Yakın Tarihin Muhasebesi – IV

Ulus1948

1950’lerin başında Türkiye yaklaşık 21 milyon insanın yaşadığı, Batı ölçeğinde gelişmemiş, ancak kendi doğusu dikkate alındığında büyük bir gelişme ve modernleşme potansiyeline sahip bir ülke idi. Nüfusun yaklaşık 5 milyonluk %25’i il ve ilçelerde, yaklaşık 15 milyonluk %75’i ise belde ve köylerde yaşıyordu. İstanbul ve Ankara 1 milyon civarında nüfuslara sahip iki büyük kentti. Üçüncü büyük kent İzmir’de 750 bin civarında insan yaşıyordu. Bu üç büyük nüfuslu kenti takip eden diğer bütün kentsel yerleşimlerin nüfusu 250 binle 500 bin arasında değişiyordu.

Demografi1

Türkiye nüfusunun yaklaşık üçte ikisi 30 yaş altında idi. 55 yaş üstü nüfus, toplamın sadece %9’unu oluşturuyordu. Doğumda ortalama yaşam beklentisi erkeklerde 40, kadınlarda 42 civarında idi. Buna karşılık 6 üzeri doğurganlık oranı, ciddi bir nüfus artışının habercisiydi.

Demografi3

Yeni bir dünya düzeni kurulurken Türkiye’nin demografisi kabaca böyleydi. 10. yıl marşında “On yılda on beş milyon genç yarattık her yaştan” deniyor. Genç Türkiye Cumhuriyeti 1930’ların başında toplam nüfusu 15 milyona çıkartmış olmayı bir başarı kabul ediyordu. Bu, yersiz bir övünme değildi; çünkü 1920’lerin dünyasında gerçekten de en önemli başarı kriteri nüfusu kıtlıktan koruyabilmekti; komşumuz Sovyetler Birliği 1921-22 kıtlığında yaklaşık beş milyon yurttaşını kaybetmişti. Türkiye’de cumhuriyetin onuncu yılının kutlandığı 1933 yılında Sovyet Ukraynasında yaşanan kıtlıkta yedi milyon, Sovyet Kazakistanında yaşanan kıtlıkta iki milyonun üzerinde nüfus yitirilmişti.

Tophane1959İki dünya savaşı arasındaki dönem, bütün dünyada sağ kalmanın başarı sayıldığı bir tarih kesitiydi.

Türkiye yavaş ancak istikrarlı bir şekilde büyüyor, 20. yüzyılın ikinci yarısında yükselecek dalgaları göğüsleyecek genç nesilleri yetiştirmeye çalışıyordu. 1950’lerin kentleri, bugünün ölçeğinde köylerden ya da kasabalardan farklı değildi. Kentlerin görkemli binaları sadece devlet binaları ve Osmanlı’dan miras kalan camiler idi. Caddelerde arabalara  tek tük rastlanıyordu, mağazalar belli semtlerde yoğunlaşmıştı, sosyal yaşam durgundu, buna karşılık kentlerin cadde ve sokakları modern giyimli kadın ve erkeklerle doluydu.

Ankara1950s-3

1950’lerin Türkiyesi, gelir dağılımının nispeten dengeli olduğu, derin gelir ve varlık uçurumları yaşanmayan bir ülkeydi. 1950-1960 döneminde Türkiye’de kişi başı milli gelir 500$ civarındaydı. Bu gelir düzeyi ile Türkiye Şili, Yunanistan, İrlanda, Japonya, Güney Afrika, Uruguay düzeylerinde ve hemen hemen tam dünya ortalamasında yer alıyordu. Ülke içinde derin gelir uçurumları olmadığı için, varlık ve gelir eşitsizliği daha çok sınıflar arası değil, bölgeler arasında söz konusu idi. Ülkenin doğusunda ve kırsal bölgelerinde yaşayanlar, batısında ve kentlerinde yaşayanlara göre biraz daha dezavantajlı idi. Ancak Türkiye bir tarım ülkesi olduğu ve hane halkı tüketiminin önemli bir kısmı da yiyeceklere ve (kısmen) giyime yoğunlaştığı için, var olan gelir eşitsizliği de büyük bir sosyal sorun olarak görünmüyordu. Yoksulluk vardı ve hemen hemen herkes aynı derecede yoksuldu. Hizmetler açısından kentlerin de köylerden (ciddi anlamda) farkı olmadığı için, göçler yaşanmıyordu.

Türkiye bütün yoksulluğuna karşın, edebiyat, sanat etkinlikleri, gazete ve dergi yayıncılığı, kitap basımı, radyo yayıncılığı gibi alanlarda çok hızlı mesafeler kaydediyor, kent ve kentli kültürü hızlı gelişiyor, 1960’larda çığ gibi büyüyecek pop kültür patlamasının zemini oluşuyordu. Türkiye doğurganlık ortalaması 6 üzerinde seyretse de, kentli aileler daha az sayıda çocuk yapıyor, bu çocukların eğitimine daha fazla önem veriyorlardı. Kırsal alanda pek çok yerde okul sayısının azlığı nedeniyle ortalama eğitim bir kaç sene ile sınırlı kalırken, kentlerde ortalama eğitim hızla artıyordu. Genç (ve yoksul) Türkiye cumhuriyeti bütün yurttaşlarına eğitimde fırsat eşitliği sunmaya çalışsa da, nüfusun sadece dörtte birini oluşturan kentli yurttaşları, diğerlerine göre bir adım önde gidiyordu. Bu %25’in de yaklaşık üçte birinin lise, kabaca onda birinin üniversite eğitiminden yararlandığını varsayarsak, daha sonraki yıllarda gelir avantajı sağlayacak %10’luk kesimin, 1950’lerde ortaya çıktığını söylemek yanlış olmasa gerek.

Kırsal alanda yaşayanlar ve kentin orta ve orta üstü düzeyde varlık sahibi yerleşik nüfusu geleneksel kültüre ve geleneksel yaşam biçimine sadıktı. Çok çocuk yapıyor, çocuklarına eğitim vermek yerine, varlık bırakmayı tercih ediyorlardı. Ancak çoğu arsa, arazi, bina gibi toprağa dayalı bu varlıklar, çok sayıda çocuğa bölünüyor, aileden miras kalan varlıklar nesilden nesle küçülüyordu. Dahası, 1950’lerden sonra sanayileşmeye başlayacak Türkiye’de toprağa dayalı varlıklar önemini yitirecekti.

Kentlerde yaşayanların çoğunun geliri ücretli emeğe dayalıydı. Orhan Kemal’in romanları, Sait Faik’in, Aziz Nesin’in öyküleri hep bu dönemin kentli çalışan sınıflarının yaşamlarını anlatır. Kentli çalışan sınıflar bir taraftan (kırsal alanda yaşayanlara göre) az sayıda çocuk yapıyorlar, diğer taraftan kent merkezlerinin kendilerine sunduğu yaygın eğitimden yararlanıyorlar, diğer taraftan da yavaş yavaş büyümekte olan kentin merkezinde ve varoşlarında küçük de olsa mülk sahibi olmaya başlıyorlardı.

1960’larda kabarmaya başlayan kentli orta sınıf kültür dalgasının temeli bu şekilde oluşurken, savaş sonrası canlanan ekonomi, özellikle büyük kentlerde iş hayatının yoğunlaşmasına neden oldu. Türkiye’nin karma ekonomiye dayalı planlı büyüme stratejisi, bütün 1950’ler ve 1960’lar boyunca sermaye biriktirmeye çalışan kapitalistlerinin baskısı altında kaldı. Türkiye kapitalist sınıfı, emeği ucuzlatarak ve kendisine en karlı gördüğü alanlarda yatırım yaparak büyümek istiyordu. Bu sermaye birikim ve büyüme stratejisi, çok zaman devletin planlı kalkınma modeline uymuyor, pek çok siyasi ve ekonomik kriz bu yüzden patlak veriyordu. Nihayetinde Türkiye, sanayi devrimini yaşamamış, Avrupa’nın bir yüzyıllık sanayileşme ve modernleşme dönemini despotik ve hasta bir sultanlığın siyasi ve ekonomik çalkantıları içinde uzaktan izlemişti. Cumhuriyet döneminde Türkiye’nin Ankaralı bürokratları, İkinci dünya savaşı ile gelen Batı ile aradaki farkı kapatma fırsatını değerlendirmeye çalışıyor, beş yıllık kalkınma planlarını ve karma ekonomiye dayalı planlı ekonomi modellerini hayata geçirmek istiyorlardı. Ancak cılız sermayeleriyle Türkiye kapitalistleri devlet tekellerinin hakim olduğu kazançlı alanların dışında kalan alanlarda büyüyemiyorlar, imalata ve tasarıma dayalı üretim modelleri geliştiremiyorlardı. Bütün 1960 ve 1970’ler bu çatışma ile geçti. “Bize plan değil, pilav lazım” sloganı, Türkiye sağının temel motivasyonuna dönüştü.

1970’lerin ortalarında Türkiye nüfusu, 1950’lere göre ikiye katlandı ve 40 milyon oldu. 1960’larda başlayan göç nedeniyle kent nüfusu %42’ye yükselmiş, belde ve köy nüfusu %58’e gerilemişti. Ancak Türkiye o tarihlerde bile köylü bir toplumdu. Aynı tarihlerde kişi başı milli gelir 1.000$’ı geçmişti. Dünya ortalaması 1500$’a yaklaşıyordu ve Türkiye Cezayir, Kıbrıs, Suriye, Irak, Peru gibi ülkelerin gelir düzeyine gerilemişti. 20 sene önceki rakiplerden Yunanistan ve İrlanda 3000$, Japonya 4600$ seviyelerine yükselmişti.

1980’lerde neo-liberalizme geçişle beraber, denetimsiz ve plansız ekonomi dönemi açıldı. 2000 yılına gelindiğinde Türkiye nüfusu 65 milyona, İstanbul nüfusu 10 milyona dayanmıştı. Kent nüfusu %65’e yükselirken, belde ve köy nüfusu %35’e geriledi.  Türkiye’de kişi başı milli gelir 4300$’a dünya ortalaması 5,500$’a yükseldi. Türkiye ile aynı milli gelir düzeyine sahip olan ülkeler Brezilya, Estonya, Macaristan, Lübnan, Malezya olmuştu. 2000 yılında eski rakiplerden Yunanistan 12.000$, İrlanda 26.000$, Japonya 38.000$ milli gelire sahipti. Türkiye, kişi başı milli gelirini büyütememekle kalmamış, aynı zamanda gelir ve varlık bölüşümünü de bozmuştu. 1960 ve 70’lerin kent kültürü hızla ortadan kalktı. Büyük şehirler, başta İstanbul olmak üzere, Anadolu’dan gelen köylü yığınlarının muhafazakar kültürüne teslim oldu. Anadolu’nun orta büyüklükteki kentlerinde modern yaşam hızla ortadan kalkmaya başladı.

21. yüzyılın ilk yıllarındaki ekonomik krizin ardından neo-liberalizm hızla yaygınlaştı. Hızlı bir özelleştirme, kamunun küçültülmesi, tarım desteklerinin kesilmesi, çalışan haklarında olağanüstü kayıplarla geçen 15 yılın sonunda, Türkiye kişi başı milli gelirde dünya ortalaması olan 10.000$ seviyesini yakaladı. Ancak bu dönemde tarımı ve hayvancılığı (neredeyse) bitti, borçlar katlandı, kent kültürü ortadan kalktı, Türkiye on yıllardır kör topal sürdürmeye çalıştığı demokrasiden, despotik bir rejime kaydı.

istanbul2017

Bugün İstanbul 20 milyona yaklaşan nüfusu ile dev bir beton yığını; hormonlu büyümesi sona ermediği için kuzey ormanları da tehdit altında ve dolu dizgin 30 milyon nüfusa doğru gidiyor. Kentin güneyinde yer alan Marmara denizinde doğal yaşam sona ermek üzere. 20 milyonluk kentte, denize girilebilecek plaj neredeyse yok, kişi başı yeşil alan resmi rakamlara göre 6,2 metrekare ve bu oran hızla azalıyor; gerçek rakamlar bunun da altında. Olası bir depremde toplanma alanları olarak belirlenen yerlerin çoğuna bina dikilmiş. Trafik sürekli tıkalı, köprülerin bir ucundan diğerine geçmek için uzun kuyrukların peşine takılıp beklemek gerekiyor. Diğer büyük şehirlerden Ankara 5, İzmir 4 milyonu aşkın nüfusları ile pek çok kentsel sorunla yüz yüze.

Türkiye demografisi 1950’den 2017’ye dramatik bir şekilde değişti.

Demografi2

2017’de Türkiye nüfusunun %22’si 50 yaş üstünde. Doğumda ortalama yaşam beklentisi 80’e yaklaşıyor ve doğurganlık oranı 2’nin altında. Nüfusun %92.3’ü il ve ilçe merkezlerinde, sadece %7.8’i belde ve köylerde yaşıyor.

1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar genç cumhuriyetin ücretsiz çağdaş ve laik eğitiminden yararlanan kentli orta sınıf, sonraki on yıllarda Türkiye üretiminin ve tüketiminin büyük bir kısmını gerçekleştirmiş, ülkenin dünya ile temasını sağlayan kesim olmuştu. Türkiye’de pasaport sahibi ve yurt dışına çıkan insan sayısı nüfusun %10’u, ulusal servetin yarısından fazlasına en zengin %1, yaklaşık dörtte üçüne en zengin %10 sahip. Ulusal gelirin yarısını en yüksek gelire sahip %20 elde ediyor.

Ve Türkiye çağdaş ve laik kamusal eğitimden vazgeçiyor, müfredatından evrimi, Karl Marx’ı, Atatürk’ü çıkartıyor, eğitimi dinselleştiriyor. Kamusal eğitim hizmeti yakın zamanda sadece imam hatip okullarından ibaret olacak gibi görünüyor.

1960 ve 70’lerde Türkiye kapitalistleri ile iyi eğitimli, Batı standartlarında emekçi haklarına sahip kentli orta sınıflara öfke ve nefretle bakan köylüler “bize plan değil, pilav gerek” sloganında birleşmişlerdi. 2020’ye gelindiğinde pilavı Türkiye kapitalistleri yedi; senelerdir kazançları katlanarak artıyor; olan köyünü, tarlasını terk ederek kente göç eden köylülere oldu: Kent kültürünü yerle bir etme pahasına milyonlarcası kent varoşlarına yığıldı. Muhafazakar yaşayış tarzları ile kente hakim oldular ve mega-köyler oluşturdular, ama ne gelirleri arttı, ne de varlıkları… Bu arada cumhuriyetten ve demokrasiden de oldular. Şimdilik önemsemiyorlar, yokluğunun ne anlama geldiğini ilk ekonomik krizde yaşayarak öğrenecekler. Tahrip edilen milli eğitim sistemi yüzünden bundan sonra fırsat eşitliği, dolayısıyla sınıf atlama umudu da yok.

İyi eğitimli kentli orta sınıf ise hızla çöken kentlerde bir süre konut ve araba sahibi olmak için gidişata ses çıkartmadı. Muhafazakar yaşam tarzı ve hızla yitirilen haklarla 21. yüzyıl vahşi Türkiye kapitalizmi üstlerine çöktükçe kaçabilen yurt dışına kaçtı. “Kaçamayanlar” için fazla bir seçenek yok; ya gidişatı değiştirecekler, ya da cumhuriyet nostaljisi ile her gün yitirdikleri haklarına yas tutarak kendi çağlarını tamamlayacaklar.

Reklamlar

3 thoughts on “Yakın Tarihin Muhasebesi – IV”

  1. Kaleminize emeğinize sağlık bu güzel paylaşımları bizlerle paylaştığınız ve emek verdiğiniz için çok Teşekkür ederim

    Beğen

  2. Elinize sağlık. Bir küçük not: Köylü nüfusun %7,8 gözükmesinin sebebi kanunla yaratılmış büyükşehir belediyelerinde köylerin “mahalleler”e dönüştürülmesidir. Gerçek rakam daha yüksek olmalı.

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s