Yakın Tarihin Muhasebesi – II

İzmir’in kurtuluşu, İstiklal Savaşı’nın en büyük motivasyonu idi. Halide Edip Adıvar’ın Ateşten Gömlek romanı İzmir tutkusunu en iyi anlatan eserlerden biridir. 26 Ağustos’ta başlayan Büyük Taarruz’un 9 Eylül’de İzmir’in kurtuluşu ile bittiği kabul edilir. Bir anlamda İstiklal Savaşı da İzmir’de sona ermiştir. 

Neden İstanbul değil de İzmir?

İstiklal Savaşı’na büyük motivasyon taşıyan infialin nedeni, İzmir’in 15 Mayıs 1919 günü Yunan ordusu tarafından işgal edilmiş olmasıydı. Bu işgalin yarattığı infial nedeniyle kuvayı milliye çete direnişi İzmir’in işgali ile başlamıştır. Ancak sadece İzmir değil, yurdun dört bir yanı işgal edilmişti ve İstanbul da işgal altındaydı. O halde neden (örneğin) İstanbul değil de İzmir?

Mustafa Kemal’in İstiklal Savaşı sonrasında kurmayı düşündüğü cumhuriyet için İzmir, İstanbul’a göre çok daha yaşamsal bir kentti. İstanbul yüzyıllardır saltanatın başkentiydi, ancak laik bir toplumun ortaya çıkışı bakımından İzmir olmazsa olmaz şehirlerin başında geliyordu. Osmanlı’nın dünyaya açık ve dünya kültürü ile temas halinde olan kentlerinden Selanik ve Beyrut kaybedilmiş, İskenderun kaybedilmek üzere idi. İzmir’le beraber bu dört kent Osmanlı Türkiye’sinin kapitalizm sonrası en önemli dört kenti haline gelmişti. İzmir’i kurtaramayan bir İstiklal Savaşı belki başarılı bir askeri zafer olurdu, ancak savaş sonrası kurulmak istenen modern Türkiye Cumhuriyetinin yaşama şansı çok azalırdı.

Misak-ı Milli’ye dahil olan ve Atatürk’ün ölmeden önce İsmet İnönü’ye ülke topraklarına katılmasını miras ettiği söylenen Musul ve Kerkük’ün petrol kapitalizmi döneminde ekonomik olarak anlamlı ve önemli olduğunu, ancak modern ve laik bir toplum projesi bakımından o gün de bugün de bir öneminin olmadığını düşünüyorum.

İzmir’in kurtuluşu İstiklal Savaşı’nın en büyük kazanımı olmuştu, İstanbul’un kurtuluşu ise Lozan Anlaşması ile gerçekleşti ve büyük bir zafer olarak kutlanmadı. İstanbul modern bir toplumun inşası bakımından o gün de önemli değildi, bugün de önemli değil. Bu konudaki fikirlerimi üçüncü bölümde yazacağım.

İzmir önemliydi. Daha İstanbul’un kurtuluşu bile beklenmeden toplanan İzmir İktisat Kongresi, hatta Atatürk’ün Latife Hanım’la stratejik evliliği bile İzmir’e atfedilen önemin bir sonucuydu. İzmir sadece askeri olarak değil, ticari, ekonomik ve kültürel olarak da kazanılmalıydı.

Ancak tarihin garip bir tecellisi sonucu, Mustafa Kemal Atatürk’e suikast girişimi İzmir’de düzenlediği gibi, 2. Dünya Savaşı sonrasında Cumhuriyet’in devrimci çizgisindeki en önemli sapma da İzmir kökenli (zengin) bir ailenin temsilcisi olarak Adnan Menderes’in partisinin izlediği politikalarla oldu.

Bir önceki yazıda 1922-1945 döneminin, dünyadaki çalkantılar, vahşet ve yıkımın aksine, Türkiye için sakin bir dönem olduğunu yazmıştım. Her şeye rağmen bu dönem çalkantılarla doluydu; genç cumhuriyet ve lider kadrosu iktidar gücünü eline tam geçirememişti. Yoğun bir iktidar mücadelesi içinde ayaklanmalar, ihanetler, suikast girişimleri oldu. Genç cumhuriyet yönetimi siyasal iktidar gücünü sağlamanın yanında, dünyada patlak veren ekonomik krizle baş etmek ve Avrupa’da yükselen faşizmin etkilerinden de sakınmak zorunda kaldı. Dünya çok ağır bir ekonomik krizin içinden geçiyordu, dünya ticareti neredeyse çökmüştü, Avrupa’da otoriter rejimler güçleniyor, ırkçılık ve faşizmle beraber yeni bir dünya savaşının temelleri atılıyordu.

Genç Türkiye Cumhuriyeti bu dönemde pek çok sorunu çözmek zorundaydı: Geri iktisadi yapı değiştirilmeli, modern bir toplumun temelleri atılmalı, uluslaşma tamamlanmalı ve yüzyılların padişah kullarından modern cumhuriyet yurttaşları yaratılmalıydı. Bu hedefler doğrultusunda atılan adımların çoğu, dönemin imkanları göz önüne alındığında, başarılı oldu. 1945’e gelene kadar hem Avrupa’daki savaşın yıkımından (olabildiğince) uzak duruldu, hem de uzun yıllar süren insan gücü kaybı, önemli ölçüde telafi edildi; telafi edilmekle kalmadı, modern bir toplumun yaratılması yolunda pek çok kurumun da temeli atıldı.

Yalçın Küçük’ün Türkiye Üzerine Tezleri‘nde, 2. Dünya Savaşı biter bitmez Türkiye’nin yeni bir savaşı arzuladığı ve Sovyet tehlikesini abartarak kendisine Batı dünyası içinde yer bulmaya çalıştığı iddia edilir. Küçük’e göre Sovyetler Birliği’nin Kars ve Ardahan’ı talep etmesi ve Boğazlar’ın denetiminin kendilerine devredilmesi iddiaları temelsizdir.

2. Dünya Savaşı boyunca yaşanan ekonomik durgunluk, ülkede CHP yönetimine karşı tepkilere neden olmuş, parti içinde filizlenen muhalefet sayısal zayıflığına karşın ciddi bir itiraz potansiyeli doğurmuştu.

1945’de henüz Almanya teslim olmadan Yalta Konferansı toplanmış, dünyada yeni bir statüko oluşmaya başlamıştı. Kısa bir süre sonra Berlin’in düşüşü ile Almanya teslim olmuş, iki nükleer bomba Japonya’yı da teslim olmaya zorlamıştı. Türkiye savaş sonrası dünyasında “unutulmamak” istiyordu. Sovyetler Birliği 2. Dünya Savaşı’nın en büyük galiplerinden biriydi ve Doğu Avrupa büyük bir hızla Sovyetler Birliği’ne müttefik, sosyalist rejimlerin yönetimine geçiyordu. ABD, Avrupa’da Sovyet yayılmasını durdurmak ve çöken Avrupa ekonomilerini ayağa kaldırmak üzere Marshall Yardımı ve Truman Doktrini’ni uygulamaya sokmuştu. Bununla da yetinmemiş, savaş sonrasının barışçı havasına keskin bir şekilde son vermiş, Soğuk Savaş politikasını uygulamaya başlayarak dünyayı yeni bir politik gerilim iklimine sokmuştu. Soğuk Savaş’ın ilk uygulamaları, ABD içinde senatör McCarthy öncülüğünde başlatılan komünist avı ile yürürlüğe konmuştu.

Savaş sonrasının jeopolitiğinde Türkiye önemli bir ülke değildi; Avrupa’nın “kenarında” sanayileşmesini ve modernleşmesini tamamlayamamış, 20 yıllık büyük çabalara rağmen önemli bir siyasal güce dönüşememiş, kendi içinde yükselen ticaret burjuvazisinin baskısı altında, en önemli hedeflerinden biri olan toprak reformunu gerçekleştirememiş, ortaçağdan kalma sınıfsal ve ideolojik ilişkileri tasfiye edememiş bir ülke konumundaydı. Türkiye’de palazlanan ticaret burjuvası dünyada yeniden dağıtılacak zenginlikten pay almak istiyordu; ülkeyi yönetmekte olan asker-bürokratlar ise Doğu Avrupa’ya yayılan sovyet etkisinden ve sosyalizmden büyük korku duyuyorlardı. İstiklal Savaşı’nın kazanılmasında verdiği askeri ve lojistik destekle önemli roller oynayan Sovyetler Birliği’nin şeytanlaştırılması bu döneme rastlar. Türkiye’nin asker-bürokrat yönetici eliti, ticaret burjuvası ve toprak reformuna karşı şiddetli bir muhalefet yürüten büyük toprak / çiftlik sahipleri anti-komünizm ve anti-sovyetizm ortak paydasında buluşurlar. Marshall Yardımı’ndan yararlanabilmek en önemli (ve kestirme) kurtuluş yolu olarak görülür.

Devletin yeni ideolojik pozisyonuna uygun olarak çağdaş ve eğitimli bir toplumun oluşmasında en önemli rolleri oynayan (ve oynayacak olan) Köy Enstitüleri bu dönemde kapatılır. Toprak reformundan vazgeçilir. İmam Hatipler açılır.

CHP’nin içinde klikleştikten sonra partiden ayrılarak kurulan Demokrat Parti, CHP döneminde başlayan bu uygulamaları daha da ileri götürür.

Türkiye hızla Soğuk Savaş’ın Batı blokunun uzak karakoluna dönüşür.

Ancak hiçbir sosyal sistem mutlak değildir ve kendi içinde yıkıcı çelişkiler taşımaktadır. Çok partili sisteme geçen ve Batı blokunun parçası olma yolunda ciddi adımlar atan Türkiye’nin resmi ideolojik dönüşümü karşı tepkileri yaratmakta gecikmez. 1950’lerin sonunda otoriterleşen Demokrat Parti yönetimine karşı, 1960’ların sonunda da sisteme karşı çok ciddi ve sert bir öğrenci muhalefeti yükselir. Öğrenci muhalefeti 1970’lerde kitleselleşir ve çok güçlü bir sol muhalefet dalgasına dönüşür. Bu dönemde artan siyasal rekabet ve yükselen kitlesel muhalefeti durdurmak üzere peş peşe askeri darbeler gelir. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 askeri darbeleri Türkiye’de çok sert ve hukuksuz uygulamalara yol açar. Yükselen kitlesel muhalefet bu iki darbenin yarattığı otoriterlikle ezilir.

Bu dönemde yaşananlar sadece Türkiye’ye özgü de değildir. Soğuk Savaş’ın iki süper gücü, kendi “arka bahçelerinde” yükselen muhalefeti ezmek için çok sert tedbirler alır ve darbeler yapmaktan çekinmezler: İran’dan Yunanistan’a, Latin Amerika’dan Orta Amerika’ya askeri darbelerle meşru rejimler düşürülür, yerlerine cunta yönetimleri, monarşiler, faşist yönetimler kurulur.  Benzer şekilde Sovyetler Birliği, Macaristan’da, Çekoslavakya’da, Afganistan’da yükselen muhalefeti tanklarla ezer ve yerlerine kendisine sadık yönetimler getirir.

Yaklaşık yarım yüzyıl sonra yoksullukla, geri kalmışlıkla, yolsuzluklarla, otoriterlikle mücadele eden ülkelerin hepsi, bu “arka bahçe” ülkeleridir.

12 Eylül 1980 sonrası ayrı bir hikayedir. Darbeden sonra 650 bin kişi göz altına alınır, 1 milyon 680 bin kişi fişlenir, açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılanır, 30 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atılır, 14 bin kişi vatandaşlıktan çıkartılır, 937 film sakıncalı bulunduğu için yasaklanır, 23 binden fazla derneğin faaliyeti durdurulur, binlerce öğretmen, öğretim üyesi okullardan atılır, binlerce devlet görevlisi sürülür. Türkiye’nin sosyal gelişimi ve ikinci aydınlanması kanlı bir şekilde ezilir.

Sonrası, sürekli ekonomik ve siyasal krizler ve laik modern Türkiye Cumhuriyeti’nin çöküş dönemidir.

Üçüncü yazıda gelecekte neler olabileceğine dair fikirlerimi yazacağım.

Yakın Tarihin Muhasebesi – III

Reklamlar

One thought on “Yakın Tarihin Muhasebesi – II”

  1. Merhabalar,
    Yakın tarihin kısa bir özeti şeklindeki yazınızın gelecek en önemli kurgularından biriside köy enstitülerinin başarıya ulaşmış senaryosu olabilir mi? Bazen oturup düşünürüm eğer köy enstitüleri amaçlarına ulaşsaydı şuan nasıl bir Türkiyede yaşardık diye
    Sevgi ve saygılarımla

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s