Altıncı Nesilden Yedinci Nesle Geçerken

PictureYaklaşık 1,5 ay sonra 12 Eylül askeri darbesinin 37. yılı sona erecek. Türkiye’de 2016 yılı nüfus istatistiklerine göre nüfusun yarıdan fazlası 12 Eylül askeri darbesinden sonra dünyaya geldi. Darbenin gerçekleştiği yıllarda çocukluk döneminde olanları da dahil ettiğimizde 2016 yılı itibarıyla nüfusun yaklaşık %75’i 1980 sonrasının dünya ve hayat algısı ile yetişti. 2016 Türkiye nüfusun kabaca %5’inin aktif çalışma hayatından çekilmiş ya da çekilmekte olan 70 yaş ve üstü olduğunu dikkate alırsak, 12 Eylül askeri darbesi öncesinin dünyası, (sosyal yaşamda) aktif nüfusun sadece %20’sinin zihinlerinde mevcut. Bu oran 2006 yılında toplam nüfusun %35-40’ı düzeyindeydi.

12 Eylül askeri darbesi, Türkiye’de toplumsal gelişme dinamiklerini sekteye uğratmakla kalmadı, ülke toprakları üzerinde yaşayan (ortalama) insan profilini de kökten değiştirdi. Altıncı Nesil olarak adlandırdığım 12 Eylül 1980’den sonra gelen neslin özellikleri konusunda 2014 Haziran’ında yazdığım Yedinci Nesil başlıklı yazımda uzun uzadıya durmuştum. Özellikle son üç senede yaşananlar, bu özelliklerin çok daha güçlü bir şekilde vurgulanmasına neden oldu. 2000’lerin başında yirmili yaşlarında olan, 2010’lar biterken orta yaşın sonlarına gelen ve 2020’lerin ortalarından itibaren aktif nüfus içinde ağırlığını yitirecek ve 2030’lardan sonra da toplam nüfus içinde marjinalleşecek bu neslin, Yedinci Nesil başlıklı yazımda vurguladığım özelliklerine yol açan bazı yaşam pratikleri var.

Bu nesil,

  • Okumaya, araştırmaya, öğrenmeye en az hevesli nesil.
  • Ağırlıklı olarak sokak dilini ve küfüre dayalı bir argoyu benimsiyor. Kitap, gazete, köşe yazarı, hatta şair seçimlerinde bile bu dili (genellikle pervasızca) kullanan yazar ve şairleri tercih ediyor.
  • Spor yapmaktan fazla, spor izlemeyi tercih ediyor, kulüp fanatizmine dayalı bir spor (ve özellikle futbol) tutkunluğu var.
  • Mizah anlayışı oldukça sığ: Komik haller, küfür ve argoya dayalı, cinsellik göndermeli fıkralar, komik yüzler, çok basit (ve genellikle kaba saba) cümle (ya da söz öbeklerine) dayalı sosyal medya capsleri, vs..
  • Gazete okumuyor, (diziler hariç) televizyon seyretmiyor.
  • Hangi sosyal sınıfa ait olursa olsun, internet ortamlarında rumuz arkasında kalmayı ve fikirlerini beğenmediklerini trollemeyi seviyor.
  • Başta trafik kuralları olmak üzere, hiç bir kurala ve toplumsal norma uymayı sevmiyor. Toplumsal yaşamda başkasının hakkını çiğneyerek ön almayı kazanç sayıyor.
  • Örgütlü olmaktan ve beraber hareket etmekten özenle ve titizlikle kaçınıyor. Özellikle uzun yıllara yayılan rekabete dayalı öğretim ve sınav sistemi nedeniyle yaşıtlarını, meslektaşlarını, iş arkadaşlarını, komşusunu, kamusal mekanı paylaştığı herkesi rakibi (hatta düşmanı) olarak görüyor.
  • Dayanışmayı, yardımlaşmayı, özveride bulunmayı bilmiyor.
  • Çok kolay korkuyor, siniyor, kolayca denetim altına alınabiliyor.

Elbette bütün genellemeler hatalıdır, ancak yukarıda sıralanan özelliklerin en az yarıdan fazlasının Altıncı Neslin (ya da başka bir deyişle 12 Eylül jenerasyonunun) herhangi bir bireyinin temel özellikleri olduğu konusunda fazla bir tereddüt yok.

Böylesine donanımsız ve zayıf bir neslin kolayca maniple edilmesi, kolayca korkutulması, sindirilmesi, önceki nesillerde kazanılmış toplumsal haklarının çoğunu fazla direniş göstermeden yitirmesi hiç şaşırtıcı değil.

Yedinci Nesil‘de de belirtildiği üzere, bu neslin döngüsü kabaca 1970’lerin sonlarında başladı. 1950’lerin sonlarında (dünyaya paralel olarak) filizlenen, 1960’larda coşkunlaşan, devrimci, özgürlükçü, toplumcu, talepkar dalga 1970’lerin sonlarında doyuma ulaştı. Türkiye tarihinin popülist-pragmatik Beşinci Neslinin en önemli silahlarından biri olan kültür ürünleri 1970’lerin sonlarında düşüşe geçti. Televizyon skeçleri tiyatro salonlarının yerini, seks filmleri toplumsal gerçeklik sinemasının, basit (ve çoğu çocuksu) melodiler üzerine kurulu pop müzik caz ve Anadolu Rock’ın, arabesk Türk Sanat müziğinin yerini almaya başladı. Büyük kentlere kitlesel göçle kentli orta sınıf kültürü çöktü. Gazeteler el değiştirdi, özel televizyon kanalları kuruldu, 12 Eylül’ün otoriter yönetiminin hışmı üniversite hocalarına, sanatçılara, gazetecilere, yazarlara yöneldikçe kültür hayatı sığlaştı.

Böylece kitaba, dergiye, sanata, felsefeye yabancı, kendi kararlarını alamayan, aldığı kararların arkasında duramayan, tüketime aç, bireyci, dünya görüşü ve hayattaki duruşu sallantıda bir nesille beraber, modern Türkiye tarihindeki en uzun ve derin düzeltme dönemine girildi.

Bu düzeltme dönemi (kabaca 2011 yılında) 34 yıllık döngüsünü doldurdu. O tarihten beri çözülme ve dağılmanın hızlandığı, konformist-muhafazakar Yedinci Neslin köşeyi dönme umudunun azaldığı, ülkeden kaçışın tek kurtuluş olarak görüldüğü bir “dibe vuruş” dönemine girdik. 1970’lerin sonlarında (1977) başlayan düzeltme 34 yıllık süresinde (2011) tamamlandı ve bir sonraki Fibonacci sayısı olan 55. yılda (2033) coşkunlaşacak yeni bir dönem başladı. İçinden geçtiğimiz dönem bir geçiş dönemidir. (Interregnum)

Bir sonraki yazıda Türkiye aydınlanmasının Supercycle Üçüncü dalgasını sırtlayacak Yedinci Neslin hangi özelliklerle donanması gerektiğini yazacağım.

Reklamlar

2 thoughts on “Altıncı Nesilden Yedinci Nesle Geçerken”

  1. Ekolojik cehaletin bilim etiği ile alakasını,üzerindeki etkilerini, yaşamımızı nasıl mahvettiğini görebiliyorsak eğer, sonraki neslin de bambaşka bir yoldan ilerleyecğini düşünüyorsak, bi noktada bunun çözüme doğru gideceğini de varsaymamız lazım.

    Oysa bunun kökleri insanın derinliklerinde ve bugün anladığımız anlamda formal bir eğitimin, disiplinli yaklaşımların tek başına düzeltebileceği bir sorun değil. İnsan her ne kadar eğitimli olursa olsun, bilimsel araştırma sonucunda karşısına çıkan bilinmezlik için konuyu speküle etme ve az sayıda sonuç çıkartma eğiliminde oluyor. Karşımızda olan şey ise altından kalkamayacağımız kadar çok parametrenin birbiri ile olan ilişkisi ve bunların sonuçları. Sonuçlar, esas itibari ile belli bi olasılık uzayındaki muğlak seçeneklerden bir veya birkaç tanesi iken biz hep ya kesin yargı peşindeyiz, ya da bizim sonuçlarımızın sarılmaz gerçek olduğu konusunda ısrarlıyız. Sonuca yeterli kesinlikte ulaşamadığımız sürece bunu yeterince itiraf edip, sonucun stokastik bi prosesin belirsizlikle ifade edilebilen olasılık kümesi olmasını zihnimiz reddediyor. Bu, olasılıklardan oluşan kümeyi reddedip, içten gelen dürtü ile üzerinde speküle edilebilir daha dar alan istememize yol açıyor. İster kanıta dayalı bilim diyin, ister sonuçları gösterilebilir araştırma diyin, bahsettiğim şeyin geçersiz olduğunu kanıtlamaz. Aksine,bütünün sadece çok çok küçk bir kısmıyla ilgili bilgi edindiğimizde bunu nasıl tamamını çözmüş gibi davrandığımızı gösterir. Çünkü araştırmanın verdiği sonuç sadece o kapsamla ilgilidir, bütünün tamamını tanımlamaz.

    Bunların konuyla alakasız, bugün yaşadığımız dünya kadar sorunun temelinde bilim etiğindeki yanlışlar var. Yüzlerce bileşene sahip iken sadece birkaç değişkenle tanımlayarak kurmaya çalıştığımız bir modelde, o değişkenlerin de çoğunun sabit olmak şartı ile çıkarımlarda bulunarak aslında gerçekten uzaklaştığımızı ve sonucun ancak bizim varsayımlarımızın altındaki gerçeği(gerçeğin sadece o anki durumunu) temsil ettiğini yok sayıp, tamamını açıklamış gibi hareket ediyoruz. Her alanda, her araştırmada bu şekilde hareket etmediğimzi biliyorum, yine her araştırmanın sonuçları speküle edilmek için de kullanılmıyor. Ama bugün hayatımızı şekillendiren çok çok fazla şey, yediğimiz içtiklerimzden tutun ekonomik modellemelere,geliştirdiğimiz bir molekülün farklı şartlar altındaki davranışlarının güvenilirliğine kadar böyle(manyetik alanın hücre içi reaktif oksijen türleri açığa çıkarmadaki etkisi ile elektrik iletiminin güvenliği arasındaki ilişki ancak belli bir bölgede hastalanan sayısı dikkat çekerse anlamlı oluyor mesela. Ve bu olmadan, güvenli kabulü ile modern altyapımız yoksaydığımız şeylerin üstüne kuruluyor).

    Bunu, vahşi kapitalizmin direk bi sonucu olarak görmek, kendini kapitalizmin zihinlerindeki etkisinden koruduğunu iddia eden insanların bile benzer davranışlarda bulunabilmeleri yüzünden tam olarak bağdaştırılamayabilir. Kapitalizmin yarattığı eğitim altyapısındaki zaafiyet, sonradan kendini iyi yetiştirebilmiş veya bi şekilde koruyabilmiş insanlarda en azından belli bi derecede giderilmiştir. Diğer taraftan yukarıda bahsettiğim hususlar yine kendini kapitalizmin zihinlerdeki olumsuz etkilerini düzeltebilmiş insanlarda bile görülebilmekte(hem de azımsanmayacak derecede). Bence bu da bizi, sorunun insanın doğasından geldiği yönünde düşündürmeli. Yine bilimsel araştırma-kapitalizm bağlantısında ortaya çıkan, araştırmanın maliyet engeli yüzünden yeterli sayıda parametre yerine kabul edilebilirlik limiti belirlemesinden doğan problemlerle karşı karşıyayız(diğer taraftan tam olarak farklı sisteme sahip olunsa bu sefer de rekabetin değil bi tür belirleyici komitelerin yetkileri ile bu kararlar verilmek zorunda kalınacaktı). İster rekabet yüzünden isterse karar verici bi komite yüzünden olsun, tam detayına ulaşamadığımız bilginin ne kadarlık kısmıyla yetinilip kararların bunun üstüne kurulacağı sorunu ile karşı karşıya kaldık ve kalacağız.

    Bunların bugün üzerimizdeki devasa yıkıcı etkisini kavramadan fazla bir yere varabileceğimizi sanmıyorum. İstenilen şey parmakla örnek gösterilen bazı ülkeler üzerinden tasvir edildiğinde, bunun tarihsel gelişimi ve zamanında yaratılan dışsallıkların yukarıda bahsettiğim çok sayıda parametrenin etkilerinden bağımsız olamadığını kavramamak oluyor.

    Yoksa, gelecekten bahsederken inanılmaz sayıdaki parametrenin birbirleri ile olan etkileşimlerinin nelere yol açabileceğini kabul etmeden tahminde bulunmak, her şart altında geçmişe bakıp daha iyiyiz demekten pek farklı olmuyor(100 sene 200 sene 500 sene öncesine göre gerçekten çok mu daha iyiyiz bugün?).

    Singularity,futurism, wef vs paylaşımlarına bakın.Hype üstünden elde edilen çıkar dışında(gelir,repütasyon vs) insanlara pozitif düşünce aşılamaya çalışmak, bahsettiğim sorunların daha da gözden kaçırılması için (aslında görülmek istenmemesi için) zemin hazırlamaktan öteye gitmiyor.

    Bahsedilen yeni nesiller, bu sorunlar üzerinden geçerek düzeltmeye çalışacaksa, öyle bir eğitimin altyapısıyla insanın doğasından gelen karar verme zaafiyetlerini kapatabilecekse gerçek anlamda değişim olacaktır.

    Beğen

    1. Şeker, kızartma, un etkisini es geçmeyin lutfen. ‘ Oĺü market yiyecekleri’ ile beslenenler canlı gibi olmazlar, ancak bence insanlık yakın dönemde müthiş bir evreye giriyor, barış devri. Savaslar/Barislar tarihinden barış tarihine. En büyük etken ‘internet’. Ve internetin verdiği ‘kendini ifade etme’ fırsatı. Yukarıda saymış olduğunuz olumsuzluklar hızla dengeye gelecek ve müthiş gençleri görüyoruz, göreceğiz. Egitim tamamen ve çok hızla degisecek. Ben de sizinle aynı yaşlardayim, ve cok az sabredin. Müthiş empati yetenekleri olan bu insanlari lütfen seyredin. Neler neler yapacaklar. Saygılarımla.

      Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s