Sosyonomi Günlükleri-5 (21/12/2011)

Fiyasko

Fiyasko sözcüğünün kökeni İtalyanca. Sözcük, hemen hemen bütün dillerde, aynı söyleniş biçimiyle yer alıyor. T.D.K. sözlüğünde karşılığı, “bir girişimde başarısız sonuç“. Merriam Webster sözlüğünde “a complete failure” (topyekun başarısızlık) olarak tanımlanıyor. Oxford sözlüğünde topyekun başarısızlığın niteliği de tarifleniyor: “A complete failure, especially a ludicrous or humiliating one” (özellikle gülünç ve küçük düşürücü başarısızlık).

Sözcüğün İtalyanca kökeni, 19. yüzyıla dayanıyormuş. Fiasco, İtalyanca’da şişelemek, kavanoza kaldırmak gibi anlamlara gelen far-fiasco sözünden geliyormuş. Tam karşılığı olmasa da, Türkçe’de kullandığımız “rafa kaldırılmak” sözünü hatırlatan bir sözcük gibi de düşünebiliriz.

Ansiklopediler

Fiyasko sözcüğünün modern dillerde gülünç ve küçük düşürücü başarısızlık anlamında kullanılması gibi, ansiklopedi yazımı da son bir kaç yüzyılda yaygınlaştı. Her ne kadar Antik Yunan’da ve Ortaçağ’da ansiklopedi oluşturma gayretleri olmuşsa da, kapsamlı ve sistematik ansiklopedi yazımı 1700’lerden sonra başarılı olmuş. Başka bir deyişle, ansiklopedi yazımı da, uygarlığımıza Grandsupercycle yükseliş dalgasıyla beraber kazandırılmış. Açık ansiklopedi Wikipedia‘dan, alfabetik düzene göre ansiklopedi yazımının 18. yüzyılda başladığını öğreniyoruz. Yükseliş dalgasının ürünleri çeşitlendikçe, ansiklopedilerin içeriği de genişlemiş. Günümüzde artık en çok okunan ansiklopediler, uzman yazarların yazdıkları değil, Wikipedia gibi sıradan insanların da katkıda bulundukları açık kaynaklar.

İnsan etkinliklerinin tüm alanlarında olduğu gibi, ansiklopedi yazımında da dalga karakterinin bütün özelliklerini görmek mümkün: Önce küçük gruplar, zahmetli araştırmalarla ansiklopediler yazmaya başlıyor, büyük kalabalıklar bu etkinlikle ilgili değil (1. Dalga). Daha sonra uzman yazarlar, belli bir sistematik izleyerek ansiklopediler yazıyor, büyük kalabalıklar ansiklopedileri satın alıp, okuyor (3. Dalga) ve nihayet büyük kalabalıklar, uzmanlaşmayı önemsemeksizin ve hiç bir sistematiği takip etmeksizin ansiklopedi yazımına girişiyor. (5. Dalga) Borsa trendlerine ne kadar da benziyor!

Kavramsal Düşünme

Yaygın ve düzenli ansiklopedi yazımının başladığı 1700’lerden 300 yıl sonrasındayız. Geçen üç yüzyıl boyunca binlerce ansiklopedi yazıldı. Ancak hala ansiklopedilerimizin içeriği, ağırlıklı olarak, kesinliği olmayan tartışmalı kavramlardan oluşuyor. Bu, aslında çok da beklenmedik bir durum değil. Çünkü doğadaki her şey gibi, bilgi de değişken ve dinamik. Bilgiye, kesinliği olan formülasyonlarla değil, mantıksal çıkarımlar ve dolaylı düşünme ile ulaşmaya çalışıyoruz. Bu süreçler boyunca da kavramlar keşfediyor, bunları tanımlamaya uğraşıyoruz.

Grandsupercycle dereceli dalganın yükseldiği üç yüzyıl boyunca insan uygarlığının yetiştirdiği parlak beyinler, kavramsal düşünmemize derinlik kattılar. Eserlerinde sanatın ve mantığın tekniklerini kullanarak sorular sordular: “Sevgi nedir? Mutluluk nedir? Ahlak nedir? Özgürlük nedir? Kölelik nedir? Merhamet nedir? Eşitlik nedir? İnsan hakları nedir? Refah nedir? Kavga nedir? Uzlaşı nedir? Yoksulluk nedir? Varlık nedir? İlerleme nedir? Bilgi nedir? ….” Eserlerini okuyanları, izleyenleri bu kavramlar üzerinde düşünmeye davet ettiler. Büyük edebiyat ve sanat akımları, felsefe okulları, akademik araştırmalar ve makaleler, insan zihninde kavramsal düşünmenin kökleşmesine yardım etti.

Supercycle dereceli yükseliş dalgasının 1980’lerden sonra yükselen son evresinde kavramsal düşünme yavaş yavaş yerini yüzeysel düşünmeye bıraktı. Gitgide daha büyük bir ağırlıkla insan beyinlerini kuşatan pop kültür, kavramsal düşünmeyi yeniden entellektüellerin dünyasına hapsetti. Daha kısıtlı ve sınırlı alanların içinde hareket eden kalabalıklar, kavramlarla değil, pop kültürün içi boş, yuvarlak başlıklarıyla düşünmeye başladılar.

Higgs bozonunun peşinde

CERN’de aylardır devam eden deneyler, büyük kalabalıklar için sadece gündelik medyada yer aldığı ölçüde anlamlı. Milyarlarca Euro harcanarak yürütülen projede amacın ne olduğu, kalabalıklara bir türlü açık seçik anlatılabilmiş değil. Hal böyle olunca da, masraflı bilimsel deneylerin amacı, pop kültürün unsurları ile düşünmeye alışmış insanlara, basit ve eğlendirici bir dille anlatılmaya çalışılıyor. Çünkü bozonlar, nötrinolar, süpersimetri pek çok insan için hiç bir anlam ifade etmiyor. Bunların yerine, gazete haberlerinde Tanrı Parçacığı, evrenin sırrı, uzay ve zaman yolculuğu gibi kavramlardan bahsediliyor. Böylece, teorik fiziğin pratikte karşılaşılan sorunlarını çözmek üzere girişilmiş 7 milyar dolarlık bir proje, kitlelerin zihninde ulvi çağrışımlar yapıyor.

CERN deneyleri fiyasko ile sonuçlanırsa

Spiegel’de yayınlanan bir haber-yorumun satır aralarında, işlerin sarpa sarma ihtimali olduğu ima ediliyor. Geçen hafta, kamuoyunda oluşan merak nedeniyle 100’den fazla gazeteciye “atomik kesişimler, parlaklık, gamma mamma” dersleri verildikten sonra, kamuoyunda, “Tanrı parçacığının” bulunmuş olabileceği algısının  yaygınlaştığına dikkat çekiliyor ve şu yorum yapılıyor: “Küçücük bir parçacık için 3 milyar Euro mu? Öyleyse bu parçacık çok özel bir şey olmalı.

Bilim dünyasındaki gelişmeleri takip edenler, söz konusu parçacığın bulunmasına çok da yakın olmadığımızı, hatta azınlıkta da olsa bazı fizikçilere göre böyle bir parçacığın varlığının bile kuşkulu olduğunu biliyorlar. CERN fizikçileri ise üzerlerindeki baskıyı hafifletebilmek için en geç 2012 sonuna kadar deneysel bir sonuca ulaşacaklarını söylüyorlar.

Sosyonomik perspektiften bakıldığında, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı‘nın devreye sokulup, CERN deneylerinin başladığı tarihin, Supercycle dereceli bir zirveye denk gelmesi elbette şaşırtıcı değil. Kitlesel ruh hali trendlerinin diğer izdüşüm alanlarında olduğu gibi, CERN deneylerinde de umudun yaşatılıyor olması, bu perspektiften daha da anlamlı görünüyor.

Dalga analizlerimizde büyük dereceli bir dalga zirve yaptı ve 2012 yılı, düşüş dalgasında bir kopuş yılı olabilir. Düşüş dalgasının ilk aşamalarında yaşatılan umut, 2012 yılıyla beraber umudun tükendiği, çöküşün hızlandığı bir yıl olmaya adaydır. Eğer tahmin ettiğimiz üzere, 2012 yılında düşüş dalgasının yeni bir evresine geçilecek ve umut tükenecekse, bilim dünyasında da ciddi bir fiyasko yaşanabilir.

Kavramsal düşünme ve ansiklopedilere geri dönersek… Üç yüz yıl boyunca yükseliş dalgasının düşünsel temellerini oluşturan büyük sanatçıların, düşünürlerin yavaş yavaş sayısının azaldığını, pop kültürün derinlikten yoksun, yüzeysel ve basit kodlarının insan zihinlerinde büyük bir hakimiyet kurduğunu görüyoruz. Bilimin, felsefenin ve sanatın karmaşık dilinin artık kalabalıkların zihinlerinde karşılığı yok. Bilim insanları süpersimetrinin teorik sorunlarına dalmışken, dışarıda kalabalıklar derin bir çöküşün altyapısını hazırlıyorlar. CERN deneylerinin sonucu, bilim tarihinin en büyük fiyaskolarından biri olabilir.

Reklamlar

İnsanlık Tarihinde Kritik bir Dönemece Yaklaşılırken Güneş Etkinliği

Bilimin sınırları nerede başlar ve nerede biter? Bu, zor bir soru. Gözlemsel olguları birleştirip değerlendirmek her zaman mistik düşünceye savrulma riski taşır.

Bilimin temelinde şüphecilik yatar. Buna karşılık şüpheciliğin sınırları doğru tayin edilmezse, her an fizik-ötesi ve doğa üstü inanışlara meyletme olasılığı belirir. “İnsanlık Tarihinde Kritik bir Dönemece Yaklaşılırken Güneş Etkinliği” öğesini okumaya devam et

Aldous Huxley ve Amerikan Kültürünün Görünümü

Yıl 1927. 20. yüzyılın ilk çeyreği sona ermiş, ikinci çeyreği başlamış. İki büyük dünya savaşının ortasında, ABD’de kısa bir süre sonra patlak verecek borsa çöküşü ve büyük ekonomik buhranın hemen öncesinde, 19. yüzyılın ortalarında filizlenen Supercycle dereceli dalga zirveye yaklaşıyor. Bu dalga sona erdiğinde Elliottisyenler zirveyi Supercycle III olarak etiketleyecekler ve 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Karl Polanyi, 1944 yılında yazacağı Büyük Değişim isimli kitabında bu dönemi, 19. yüzyıl uygarlığının finali olarak isimlendirecek.

1927 yılının önemli olayları şunlar:

  • İlk kıtalar arası telefon görüşmesi yapıldı.
  • BBC Radyosunda ilk futbol yorumu yapıldı.
  • Büyük Britanya Çin’e asker gönderdi ve birlikler 12 Şubat günü Şangay kentine ayak bastı. Britanya askerleri Şangay’da yoğun protesto ve grevlerle karşılandı.
  • Werner Heisenberg, bilim tarihine geçecek ünlü Belirsizlik İlkesini o yıl formüle etti. New York’taki 5,920 koltuklu Roxy Theatre o yıl açıldı.
  • Fritz Lang’ın ünlü Metropolis filmi gösterime girdi.
  • Bell Telephone Co. Herbert Hovver’ın görüntüsünü aktardı ve böylece televizyon yayıncılığının temellerini attı.
  • İsveç’te ilk Volvo arabaları üretildi.
  • Japonya, bankacılık krizi ile sarsıldı.
  • Mississipi nehri taşarak 700,000 kişinin yaşamını tehdit etti ve bu olay, ABD tarihinin en büyük doğal afetleri arasına girdi.
  • Amerikalı mucit Philo Farnsworth, ilk deneysel elektronik televizyon görüntü aktarımını gerçekleştirdi.
  • Avustralya Parlamentosu, yeni başkent Canberra’ya taşındı ve ilk toplantısını yaptı.
  • Academy film ödüllerinin verilmesi, o yıl kararlaştırıldı.
  • Suudi Arabistan, Birleşik Krallıktan bağımsızlığını aldı.
  • Charles Lindbergh, tek motorlu uçağı ile New York’tan Paris’e uçtu.
  • 8.6 şiddetindeki bir deprem, Çin’in Xining şehrinde 200,000 kişinin ölümüne neden oldu.
  • Amerika Elektrik Mühendisleri Birliği ve Radyo Mühendisleri Birliği’ne üye 600 kişi, New York’taki Bell Telephone binasında ilk canlı televizyon yayınını izledi.
  • Britanya ile Sovyetler Birliği arasında casusluk faaliyeti nedeniyle çıkan anlaşmazlık, diplomatik ilişkilerin kesilmesine neden oldu, Sovyetler Birliği 20 Britanya yurttaşını casusluk iddiası ile idam etti.
  • İtalya’da A.S. Roma takımı kuruldu.
  • Çin’de Nanchang ayaklanmasında komünist Halk Kurtuluş Ordusu kuruldu.
  • Kanada ile ABD arasındaki Erie gölü üzerindeki Barış Köprüsü açıldı.
  • İtalyan anarşistler Sacco ve Vanzetti, ABD’de idam edildi.
  • Brezilya’da Minas Gerais Federal Üniversitesi kuruldu.
  • Daha sonra CBS olarak tanınacak The Colombia Phonographic Broadcasting System, 47 radyo istasyonu kurarak yayına başladı.
  • Sessiz sinema döneminin son filmlerinden The Jazz Singer gösterime girdi.
  • Pan America Airways, ilk seferine başladı.
  • Leon Trotsky Rusya’dan kovuldu ve iktidar, tartışmasız bir güçle Joseph Stalin’e geçti.
  • New Jersey ile New York City’yi birleştiren Holland Tüneli trafiğe açıldı.
  • Ford’un 19 yıllık T modeli üretiminin ardından, A modeli tanıtıldı.
  • Japonya’da ilk metro Tokyo’da açıldı.
  • Dünya nüfusu 2 milyara ulaştı.

Günümüz dünyasının temelleri birer birer atılırken, dünyada nelerin değişmekte olduğunu fark eden pek az insan vardı. Bu insanlardan biri de, ünlü İngiliz yazar Aldous Huxley idi. O yıllarda Huxley, karşıt-ütopyanın başyapıtı kabul edilen Cesur Yeni Dünya‘yı henüz yazmamış, kitapta ileri süreceği fikirleri geliştirmekle meşguldü. Teknolojik olarak ileri bir kimyasal tesiste çalışırken, döneminin gelişmelerini izliyor ve pek az insanın fark edebildiği bu olağanüstü değişimin sonuçları üzerine kafa yoruyordu.

Huxley, 1927 yılında, The Outlook For American Culture (Amerikan Kültürünün Görünümü) başlıklı bir makale kaleme aldı. Bir sonraki Supercycle dereceli dalganın, uygarlığı ve insan yaşamlarını ne şekilde değiştireceğini tartışan bu olağanüstü makale, 83 yıl sonra bugün bir kez daha Supercycle dereceli bir dalga yön değiştirirken, önemini koruyor.

Huxley’in makalesi, çok çarpıcı bir öngörü ile başlıyor: “The future of America is the future of the world. Material circumstances are driving all nations along the path in which America is going.” (Amerika’nın geleceği, dünyanın geleceğidir. Maddi koşullar, bütün ulusları, Amerika’nın gittiği yola sürüklüyor.) Bunun engellenemez bir dürtü olduğunu belirttikten sonra Huxley, bütün dünyanın Amerikanlaşacağını belirtiyor. (For good or for evil, it seems that the world must be Americanized.) Dolayısıyla Amerika’nın geleceği ile ilgili tahminlerin, aslında uygarlığın geleceği ile ilgili tahminler olduğuna dikkat çekiyor. (Speculating on the American future, we are speculating on the future of civilized man.) O günün gelişmeleri ile ilgili olumlu ya da olumsuz unsurların, gelecekte ne yönde değişeceğini belirttikten sonra, önce olumlu gelişmelere dikkat çekiyor.

Huxley, özellikle makinelere ve makineleşmeye işaret ediyor. Makineleşmenin insan hayatını kolaylaştırdığına, böylece daha kısa süreli çalışmaya daha yüksek ücret ödendiğine, bu şekilde de insanlara bol bol boş vakit kaldığına dikkat çekiyor. (The benefits conferred by machinery on the human race are too well known to need a long description. Machinery has made possible for the payment of a higher wage for shorter hours and less drudgery. Thanks to machinery, the common man enjoys to-day an amount of leisure undreamed of by his predecessors, lives, and brings up his family in a style which would have seemed to them almost princely.)

Ancak Huxley’in dikkat çektiği bir nokta daha var: Her ne kadar makinelerin sağladığı boş zaman insana yüksek kalitede bir yaşam olanağı sağlasa da, dikkatli bir tarih araştırması, bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor; Huxley’e göre sadece yüksek kalitede yaşam isteyenler için böyle bir imkan var. Huxley, makineleşmenin zenginlik ve boş zamandan daha önemli bir imkan sağladığını söylüyor: İnsan ufkunu müthiş genişleten hızlı ve ucuz ulaşım. (Cheap and rapid transport has enormously enlarged the human horizon.) Geçmiş zaman insanı ile günümüz insanı arasındaki en önemli farkın bu olduğunu belirtiyor. Sadece zengin insanların lüksü olan seyahat pahalı olduğu için, geçmiş zaman insanı, çok sınırlı bir alanın içinde doğuyor, büyüyor ve ölüyordu. Yaşam alanının ötesi, bu insanlar için bilinmezdi. Ucuz ve hızlı seyahat imkanı bulan günümüz insanı ise, ufkunu genişletme, zihnini zenginleştirme olanağı bulmuştu. Bu anlamda makineler insanlara özgür eğitim olanağı da sağlamışlardı. (Machinery, in the form of modern transport, is providing for larger and even larger numbers of human beings a form of liberal education.)

Makineleşmenin sağladığı bir başka olanak, matbaa vasıtasıyla bilginin ve görsel sanatların, fonograf vasıtasıyla sesin ve müziğin “aslına çok benzer bir biçimde” çoğaltılıp yaygınlaştırılmasıydı. Böylece hem bir evrensel kültüre erişme olanağı doğmuştu, hem de hayatı doyasıya yaşama imkanı. (Machinery has set up a tendency towards the realization of fuller life.)

Makineleşmenin olumlu yanlarını sıraladıktan sonra Huxley, “bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım” diyor ve boş zamanın kültürü mümkün kıldığını, ancak bunu otomatik olarak yaratmadığını söylüyor. (I have been careful to insist that leisure makes culture possible, but does not automatically create it.) Makinalaşmanın Amerika ve Batı Dünyası’na bol bol boş zaman yarattığını, ancak kültürü istenen boyutta yaygınlaştıramadığını iddia ediyor. Yeni bir toplumsal bin yılın yaklaştığına inananlara herhangi bir büyük Amerika ya da Avrupa kentine gitmelerini ve insanların neler yaptığına bakmalarını öğütlüyor.

Bundan sonraki paragrafta Huxley, topluma ve uygarlığa çok sert bir eleştiri yöneltiyor. İnsanların tüm humanist ve demokratik önyargılara karşın, kültür sahibi olmak istemediğini ve yüksek kalitede bir yaşama ilgi duymadıklarını belirttikten sonra, daha aşağı düzeyde ve hayvani seviyede tatminin bu insanlar için yeterli olduğunu söylüyor. “Yiyecek, içki, dostlarının arkadaşlığı, cinsel eğlenceler ve bol bol gürültü ile kafa dağıtmak, bu insanlar için yeterlidir” dedikten sonra, “Bedensel etkinlikten hoşlanır, zihinsel etkinlikten nefret ederler. Aktüel kent yaşamı, caz orkestraları, zenci dansları, sinemalar, tiyatrolar ve futbol maçları, gazeteler ve benzerleri onlar için idealdir” diye ekliyor. (They enjoy bodily, but hate mental, exercise. They cannot bear to be alone, or to think. Contemporary urban life, with its jazz bands, its negroid dancing, its movies, theaters, football matches, newspapers, and the like, is for them ideal.) İnsanların çoğu için yalnız kalmanın, ciddi bir zihinsel çaba göstermenin güç olduğunu belirttikten sonra, “bu insanlar için daha fazla boş zaman, daha fazla dans etmek, daha fazla partiye gitmek, daha fazla kafa dağıtmaktan ibarettir” hükmüne varıyor. Huxley’e göre bu eğilimler, insanın doğasında var ve antik Roma’da da böyleydi, eğer öjenik bir müdahale olmazsa, M.S. 3000 yılında da böyle olacak.

Huxley, Bu ağır eleştirileri şu cümle ile tamamlıyor: “Makineleşme, insanın olağanüstü sayıda ve birbirinin tıpatıp aynısı nesneyi daha kısa zamanda imal etmesini sağlayarak, refah ve boş zaman yaratıyor. Kitle üretimi, maddi nesnelere uygulandığında takdir edilecek bir şeydir; Ancak ruha uygulandığında sanıldığı kadar iyi değildir.” (Machinery creates prosperity and leisure by enabling men to manufacture enormous numbers of exactly similar objects in a shorter time. Mass production is an admirable thing when applied to material objects; but applied to the things of the spirit it is not so good.)

Eğer makineleşme bizi daha üstün bir zihinsel seviyeye yükseltecek ruhsal değerleri üretse idi, Huxley’e göre iyi bir şey olabilirdi. Ancak bunun mümkün olmadığını, kitlesel olarak üretilen maddi eşyanın, kitlesel olarak üretilen sanattan (ve düşünceden) daha kaliteli olduğunu belirtiyor. Verdiği örnek de ilginç: Herkes kötü üretilmiş ve sızıntı yapan ayakkabıdan şikayet eder; Ancak benzer biçimde embesil düşünce ve kaba-saba sanata sadece küçük bir azınlık aynı şiddette karşı çıkar. (Everybody objects to leaky ill-fitting boots; but only a small minority objects to anything like the same intensity to imbecile ideas and vulgarity in art.)

Yıl 1927. Doğa bilimlerinde büyük keşifler birbirini izlerken, keşfedilen doğa yasalarının mühendislik uygulamaları dünyanın çehresini hızla değiştirmekte. Radyo gündelik yaşama girerken, televizyon yayıncılığı üzerine çalışmalar bütün hızıyla ilerliyor. Fonograf sayesinde kaydedilmiş ses, dünyanın her tarafını dolaşmaya başlıyor. Ulaşım araçları gelişiyor, dünya küçülüyor. Sessiz sinema dönemi kapanmak üzere. Amerika’nın yükselişi göz kamaştırıyor. Garden Party’ler, caz müziği, eğlence ve hızla yükselen binalar; Herkes Yeni bir Çağın başlamakta olduğunu düşünüyor. Büyük bir yatırım çılgınlığı hemen kapıda.

Dalga yükselirken Aldous Huxley gibi çok az sayıda düşünür ise endişeli. Huxley, “Gazete ve tiyatro sahipleri, sinema yönetmenleri ve radyo işletmeleri doğal olarak herkes gibi para kazanma hevesindedir. Kendilerini insanların önemli bir yüzdesinin kesin bir kültür düşmanı, kalan önemli bir yüzdesinin de kültürseverlerle kültürden nefret edenler arasında tarafsız kaldığı bir dünyada buluyorlar ve makul bir propaganda ile, bir taraftan diğerine doğru yönelmeye ikna oluyorlar. Doğuştan kültür düşmanı olanların sayısı, doğuştan kültürseverlerin sayısından mislilerce fazladır. Sonuç olarak, kitlesel düşünce ve (ucuz) sanat üretenler, hevesle tarafsızları, kültürden nefret edenlerin tarafına itiyorlar. Basın, tüm yönlendirme aygıtı, sinema, radyo, fonograf, kültür yayma işlevi görebilir, ancak böyle yapmıyorlar. Bilimin bütün kaynakları embesilliği büyütmek ve bayağılığı bütün dünyaya yaymak üzere kullanılıyor.” diyor. (Proprietors of newspapers and theaters, directors of movies and radio companies are naturally as anxious to make money as anyone else. They find themselves living a world in which a substantial percentage of the inhabitant are definitely haters of culture, while another substantial percentage are more or less neutral between the culture-haters and the culture-lovers and can be persuaded by judicious propaganda to move towards one side or the other. The born culture-haters are much more numerous than the born culture-lovers. Consequently, the mass-producers of ideas and art are anxiously to bring the neutrals over to the culture-haters’ side. The rotary press, the process block, the cinema, the radio, the phonograph art used not, as they might so easily be used, to propagate culture, but its opposite. All the resources of science are applied in order that imbecility may flourish and vulgarity cover the whole earth.)

Devam ediyor:

“Seyahat özgür bir eğitimdi, hala da öyle. Ancak gazeteler, radyo ve temel eğitim tüm insanlığı daha fazla birbirine benzetiyor. Artık insanların dünyanın etrafında seyahat edebildiği, buna mukabil evlerinde aşina oldukları düşünce ya da görenekten farklı hiç bir şey bulamadıkları bir geleceğe alışıyoruz. M.S. 3000’de Kansas City’den Pekin’e bir kaç saat içinde seyahat edilebilecek, ancak uygarlık her iki kentte de aynıysa bu seyahati yapmak için hiç bir neden olmayacak.” (Travel has been, and still is, a liberal education. But newspapers, the radio, and elementary education are making all human beings more and more alike. One can anticipate a future in which men will able to travel round the world without finding an idea or a custom different from those with which they are familiar at home. In 3000 A.D. one will doubtless be able to travel from Kansas City to Peking in a few hours. But if the civilization to these two places is the same, there will be no object in doing so.)

“Günümüzde insan doğası, tüm yaşayan gerçeklikten uzak bir entellektüel boşluk içinde, soyut bir şekilde tasarlanmış sosyal kurumlarca çok fazla zorlanıyor” diyor. (At present human nature is too often compelled to fit social institutions devised abstractly, in an intellectual void remote from all living reality.)

Huxley, makineleşmenin insanı nasıl edilgen bir hale getirdiğini başka alanlardan seçtiği örneklerle de gösteriyor: “Makineleşmenin kültürü olumsuz etkilediği bir alan daha var; İnsanın kendi kendisini eğlendirme yeteneğini de yok ediyor.” (There is another way in which machinery adversely affects culture. It removes man’s recreation to amuse himself.) “Genel sanatçı kültürünün bu pasif ortamda gelişebileceğine inanmak çok güç.” (It is difficult to believe that general artistic culture can flourish in this atmosphere of passivity.)

Elliottisyenlerin Supercycle III olarak etiketlediği dalga, Huxley’in kaygılarını dile getirdiği 1927 tarihli makalesinden iki yıl sonra zirve yaptı. Önce borsa çöküşü ile beraber, dalga dalga dünyaya yayılan bir ekonomik buhran geldi. Sonra, baskıcı rejimler ve diktatörlükler ve nihayet milyonlarca insanın ölümüne, Avrupa başkentlerinin yerle bir olmasına neden olan büyük bir savaş. Savaş biterken Karl Polanyi, “19. yüzyıl uygarlığı çöktü” dedi. George Orwell, büyük bir hayal kırıklığı içinde Hayvan Çiftliği ve 1984‘ü yazdı. Supercycle III ile beraber, büyük düşünürler, büyük liderler, büyük edebiyat dönemi de kapandı. Supercycle V‘le beraber, sıradan insanın, sıradan fikirlerin, sıradan edebiyatın ve sıradan liderliğin dönemi başladı.

Huxley 1927 tarihli makalesinde oluşturduğu fikirleri, 1931 yılında yayınlanan Cesur Yeni Dünya’da romanlaştırdı. Bu romanda, insanların kuluçka makinelerinde “yetiştirildiği”, daha doğumdan itibaren beyinlerinin yıkandığı, toplumun anatomik olarak da ayrışmış keskin sınıflara bölündüğü, sevgi, aşk, bağlılık, merhamet gibi bütün insani duyguların yok edildiği bir dünyayı anlattı. Bu dünyada kitlesel üretim artık bir dine dönüşmüş, Ford’un T modelini ürettiği tarih milat alınmıştı. Yüksek sanata, yüksek ideallere artık gerek kalmamıştı. “Eskisi gibi” yaşamakta ısrar edenler ise bir adaya kapatılmış, “vahşiler” olarak isimlendirilmiş ve dünyadan dışlanmıştı. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, uygarlığımızın geleceğine yönelik bir uyarı, bir karşıt-ütopya klasiği idi.

1940’ların ortalarından itibaren Elliottisyenler’in Supercycle V olarak etiketlediği dalga yükselmeye başladığında, Huxley ve benzerlerinin karamsar gelecek tasarımlarının sadece bir hayal olduğu düşünülmüştü. Uygarlık hızla ilerliyor, teknoloji gelişiyor, teknolojik aygıtlar hayatı daha da kolaylaştırıyordu.

Huxley’in 1927 tarihli makalesinin daha ilk cümlesinde ifade ettiği gibi, Amerika, dünyanın geleceği oldu. Dünya Amerikanlaştı. Makineleşme refahı arttırdı, boş zamanı çoğalttı. Buna karşılık insanlık, aynen Huxley’in öngördüğü biçimde sürüleşti. Toplum, yüksek kültür ve yoğun zihinsel çaba istemedi. İnsanlar, makineleşmenin sağladığı olanaklarla, sürüleşmenin rahatlığına sığınarak, kitlesel olarak üretilen bir bayağı kültürün ürünlerini tüketmeye başladılar. Özellikle de dalganın finaline yaklaştığı 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başında küreselleşme salgını ile dünyanın her yeri birbirine benzedi. Ucuz ürünler, ucuz fikirler, ucuz sanat ve ucuz bir yaşam tarzı, nüfusu 1927’ye göre üçe katlanmış olan dünyamızın her tarafına yayıldı.

Şimdi Supercycle V de finaline yaklaşıyor. Dalga zayıfladıkça sorunlar da büyüyor. Sıradan fikirler, Sıradanlık Çağı’nın getirdiği sorunlarla baş etmekte işe yaramıyor. Aydınlanma Çağı ile gelen akıl, yavaş yavaş geri çekiliyor, küçük azınlıkların ayrıcalığına dönüşüyor. Büyük çoğunluk ise, kitlesel üretimle çoğalan sıradan fikirlerle gündeliği yaşamaya çalışıyor. Artık geçmiş ya da gelecek yok; Sadece bugün var. Dünyanın sınırları genişledi, buna karşılık aynen Huxley’in öngördüğü üzere, seyahat edilen yerde yeni bir şey yok. Aynılığın, sıradanlığın, tüketilip atılanın egemen olduğu bir dünyada küresel Supercycle V‘in artçılarının da sona ermesini bekliyoruz. Supercycle III‘ün sonunda, insanlığı uyaran büyük düşünürler vardı. Şimdi onlar da yok. 19. yüzyıl uygarlığı çökerken, insanlığı bir düzeltmenin ardından 20. yüzyıl uygarlığına taşıyacak klasik sanat ve aydınlanmacı felsefe vardı. Şimdi sadece medyada üretilen ucuz fikirler, best-seller’lar, sonuna kadar tüketilmiş bir popüler kültür ve bizi günübirlik oyalayan endüstriyel sporla baş başayız ve önümüzde tarihsel ölçekli bir düzeltme dalgası var.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – IV

Kanada’nın gelmiş geçmiş en ünlü gruplarından Rush, basçı, klavyeci ve solist Geddy Lee, gitarist Alex Lifeson ve davulcu ve söz yazarı Neil Peart’dan oluşuyor. Üçlünün bir araya geldiği 1974’ten günümüze kadar grubun her bir elemanı sayısız ödüle boğulmuş. 35 senelik bu parlak kariyerleri boyunca da Rush, heavy rock’dan progressive rock’a, synthesizer ağırlıklı rock’tan soft rock’a kadar çok geniş bir yelpazede şarkılar yazmış. Bir şarkının Rush’a ait olduğunu nasıl anlarsınız? Bu sorunun en kestirme cevabı şu: Solist Geddy Lee’nin özgün sesi ve davulcu Neil Peart’ın hemen hemen her Rush şarkısına damgasını vuran davulundan. Örneğin 1975 tarihli Fly by Night‘ın açılış parçası Anthem ile 1982 tarihli Signals albümü, 1976 tarihli 2112‘de yer alan Tears ile 2007 tarihli Snakes and Arrows albümündeki We Hold On arasında pek az benzerlik bulursunuz. Ancak daha Lee’nin sesini, ya da Peart’ın davulunu duyduğunuz anda bilirsiniz ki, bu bir Rush parçasıdır.

İlginç bir grup Rush; kullandıkları enstrümanlara hakimiyetleri yanında bir de bilim-kurgu, fantazi ve felsefe meraklarıyla tanınıyorlar. Şarkı sözleri genellikle şiirsel ögeler içeriyor, insanlık sorunlarına, sosyal duyarlılıklara, çevre kaygılarına göndermeler yapıyor. Örneğin yukarıdaki Anthem (Marş) isimli şarkının sözleri Ayn Rand etkisiyle yazılmış.

Know your place in life is where you want to be,
Don’t let them tell you that you owe it all to me.
Keep on looking forward; no use in looking ’round;
Hold your head above the ground and they won’t bring you down

(Bil ki hayattaki yerin, nerede olmak istediğindir/ Bunların hepsini bana borçlu olduğunu söylemelerine izin verme/ Hep ileriye bak; Etrafına bakmanın bir yararı yok/ Kafanı yukarıda tut ki, seni alaşağı etmesinler)

1976 tarihli 2112, Rush’ın progressive Rock dönemine ait en iyi albümlerinden biri kabul edilir. Bu albüm, “Muhakkak Dinlenmesi gereken 1001 albüm” listesine giren iki albümlerinden biriymiş. (Diğeri de 1981 tarihli Moving Pictures). 2112 albümüyle aynı ismi taşıyan 2112, yedi bölümden oluşan 20:33 uzunluğunda bir şarkıdır. Yukarıdaki videoda Rush, bu yedi bölümün sadece Overture ve The Temples of Syrinx‘ten oluşan ilk iki bölümünü çalıyor. Konu 2112 tarihinde dünyanın kontrolünü eline geçiren Syrinx tapınağının rahipleri ve bu rahiplerin şarkıları, resimleri, insanlığın her şeyini denetlemesi. Sonra bir gün, bir adam gitarı keşfediyor ve kulağa farklı gelen bir müzik yapmaya başlıyor. Buluşunu tapınak rahiplerine sunuyor, ancak rahipler hemen gitarı parçalıyorlar. Bunun üzerine müzisyen saklanıyor ve rüyasında eski zamanları görüyor. Uyandığında perişan oluyor ve intihara teşebbüs ediyor. Ayn Rand, 2112 albümünün sonraki şarkılarında yeniden boy gösteriyor. Böyle bir grup işte Rush.

Pek çok rock grubu müthiş davulcuları ile bilinir: Deep Purple’da Ian Paice, Led Zeppelin’de John Bonham, Pink Floyd’da Nick Mason, Metallica’da Lars Ulrich, Iron Maiden’da Nicko Mc Brain, ilk akla gelenler. Ancak sanırım Rush’ın davulcusu Neil Peart çok özel bir davulcu. Yukarıdaki videoda Peart, kalabalık bir davul ve zil setinin ortasında bütün yeteneklerini sergiliyor. YYZ, 1981 tarihli Moving Pictures albümünde yer alıyor. Rush’ın az sayıdaki sözsüz parçasından biri. YYZ, Toronto’daki bir havaalanının koduymuş ve grup elemanları uzun turnelerin ardından Toronto’ya döndüklerinde, bu kodu görüp büyük sevinç duydukları için bu şarkıyı yazmış. İyiki de yazmış.

Budgie, Hard Rock’ın altın çağında yükselen Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath gibi grupların gölgesinde kalmış Galler kökenli bir grup. Budgie’nin heavy riffleri için Black Sabbath – Geddy Lee’nin sesine benzer vokalleri için Rush benzetmesi yapılıyor. Grup 1971 ile 1975 arasında 5 iyi albüm çıkartmış. 1975 yılından sonra grubun çizgisi düşmeye başlamış. Budgie, Polonya’da 1980’lerin başında verdiği konserle, soğuk savaş döneminde Demir Perde gerisinde konser veren ilk heavy-metal grubu olarak da biliniyor. Grubun sonraki dönemde yükselecek Heavy metal grupları üzerinde tartışılmaz bir etkisi var. Örneğin Iron Maiden’ın solisti Bruce Dickinson en çok sevdiği gruplardan birinin Budgie olduğunu söylüyor. Breadfan, gözüdoymaz, açgözlü gibi anlamlara geliyor. Grubun en ünlü parçası olan Breadfan, daha sonraki yıllarda Metallica tarafından da yorumlanmıştı.

Deep Purple’da çok parlak bir kariyer yaptıktan sonra gruptan ayrılan Richie Blackmore, ağırlıklı olarak Elf’in kadrosundan elemanlarla beraber Rainbow’u kurdu. Solist Ronnie James Dio’nun yıldızı da böylece parlamış oldu. Blackmore ve Dio, Rainbow için çok güzel şarkılar yazdılar. Bunlar içinde Kill the King gibi Hard Rock şarkıları olduğu gibi, müthiş tatlı baladlar da var. Blackmore, pek çok hard rock/heavy metal gitaristinin, tekniğini örnek aldığı bir gitar ustası, Dio ise (daha sonraki yıllarda) türün en çok sevilen ve saygı duyulan vokalisti olunca, Rock tarihine geçecek bir kadro kurulmuş. Diğer elemanlar değişse de, Blackmore ve Dio’lu kadro ile Rainbow 1975-78 arasında 3’ü stüdyo, biri konser olmak üzere 4 albüm çıkarttı. Dio ayrıldıktan sonra gruba solist olarak sırasıyla Graham Bonnet ve Joe Lynn Turner katıldı. 4 albüm de bu şekilde çıkartan Rainbow, 1984 yılında dağıldı. 1995 yılında geçici olarak yeniden kuruldu ve Stranger in Us All ismiyle bir albüm daha çıkarttı.

Kill the King ve Gates of Babylon, grubun 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll albümünden, klasikleşmiş iki parçadır. Her iki şarkı da pek çok grup tarafından yeniden yorumlanmıştır: Yngwie Malmsteen, Dream Theater, Tad Moroso, Gates of Babylon‘u, Heathen, Stratovarius, Liege Lord, Primal Fear, Grave Diggers, Kill the King‘i yeniden yorumlayanlar. Otoriteler ne der bilmem de, 1976 tarihli Rainbow Rising ve 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll bence her rocker’ın arşivinde bulunması gereken iki albümdür.

1970’ler boyunca Hard Rock’ı ağırlıklı olarak Britiş gruplar domine ediyordu. Amerikalı grup sayısı azdı. Göz kamaştırı sahne  gösterilerine karşılık kayda değer şarkı sayısı son derece sınırlı Kiss’ten söz etmiştik. Neyse ki, Aerosmith var da ABD 1970’lerin parlak Hard Rock çağını ıskalamadı. Aerosmith , hard ve  heavy rock, blues, hatta rythm and blues türlerinde sayısız şarkı üretti. Hard Rock’ın ikinci dalgası diyebileceğimiz 1973-1978 arasında çok parlak albümler çıkarttı. Bu albümlerde yer alan şarkılardan Dream On, Same Old Song and Dance, The Train Kept a Rollin’, Walk This Way, Sweet Emotion, Back in the Saddle, Sick as a Dog gibi şarkılar rock klasikleri arasına girdi. 1985-89 döneminde grubun yıldızı yeniden parladı. 40 senelik kariyerleri boyunca sayısız ödüle boğulan Aerosmith, hala aktif; Turneye çıkıyorlar, plak kaydediyorlar.

Geliyoruz Malcolm-Angus Young kardeşlerin kurduğu Avustralyalı AC/DC’ye. Herkes onların hard rock, hatta heavy metal tarzında müzik yaptığını söylese de onlar Rock’n Roll yaptıklarını iddia ediyorlar. (Kabul etmeleri lazım ki, biraz sert bir rock’n roll) 1975 yılında Avustralya’da High Voltage, dünyanın geri kalanında T.N.T. ismiyle piyasaya sürülen ilk albümlerinden başlayarak solistleri Bon Scott’un aşırı alkol kullanımı nedeniyle öldüğü 1980’e kadar her biri bir rock klasiği olan 6 albüm çıkartan AC/DC de böylece Hard Rock’ın altın çağının parlak kariyerli gruplarından biri oldu. T.N.T./High Voltage albümünün açılış parçası olan It’s a Long Way to the Top (If You Wanna Rock’n Roll), rock tarihinin en uzun isimli parçalarından biri. Benim en sevdiğim AC/DC şarkısı budur. Şarkının ortasında gaydalarla elektro gitarın düeti şarkıya çok değişik ve hoş bir hava katıyor.

Bon Scott’un 1980 yılındaki ölümünün ardından gruba solist olarak katılan Brian Johnson’la beraber çıkan Back in Black, simsiyah bir albüm kapağıyla piyasaya sürülmüştü. Bu albüm, Bon Scott’a adanmıştı. Pek çok müzik yorumcusu, bu albümün en iyi AC/DC albümü olduğu yorumunu yapar. Albümde yer alan You Shook Me All Night Long, Shoot to Thrill, Back in Black, Rock and Roll Ain’t Noise Pollution gibi şarkılar rock klasikleri arasında yer aldı. Tabi bir de benim ikinci favori AC/DC parçam: Hells Bells. Bu parçanın başındaki çanların, Bon Scott için çaldığı söylenir. Back in Black‘ten sonra AC/DC’nin başarı grafiği hızla düştü. 2008 yılında grup Black Ice isimli bir albüm daha çıkarttı.

Hard Rock’ın ikinci dalgasında yıldızı parlayan gruplardan biri de İrlanda’lı Thin Lizzy oldu. Grubu, birbirini okuldan tanıyan davulcu Brian Downey ile basçı Phil Lynott kurdu. İlginç saç stili ve özgün sesiyle Phil Lynott grubun frontman’i olma rolünü üstlendi. Thin Lizzy Hard Rock klasikleri arasında sayılan Jailbreak, The Boys are back in Town gibi şarkıları rock dünyasına armağan etti. Tabi bi de unutulmaz Whiskey in the Jar. Bu şarkı çok eski bir İrlanda baladı. İlginç bir öyküyü anlatıyor: Yüzbaşı Farrell’i (her kimse) soyan ve en sonunda kodese tıkılan bir eşkiyanın öyküsü. Yıllar sonra Metallica bu şarkıyı yeniden yorumladı.

Thin Lizzy deyince akla bir de Gary Moore gelir. Canı istediğinde heavy metal, çok sıkıldığında blues çalan, rock dünyasının en parlak gitaristlerinden biri olan Moore ile Phil Lynott’un seslendirdiği Parisienne Walkways de unutulmaz baladlardan biridir. Daha sonraki yıllarda Gary Moore, konserlerinde bu şarkıyı tekrar tekrar yorumladı. Gitar aynı gitardı, ancak Phil Lynott vokali olmayınca Moore şarkıyı kendisi söylemek zorunda kalıyordu. Lynott, 1986 yılında, 36 yaşındayken alkol ve uyuşturucu kurbanları listesine katılmıştı.

En az Parisienne Walkways kadar ünlü bir başka gitar solosu, Santana’nın 1976 tarihli albümü Amigos‘ta yer alan Europa (Earth’s Cry Heaven’s Smile) şarkısında çaldığı solodur. Amigos, ilginç bir şekilde Santana’nın caz, Rythm and Blues, funk gibi rock’ın uzağına düşen türlere yöneldiği bir dönemde kaydedilmiş bir albümdür. Europa, albüm bütünlüğüne hiç uymayan bir şekilde birdenbire 6. sırada boy gösterir.

1970’lerin sonuna yaklaştıkça, rock’ın eski sert tarzının yumuşadığını, hızlı temposunun düştüğünü görüyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük gitaristlerinden kabul edilen Eric Clapton da Cream’de ünlendikten sonra solo albümler çıkartmaya başladığında, herhalde en iyi albümlerini çıkartmak için hard-rock’ın altın çağının sonlarını beklemişti. 1977 yılında çıkan Slowhand‘de yer alan Cocaine ve Lay Down Sally ile beraber Wonderful Tonight da klasikler arasına girdi.

Eagles deyince akla hemen Hotel California geliyor. Bu şarkı o kadar büyük bir ün kazandı ki, neredeyse Eagles’ın bütün şarkılarını gölgeledi. Oysa 1973 albümü Desperado‘da, 1975 albümü One of these Nights‘da, 1976 albümü Hotel California‘da ve 1979 albümü The Long Run‘da o kadar güzel şarkılar vardı ki… Eagles adını ilk kez, 1972 tarihli kendi adını taşıyan albümün açılış parçası Take it Easy ile duyurmuştu. 1970’lerin ikinci yarısına damgasını vuran gruplardan biri olan Eagles, 1980 yılında Eagles Live isimli bir konser albümü çıkarttı ve rock sahnesinden çekildi.

Blue Öyster Cult, hard rock, hatta heavy metal grubu olarak biliniyor. Oysa sound’ları bence pop’a çok daha yakın. Örneğin en ünlü parçaları olan Burnin’ For You. Monoton ritmi, davulun, basın, gitarın şarkıya “utangaç bir şekilde” eşlik edişiyle Burnin’ for you pop’a çok daha yakın bir şarkı. Kolayca tahmin edileceği üzere Blue Öyster Cult bir Amerikalı grup; Rock dünyasının en çok satan gruplarından biri. Burnin’ for You‘dan başka, (Don’t Fear) the Reaper, Godzilla, 7 Screaming Diz-Busters, Astronomy, Cities on Flame with Rock’n Roll, Joan Crawford gibi rock klasikleri arasına giren şarkılar da yapmışlar. 1972-81 dönemleri oldukça parlak. Sonra onların da yıldızları sönmüş.

Ben en çok, 1972 tarihli kendi adlarını taşıyan albümlerinde yer alan Then Came the Last Days of May isimli şarkılarını seviyorum. Bence rock tarihinin en güzel baladlarından biri.

Özellikle 1970’lerin ilk yarısında çok sevilen bir Britiş grup daha var: Wishbone Ash. Her ne kadar yıldızları bir Deep Purple ya da Led Zeppelin kadar parlamamış olsa da, Wishbone Ash, rock tarihinde çok önemli bir devrime imza atmış bir grup. Rock tarihinde ilk kez çift gitar kullanan grup, Wishbone Ash’tir. Hard Rock ve Progressive Rock türünde 1970 ile 2010 arasında 22 stüdyo albümü çıkartan Wishbone Ash’in değişmeyen tek elemanı gitarist Andy Powell. Ona 1970’lerde, ikinci gitarda Martin Turner eşlik etmiş. 1972 tarihli Argus ve 1973 tarihli Wishbone Four, en iyi albümleri kabul ediliyor. Yukarıdaki videoda Argus‘tan Blowin’ Free‘yi çalıyorlar. Iron Maiden’ın gitaristlerinden Dave Murray, en çok sevdiği ve etkilendiği gruplar arasında Wishbone Ash’i de sayıyor. Wishbone Ash’in başlattığı çift gitarist devrimi, ancak 1970’lerin sonlarından itibaren heavy metal grupları arasında tuttu. Sound’larına daha sert bir hava verebilmek için çift gitarist kullanan metalciler, doğal olarak Wishbone Ash’ten etkilendiler.

Entellektüeller progressive, macera ve özgürlük düşkünleri hard ve heavy, melankolikler blues ve baladlar dinlerken, 1970’lerin başında gençler de glam-rock dinliyordu. Rock’ın diğer türlerinin ağır, sert, kasvetli, gürültülü tarzının aksine, basit melodiler üzerine kurulu glam rock, 1977 yılında bir trafik kazasında can veren Marc Bolan’ın grubu T-Rex ile ünlendi. David Bowie, Roxy Music, Brian Eno gibi glam rockerlardan farklı olarak T-Rex’in tarzı teenager’lara hitap edecek biçimde kolayca akılda kalan melodilere dayalıydı. 20th Century Boy, 1970’lerin başında en çok satan plaklardan biri oldu.

Glitter da denen bu alt-türün Suzi Quatro ile beraber en ünlülerinden biri de Sweet idi. Sert görünümlerine karşılık, sıradan şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodileriyle Sweet, teenager’ların gözdesi oldu. Sweet şarkılarının çoğunu yazan Nicky Chinn ve Mike Chapman, daha sonra Smokie gibi başka gruplara da şarkılar yazdı. Yazdıkları basit şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodilerle büyük ticari başarı elde eden ikili, Sweet’in yıldızının parlamasının da en büyük mimarları oldular. 1974 tarihli Desolation Boulevard ve 1978 tarhli Level Headed, Sweet’in en büyük ticari başarı kazanan albümleri oldu. 1980’lerle beraber, Sweet de kayboldu gitti.

1970’ler boyunca, bir iki örnek hariç kadın vokali rock içinde hiç bir zaman cazip olmadı. Sınırlı sayıda örnekten biri, ABD’li Ann ve Nancy Wilson kardeşlerin kurduğu Heart grubuydu. 1976 tarihli Dreamboat Annie ve 1977 tarihli Little Queen, grubun en başarılı iki albümü. Dreamboat Annie‘de yer alan Crazy on You, Wilson kardeşlerin yeteneklerini gösteren iyi bir parça. 1970’lerin ikinci yarısında yavaş yavaş rock soundunun popa yaklaştığını görüyoruz. Bu türe Contemporary Pop/Rock da deniyor. Bu türde davul ve bas iyice ikinci plana itiliyor, gitar soloları ya azalıyor, ya da tamamen ortadan kalkıyor. Solistin şarkı söyleme stili yumuşuyor ve şarkı sözleri sıradanlaşıyor.

Contemporary Rock’ın öncüleri, Elton John, Peter Frampton, Paul McCartney gibi sanatçılar ve Fleetwood Mac gibi gruplar. Yolculuğuna bir blues-rock grubu olarak başlayan Fleetwood Mac, Lindsey Buckingham ve Stevie Nicks’in katılmasıyla 1970’lerin ortalarından itibaren pop-rock grubu haline geliyor. Yeni kadrosuyla 1975’de Fleetwood Mac, 1977’de Rumours ve 1979’da Tusk albümlerini yaparak büyük başarı kazanıyor. Belki iddialı olacak ama, benim gibi pek çok rocker, bu türü rock kültürüne ve rock sound’una çok da uygun bulmuyor. Tamam, kafa dinlemek için iyi, arada sırada romantik bir şeyler dinlemenin de kötü bir yanı yok, ama bu türe rock değil de pop desek daha iyi değil mi? Blues-rock’tan popa geçerken, 1975 tarihli Fleetwood mac albümlerinde çaldıkları I’m so afraid, Buckingham ve Nicks’li kadrosuyla Fleetwood Mac’in rock’a yakın nadir parçalarından biri ve benim gözdem. Keşke hep bu tarzda şarkı yapsalardı.

Kanadalı Neil Young da rock’ın bir başka alt-türünün ünlülerinden. Young’ın tarzına country rock ya da folk rock deniyor. Bu tür, rock formları kullanmakla beraber önemli ölçüde geleneksel folk müzikten ve country’den besleniyor. Neil Young’ın bütün 1970’ler boyunca çıkarttığı çok önemli albümler var. 1972 tarihli Harvest, 1974 tarihli On the Beach, 1975 tarihli Tonight’s the Night ve Zuma, 1979 tarihli Rust Never Sleeps bunlardan sadece birkaçı. Türün en iyi söz yazarlarından biri kabul edilen Young, çevre duyarlılığı ile de tanınıyor. 1975 tarihli Zuma albümünde yer alan Cortez the Killer, pek çok bakımdan dikkat çekici bir şarkı. Birincisi, işlediği konu: Neil Young, İspanyol fatihi Hernan Cortez’in Aztec’leri yıkışına gönderme yaparak Cortez’i katil olarak nitelendiriyor. İkincisi de bu şarkıdaki gitar solosu, gelmiş geçmiş en iyi gitar sololarından biri kabul ediliyor.

Hiç duymamış olanlar için belirtmeliyim ki, Rocker’ların böyle şarkıları da var işte. Mandolin, akordiyon, viyolonsel ve klasik gitarla icra edilen bu şarkı, rocker’ların çoğunun pek sevdiği bir parçadır. Styx’in yıldızı 1976 yılından sonra parlamaya başladı. 1979 tarihli Cornerstone, videodaki Boat on the River‘a benzer şarkılarla dolu bir albüm. Oysa Styx, 1977 tarihli The Grand Illusion ve 1978 tarihli Pieces of Eight albümlerinde progressive rock türünde şarkılar yapıyordu. Yes ve King Crimson etkisinin açıkça duyulduğu bu albümlerinin ardından ticari kaygılar ağır basmaya başlayınca, Styx’in yavaş yavaş çizgisi değişmeye başladı. 1979 tarihli Cornerstone ve 1981 tarihli Paradise Theater pop-rock’a meyletmiş olsa da başarılı iki albümdü. 1983 tarihli Kilroy was Here albümünde Styx artık resmen pop müzik yapıyordu. Bir daha da iflah olmadılar.

1970’lerin sonuna gelindiğinde, artık rock müziğin altın çağı kapanmak üzereydi. Herkes çok yorulmuştu. Alt-türler iyice çeşitleniyordu ve artık hard-rock değil, pop-rock öne çıkıyordu. Tam da bu geçiş aşamasında Dire Straits sahneye çıktı. David ve Mark Knopfler kardeşlerin kurduğu Dire Straits 1978 ile 1985 arasında birbirinden başarılı 5 stüdyo ve 1 konser albümü yaptı. Bu dönemin en çok dinlenen grubu Dire Straits oldu. 8 sene süren bu saltanat 1985’te sona erdikten sonra 1991’de Dire Straits bir albüm daha çıkarttı: On Every Street isimli bu albüm grubun kariyerindeki en kötü albüm idi. Grup bir daha da albüm çıkartmadı.

Her ne kadar Rock’ın alt türleri arasında sayılmasa da, rock müziğe etkileri nedeniyle Reggae’den de söz etmek gerekir. Elbette reggae deyince akla hemen Bob Marley ve grubu The Wailers geliyor. Marley, dünyaya hem Jamaika müziğini tanıttı, hem de Hristiyanlığın Jamaika yorumu diyebileceğimiz Rastafari’yi. Bob Marley’in müziğinde işlenen konular, anayurdu Jamaika’nın sorunlarıydı. I Shot the Sheriff, No Woman No Cry, Could You be Loved, Buffalo Soldier gibi Bob Marley şarkıları çok ünlü oldu ve rocker’ları da etkiledi. Bob Marley, 1981 yılında bir uçak yolculuğunda, henüz 36 yaşındayken ölünce, aynı Jimi Hendrix gibi, pop kültür kahramanları arasındaki yerini aldı.

1970’lerin sonunda birdenbire Punk akımı ortaya çıktı. Punk, 20. yüzyıl pop kültürünün en uca savrulduğu bir akımdı. Ana sloganı No Future (gelecek yok) idi. Aşırı nihilist bir pop kültür unsuru olarak ortaya çıkan Punk, rock müziğinin altın çağına noktayı koydu: Hem progressive rock, hem de hard rock punk ile beraber unutuldu gitti. Geniş kitleler, punk-rocker’ların itici sözleri, sahne tavırları ve son derece monoton ve basit sound’u nedeniyle rock kültüründen koptu. İlk önemli punk rock grubu kabul edilen The Sex Pistols, sadece iki sene yaşadı. God Save the Queen ve Anarchy in the U.K. isimli iki single ve bir albüm dışında The Sex Pistols’ın kayda değer hiç bir çalışması yok. Anarşi, kürtaj, şiddet, faşizm gibi konuları işleyen grup, buna karşın, rock dünyasına öyle bir etkide bulundu ki, çok uzun yıllar boyunca rock müzik toparlanamadı.

Reggae ile punk rock karışımı bir müzik yapan The Police, 1978 ile 1983 arasında 5 albüm çıkarttı. The Sex Pistols ve benzeri grupların aşırılıkları The Police’de törpülenmişti. Ancak reggae ve punk’ın monoton müziği aynen korunmuştu. Bu türe New Wave dendi. Bu türün rock müzik ile tek bağlantısı, enstrümanlardır desek yanlış olmaz herhalde. The Police’den Sting, daha sonra büyük ün kazandı.

New Wave, progressive rock grubu olan 10 cc gibi grupları da etkiledi. 1970’lerin başında başarılı kabul edilebilecek albümler çıkartan 10 cc, 1978 yılında reggae, pop ve punk etkileriyle Bloody Tourists isimli bir albüm yaptı. Başarısız kabul edilen albümde sadece Dreadlock Holiday dikkat çekiciydi. Dreadlock, Rastafari hareketinin simgesi bir saç modeline verilen isimdir. Saçları boncuk gibi nesnelerle örmeye dreadlock deniyor.

Reggae ve punk, rock’a son darbeleri vururken pop müzik yükselmeye başlamıştı. Punk rock da kendi içinde çeşitleniyordu. Daha sert, hızlı ve ağır türlerle beraber, popa daha yakın punk rock şarkıları da piyasaya sürülüyordu. The Stranglers’ın No More Heroes isimli şarkısı 1977 yılında single olarak piyasaya sürüldü. Bu şarkıda pek çok isim sayılıyor, punk kültürüne uygun olarak, “kahramanlara ne oldu? artık kahraman filan yok” deniyordu.

1970’lerin sonları ile 1980’lerin ilk yarısına damgasını vuran New Wave gruplarından biri de Amerikalı rock grubu Blondie idi. Grubun kurucusu solist Debbie Harry, gruba ismini de vermişti. Blondie sound’u, disco, pop, reggae unsurlarının hepsi ile punk’ın harmanlanmasıyla oluşmuştu. Blondie, 1976 ile 1982 arasında ticari başarı sağlayan single ve albümler çıkarttı. Heart of Glass, 1978 yılında yayınlanan Parallel Lines albümünde yer alıyor ve single olarak da piyasaya sürüldü. Bu şarkı, Blondie’nin en çok satan single’larından biriydi.

Ekonomik ve finansal krizler ve sosyal çalkantılarla geçen 1970’ler sona erdiğinde rock’n roll ile büyüyen, blues ve psychedelic dinleyerek dünyaya isyan eden, hard rock dinleyerek coşan, progressive rock dinleyerek bilim kurgu/fantazi dünyalarına dalan nesil orta yaş dönemine yaklaşıyordu. Yeni gençler rock müziğe fazla ilgi göstermediler. Pop müzik yükseliyordu. Yeni nesiller artık dans edebilecekleri müzikler dinlemek istiyorlardı. Punk, disco, new wave, reggae derken rock marjinalleşti. 1980 ve 1990’lar dünyada, geçmiş onyıllara hiç benzemeyen bir dönemdi. Doğal olarak popüler müziğin ürünleri de geçmiş dönemlere hiç benzemiyordu.

1980’lerden sonra, rock’ın alt türleri çoğalıyor. Bu alt türlerin hepsini birden izlemek, bir rock ansiklopedisi yazmak anlamına geliyor. Böyle bir niyetim yok. Bu yazıyı yazmaya başladığımda 200 grubun adını not etmiştim. Bunların yaklaşık yarısı 1964-80, diğer yarısı da 1980’den günümüze kadar uzanan döneme aitti. 1980’lere ağırlıklı olarak New Wave of British Heavy Metal ve New Wave, 1990’lara ise Thrash rock ve Alternative rock damgasını vuruyor. Sonra rock tarihinde önce Death Metal biçiminde, daha sonra da Symphonic Death Metal, Goth metal, Progressive Metal biçiminde İskandinav istilası başlıyor. Diğer bir koldan Rap metal ve Alternative Metal gidiyor. Arada tek tük Hard Rock ve Progressive Rock grupları görüyoruz. En azından benim izleyebildiğim damarlar bunlar. Diğerleri zaten ilgimi de çekmiyor, rock tarihi bakımından önemli olduklarını da sanmıyorum. Halihazırda 4 bölüm yazmış durumdayım. Amaç sadece bir dönemi tanıtmak olduğu için, detaya girmeksizin değinip geçiyorum. Sanırım bu değinip geçmelerle 1980-2010 dönemini anlatan 6 bölüm daha yazarak bu diziyi tamamlayabileceğim. Seçtiğim 200 grup ve sanatçıdan 100-150 tanesini tanıtıp 200 civarında şarkı örneği de koyduktan sonra bu yarım yüzyıllık kesitin sosyonomik analizi ile bu yazıyı noktalayacağım.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – II

1970-75

1970 yılının ilk aylarında borsalar hızlı değer kayıplarının ardından, son sekiz yılın en düşük seviyelerine geriledi. ABD’de Kennedy öldürülmüş, aya ayak basılmış,’68 gençliği sokaklardan çekilmişti. Ortadoğu’da gerginlik artıyordu. 1960’ların ikinci yarısında son kez boy gösteren romantik, nostaljik, melankolik şarkılar, yerlerini yavaş yavaş daha sert, daha öfkeli, daha gürültülü şarkılara bırakmak üzereydi.

Rock tarihi bakımından 1970’lerin ilk yarısı “altın çağ” denebilecek bir dönemdir. Bu dönemde piyasaya sürülen şarkıların her biri bir rock klasiği olmuş, bu şarkıların toplandığı albümler, bütün zamanların en iyi rock albümleri kabul edilmiştir.

Pink Floyd’un Meddle albümü de bunlardan biridir. Kapağında suyun içinde ses dalgalarını toplayan bir kulak resminin yer aldığı albümün ilk yüzünde beş, ikinci yüzünde sadece bir parça yer alır. Meddle, One of These Days ile başlar. Şarkının içinde geçen tek söz, davulcu Nick Mason’ın ağzından, yavaşlatılmış olarak plağa aktarılan, “One of these days,  I’m going to cut you into little pieces” (Bugünlerden birinde seni küçük parçalara doğrayacağım) sözüdür. İddiaya göre, Roger Waters bu şarkının “toplumun içinde bulunduğu acıklı durumu” anlattığını söylemiş. One of These Days‘in çok ilginç bir diğer yönü, şarkının başında duyulan rüzgar seslerinin ardından sert bir şekilde giriş yapan çift bas gitarın birini, gruba Syd Barret’ın yerine katılan David Gilmour’un çalması. Şarkının sonunda Gilmour bir de “uçuk” solo atıyor. 1970’lerin başındaki Gilmour, yüzüne uçuşan sarı saçları nedeniyle internet forumlarında “elf”e benzetilir. Unutmayalım, Vico’nun tarih skalasına göre tanrılar/kahramanlar dönemindeyiz. Onyıllar sonra bile hayranların rock yıldızlarını putlaştırmasının nedeni bu olsa gerek. Bu şarkı, daha sonraki rocker’ları çok derinden etkilemiştir. Her ne kadar “headbanging” denen kafa sallama modası ilk olarak Led Zeppelin’in 1969 turuna atfedilse de, One of These Days, dinleyende müthiş bir kafa sallama arzusu uyandırdığı için Rock’ın en ilginç şarkılarından biridir. Pink Floyd’un nadir canlı kayıtlarından biri olan seyircisiz Pompei konserinden alınmış videoda başrol, davulcu Nick Mason’da. Şarkının bir yerinde Mason’ın elinden bagetlerden birinin fırladığını, Mason’ın hiç bozuntuya vermeden yeni bir baget çıkartarak çalmaya devam ettiğini görüyoruz. Hoş.

Meddle albümünün ikinci yüzünün tamamını kaplayan Echoes ise başlıbaşına bir rock klasiği. Grubun deneysel ses arayışları içinde olduğu bir dönemde bestelenip kaydedilmiş. Tüm rock klasikleri gibi, Echoes hakkında da yıllarca pek çok dedikodu dolaşmış. Bu dedikodulardan biri de şarkının bir sinema klasiği olan 2001: Bir Uzay Destanı’nın “Sonsuzluğun Ötesi” bölümü ile beraber dinlendiğindeki mükemmel uyumu nedeniyle şarkının aslında bu film için yazıldığı iddiası. Şarkı, filmin çevrildiği tarihten sonra bestelendiği için, bu şarkının 2001 filmi için yazılmış olma ihtimali yok. Ancak Roger Waters’ın 2001 filmi için bir şarkı yazmamış olmaktan büyük pişmanlık duyduğu hep söylenegelir. Bu şarkıda vokallerde David Gilmour ile Rick Wright var. Wright’ın şarkı söylediği nadir parçalardan biri. Videoda Gilmour ile Wright şarkı söylerken yüzlerine uçuşan saçları ise rock tarihinin unutulmaz sahnelerden biri.

Since I’ve been loving you, herhalde rock tarihinin gelmiş geçmiş en iyi baladlarından biridir. Led Zeppelin’in 1970 yılında yayınlanan III albümünde yer alır. Zeppelin’in her birine numara verdiği ilk dört albümü, rock tarihinin en iyi albümleri arasında sayılır. III no’lu albüm, grubun biraz daha folk ve blues’a meylettiği şarkılarla dolu. Since I’ve been Loving You ise her yerde iki özelliği ile anılıyor. Birincisi basçı John Paul Jones’un Hammond org çalarken, bas pedal kullanması, ikincisi de gitarist Jimmy Page’in, canlı kayıtlarda daha da uzattığı muhteşem solosu. Deniyor ki Page, stüdyo kayıtlarında bir türlü istediği performansı tutturamadığı için mola almış ve uzun bir yürüyüş (ve muhtemelen meditasyonun) ardından ancak kayıtlara geçilebilmiş. İlk bölümde ne demiştik; Artık gitar bir aksesuar değil, çalanın bütün becerisini göstereceği bir enstrüman olmuştu. Jimmy Page 40 yıldır gitar çalıyor ve 40 yıl sonra hala büyük bir zevkle dinleniyor. Eeee kolay değil üçüncü dalga kahramanı olmak.

Geliyoruz Rock tarihinin gelmiş geçmiş en büyük bir başka grubuna. 1970 yılında çıkarttıkları Black Night hızla listelerde birinci sıraya yükselince bütün dikkatler Deep Purple’a çevrildi. Grup daha önce yayınladığı iki albümde kendi besteleriyle beraber Neil Diamond, Beatles, Hendrix şarkılarını seslendirmiş, ortalama bir performansın ötesine geçememişti. 1969 sonunda biraraya gelen kadro, bugüne kadar kurulmuş en iyi kadrolardan biriydi. Grup önce Royal Philarmonic Orchestra ile beraber klavyeci Jon Lord’un bestelediği konçertoyu seslendirdi ve ardından gelmiş geçmiş en büyük hard rock grubu olma yolundaki büyük adımlar atılmaya başlandı.

Purple’ın Royal Philarmonic orchestra ile beraber verdiği konserden de bir kaç kelime bahsetmem gerekiyor. Yıl 1983. ODTÜ 1. yurtta bir akşam saati. O zamanlarda Ankara’da yayın yapan Polis radyosunda bütün gün Rock müzik yayını olurdu. Bir gece önceden yapılan anonsta, 13 sene önceki Deep Purple/Royal Philarmony Orchestra konserinin radyodan yayınlanacağı duyuruldu. Biz de yayın saatinde radyonun başına toplandık. Çay demlendi, sigaralar yakıldı. Danışma hocalarına tembih edildi ki anons yapmasınlar. Yayın saati geldi nefesler tutuldu ve konser başladı.

O da ne? Yaylılar, üflemeliler, klasik müzik ! Yıllar sonra yeniden dinliyorum da orkestranın girişi çaldığı süre sadece 7,5 dakikaymış. Bize bir ömür gibi gelmişti. Hangisi Richie, abi? Obua mı çalıyor yoksa? Bak şu keman sesi var ya, o Jon Lord işte. En büyük hayali kemancı olmakmış esprileri. Sıkılmaya başladık. Daha önce dinleyenler bıyık altından gülüyorlar. Derken 7:30’da grup giriş yaptı da ikna olduk bu konserde Deep Purple’ın olduğuna. Biz arkadan geliyorduk, dinlediğimiz konser 13 sene önce kaydedilmişti, ancak gene de çok geç değildi. Şimdi dönüp geriye bakıyorum da bu konser tam 40 yıl önce çalınmış. Şaka gibi.

Highway Star. Hard Rock’ın en büyük klasiklerinden biri. Bu parça, stüdyo kaydında 35 saniyelik bir bas gitar girişi ile başlar. Solist Ian Gillan’ın çığlıkları ile devam eder. Şarkının içinde önce Lord klavyesi ile, sonra Blackmore gitarıyla iki solo çalarlar. Ritchie Blackmore’un solosu dünyanın en iyi gitar soloları oylamarında hep ilk sıralarda yer alır. Kimilerine göre bu şarkı ilk speed metal şarkısıdır. Bir önceki yazıda sözünü etmiştim; motor, otoyol, serüven, özgürlük … Rock’ın değişmez temalarıdır. Highway Star da böyle bir parçadır işte. Deep Purple’ın 1970-1972 arasında çıkarttığı üç albüm, Deep Purple In Rock, Fireball ve Machine Head, Rock tarihinin en çarpıcı albümlerinden üçüdür. Bu albümlerde yer alan şarkıların her biri birer kült olmuş, on yıllar boyunca rocker’ların dilinden düşmemiştir.

Child in Time, grubun Vietnam savaşını protesto etmek üzere yazdığı bir parça. Elemanların bütün yeteneklerini sergilediği 10 dakikalık bu şarkının sözleri de ilginç:

Sweet child in time you’ll see the line
The line that’s drawn between the good and the bad
See the blind man shooting at the world
Bullets flying taking toll
If you’ve been bad, Lord I bet you have
And you’ve been hit by flying lead
You’d better close your eyes and bow your head
And wait for the ricochet

(Tatlı zamane çocuk, çizgiyi göreceksin/ İyi ile kötü arasına çizilen çizgiyi/ Şu dünyaya ateş eden kör adama bak/ Herşeye zarar veren kurşunlar uçuşuyor/ Kötü biri olsaydın, bahse girerim kötü birisin/ uçuşan kurşunlar seni vururdu/ En iyisi sen gözlerini kapat ve kafanı eğ/ ve bir merminin sekmesini bekle.)

1970’lerin başlarında rock’ın klasikleri arka arkaya geliyordu. 1971 yılında Stairway to Heaven çıktı. Led Zeppelin IV albümünde yer alan parça 8 dakika sürüyordu. Canlı kayıtlarda ise şarkı hep daha uzun çalındı. Şarkı sonsuza kadar çalınsa Zeppelin hayranları dinleyebilirdi. Şarkı yavaş bir ritmle başlıyor, gitgide hızlanıyor, en sonunda müthiş bir gitar solosu ile bitiyordu. Bu şarkıda Page’in çaldığı solo da bütün halkoylamalarında dünyanın en güzel gitar sololarından biri seçildi. Page, şarkının gitgide hızlanıp en sonunda patlayan ritmini adrenalin akışına benzetiyor. Şarkı sözleri ise Robert Plant’e göre, bir şömine partisinde, tamamen spontane olarak yazılmış. Şarkının sözlerinde neyin anlatıldığı her zaman tartışılmıştır. Sembollerle yüklü sözlerin bir kısmını yorumsuz veriyorum: “There’s a feeling I get / When I look to the west/ And my spirit is crying /For leaving ” (İçimde bir duygu var/ Batıya baktığımda / Ruhum ağlıyor / Uzaklaşıp gitmek için)

Rock müziğin bütün kahramanları yavaş yavaş sahne almaya başlamıştı. 1969 Woodstock festivalinde boy gösteren Carlos Santana da bu kahramanlardan biri. Önceleri blues çalan -ki daha sonraki yıllarda da zaman zaman blues çaldı – Santana, Rock’ın altın çağının özgün renklerinden biri oldu. Latin-Rock ismiyle anılacak bir türe imzasını atan Santana, 40 yıl sonra hala Rock’ın en saygın figürlerinden biri. 1970 yılında yayınlanan Abraxas, rock tarihinin en iyi albümlerinden biri kabul edilir. Bu albümde yer alan Oye Como Va, aslında klasik ritmlerle yazılmış, cha-cha-cha temposunda bir şarkıdır. Santana’nın yorumu ile bütün dünyada sevilmiş, unutulmaz klasikler arasında yerini almıştır.

Ve elbette Abraxas albümünde yer alan Black Magic Woman. Bu şarkının yazarı Peter Green’dir ve şarkı ilk kez Fleetwood Mac grubu tarafından seslendirilmiştir. Ancak rockerlar daha çok Santana yorumunu bilirler. Abraxas albümünde bu şarkı Gypsy Queen isimli bir başka şarkı ile birleştirilmiştir. Afro saçların çok moda olduğu, siyahi kadınların, çingene kraliçelerinin yüceltildiği bir dönemdeyiz.

1970 yılında yayınlanan bir başka albümle rock dünyası yeni bir grupla daha tanışıyordu: Uriah Heep. Uriah Heep ismi, David Copperfield’in kurgu kahramanlarından birinin adı. İkiyüzlü, yağcı, yaltakçı, aşağılık biri. Grubun kendisine bu ismi seçmesi, o dönem insanlarının ne kadar komplekssiz ve ironik olduğunu göstermesi bakımından da kayda değer. Uriah Heep’in 1970 tarihli Very ‘eavy… Very ‘umble albümü de rock tarihinin önemli satırbaşlarından biridir. Albüm Gypsy ile başlar: I was only seventeen / I fell in love with a gypsy queen (Onyedi yaşındaydım/Bir çingene güzeline aşık oldum) Rock tarihçileri Heavy Metal’e bir başlangıç arıyorlar ya; Kimileri de ilk metal şarkısı olma onurunu Gypsy‘ye verir.

Baladları pas geçtiğim sanılmasın. Uriah Heep’in rockerların gözdesi iki muhteşem baladı var. (Çok fazla baladı var. İki tanesi başyapıt diyelim) Bunlardan biri de Lady in Black. Bu şarkıyı muhtelif Uriah Heep elemanları defalarca seslendirdiler. Akustik yorumları da var. Benim dinlediklerim içinde en güzellerinden biri de 2001 tarihli Future Echoes of the Past konser albümü. Orada, tam 30 yıl sonra şarkı yeniden icra edilirken seyircinin şarkıya öyle bir eşlik edişi var ki, insanın tüyleri diken diken oluyor.

Heep’in en parlak dönemi, solist David Byron’ın ayrıldığı 1975’e kadar geçen beş sene kabul edilir. Grup daha sonraki yıllarda sayısız solist değiştirerek yoluna devam etse de, herkesin kabul ettiği üzere, Byron dönemi çok özeldir. Bu dönemde yayınladıkları albümlerin hepsi klasik kabul edilir. Ne yazık ki Uriah Heep’in görüntü kayıtları çok kötü. Ancak Byron’ı görmek adına buraya bu kötü görüntüleri koyuyorum. Umarım yakında HQ kopyaları çıkar da izleriz. July Morning, o dönemde Hard Rock grupları arasında moda olan uzun şarkı yazma modasının bir ürünü ve Heep’in, Deep Purple’ın Child in Time şarkısına cevabı. Şarkı heavy ritmlerle başlıyor, sonra duruluyor, ritm sürekli değişiyor. Şarkının içinde klasik müzik esintili bir bölüm de var. Şarkı çok akılda kalıcı bir ezgi ile bitiyor.

1970’ler … Dev grupların birbiriyle yarıştı o muhteşem dönem. Son derece karmaşık şarkılar, enstrüman ustalıkları, çığlık çığlığa vokaller. Kötü görüntü kopyaları bile olsa o günleri yaşatan şarkıları özgün halleriyle dinlemek çok güzel.

1970 yılı bir başka grubun daha rock sahnesine çıkışıyla unutulmaz bir yıldır: Black Sabbath. O yıl Black Sabbath piyasaya iki albüm birden sürer: Black Sabbath ve Paranoid. İkinci albümün adı War Pigs (Savaş Domuzları) olarak planlanmıştır. War Pigs, albümde yer alan bir şarkıdır ve Vietnam savaşını protesto etmektedir. Ancak albümü yayınlayan firma savaş destekçilerinin tepkilerinden korkar ve albümün adını Paranoid olarak değiştirir. Ne ironi ama! Black Sabbath’la beraber rock dünyası solist Ozzy Osbourne ile tanışır.  İlk heavy metal şarkının hangisi olduğu konusunda görüş birliği olmasa da, ilk büyük heavy metal grubunun Black Sabbath olduğu konusunda herkes hemfikir. Rocker’ların ne kadar “berbat” insanlar olduğunu “kanıtlamak” için verilen örnekler vardır: Ozzy Osbourne sahne gösterilerinde canlı civciv ezermiş, dişleriyle güvercin kafası kopartırmış, yarasa kanı içermiş filan gibi efsaneler dolaşır. Doğruluğuna emin değilim. Ozzy Osbourne’un uçuk-kaçık pazarlama yöntemleri olduğu doğrudur. Duygusal trendin diplere vurduğu dönemlerde bu tip kabul edilemez gösteriler ihtimal dahilindedir. Ancak sonuçta her dalga kendi içinde böyle aşırılıklar taşımıyor mu? Ben, daha sonraki Dio’lu Black Sabbath dönemini, Ozzy’li Black Sabbath dönemine tercih edenlerdenim. Rock ansiklopedileri ne kadar yüceltse de, Ozzy’li Black Sabbath dönemi, bir kaç şarkı hariç tutulursa bana basit şarkıların yazıldığı, primitive bir dönem gibi geliyor.

Hard Rock’ın altın döneminin başında ve sonunda sahne alan iki grup daha var ki, onlardan söz etmeden olmaz. Bunlardan biri Alice Cooper’ın kendi adını taşıyan grup. Alice Cooper’ın 1970 yılında çıkan I’m Eighteen şarkısı büyük ün kazanmış ve kısa zamanda 10’lu yaşlardaki gençlerin marşı haline gelmişti. Bütün zamanların en iyi metal şarkılarından biri kabul edilen I’m Eighteen isyan içeren sözlerden oluşuyordu:

I’m eighteen / and I don’t know what I want/ Eighteen/ I just don’t know what I want/ Eighteen / I gotta get away/ I’ve gotta get out of this place/ I’ll go runnin in outer space (Onsekizindeyim/ ve ne istediğimi bilmiyorum/ onsekiz/ ne istediğimi sadece bilmiyorum/ buradan defolup gideceğim/ dış uzaya doğru)

Alice Cooper, sadece şarkıları ile değil, dehşet ve korkuya dayalı sahne gösterileri ile de çok ünlü oldu.

Bir de Kiss. İngiltere kökenli gruplar ortalığı kasıp kavururken 1973 yılında ABD’nin New York şehrinde kurulan Kiss de gösterişli sahneleriyle ün kazandı. Şarkıları ise, bir iki tanesi hariç, rock tarihine geçecek ağırlıkta değildi. Bu şarkılardan biri de Detroit Rock City idi. 1970’lerde ABD, rock dünyasında epeyce gerilerde kalmıştı.Bu trend daha sonraki yıllarda da değişmedi. ABD o zamanlardan beri hep bir gösteri toplumu olarak kaldı. Görkemli ama içi boş sahne gösterileri! Kiss’in grup adını tanıtma biçimi de çok tartışıldı, çünkü grup adını hep Ki-SS olarak yazıyordu. SS sözcüğü ise, nazileri hatırlattığı için büyük tepki görüyordu. Düşünün ki, Almanlar bile alfabelerine SS yerine geçsin diye beta harfini soktular. Kiss elemanları çok uzun yıllar boyunca sahneye hep maskeleri ve koyu makyajları ile çıktılar. Maske, grubun pazarlama yöntemlerinden biri olarak, bıktırana kadar kullanıldı.

1970’lerin ilk yarısı, Hard Rock’ın altın çağıydı. Ancak tür çeşitleniyordu ve rockerların bir kısmı daha değişik bir yoldan ilerlemeye başladı. Değişik yoldan ilerleyenlerin hikayesini bir sonraki bölüme erteleyelim. Yazının daha ilerideki bölümlerinde bu iki farklı yolun yıllar sonra nasıl birleştiğine de geleceğiz.

1974 yılının son günlerinde ABD’de borsa endeksleri dibe vurdu. 1975 yılından sonra ise yavaş yavaş olumsuz ruh hali trendi dengelendi. Hard Rock’ın altın çağı da aynı tarihlerde sona erdi. Bu tarihten sonra büyük gruplar dağılmaya, daha zayıf ürünler çıkartmaya başladılar. Alt-türler çeşitlenmeye başladı. Biz önce rock’ın “ilericilerinin” hikayesine, daha sonra da yavaş yavaş filizlenmeye başlayan alt-türlere göz atacağız.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – III

Yükseliş ve … / Rock yüzyılı – I

Giriş

Rock Around the Clock, belki ilk Rock’n Roll şarkısı değildi. Ancak şüphesiz bir büyük dalganın yükselişinin ilk adımıydı. 1950’lerin gençlerinin marşı buydu:

One, two, three o’clock, four o’clock, rock,
Five, six, seven o’clock, eight o’clock, rock,
Nine, ten, eleven o’clock, twelve o’clock, rock,
We’re gonna rock around the clock tonight

Sıcak savaşın bitiminden soğuk savaşa geçiş döneminin neşeli tınısının dünyanın her yerine yayılacağı, bir kaç on yıl içinde de büyük bir evrim geçirerek 20. yüzyılın en büyük pop kültür dalgasını tetikleyeceğini kim bilebilirdi ki? Aslında şarkı, piyasaya sürülmesinden bir sene önce yazılmış ve Bill Haley’ye önerilmişti. Haley ve grubu Comets de şarkıyı sahnede seslendirmeye başlamıştı.

1954 yılında şarkı ilk kez Thirteen Women isimli bir parçanın B yüzüne kaydedildi ve piyasaya sürüldü. Ancak listelerde plağın A yüzündeki şarkı değil, B yüzündeki Rock Around the Clock yükselmeye başladı. 1955 yılında listelerde ilk sıralara tırmandı ve kısa zamanda 10’lu yaşlardaki gençlerin gözdesi oldu. Rock’n Roll’un şafağı böylece aydınlandı.

Yukarıdaki video klipte Bill Haley ve grubu Comets şarkıyı seslendirirken önlerinde dans eden küçük çocuklar görülüyor. O çocuklar, Rock’n Roll bütün dünyaya dalga dalga yayılırken büyüyecek, 20. yüzyılın ses getiren ’68 kuşağı olarak tarihe geçeceklerdi. Rock Around the Clock ile başlayan serüvenleri, Blues, Country ve Baladlarla birleşerek 21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdü. Bu serüven belki 21. yüzyılın yeni nesilleriyle daha da devam edecek. Bugün bir müzik türü olarak Rock, yüzlerce alt gruba ayrılıyor. Bu alt grupların her biri de kendi içinde onlarca alt türe bölünüyor. Bütün bu türlerin hepsine, genel olarak Rock’n Roll diyoruz. Ancak günümüzde Rock ‘n Roll artık Bill Haley’nin Rock Around the Clock‘undan çok daha ötelerde ufuklara yelken açmış durumda. Daha da önemlisi Rock, sınır tanımaksızın bütün ülkelerdeki Rock’çıların paylaştığı bir ortak insanlık kültürüne evrilmiş durumda.

İtalyan filozof ve tarihçi Giambattista Vico’ya göre, uluslar ve uygarlık, bir tarihsel döngüyü tamamlamak üzere üç ayırt edici dönemden geçer: Tanrılar dönemi, kahramanlar dönemi ve insanlar dönemi. Bu üç aşamadan geçildikten sonra yeniden geçici olarak barbarlık dönemine girilir ve bu kez daha büyük ölçekli üç aşamalık bir dönem başlar. Tanrılar ve kahramanlar dönemi hayal gücünün (fantasia) yaratıcı etkinliğinin, insanlar dönemi ise yansıtma (reflessione) kabiliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve gelişir. Vico’nun bu yaklaşımı, bizim iki düzeltme ile bölünmüş üç yükseliş dalgası modelimize benziyor. Vico’nun tanrılar dönemi olarak isimlendirdiği döneme biz spekülatif-kurgusal birinci dalga diyoruz. Dolayısıyla kahramanlar dönemi, bizim kuvvetli ve momentumlu üçüncü  dalgamıza, insanlar dönemi ise kitlelerin daha önceki yaratıcı dönemleri taklit ettiği, nostaljik ve zayıf beşinci dalgamıza karşılık geliyor.

Vico’nun tarihsel sınıflamasını baz alırsak tanrılar dönemi, Mozart, Beethoven, Bach gibi büyük bestecilerin, günümüzde klasikler olarak isimlendirdiğimiz besteleri yaptıkları 18 ve 19. yüzyıllar, kahramanlar dönemi ise büyük bir pop kültür patlamasının yaşandığı 20. yüzyıldır diyebiliriz. 20. yüzyıl pop kültür patlamasının içinde Rock ‘n Roll, en saygın yerlerden birini işgal ediyor. Rock ‘n Roll çağının içindeki tanrılar dönemi ise 1950’lerde Bill Haley, Chuck Berry, Jerry Lee Lewis, Little Richard, Fats Domino, Buddy Holly ile türün bir salgın gibi dünyanın her yerine yayıldığı 1950 ve 60’lardı. Bu dönem sadece Rock’n Roll şarkıcıları ile de sınırlı kalmadı. Elvis Presley ve Beatles gibi on yıllar boyunca unutulmayan “tanrılar” da yarattı. Tanrılar dönemi, 1960’ların sonlarında bitti.

Sonra, yavaş yavaş gökyüzündeki yıldızlardan yeryüzüne inildi ve 1960’ların ortalarından itibaren kahramanlar dönemi başladı. Bu dönemde sahne alanları, geçiş döneminin yarı tanrı-yarı kahramanları olarak tanıyoruz. Etraflarında dolaşan efsaneler, hayranlarının fanatik bağlılığı ile The Doors, The Rolling Stones, Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple gibi gruplar bu kategoriye giriyorlar. 1980’lerde kahramanların sayısı artıyor: Yavaş yavaş alt türler çoğalıyor, çeşitleniyor. Judas Priest, Iron Maiden, Metallica, Megadeth gibi metalciler,  Nirvana, U2 gibi alternatif rockçılarla insanlar dönemine geçiliyor. 1990’lar ve 2000’lerin ilk on yılı, kahramanlarla insanların bir arada bulunduğu, kahramanların yavaş yavaş sahneden çekildiği bir geçiş dönemi. Barbarlık dönemine, yani Rock ‘n Roll’un düşüş çağına yaklaşıyoruz. Önümüzde en fazla bir kaç on yıl daha var. Sonra, diğer tüm pop salgınlar gibi Rock’n Roll da tarih sahnesinden çekilecek.

Ben şanslıyım. Tanrılar döneminin sonunda dünyaya geldim ve kahramanların çoğunu çocukluk yıllarımda güncel olarak takip etme şansını buldum. Kahramanların bir kısmını çıplak gözle gördüm, canlı performanslarına şahit oldum. Çoğu yaşlanmıştı, ancak sahnede hala dimdik ayaktaydılar. Son dönem rocker’ların işi zor; araştırmaya kalksalar binlerce şarkılık bir arşivi taramak zorunda kalacaklar. Kolaycılığa kaçarlarsa, tanrılardan ve kahramanlardan haberleri olmadan, insanlar çağının ürünleri ile yetinmek zorunda kalacaklar.

Yıllar boyunca oluşturduğum arşivimle Rock ‘n Roll tanrılarının, kahramanlarının ve insanların müziğini dinledim, hikayelerini okudum. Bu arşivi hep kendi müzikal zevkimi doyurmak için kullandım. Bir süredir hep ertelediğim bir proje var: Bu arşivdeki şarkıları, sosyonomik süreçler içinde tanıtmak ve yorumlamak. Bu çalışma hem Rock tarihine ilgi duyanlara bir rehber olsun, hem de kabaca yarım yüzyıllık bir tarih kesitini sosyonomik olarak incelemek isteyenlere ufuklar açsın. Nihayetinde bu, amatör bir çalışmadır. Seçimler tamamen keyfi yapılmıştır ve hiç kuşkusuz, atlanmaması gereken pek çok ürün de pas geçilmiştir. Gene de iyi bir arşiv taraması olduğunu zannediyorum. Daha fazlasını merak edenlerin fazladan emek ve çaba göstermesi gerekiyor. Bu çalışmada aktarılan bilgileri, en kolay elde edilebilecek kaynaklardan taradım. Zaten bu çalışmanın amacı da bilgi aktarmak ve bir internet belgeseli oluşturmak değil.

Bu uzun girişten sonra, artık yavaş yavaş sosyonomi gözlüklerimizi takarak, Rock’ın büyüleyici dünyasına girebiliriz. Tanrılar çağından üç örneği giriş yazıma koydum bile. Bakalım Rock’ın altın çağından günümüze uzanan yolda hangi satırbaşlarını geçmişiz.

1964-1969

Neden 1964? Bu tamamen keyfi bir seçim. Çünkü ben o yıl doğdum. Blowing in the wind benim doğduğum yılın iki sene öncesinde yazılmış. Şarkı, Bob Dylan’ın sayısız çarpıcı bestesinden sadece biri. Dylan, şarkı için şunu söylemiş: “Bu şarkıyla ilgili, cevabın esen rüzgarda olduğundan başka söyleyecek sözüm yok … Ben sadece 21 yaşındayım. Siz benden daha yaşlı ve daha akıllısınız.”

Her ne kadar bir folk şarkısı olarak değerlendirilse de, Blowing in the wind hem müzikal hem de sözel olarak Rock’ın beslendiği kaynakları gösteren çok önemli bir ezgi. Şarkıyı on yıllar boyunca sayısız şarkıcı seslendirmiş. Onların arasından Peter, Paul and Mary’yi özellikle seçtim. Bu Amerikalı folk triosundan Mary 2009 yılında göçtü. Rock’ın alt türleri yükselip, tarzı sertleşene kadar çıkarttıkları 9 albümle en çok sevilen ve dinlenen gruplardan biri olmuşlar. Unutmayalım, yıl 1962 ve hala romantik ve neşeli Rock çağındayız.

Çok çarpıcı sözleri var Blowing in the wind’in:

Yes how many times can a man turn his head / Pretending he just doesn’t see/ The answer my friend is blowing in the wind/ The answer is blowin’ in the wind (Evet, Bir insan kafasını, görmemiş gibi davranarak kaç kez çevirebilir/ Cevap esen rüzgarda dostum, cevap esen rüzgarda.)

1960’ların başındayız. 1950’lerde rock ‘n roll dansları yapan çocuklar büyüyor. Henüz uçaklara tıkılarak Vietnam’a gönderilmeye başlanmadılar. Dünyayı değiştirmeye de soyunmadılar. Şimdi 10’lu yaşlarının ortalarında sorular soruyorlar:

Yes, how many ears must one man have/ Before he can hear people cry? Yes, how many deaths will it take till he knows/ That too many people have died? (Evet, bir insanın kaç kulağı olmalı – ki insanların çığlıklar attığını duysun? Evet öğrenmesi için kaç ölüm olmalı – ki çok fazla insanın öldüğünü bilsin)

1962 yılında kurulan The Animals, en büyük başarısını 1964 ve 65 yıllarında seslendirdiği iki şarkı ile kazandı: The House of the Rising Sun ve Don’t Let me be Misunderstood. Her ikisi de Rock’ın unutulmaz klasikleri arasına girdi. The House of the Rising Sun‘da,  içki ve kumar düşkünü bir baba yüzünden yaşamlarının nasıl mahvolduğunu çocuğuna anlatan bir kadın hikaye ediliyor. Bu şarkı anonim bir folk ezgisi. The Animals’ın kendisine bu ismi seçmesinin nedeni ise, Wikipedia’da vahşi sahne gösterileri ile ilişkilendiriliyor. Oysa klipte ne kadar da masum görünüyorlar: Temiz yüzlü, temiz giyimli kolej çocuklarına benziyorlar. Hala 1960’ların başlarındayız ve “vahşi sahne gösterisi” kavramımız göreceli.

1960’ların başında America’da hala folk şarkıları moda. İki erkek ve iki kadından oluşan grup modası da henüz yaygın değil. Bu anlamda The Mamas & The Papas kendi dönemine göre devrimci sayılabilir. California Dreaming, soğuk bir kış gününde sıcak California günlerine duyulan özlemi dile getiriyor. 1965 yılındayız ve neşeli Rock’n Roll döneminin sonlarına yaklaşıyoruz. Nostaljik ve melankolik şarkıların sayısı artıyor. Nostalji, bir beşinci dalga karakteridir. 1965 yılında trend yoruluyor, karamsarlık dönemine girmek üzereyiz.

“Vahşi” The Animals grubuyla büyük bir tezat oluşturan The Rolling Stones sahnede. Genç Mick Jagger “tatmin olamıyorum” diyor. Seyirci kızlar çığlıklar atıyor. Muhafazakar çevreler öfkeli. Çünkü The Rolling Stones tabuları yıkıyor: “uğraşıyorum, uğraşıyorum tatmin olamıyorum” Muhafazakarların yıldızı Rock’n Roll ile hiç barışmadı. Bu türü hep isyankar ve yaramaz buldular. 1950’lerin Rock’n Roll’cuları neyse de, bu ’60’ların zamane gençleri de artık iyice çizmeyi aşıyordu. The Rolling Stones’u aforoz ettiler. “Kızınız bir Rolling Stone ile evlensin ister misiniz” kampanyaları başlattılar. Ne çare; artık su bendini parçalamış, akıyordu. Önünde kimse duramazdı. Şimdi hisse senetlerini satma ve Woodstock Festivali’ne gitme zamanıydı. Anne-babaları borsalarda satışa geçerken, “bebek patlaması” kuşağı, tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştı.

Birdenbire sahneye Jimi Hendrix çıktı:

“Hey Joe, elindeki o silahla nereye gidiyorsun ?/Hey Joe, elindeki o silahla nereye gidiyorsun dedim sana/Eski sevgilimi vurmaya gidiyorum/Biliyorsun başka bir adamla takılırken yakaladım onu/…/Evet vurdum onu/Biliyorsun başka bir adamla yakaladım onu/Hey Joe, iyi yaptın/Onu bir kez daha vur/…/Peki Şimdi nereye kaçacaksın ?”

Borsalarda satış fırtınaları eserken bu asi siyahi genç, daha sonraki onyıllara damgasını vuracak bir devrime de imza atıyordu. Yeni nesil rockerlar nasıl gitar çalıp, şarkı söyleyeceklerini Hendrix’ten öğrendiler. 18 Eylül 1970 yılındaki trajik ölümüne kadar Hendrix hep karamsar şarkılar söyledi ve bu kısacık ömrüne sığdırdığı az sayıdaki şarkı ile unutulmazlar arasında yerini aldı. On yıllar boyunca her yer onun posterleri ile süslendi. Herkes onun şarkılarını söyledi. Hendrix rock’ın en büyük kahramanlarından biri oldu. Artık gitar, sıradan bir aksesuar değil, çalanın bütün becerilerini göstermesi gereken bir enstrümandı.

1965 yılında Pete Townshend, 20 yaşındayken My Generation‘ı besteledi. İsyankar İngiliz gençliğinin duygularını seslendiren bu şarkı, ilginç vokalleriyle dikkat çekti. Şarkıda solist Roger Daltrey bir cümle söylüyor, geri vokalde Pete Townshend ile John Entwistle cevap veriyordu: “Benim neslim hakında konuşmak gerekirse”. Şarkının şu sözleri oldukça dikkat çekiciydi: I Hope I die before I get old.(Umarım yaşlanmadan ölürüm). Hendrix gibi, Pete Townshend’in gitarından da distorsiyonlu sesler yükseliyordu. Muhafazakar çevreler bu şarkıyı da yerden yere vurdular: Gürültü patırtı içinde, anlamsız sözler söyleyen bu isyankar gençlere hadleri bildirilmeliydi. The Who, bir kaç yıl sonra, 1969’da Tommy albümü ile ilk rock-operayı yazacak, böylece rock müzik tarihine geçecekti.

When the truth is found to be lies/And all the joy within you dies/ Don’t you want somebody to love/ Don’t you need somebody to love (Gerçeklerin yalan oldukları ortaya çıktığında/içindeki neşe öldüğünde/ birini sevmek isteme/birini sevmek zorunda kalma)

1967 yılında Grace Slick’in bu sözleri ile başlayan Somebody To love, artık rock müziğinin bambaşka mecralara aktığını haber veriyordu. Şarkının yer aldığı albümün adı da bir garipti zaten: Surrealistic Pillow (Sürrealist Yastık) Hippy kültürü yükseliyor, psychedelic rock kendi gruplarını yaratıyordu. Somebody to Love da bütün zamanların en iyi rock şarkıları arasındaki yerini aldı.

The Doors’un bu unutulmaz şarkısının da ilginç bir hikayesi var. Grubun zaman zaman çıktığı televizyon programlarından birinde, Ed Sullivan Show’da, şarkı ilk kez çalınacağı zaman, yapımcı Bob Precht, “girl, we couldn’t get much higher” (kız, çok yükseklere çıkamadık) sözünün, sponsorların uyuşturucu çağrışımları nedeniyle rahatsız olabileceği düşüncesiyle çıkartılmasını istemiş. Ancak şarkıcı Jim Morrison şarkıyı canlı yayında özgün sözleriyle söyleyince programın sunucusu Ed Sullivan, program bitiminde Morrison’un elini sıkmamış. Jim Morrison da rock tarihinin unutulmaz simalarından biri. Aşırılıklarla dolu yaşamı 3 Temmuz 1971’de beklenmedik şekilde son bulduğunda arkasından ağlayanı çok olmuş. Morrison’ın ölüm nedeni hala bir muamma. Aşırı alkol ve uyuşturucu kullanımı nedeniyle öldüğünü iddia edenler var. Morrison’dan geriye kalanlar ise, rock tarihinin köşe taşlarını oluşturan sayısız unutulmaz şarkı.

Rock’ın bir de ilericileri var. Şarkılarında oldukça karmaşık melodiler seslendiren, klasik müzik ögelerini kullanan ve zaman zaman yolları psychedelia ile kesişenler. Moody Blues’un 1967 tarihli Nights in White Satin‘i de bunlardan biri. Şarkı platonik bir aşkı anlatıyor.

Procol Harum’un A Whiter Shade of Pale‘i de Progressive Rock’ın ilk ürünlerinden. Çok büyük bir satış başarısı yakalayan bu şarkı da, Nights in White Satin‘le beraber, çok uzun yıllar boyunca bütün melankolik seçkilerde yerini aldı. Oysa şarkı, sonu mutlulukla biten bir ilişkiyi anlatıyordu.

Jimi Hendrix ve Jim Morrison’la beraber yaşama erken veda eden Janis Joplin de tanrılar/kahramanlar partenonunda yerini aldı. Olağanüstü bir ses ve şarkı söyleme yeteneğine karşılık Joplin rock dünyasında bir “ucube” olarak isimlendiriliyordu. Bunun nedeni aşırı dozda uyuşturucu ve alkol kullanımı ile beraber pasaklı ve bakımsız görünümü idi. Joplin, 1960’ların hippi kültürü için bir prototip oldu. Zamanla rock kültürü içinde marjinalleşen bu prototip, 1960’ların sonunda “çiçek-gücü” gençliğini çok fazla etkilemişti. Tarihin saati 1960’ların sonunu gösteriyordu. Duygusal trend dönmüştü ve düşüş dalgası çok güçlüydü.

Rock kültürünün unsurları belirginleşiyordu. ABD/Kanada kökenli Steppenwolf Born to be Wild (Vahşi olmak için doğdum) ile sahne aldığında motosikletler de rocker’ların kültüründeki saygın yerlerini almaya başlamıştı. Motosiklet özgürlüktü, maceraydı, heyecandı. Zaten Steppenwolf da bu uçarı ruh halini dile getiriyordu: Get your motor runnin’, head out on the highway, looking for adventure, in whatever comes our way (Motorunu çalışır halde tut, yola düş, macera arayarak, yoluna her ne çıkarsa çıksın) Şarkının içinde geçen bir kavram, o günlerde fazla dikkat çekmemişti. I like smoke and lightning/heavy metal thunder diyordu Steppenwolf. Bu sözlerde kastettiği heavy metal de neyin nesiydi? Heavy metal teriminin ilk kez bu şarkıda kullanılması nedeniyle Born to be Wild, ilk heavy metal şarkısı kabul edilir. Ben aynı fikirde değilim. Yazının devamında göreceğiz; her ne kadar bir “ruhu” ifade etse de, heavy metal özellikleri olan bir alt-türdür ve Born to be wild bu alt türün pek çok unsurunu içermiyor.

Bazıları da Led Zeppelin’in bu şarkısının ilk heavy metal şarkısı olduğunu ileri sürüyor. Bununla hemfikir olabilirim. Distorsiyonun çok daha fazla olduğu, Jimmy Page’in gitar ustalığını sonuna kadar kullandığı, Robert Plant’ın şarkı söyleme stilini abarttığı, davulun sık ve güçlü ataklar yaptığı Whole Lotta Love, Born to be Wild‘dan çok daha heavy metal duruyor. Şarkının içinde geçen I wanna give you every inch of my love (sana aşkımı son inçine kadar vermek isterim) sözleri ise oldukça netameli. Zaten bu sözler İngiliz muhafazakar çevrelerinde kıyametlerin kopmasına yetmiş de artmış bile. Rock dünyasında erken bir kayıp da davulcu John Bonham’ın 1980 yılında 32 yaşındaki erken ölümü. Nedeni aşırı alkol kullanımı. Bonham, gelmiş geçmiş en iyi davulculardan biri kabul edilir.

1968 tarihinde plakçı raflarında yer alan albümlerden birinin çok ilginç  bir adı vardı: In-a-gadda-da-vida; Albümün içinde de, plağın B yüzünün tamamını kaplayan 17 dakikalık aynı isimli parça. Parçanın isminin nereden geldiği ile ilgili muhtelif rivayetler var. Deniyor ki, şarkının özgün adı In the Garden of Eden (Cennetin bahçesinde). Söylentiye göre, grubun davulcusu Ron Bushy şarkıyı kullaklıkla dinlerken, şarkı yazarı Doug Ingle’a bu parçanın adının ne olduğunu soruyor. Ingle’ın söylediğini anlamıyor ve in a gadda da vida diye tekrar ediyor. Başka bir söylentiye göre ise Ingle dut gibi sarhoş olduğu için, yazdığı şarkının adını söylerken dili sürçüyor. Gerçek öykü ne olursa olsun, In-a-Gadda-Da-Vida, rock tarihinin en önemli şarkılarından biri. Psychedelic rock’ın, hatta daha ileri giderek heavy metal’in ilk örneklerinden biri kabul ediliyor. Iron Butterfly, bu albümden önce bir de Heavy isimli bir albüm çıkartmış. 1976 yılına kadar da çizgisi düşmüş de düşmüş. Bir küçük not daha; rocker’lar demir sözcüğünü çok sık kullanırlar. Neden acaba? Yaptıkları müzik demir gibi sert olduğu için mi, yoksa pek çoğu işçi mahallelerinden geldiği için mi? Sanırım her ikisi birden. Ne de olsa rock, bir çalışan sınıf müziği.

King Crimson hep caz müziğe eğimli bir grup oldu. 1960 ve 70’lerde yaptıkları parçalar Progressive Rock’ın en iyi örnekleri kabul edilir. Sonra tuhaf seslerin peşine düştüler ve rock’tan caza doğru meylettiler. 1969 tarihli In the Court of King Crimson albümleri, tartışmasız bir şekilde Progressive Rock’ın en iyi albümlerinden biridir. Sadece 5 parçanın yer aldığı bu albümde Epitaph, karanlık ve ağır havası, Greg Lake’in melankolik şarkı söyleme tekniğiyle çok uzun yıllar boyunca rocker’ların kendilerini kötü hissettikleri anlarda sığındıkları bir liman oldu.

Tabi bir de acayiplerimiz var. Onların başında da David Bowie geliyor. Experimental Rock’ın babalarından Bowie’nin çok özel bir hayran kitlesi var. Çok uzun yıllar boyunca Bowie’yi takip eden bu hayran kitlesinin rock’ın diğer alt-türleri ile akrabalığı ileri düzeyde değil. Yıl 1969, insanoğlu aya ayak basmış ve gözler uzaya çevrilmiş. Astronotlar önemli pop-kahramanlar olarak büyük saygı görüyorlar ve Bowie bu şarkısında yer-kontroldan albay Tom’a sesleniyor: protein haplarını al ve başlığını kafana geçir. Albay Tom, Bowie’nin daha sonraki yıllarda yazdığı şarkılarda da arz-ı endam edecek.

Uzay deyince, Astronomy Domine‘den bahsetmemek olmaz. Bir space-rock grubu olarak doğan Pink Floyd’un ilk albümü, 1967 tarihli The Piper at the Gates of Dawn bu şarkıyla başlıyor.

Jupiter and Saturn, Oberon, Miranda/And Titania, Neptune, Titan/Stars can frighten/Blinding signs flat flicker, flicker, flicker/ Blam pow, pow

Ha? Nasıl yani? Bilmiyorum. Sanırım Roger Waters da bilmiyor. Yukarıdaki videonun başında röportaj veren Waters günümüz futbolcularına benzer bir sığlıkla konuşuyor ama aldanmayın. Sonraki yıllarda Rock tarihinin en entellektüel şarkılarını Waters yazacak ve Pink Floyd en saygın gruplardan biri, belki de birincisi haline gelecek. Bu videoda Syd Barret pek görünmüyor. Daha sonra geçirdiği ruhsal bunalımlar ve sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılacak olan Barret’i rockerlar hiç bir zaman unutmadılar. Tabi bir de davulcu Nick Mason’dan bahsetmek lazım. Bu videoda Mason davulu kıracak gibi çalıyor.  Parçanın sonunda kafasında görmediğimiz şapkası ve sarkık bıyıkları ile son derece karizmatik. 2011 yılının başında, bu kadrodaki dört kişiden geriye sadece ikisi kalmıştı.

1969 yılındayız. Aya ilk kez ayak basılıyor. Küçük ama insanlık adına büyük adım atılıyor ve artık insanoğlu gözünü uzayın derinliklerine dikiyor. Yeryüzünde ’68 gençliği ayakta. Avrupa başkentlerinde isyanlar, protestolar. ABD’de hippiler, Woodstock festivalleri, cinsel devrim ve LSD kültürü. Borsalar ayı piyasasında, hiç bir yükseliş kalıcı olamıyor. Hemen ardından satışlar ve sert düşüşler geliyor. 1950’lerin mutlu Rock’n Roll’u yeni alt türler yaratıyor ve yavaş yavaş Roll (yuvarlanma) sözcüğü terminolojiden çıkıyor. Her ne kadar sinemaya 1979 yılında aktarılmış olsa da, 1960’ların sonlarında, hippi kültürünün yükseldiği dönemde Broadway’de sahnelenmeye başlanan Hair müzikali, Rock tarihinin bu dönemi ile daha iyi örtüşüyor. Filmin müthiş bir final sahnesi vardı. Uçarı hippi gençlerin duygusal düşüş dalgasının soğuk yüzüyle karşılaştığı müthiş final. Film gene de iyimserlikle bitiyordu. Ancak gelecek, uçarı hippilerin düşlediği mecrada akmayacaktı. Dünyada krizler, sarsıntılar, toplumsal travmalar dönemi açılmak üzereydi. Cycle dereceli bir dalga, geçmiş onyılları düzeltirken hippi kültürü yok olacak, rock daha da sertleşecekti.

Bu şarkıyla ilgili bir de yorum eklemeliyim. Çok uzun yıllar sonra, çiçek çocuklar büyüyüp yaşlılığa adım attığında, yeni nesillere araba, ciklet, patlamış mısır filan satmak için bu şarkı kullanıldı. (Evet bütün renkler kirlenirken birincilik her zaman beyazdadır.) Yeni nesiller de bu şarkıyı “evinizin pencerelerini açın içeri güneş girsin” zıpırlığı zannettiler.

Ey 2000’lerin i-pod bebeleri, seyredin bakalım bu şarkı neyi anlatıyormuş.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – II