Yakın Tarihin Muhasebesi – III

İlk Muhasebe yazısında 1919-1922 döneminin bambaşka gelişmelere sahne olması durumunda Türkiye’nin sonraki yıllarının neye benzeyebileceğini tartışmıştım. Bir alternatif tarih de 1945 sonrası için kurgulamayı deneyelim:

2020 yılına yaklaşıldığında Türkiye dünyanın en gelişmiş beş ekonomisinden biri konumundadır; dünya pazarlarında yarışan sayısız markanın sahibidir ve bu markaların fikri ve fiziki üretimi konusunda istihdam edilen yüz binlerce üretken emek Türkiye’nin dört yanına yayılmıştır. 1945 yılında, ikinci dünya savaşının bitişini takip eden dönemde Türkiye, ABD ve SSCB’nin başını çektiği Batı-Doğu rekabetinde tarafsız kalmayı seçmiş, akıllıca uyguladığı diplomasi sayesinde her iki blokla da barışçı ve dostane ilişkiler kurarak 18. ve 19. yüzyılda Batı Uygarlığı ile açılan farkı kapatma yönünde adımlar atmıştır. Bir taraftan SSCB ile, hemen güneyinde yer alan kalabalık nüfuslu bir ülke olarak bir “uzak karakol” olmayacağı ve barışçı politikalar izleneceğine temin edilerek, diğer taraftan savaş sonrası yeniden yapılandırılan dünyanın ve Avrupa’nın temellerini oluşturan kurumların kuruluşunda öncü rol izlenerek Batı ile yoğun kültürel ilişkiler kurulmuştur. Orta ve uzun vadeli planlı kalkınma politikaları izlenerek köylülük (serbest piyasa kapitalizminin yozlaştırıcı, yoksullaştırıcı, vahşi sonuçlarından uzak durularak) tasfiye edilmiş ve ülke genelinde dengeli ve eşit bir kalkınma modeli oluşturulmuştur. Ülkenin (özellikle doğusunda) yaygın olan feodal yapı etkin politikalar izlenerek ortadan kaldırılmış, her bir coğrafi ve kültürel bölgede cazibe merkezine dönüşerek gelişmiş ve uygar kentler inşa edilmiştir. Böylece nüfus, ülke coğrafyasına dengeli biçimde dağılmış, bilimsel araştırmalar temelinde yönlendirilen kent ekonomileri sayesinde yarım yüzyıl içinde her bir bölgenin yoğun sanayi, kültür ve turizm merkezlerine dönüşmesi sağlanmıştır. Avrupa’dan farklı olarak tarihsel soyluluğa ve kapitalist birikim modellerine dayalı mülkiyetin olmamasının avantajı iyi kullanılmış, 21. yüzyılın başında pek çok ülke gelir adaletsizlikleri ile boğuşurken, Türkiye çok güçlü bir orta sınıf ekonomisine dayandığı için gelir dengesizlikleri oluşmamıştır. 20. yüzyılın başındaki devrimler sayesinde elde edilen avantaj iyi kullanılmış, demokratik kurumlar ve demokrasi kültürü kökleşmiştir. Batı ve Doğu Blok’una eşit mesafede ve barışçı politikalar izlenmesi sayesinde Soğuk Savaş döneminde pek çok ülke kaynaklarını silahlanmaya yatırırken, Türkiye savunma harcamalarını küçültmüş, bütün enerjisini kalkınmaya vermiştir. Türkiye sağlıktan eğitime, sanayi üretiminden hizmetlere dünyanın en gelişmiş ülkeleri arasında başa güreşmekte ve bereketli coğrafyasının da avantajını iyi kullanmış olması sayesinde (doğal) tarımsal ürünlerin üretilmesinde dünya birinciliği için yarışmaktadır. 2020’lere yaklaşırken Türkiye’nin gündemi, küresel ısınma konusunda projeler geliştiren üniversitelerindeki fikir üretimi, depresyon, obezite ve kanser konusunda çözüm önerileri, 21. yüzyılın sığlaşan ve piyasalaşan dünyasında kültürel çöküşe alternatif bir model olarak yoğun kültürel etkinlikler ve dünya barışının korunması yönünde üstlendiği öncü roldür.

Hayali bile güzel, ama tarih bu yönde akmadı.

Tarihin bu yöndeki akışı asla hayal değildi. İlk muhasebe yazısında da belirttiğim üzere; II. Dünya Savaşı biterken başta Avrupa olmak üzere, dünya ekonomileri çökmüş, kentler yıkılmış, insan gücü yitirilmiş, sermaye olağanüstü boyutlarda zararla kaybolmuştu. Otoriter yönetimlerin yarattığı baskı ortamı, büyük bir beyin göçüne neden olmaktaydı ve genç Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversiteleri de bu beyin göçünden payını almaktaydı. 1950’lerden sonra gelişecek roket, televizyon, iletişim gibi sektörlerdeki teknolojik gelişmenin temelini, Avrupa’nın otoriter rejimlerinden kaçan bu bilim insanları atmaktaydı ve Türkiye cazibe merkezlerinden biri konumundaydı. 1920’lerdeki devrimci adımlar sayesinde Türkiye Cumhuriyeti medeni kanunla yönetilmekteydi ve laik, demokratik bir toplumun temelleri atılmış olduğu için, Türkiye, savaş sonrası yaşanacak demokratik kültüre en fazla yatkınlık gösteren ülkelerden biri konumundaydı. 60 milyon civarında insanın yaşamını yitirdiği 2. Dünya Savaşı yeryüzünde savaşlara ve fiziki şiddete yönelik büyük bir öfkeye neden olduğu için, Türkiye, “Ülkede Barış, Dünyada Barış” ilkesine göre hareket eden bir ülke olarak ciddi prestije sahipti; savunma sanayine, askerliğe, silahlara para yatırması için hiçbir neden yoktu; dahası Kurtuluş Savaşı’ndan beri iyi ilişkiler içinde olduğu savaş yorgunu SSCB ile 20 sene boyunca yetiştirdiği çağdaş diplomatlar sayesinde ilişkilerini daha da geliştirebilecek durumdaydı. Özetle, her şey Türkiye’nin lehineydi.

Ancak Türkiye bu tarihsel rotayı izlemek yerine, “kestirme” yolu seçmiş, SSCB’ne karşı Soğuk Savaş başlatan ABD’nin Marshall yardımından yararlanabilmek için Batı Bloku’nun uzak karakolu olmayı tercih etmişti. Uzak Karakol olmanın bedeli, aydınlanmacı, kamucu, barışçı politikalardan vazgeçmek, SSCB’ne karşı Soğuk Savaş ideolojisine uygun olarak konumlanmaktı. Bu konumlanmanın gereği, modernist, aydınlanmacı eğitimden, kent kültürüne dayalı sosyal politikalardan, (kısmen de olsa) laiklikten, Avrupa’yı yeniden ayağa kaldıran refah devletinden vazgeçmekti. Türkiye’nin seçtiği yol bu oldu; 1960’larda yükselen ve 1970’lerin ortalarında zirveye ulaşan toplumsal dalga da 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbeleri ile ezilince, 1980’lerin neo-liberal dünyasında Türkiye, ekonomisini, kör topal yaşatmaya çalıştığı parlamenter demokrasisini, bağımsız yargısını ve insan kaynaklarını önemli ölçüde yitirdi. 2020’ye iki kala, Türkiye bütün uygarlık kriterlerinde üçüncü lige düşmüş bir ülke.

Bundan sonraki tarihsel rota ne olabilir?

1945-1980 dönemi, SSCB’nin dünya politikasındaki büyük ağırlığının da sayesinde yeryüzünde refah devleti ve sosyal politikaların altın çağı idi. Bu 35 yıllık dönemi, sermayenin altın çağı olan neo-liberalizm dönemi izledi. Bu 35 yıllık ikinci dönem, 2008 krizi ve sonrasındaki sarsıntılarla sona ermek üzere. Türkiye, neo-liberalizm dönemine 12 Eylül faşizmi ile girdi ve sonraki 35 yılda hızlı piyasalaşma, finansallaşma ve kamunun tasfiyesi döneminde geçmiş 60 yılda elde ettiği kazanımların tümüne yakınını kaybetti. Türkiye’nin 21. yüzyılın ağır sorunları ile baş etme olanakları iyice azaldı.

21. yüzyılın en önemli dört sorunu, iklim değişimi (1), yapay zekanın yaygınlaşması sonucu yaşanacak sosyal ve ekonomik sarsıntılar (2) , 21. yüzyılın başında çok ağır finansal krizlere neden olan borç sorunu (3) ve ciddi bir isyan ve devrim dalgasına neden olması muhtemel aşırı eşitsizlik tablosu (4). Birbirini besleyen bu dört sorun, 21. yüzyılda ağır bir kriz döneminden geçen ve pek çok uygarlık kriterine göre meşruiyetini yitiren kapitalizmin sonucu. Ancak kapitalizmin ortadan kalkması, yukarıda sıralanan sorunların da ortadan kalkması anlamına gelmiyor; hatta tam tersine, kapitalizmin ortadan kalkması bu sorunları daha da ağırlaştırabilir, yeryüzü bugüne kadar hiç yaşamadığı ölçüde bir despotizm, oligarşik rejimler, savaş çıkmazına sürüklenebilir. (Ayrı bir yazının konusu). Türkiye çok ciddi krizlerin ve yıkımların yaşanması muhtemel bu döneme büyük dezavantajlarla giriyor:

i) Türkiye nüfusunun dörtte birinden fazlası İstanbul ve bu kentin etrafında Tekirdağ’dan İzmit, Sakarya, Bursa ve Yalova kentlerini de kapsayacak şekilde konuşlanmış dev şehirler ağında yaşıyor. Bu bölge, önümüzdeki yıllarda yaşanacak büyük bir deprem riski ile karşı karşıya. Deprem vurduğunda, bu bölgede yaşanacak yıkımın boyutları çok büyük ölçüde olacak. Hem can kaybı, hem de yitirilecek parasal kayıpların ülkenin bağımsızlığını kaybedebileceği boyutlara ulaşabileceğini düşünen bilim insanları var. Piyasanın çıkarlarına göre yaşanan hormonlu büyüme, bu kentler ağını sadece bir doğal afete, ya da iklim değişimi ile beraber yaşanacak afetler serisine maruz kalma riski ile karşı karşıya bırakmıyor, aynı zamanda çarpık kentleşme bu kentlerde uygar bir yaşamı da mümkün kılmıyor. İstanbul’un nüfusu 20. yüzyılın başında 1 milyondu. Sonraki yıllarda nüfus azaldı ve 1935’de 740 bine kadar geriledi. 1950’lerden sonra kent hızla göç aldı ve nüfus 1960’da 1,5 milyona, 1980 yılında 2,8 milyona yükseldi. 1990’da 6,6, 2000’de 8,8 ve 2010’da 13 milyona tırmanan nüfus bugün 15 milyon düzeyinde. 50 sene içinde nüfusu on kat artan bir kentin kültürünü, uygarlık değerlerini koruması, sağlıklı bir yaşama uygun altyapı oluşturması mümkün değildi; İstanbul’da da mümkün olmadı. Bugün İstanbul (her anlamda) tarihsel önemini yitirmiş zombi bir kenttir. Çok büyük ve (muhtemelen çözümsüz) sorunlarla yüz yüzedir ve 21. yüzyılın ağır gündemini taşıma imkanlarına sahip değildir.

Türkiye’nin İstanbul’a alternatif olabilecek (sadece) iki kenti var: Ankara ve İzmir. Bu iki kent, kötü kentleşme, kültürel kimlik kaybı gibi sorunlarla yüz yüze olsa da, her şeye rağmen kozmopolit kültüre sahip; ancak Türkiye’yi dünya ölçeğinde iddialı bir ülke yapmaya yetmez. Bu iki kent haricindekiler ise belli özellikleriyle öne çıksalar da, uluslararası ölçekte önemsiz kentler.

ii) 21. yüzyılın en önemli sorunlarından biri iklim değişimi ve gıda güvenliği olacak. Tarımını kendi elleriyle öldürmüş ve tarım nüfusunu kent varoşlarına yığarak yozlaştırmış Türkiye bu konuda da dezavantajlı. Tarımsal ürün ithalatı bugünü kurtarır, ya yarını?

iii) 1980-20?? dönemi sermaye çağı idi; bu dönem henüz sona ermiş değil. Ancak sermaye gitgide önemini yitiriyor. Dünya nüfusunun çok küçük bir yüzdesine, devasa ölçüde yığılmış olan sermayenin, toplumsal işlevi yok. Bu sermaye yeryüzünün bir coğrafyasından başka bir coğrafyasına ışık hızıyla aktarılabiliyor ve korunmaya çalışılıyor. Sermaye korunmaya çalışılırken finansal balonlar birbirini izliyor. Görünen o ki, 21. yüzyıl büyük bir sermaye yıkım çağı olacak. Anlamını ve toplumsal işlevini yitirmiş olan her şey gibi sermaye de tarihe karışacak. Türkiye sermaye birikiminde çok geç kalmış bir ülke. Kapitalizmin doğuş yıllarını uzaktan izlemiş, kapitalizmin atılım çağını despotik bir sultanlığın hastalık dönemi ile geçirmiş, kapitalizmin ilk yıkım döneminde birikim oluşturmaya çalışmış, sonra kapitalist blokun uzak karakolu rolü oynamış, kapitalizmin ikinci atılım çağında da bir yüzyılda biriktirdiklerinin hepsini çarçur etmiş. Yunanistan’ın sınırlı sermayesi, 2010 Avrupa borç krizinde Yunanistan ağır bir krizin içine sürüklendiğinde göz açıp kapayıncaya kadar ülkeyi terk etmişti; Türkiye’nin (pek çoğu kişisel servetlerde billurlaşan) sermayesi olası bir ekonomik/finansal çöküntüde ne yapar acaba? Bir ikinci soru da şu: Bir yüzyıl boyunca tek bir dünya markası yaratamamış bu sermaye 21. yüzyılda sermaye önemini yitirirken uygarlığa, insanlığa ve ülkeye bir katkıda bulunabilir mi?

iv) Sermayenin önemini yitireceği 21. yüzyılda bilgi ağları, bilgi bankaları, bilgi teknolojileri ve (benim sermaye çağına özgü bir öykünme olarak gördüğüm ve içinin bambaşka türlü doldurulması gerektiğini düşündüğüm) insan sermayesi öne çıkarken, kendi okullarını niteliksizleştiren, eğitim kalitesi hızla düşen, (evrim gibi) en temel bilimsel bilgilerin dışlandığı ve hurafelerle doldurulmuş bir eğitim sistemi ile Türkiye hangi ligde yarışır?

v) Yukarıdaki maddeye paralel olarak, son yıllarda hızlanan bir tempoda beyin göçü veren ülke çok kısa bir zaman içinde kültürel anlamda çölleşme riski ile karşı karşıya. Bu çölleşmenin tek nedeni eğitim kurumlarının kalitesizleşmesi de değil; genel olarak Türkiye, yeryüzü insanları için cazibesini yitiriyor. Kimliğini yitirmiş, dinsel kimliğe göre yeniden yapılandırılmış, kuralsızlığın egemen olduğu cadde ve sokaklar kozmopolit kültüre kapalıdır. Kozmopolit olmayan toplumlar kültür, bilgi ve teknoloji üretemezler. Demokrasiden ve hukuktan uzaklaşma, beyin göçünün ikinci önemli nedenidir. Düşünen hiçbir beyin, kendi kaderini hukuksuzluğa, kuralsızlığa kurban etmek istemez. Beyin göçünün üçüncü ve en önemli nedeni de var olan çöküntüye alternatif görememesidir. Türkiye bugün dünya yurttaşı olmak isteyen, bilgi, kültür ve teknoloji üretme arzusundaki beyinler için alternatif bir dünya tasarımı bile oluşturamayan bir ülkedir.

1945 yılında, 2. Dünya Savaşı biter ve yeni bir dünya kurulurken, o yıllarda henüz palazlanmakta olan ticaret burjuvazisinin kestirme zenginleşme baskısına direnemeyerek Batı’nın uzak karakolu olmayı seçen Türkiye’nin yarım yüzyılı aşan yolculuğunun bugün gelip dayandığı nokta bu. Bu manzara değişmediği sürece bir sonraki (35 yıllık) döngüde Türkiye’nin düze çıkma umudu azalıyor. Yeryüzünde çok parlak devirler yaşamış, ancak zamanla önemsizleşerek dünyanın “kenarında” çağın dışına atılmış sayısız ülke ve toplum var; Türkiye’nin bunlardan biri olmaması için hiçbir neden yok. Mevcut gidişatla Türkiye en iyi ihtimalle Afrika’nın yarı-sömürge ülkelerinden biri, ya da Orta Asya’nın despotik, yoksul ve geri ülkelerinden biri gibi olur.  21. yüzyılda bütün ülkeler, düşünen, üreten ve katma değeri yüksek beyinler için birer cazibe merkezi olmak ve bu beyinleri cezbetmek gibi bir yarışın içinde olacaktır. Bu yarış şimdiden başladı bile.

Ülkeler yeryüzündeki beyinler için cazibe yaratmak için, sadece yüksek düzeyde kazançlar ve (bazen) hatırı sayılır servetler teklif etmekle kalmıyor, onlara iyi ve sağlıklı bir çevre, zengin bir kültürel ortam ve hayallerini, arzularını gerçekleştirebilmeleri için yaygın bir özgürlük ortamı da sunmaya çalışıyorlar. Türkiye ise izlediği mevcut politikalar ile sahip olduğu çok zengin ve güçlü beyinleri kaçırmak için neredeyse elinden geleni yapıyor.

Senelerce Türkiye’nin “öneminden” bahsedildi. Türkiye’nin “önemi” taşından toprağından, “jeopolitik öneminden” gelmiyor. Türkiye’nin önemi, 200 yıllık aydınlanma ve 100 yıla yakın cumhuriyet deneyiminin sayesinde sahip olduğu güçlü insan kaynaklarından geliyor. Tıptan mühendisliğe, bankacılıktan turizme, kültür üretiminden yayıncılığa Türkiye’nin çok güçlü bir insan (ve bilgi) birikimi var. Bu birikim 200 yılda, sayısız badire atlatıldıktan, sayısız insani ve toplumsal kriz yaşandıktan sonra ve çok yoğun bir toplumsal mücadele tarihi içinde oluştu. Pek çok ülke bu insan birikimine sahip olmak için pek çok şeyini vermeye hazır. Körfez ülkelerinin çoğu, bu birikim için bir cazibe merkezi olmaya çalışıyor; çünkü böyle bir insan malzemesi yok. Kanada, Avustralya, dezavantajlı coğrafyalarına rağmen, yeryüzündeki beyinleri çekebilmek için sayısız cazibe yaratmaya çalışıyor. Avrupa’nın ana ülkeleri bile, (özellikle Avrupa Birliği’ne sonradan katılan eski Doğu Blokunun sosyalist disiplinle yetişmiş insanları için) cazibe merkezi olma çabası içinde; çünkü parasal büyüklüklerle ifade edilen sermayenin çağı kapanıyor; bilgi üretiminin en önemli değer kabul edileceği bir çağ başlıyor. Bu çağda “biriktirilmiş” servetin,  bir finansal enstrümandan diğerine taşınarak korunmaya çalışılan varlıkların bir anlamı olmayacak. 21. yüzyılda insanlığın  yüz yüze olduğu (artık varlık/yokluk sorunu haline dönüşen) sorunlara çare üretemeyen hiçbir kaynağın yararı (ve anlamı) yok.

Türkiye’nin 1945’de önüne gelen fırsat, belki de iyi yetişmiş ve deneyimli insan kaynağına sahip olmamasından kaynaklanıyordu. Uzun yıllar süren savaşlarda insan kaynakları yok olmuş, var olan iyi yetişmiş gayrı müslim kaynak da, uluslaşma sürecinin sancıları içinde yitirilmişti. 1945 senesi, yitirilen bu kaynakların yerine konması için çok yakın bir tarihti. 70 sene sonra bugün bu kez Türkiye’nin iyi yetişmiş bir insan kaynağı var, ancak uluslararası konjonktür lehine değil. Türkiye’nin bugünlerde hırpalanan, yozlaştırılan köklü liselerine, ODTÜ, Boğaziçi, İTÜ gibi devlet üniversitelerine sahip olmak için pek çok şeyini vermeye dünden razı sayısız ülke var.

20. yüzyılın başında savaşlarda ve uluslaşma sürecinde yitirilen insan malzemesinin bedeli çok ağır oldu. Daha sonraki dönemlerde insan malzemesi defalarca “telef edildi”. 21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye insan kaynaklarını yeniden “telef ederse”, bir daha toparlanma imkanı olmayabilir.

Bugünkü karanlık tabloda bile, yazının başında anlatılana benzer bir toplum olma düşünü yaşatan on binlerce insan var. Bu düşü gerçekleştirmek ya da sıradan Afrika ülkelerinin yarıştığı bir ligde 21. yüzyılı da ıskalamak… Türkiye’nin önündeki seçenekler bunlar.

Benim aklım ve gönlüm bu düşün gerçekleşeceğini öngören gelecek senaryolarından yana…

Çok zor ama imkansız değil…

Yakın Tarihin Muhasebesi – IV

Reklamlar

1 thought on “Yakın Tarihin Muhasebesi – III”

  1. Sayın Şengöz,
    Kaçırılmış bir gelecek düşü ile başlayan yazınız, çok önemli tespit ve sorunlar ile sürüyor.
    Neo-liberal politikalara geçiş için verdiğiniz tarih olan 80 öncesinde de, 68 kuşağının yok edilmesi süreci var.
    Türkiye’nin Marshall yardımı ile başlayan Atlantik kuşağı ittifakı, Türk modeli oluşturarak, islam coğrafyası için hedef / model yaratma çabaları içinde, ne deve ne de kuş olabilen tuhaf modellerin deneme süreci de oldu.
    Nihayetinde, aynı ittifak tarafından desteklenen bir tek parti hükümeti bu günlere geldik.
    Gençlerimizden umutlu, onlar adına kaygılı olsak da, engel olamadığımız bu karanlık tablodan kurtulmak için elimizden geleni yapacağız elbette …

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s