tek sepete koymuyorlar, dönem dönem yıpranan bir sepetten diğerine geçiyorlar. Türkiye’de de yapmak istedikleri bu değil mi zaten?

    Beğen

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s