Rock Yüzyılı/Kişisel Tarih

Rock Yüzyılı‘nı 2011 yılının Ocak ayında yazmaya başladım. Başlangıçta planım toplam on yazıdan oluşan bir seri ile kronolojik olarak Rock müzik tarihini özetlemekti. Böylece yeni nesil Rocker’lara bir çırpıda ulaşabilecekleri bir arşiv sunmayı hedefliyordum.

Rock Yüzyılı yazı serisinin ön başlığı şu: “Yükseliş ve …” Boşlukların neyle dolacağı belli: … düşüş. Bütün pop akımlar gibi elbette Rock müzik de ömrünü tamamladığında düşecek. Ama düşmesine gönlüm razı değil.

Rock Müziğinin  tarihçesini 1950’lerden itibaren anlatmaya başlamış, serinin sekizinci yazısını 9 Şubat 2011’de yazmış ve o yazıyı “artık 1990’lara geçebiliriz” diye bitirmiştim. 1990’lara ve 2000’lere geçemedim. Son iki yazı eksik kaldı. Varsın eksik kalsın.

Bu yazıyı Rock Yüzyılı’na ek olarak yazıyorum. “Her tarih, aynı zamanda kişisel tarihdir.” Bu yazı Rock Yüzyılı içinde benim kişisel tarihimi anlatıyor. Sanırım okuyan herkese şu veya bu şekilde kendi kişisel tarihinden kesitler sunacak bir yazıdır.

1970’lerin başı; Yer Konya … Sosyal yaşamın son derece canlı olduğu yıllar. Devlet memuru bir baba ve banka çalışanı bir annenin küçük çocuğu olarak yaşadıklarımla, çocuk beynimdeki ilk anılarım oluşmaya başlıyor. Babam bir Türk Sanat Müziği hayranıydı. Avni Anıl, Yesari Asım Arsoy, Şekip Ayhan Özışık, Saadettin Kaynak, Yusuf Nalkesen gibi bestecilerin bestelerini seslendiren Zeki Müren, Hamiyet Yüceses, Behiye Aksoy, Müzeyyen Senar, Ziya Taşkent gibi icracıların plaklarından yükselen nağmeler hala kulaklarımdadır.

O yıllarda eski adliye binası ile Kız Lisesi’nin arasında kalan geniş alanda büyük bir yazlık sinema vardı: Yazlık Emek Sineması. Haftada bir muhakkak Emek sinemasına gidilir, locadan beş kişilik bilet alınırdı. Çocuklara gazoz, büyüklere çay ısmarlanır, filmin başlaması beklenirdi. Filmin başlamasına bir kaç dakika  kala Barış Manço’nun Lambaya Püf De şarkısı çalardı. Şarkının ilk sözleri olan “lambaya püf de” duyulduğu anda ışıklar söner, daha sonraki bir kaç dakika içinde seyircinin yerini alması beklenirdi.

Lambaya Püf de Türk Rock tarihinin en erotik şarkılarından biridir. Yıl 1971; Henüz kopkoyu bir muhafazakarlık Anadolu’nun üstüne çökmemiş. Çoluk çocuk ailece gidilen yazlık sinemalarda filmler bu şarkı ile başlıyor. Anılarımda defalarca gidilen sinemada bizim ya da bir başkasının rahatsız edildiğine dair tek bir anı dahi yok.

1970’ler Türk Rock müziğinin patladığı yıllar; Her yerde Cem Karaca, Moğollar, Barış Manço, Üç Hürel, Ersen, Erkin Koray plakları çalıyor.

Anadolu Rock Türkiye’yi kasıp kavuruyor. Uzun saçlar, bol paçalı pantolonlar, geleneksel giysiler,

1970’lerin başından 1970’lerin ortalarına kadar geçen dönem, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de Rock’ın altın çağı’dır.

Eski Anadolu efsaneleri, yerel ozanların bestelerinin Rock uyarlamaları, bazen öfkeli, bazen sevdalı, haksızlıklara, eşitsizliklere, adaletsizliğe, ölüme, kadere isyan eden bu coşkulu müzik çocuk beyinlerimizde karşılığını buldukça daha bir tutkuyla sarılıyorduk bu müziğe. Aynı zamanda neden bahsettiklerini bilmesek de abilerimizin ablalarımızın dinlediği Beatles, The Rolling Stones, Santana, Temptations şarkılarıyla harmanlandıkça tutkumuz daha da büyüyordu.

Ancak benim kişisel tarihimde iki kırılma noktası vardır. Bunlardan ilki Pink Floyd sound’u ile tanıştığım 1977 yılıdır.

Amcaoğlunun getirdiği bir kasette domuz sesleri ile başlayan Pigs (Three Different Ones)’ı ilk kez duyduğumda neye uğradığımı şaşırmıştım. Şarkının neyi anlattığını bilmiyordum. O yıllarda İngilizce’yi yeni öğreniyordum. Sözlerin içinden sadece “Hey you, White House, haha charade you are, you house proud town mouse, ha ha charade you are” (hey sen, Beyaz Saray, ha ha ne oyuncusun sen, seni sarayıyla gurur duyan kasaba faresi, ha ha ne oyuncusun sen) kısmını ayırt edebilmiştim. Şarkının başındaki ve sonundaki domuz sesleri, bu sözlerle tam karşılığını bulmuştu. 13 yaşındaydım.

 

Plak-1

Artık plakçılardan kendi plaklarımı satın almaya başlamıştım. 1970’lerin Konya’sında üç plakçı vardı: Vitrinleri ABBA, Boney M, Temptations, Cliff Richard plak kapakları ile süslenmiş üç küçük plakçı … Her üçünün de sahibi ile iyi ahbap olmuştuk. Harçlığımın yarısına yakınını plak almak için ayırıyordum. Bir gün bu plakçılardan birine girdim ve yeni çıkan plakları karıştırmaya başladım. Param sadece 45’liklere yettiği için 33’lük long play’lerle ilgilenmiyordum. Uzun saçlı plakçı bana “bir de bunu dinle” diye bir plak uzattı. Ben albüm kapağını incelerken o plağı döner tablaya yerleştirdi ve plak çalmaya başladı:

Beethoven’in 5. senfonisi çalmaya başlamıştı. Ben şaşkınlıkla bakarken gülümsedi ve bekle dedi. Birazdan klavye, davul ve gitarlar giriş yaptı. Pink Floyd’un Pigs’ini dinlerken yaşadıklarımı bir kez daha yaşadım.  Böylece bu adı sanı duyulmamış Macar grup Omega’nın Skyrover albümü de satın aldığım ilk 33’lük plak olarak kişisel tarihime kaydedildi.

 

Plak-2

Sonrası çorap söküğü gibi geldi: Dire Straits, Queen, Deep Purple, Led Zeppelin, …

Plak13.jpg1979 yılının kış aylarında, düzenli olarak aldığım HEY dergisinde Pink Floyd’un The Wall isimli yeni albümünün yayınlandığını duyduğumda koşa koşa plakçılara gittiğimi hatırlıyorum; Henüz gelmemişti. Plakçıları her gün ziyaret etmeye başlamıştım. Her seferinde hayal kırıklığı ile dönüyordum, ama azmimi hiç kaybetmiyordum. Bir taraftan da para biriktiriyordum. Harçlık koparabilmek için elini öpmediğim aile büyüğü kalmamıştı. Kantinden hiç bir şey almıyor, gazoz/tost keyfi yapan arkadaşlarıma uzaktan bakıyordum. Nihayet 1980 yılının karlı bir Şubat günü Öncel Plak’ın vitrininde The Wall LP’si beni bekliyordu. Plağın satın alınmasıyla evdeki pikapa yerleştirilmesi arasında geçen süre dakikalarla ölçülecek kadar kısaydı. O plağı satın alabilmek için param yetmemiş, plakçıya beraber gittiğimiz arkadaşımdan borç almak zorunda kalmıştım.

1980’lerde plakçılar birer birer kapanmaya başladı. Sadece bir sene sonra artık plak bulmak neredeyse imkansız olmuştu. Plak devri kapanıyor, kaset devri başlıyordu.

 

Plak12

1982 yılında ODTÜ Makine Mühendisliği’ni kazanıp, 1. Yurt 104 no’lu odaya yerleştiğimde artık bambaşka bir dönem başlıyordu benim için. Resmen bir kültür cennetinin içine düşmüştüm. Oda arkadaşlarımın dolapları kaset ve kitap taşıyordu. Haftada bir defa hep beraber sinemaya gidiliyor, sinema çıkışı odada çay demleniyor, izlenen film tartışılıyordu. Hem Rocker kültürüm gelişiyordu, hem yepyeni yazarlarla, kültür zevkleriyle tanışıyordum. Cumartesi sabahları erkenden kalkıp CSO (Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası) konserlerine gitmek, akşamları Polis radyosunda yayınlanan Rock müzik programlarını dinlemek, oda arkadaşlarımdan ödünç aldığım Kafka, Camus, Sartre kitaplarını okumak, bilim kurgu edebiyatı üzerine saatlerce sohbet etmek, ODTÜ sinema topluluğunun salonunda film izlemek, briç öğrenmek yeni uğraş alanlarımdı. Haftasonları Kızılay’daki küçük pasajları geziyor, ikinci el plak satıcılarıyla ahbaplığımı ilerletiyordum.

Bu satıcılara çok sayıda “orijinal” plak geliyordu. Bu plakları oldukça pahalıya satıyorlardı. Ancak temiz kaydedilmiş, orijinal kapaklı plakları bulmanın başka yolu da yoktu. Yes, ELP, Eloy, Judas Priest, Iron Maiden gibi gruplarla bu dönemde tanıştım. Satın aldığım plakları dinlemek için sömestr tatillerini bekliyordum, çünkü yurtta pikap yoktu. Artık Ankara-Konya seyahatlerimde, kastler ve plaklar için yanımda fazladan bir bavul taşır olmuştum. O yıllarda grupların canlı performansını görmek bizim için hayaldi. Pek çoğu korsan, VHS formatlı videolardan, düşük ses kalitesiyle canlı konser kayıtlarını izlemeye çalışıyorduk.

The Wall filmini de ilk kez 1983 yılında, oldukça düşük kaliteli bir VHS video kasetinden izlemiştim. (Daha sonra en az 20 kez daha izleyecektim).

Hayatımda izlediğim ilk büyük grup Jethro Tull’dır. 1991 yılında Kuşadası’nda tatil yaparken, duvarlarda konser afişlerini görmüş, tatili kısa kesme pahasına konsere bilet alarak sabah erken saatlerde Efes antik şehrine gitmiştim. Efes antik tiyatrosunun büyüleyici atmosferinde ışıklar karartılıp şarkının başlangıç bölümü çalarken duyduğum heyecan hala hafızamda kayıtlıdır: Ian Anderson’ın bir hemşirenin ittiği tekerlekli sandalye ile sahneye girişi, tekerlekli sandalyeden fırlayarak tek ayak üstünde flüt çalmaya başlaması, Cross Eyed Mary ile konsere giriş… Unutulur gibi değil.

1990’ların başında çalışmaya başladığımda ilk ikramiyeme ilk maaşımı da ilave ederek Kenwood müzik seti aldım. Böylece ilk kez 5+1 ses sistemiyle müzik dinleme imkanına kavuştum. Satın aldığım ilk CD, Yngwie Malmsteen’in The Collection isimli best of albümüdür.

Black Star bu nedenle benim için hala çok özeldir. İstanbul’da canlı izlediğim ilk büyük Rock yıldızı da Yngwie Malmsteen’dir zaten. Tabi böyle bir Rocker geçmişine sahip olup da, konserde tanıştığım “gençlerin” daha o yıllardan başlayarak, ‘aaaa siz bu müzikleri mi dinliyorsunuz’ yorumlarını da eklemeden geçmeyeyim.

Bütün bu yıllar içinde sayısız konsere gittim. 2010 yılında kızım 13 yaşına girerken artık onu da Rock müzikle tanıştırma zamanı gelmişti. Başlangıç için iyi bir seçim miydi, bilmiyorum … Dışarıda yoğun kar yağışı vardı, Maslak Refresh The Venue tıklım tıklım doluydu, saatlerce ayakta bekledikten sonra içeriye girebildik ve Therion’un müziği 13 yaşındaki bir çocuk için fazlasıyla sertti. Neyse ki, evde, arabada defalarca duyduğu müziği hiç yadırgamadı. Ve sanırım, o konserin en genç izleyicisi ünvanını da kazanmış oldu.

2011 yılında Sonisphere Festivali’nde ilk kez canlı izlediğim Iron Maiden’ın konserinin o güne kadar izlediğim en iyi konser olduğunu düşünüyordum. Bu düşüncem çok da değişmiş değil. Final Frontier turnesinde seslendirilen Dance of Death ve Talisman, bana göre, benim izlediğim konserler içindeki en iyi performanslardır.

Artık hem konserlere bütçe yetiştirmek çok zor, hem de yaş kemale eriyor. 2013 yılı içinde, bir hafta arayla Iron Maiden ve Roger Waters konserleri duyurulduğunda, artık jübile yapma zamanının geldiğini düşünerek bu iki konsere bilet aldım. Bu iki konserden ilki, İnönü Stadyum’unda yapılacak son etkinlik, ikincisi ise The Wall turnelerinin sonuncusu olmaları bakımından anlamlıydı. Iron maiden’ın Maiden England turnesi kapsamındaki konseri müthişti. Phantom of the Opera ve Seventh Son of a Seventh Son’ı canlı izlemek en büyük hayallerimden biriydi; gerçekleşti.

4 Ağustos 2013 tarihli Roger Waters/The Wall konseri ise zirveydi. Başlangıcından sonuna kadar, 1970’lerin Konya’sından 2000’lerin İTÜ stadyumuna, kişisel tarihimin en duygusal anlarına uzanan uzun bir yolculuğun sonu …

İnternette bu müthiş ses, ışık, sahne gösterisinin videoları paylaşıldı. Her biri sonsuz duygu yüklü bu videoları youtube’dan izlemek mümkün. Benim için bu konserin en duygusal anları, bomboş ve karanlık bir duvarın karşısında Is There Anybody Out There’i dinlediğim anlardı.

Bana göre, kör, sağır, bencil, duygusuz ve duyarsız bir dünyaya karşı sözsüz bir manifestodur bu şarkı: Orada kimse var mı?

The Wall konserinin en sonunda Roger Waters seyirciye son kez el sallayıp sahneyi terk ederken zihnimden şu cümleler geçti: “Elveda Roger, elveda büyük sanatçılar dönemi, elveda Rock’ın altın çağı …”

Artık yaş kemale erdiğine göre, kendimi kıdemli bir Rocker görerek, senelerdir kaçırmadan izlediğim konserlerde karşılaştığım gençlere bir çift sözüm var:

Pek çoğu siz dünyaya gelmeden, yıllar önce bestelenmiş, icra edilmiş şarkıların her biri müthiş kişisel hikayelere sahiptir: O şarkılar aylarca biriktirilmiş küçük bütçelerdir, yağmurdur, kardır, yakıcı güneştir, en büyük mutsuzluk ve umutsuzluk anlarında yoldaştır, bir sevgiliye ağacın gölgesinde söylenmiş aşk sözleridir, bir zalime umutsuzluk içinde haykırılmış isyandır, en sevilenlerin ardından yakılan ağıttır, paylaşılan yoksulluktur, yurt odalarında uykusuz final geceleridir, abiden abladan kardeşe, anneden babadan çocuğa aktarılan ruhtur.

Giriş kuyruğunda önünüze kaynak yapanın dünyanın kim bilir hangi köşesinden, hangi koşullarda gelmiş olabileceğini düşünerek kurulan empatidir.

Yanınızda, kim bilir hangi yıla ait hangi anının derinliklerinde kaybolup gitmiş birilerinin gözünün önünden akıp giden geçmişe duyulan saygıdır.

İşte bütün bunların hepsine birden, Rocker Ruhu diyoruz. The Wall’un son şarkısında ifade edildiği gibi:

All alone, or in twos,

the ones who really love you,

walk up and down outside the wall,

some hand in hand,

some gathering together in bands

the bleeding hearts and artists

make their stand

and when they’ve given you their all

some stagger and fall

after all it’s not easy

banging your heart against some mad buggers’ wall

(Yapayalnız, ya da ikili, seni gerçekten sevenler, duvarın dışında aşağı yukarı yürüyorlar, bazıları el ele, bazıları gruplar halinde toplanmış, kanayan kalpler ve sanatçılar, direniyorlar, ve sana her şeylerini verdiklerinde, bazıları tökezler ve düşer, nihayetinde kolay değil, bazı manyakların duvarına kalbini siper etmek)

Ne yazık ki artık büyük sanatçı, büyük grup, büyük besteci dönemi kapanıyor. Anne/babalarınızın zamanına ait gruplar da sahneden çekildiğinde bir devir kapanmış olacak.

Ancak, eminim ki bizim şarkılarımız daha on yıllar boyunca dinlenecek. Yeryüzünde eşitsizlik, adaletsizlik, sevgisizlik, nefret ve acı olduğu sürece Rock da olacak. Rock hiç bir zaman ölmeyecek.

Reklamlar

Çocukluğun Sonu

Childhood-Game-650x443

1980 yılı, Türkiye tarihi için önemli bir kırılma noktasıdır. 1980 yılından sonra yaşanan ekonomik ve siyasal değişimler yeterince tartışıldı. Tartışılmayan, 1980 yılından sonra toplum psikolojisinde görülen değişimlerdir.

Tezim şu: 1980 yılında yaşanan dramatik değişim, hem toplumun, hem de bireylerin psikolojisi üzerinde travmatik etki yaratmış, gelişmeyi durdurmuştur. Bu nedenledir ki, bireylerin ezici çoğunluğu, 1980 yılında hangi duygusal zeka seviyesinde ise, geçen yıllar boyunca ve günümüzde de aynı seviyededir.

“Çocukluğun Sonu” öğesini okumaya devam et

La Liberté guidant le peuple / Halka Yol Gösteren Özgürlük

Eugène_Delacroix_-_La_liberté_guidant_le_peuple

Fransızca adı La Liberté guidant le peuple, Türkçesi Halka Yol Gösteren Özgürlük. Fransız devriminin ve demokrasinin simgesi kabul edilen tablodur. Resim, Fransa tarihinin en saygın ressamlarından biri kabul edilen Eugene Delacroix tarafından 1830 yılında çizilmiştir. Senelerce Paris’in Louvre müzesinde sergilendikten sonra, 2012 Aralık’ından beri Fransa’nın kuzeyinde yer alan Louvre-Lens‘e taşınan resim, şüphesiz ki dünyanın en etkileyici tablolarından biridir.

Halka Yol Gösteren Özgürlük’te pek çok simge resmedilmiştir. Ön saflarda köylü ve asker cesetleri, geride dumanlar içindeki Notre Dame Katedralinin kuleleri, her iki elinde tabanca tutan bir çocuk, tüfeği ve melon şapkasıyla bir burjuva, ellerinde kılıçlar ve tüfeklerle kadınlar, erkekler. Ancak resmin en belirgin figürü, başında Frigya şapkası, sol elinde tüfek, sağ elinde Fransa bayrağı taşıyan, göğüsleri ve ayakları çıplak genç kadındır. Şüphesiz ki halka yol gösteren özgürlüğü simgeleyen de odur.

Delacroix’nın Halka Yol Gösteren Özgürlük resmini çizdiği zamanların yaklaşık 300 yıl sonrasındayız. Ortaçağı kapatan Fransız Devrimi, ellerinde kılıçlar, tüfekler, tabancalarla, ayağı çıplak köylülerin, silindir şapkalı burjuvaların, frigya şapkalı genç kızların başlattığı bir hareketti. Artık bilgi-iletişim çağındayız. Özgürlük mücadelelerinin kılıçlar, tüfekler, tabancalarla değil, bilgi-iletişim çağının araçlarıyla yürütüldüğü, köylüler ve burjuvaların değil, orta sınıf çalışanlarının öncülük ettiği, çok daha insani, çok daha uygar ve 300 yıl öncesinden çok daha ileri bir dünyanın hayal edildiği bir çağdayız.

İnsanlık ailesi olarak ortaçağ karanlığını aştık, artık hangi gerekçeyle olursa olsun, bırakalım bir insanı, nefes alıp veren herhangi bir canlıyı incitecek bir eylemi bile hoş görmeyen ileri bir ahlak anlayışının genel kabul gördüğü bir çağda yaşıyoruz. Çağımızda kılıçlar, tabancalar, tüfekler arkaik çağların ilkel araçları olarak görülüyor ve bir gün bu araçların da tamamen ortadan kalkacağı bir dünyanın hayalini kuruyoruz.

Liberte2

31 Mayıs 2013 tarihinde, en az Delacroix’nın 3 x 3.62 metre kanvas üzerine çizdiği Halka Yol Gösteren Özgürlük resmindeki kadar etkileyici bir görüntü, bir fotoğraf karesine girdi. Resimdeki genç kadının başında Frigya şapkası, elinde tüfek ve bayrak yoktu. Genç kadın, Delacroix’nın resmindeki bu unsurları taşıyor olsaydı, muhtemelen bir sinema filmindeki nostaljik bir figür gibi algılanır, kadraja yansıyan bu görüntüsü büyük bir etki yaratmazdı.

Genç kadının üzerinde siyah bir elbise, ayağında kırmızı spor ayakkabılar vardı. Kadın, kollarını iki yana açmış, gergin bacaklarının üstünde, göğsüne püskürtülen basınçlı su kütlesini karşılıyor, en ufak bir korku ve yılgınlık belirtisi vermiyordu. O anda herhalde ne genç kadın, ne onun göğsüne basınçlı su püskürten memur, ne de bu anı görüntüleyen fotoğrafçı, tarihi bir anı kaydettiklerinin farkındaydı.

Sadece bir kaç gün önce, tarihin 2013 yılına ait Mayıs ayını gözlemleyenlerden hiç biri, bir kaç gün sonra patlayacak bir duygusal dalgayı öngöremiyordu. Gazeteler sıradan haber başlıklarıyla doluydu. Borsa tarihi zirvelerine, faizler tarihi diplerine yakın seyrediyordu. Sosyal medyada en çok izlenen konular futbol takımlarının transferleri ve bitmek tükenmek bilmez taraftar atışmalarıydı. Taksim Gezi Parkı’yla ilgili haberler gündemin çok gerilerinden geliyor, konuyla ilgili yorum yapanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyordu. Az sayıda protestocunun Gezi Parkı’na kurduğu çadırlarda başlattığı direnişe yönelik kamuoyu ilgisi yok denecek kadar azdı. Nihayetinde şu veya bu nedenle milyonlarca ağaç kesilmiş, bir yerden bir yere nakledilmiş, son bir kaç yıl içinde devasa boyutta ve sayısız inşaat projesi yürürlüğe konmuş, tamamlanmıştı. O halde ne olmuştu da bir anda Türkiye’nin gündemini tamamen değiştirecek bir protesto dalgası bir kaç gün içinde, hem de tarihsel boyutlarda yükselerek herkesin ilgi odağı haline gelmişti?

Kimilerine göre bu dalga, Türkiye’nin içini karıştırmak için dışarıdan tezgahlanan bir senaryonun yürürlüğe konmasından ibaretti. Aksi görüşte olanlara göre ise tahammül sınırı aşılmış ve insanlar yeter demek üzere sokaklara dökülmüştü. Geri kalan bütün yorumlar, şu veya bu ölçüde bu iki farklı yoruma yakınsıyor. Bu yorumların ikisi de doğruluk payı içeriyor. Türkiye’de böylesine boyutlara varan bir protesto ve isyan dalgasının yükselmesinden büyük memnuniyet duyacak “iç ve dış mihrakların” mevcudiyetine kuşku olmadığına göre, provokasyon unsurunun hiç olmadığını düşünmek safdillik olur. Diğer taraftan bugüne kadar memnuniyetsizliğini ifade etme imkanı bulamamış büyük bir kitlenin var olduğu ve bu kitlenin öfke biriktirdiği de bilinmeyen bir şey değil. Ancak bu yorumların ikisi de ve bu yorumlara yakınsayan tüm yorumlar da olan bitenin bütünsel bir resmini çizmekten çok uzak.

31 Mayıs 2013 tarihine gelene kadar on yıllar boyunca işleyen başka bir dinamik var ki, en azından mevcut toz-duman içinde olan bitene bu gözle bakan hiç olmadı.

1980’li yıllardan sonra Türkiye’de yükselen dalga, tarihte daha önce eşi benzeri görülmemiş ölçüde yerleşik ve yaygın bir davranış kalıbı yaratmıştı. Bu davranış kalıbı içinde mutluluğa ulaşma yolları şunlardı:

  • spor klüplerinin taraftarlığında ifade edilen kimliklerin, takım başarıları veya uçsuz bucaksız polemiklerle tatmini,
  • sınırsızca ve ölçüsüzce tüketim,
  • video oyunlarında, internetin sanal dünyasında, finansal piyasalarda elde edilecek hayali zaferler,
  • televizyon ve sinemada yaratılmış sentetik dünyalar ve bu dünyalarda yaşayan hayali kahramanların maceraları,
  • kamusal alanda daha önce geçerli olan tüm yerleşik kuralları hiçe sayma (trafikte, dış görünüşte, cadde ve sokakların temizliğinde, kamu mallarının özenli ve kurallara uygun kullanımında, iletişimde, vs.)
  • çoğunluğa uyma, itiraz etmeme, kurda kuşa yem olmamak için sürüden ayrılmama.

Herkes mutluluğu, sosyal çevresinin, maddi imkanlarının ve kişilik özelliklerinin elverdiği ölçüde bu başlıkların birinde veya bir kaçından oluşan bir bileşkede aradı. Aslında yukarıda sayılanların hepsi, kimliği ve kişiliği oturmamış ergenlik öncesi çocuklar için söz konusu olabilecek mutluluk unsurlarıdır. Çünkü, başarıyı başkalarının kimliğinde (baba, anne, teyze, amca, vs) aramak, canının her çektiğini istemek, oyunlarda arkadaşlarını alt etmeye çalışmak, masallarda ve hayali dünyalarda yaşamak, hiç bir kurala uymayarak ve uymama sonucu hoş görüyle karşılanmayı beklemek, yetişkinin değil çocuğun davranış kalıbıdır.

Bir toplum, topyekun çocukça yaşamaya başlar ve gitgide bu davranış biçimini bir yaşam tarzına dönüştürürse, kaçınılmaz olarak ona babalık, annelik, teyzelik, amcalık edecek güçlü figürler ortaya çıkar. Türk toplumu da kendisine babalık edecek bir figürü yaratmakta gecikmedi. Toplumun o güçlü baba figürüne ihtiyacı vardı. Figür, güçlü bir baba olduğunu gösterdikçe, çocuk toplum da o figüre o kadar çok itaat edecekti.

Öyle de oldu.

Baba rolünü üstlenen güçlü figür azarladı, dövdü, ancak bir taraftan da çocuk toplumun talep ettiği oyuncakları ve şekerleri ona vermekten uzak kalmadı. Sonra bir gün baba, şu veya bu nedenle, çocuk toplumun bazı oyuncaklarını elinden almaya başladı. Çocuğun çok sevdiği spor klüplerine, bazı tüketim unsurlarına, internetine, televizyon dizilerine el atıp, kuralsızlığa höt zöt etmeye başlayınca çocuk da babasına homurdanmaya başladı. Baba rolünü oynayan figür, bununla da yetinmeyip çocuğundan üçer beşer torun yapmasını, edep-adaba ve geleneksel töreye uygun davranmasını, içki içip başı boş hareket etmemesini isteyip, bir de bunun üstüne “ahlaka mugayyir” eğilimlerini törpülemeye girişince çocuğun isyan duyguları kabardı.

Çocuk ilk isyan belirtileri verdiğinde, abi/abla olarak gördüğü bazı büyükleri çocuğun bu isyanına hak verdiklerini ve öfkeli babadan daha toleranslı olmasını istediklerini belirten mektuplar, köşe yazıları yazdılar. Sonuçta hepimiz mutlu-mesut yaşayıp giderken, pire için yorgan yakmaya değer miydi? Herkes şu veya bu şekilde geçinip gidiyordu işte; ekonomi tıkırında gider, kredi notumuz artar, borsa rekorlar kırarken, AVM’lerimizde dükkanlar, cafe’ler dolup taşar ve bizim dizilerimiz izlenme rekorları, bizim kitaplarımız satış rekorları, bizim talk-show’larımız seyirci rekorları kırarken çocuğun başını okşayıp şeker vermektense, bu öfke de neyin nesiydi?

Aslında pek az insanın gündemini meşgul eden, Gezi Parkı’nın yıkılmasına/yeniden düzenlenmesine karşı düzenlenen bir protesto eylemindeki “siyahlı kadın”, kolları ve bacakları hiç titremeden kendisine püskürtülen basınçlı suya karşı koyarken, yıllardır kendi bacağından asılan koyun, tüketici, izleyici ve müşteri olmanın ötesinde hiç bir mutluluk biçimi tanımayan insanların zihninde bir ışık yakmıştı. Binlerce genç, kendi kimliğini, kişiliğini ifade ettiği takımının formalarıyla, kendisini bir kahraman gibi hissettiği elektronik/sanal dünyanın tüm olanaklarıyla, kendisine özgü mizah ve itiraz yöntemleriyle sokaklara döküldü.

Sokağa çıktığında mutluluğun, yıllardır aradığı tüketimde, markalarda, sanallıkta, sentetik dünyalarda, kuralsızlıkta, bireysellikte değil, yaşamın bağrında ve itiraz etmenin özgürleştirici dünyasında olduğunu gördü: Diğer insanlarla rekabet etmek değil dayanışmak, onların tepesine basarak yükselmek değil, bir heyecanı, acıyı, üzüntüyü, sevinci paylaşmak, onlara markalı bir yaşam tarzıyla caka satmak değil, onlarla beraber kendisini sıradan bir müşteri olarak gören markaları protesto etmek… Bu özgürlük duygusu, diğerleriyle paylaşıldıkça yayıldı, büyüdü, devasa bir dalgaya dönüştü.

Bütün çocuklar sokakla tanıştığında büyümeye başlar. Çünkü sokaklar eğlenceli oldukları kadar tekinsizdirler de. Sokaklar hem özgürleştirir, hem olgunlaştırır.

Evet bu dalga, ne Kuzey Afrika ülkelerindeki isyan dalgasıyla mukayese edilebilir, ne Occupy WallStreet dalgasıyla, ne de Avrupa’da sık sık patlak veren protesto eylemleriyle. Kütlesi ve yaygınlığı dikkate alındığında çok daha büyük bir dalga bu; Diğer taraftan kısa/orta vadede sönüp gitmeye mahkum. Bu nedenle bu dalgaya çok büyük anlamlar atfetmenin bir anlamı yok. Ablalar, teyzeler, amcalar şarkı-türkü-konser ve cümbüş havasıyla sahne alır, kalabalığın gazı alınır, evli evine, köylü köyüne döner.

Diğer taraftan bu bir başlangıçtır; çok uzun yıllar sürecek, zaman içinde çok değişecek ve Türkiye’yi de değiştirecek bir dalganın başlangıcı. Sonuçta varılacak nokta bellidir: Daha özgür, daha demokratik, daha uygar bir Türkiye. Çünkü sadece Türkiye’de değil, bütün dünyada nehirler yüzyıllardır nihai olarak o okyanusa ulaşmak üzere akıyor.

Türkiye’nin Halka Yol Gösteren Özgürlük resmine dönersek … O resim, Delacroix’nın tablosundan farklı olarak, bir sanatçının zihinde tasarlanmış değildi; gerçek bir anı görüntülüyordu.

Kolları ve bacakları yay gibi gergin, siyah elbiseli bir genç kadın.

Bu resim, gelecekte bugün ifade ettiğinden çok daha fazla anlam ifade edecektir.

Algoritmalar dalga kalıplarını bozabilir mi?

Yerçekimi kanunu değiştirilemez. Çünkü maddenin (içinde yaşadığımız evrende) davranış biçimi budur. Her madde doğa kanunun izin verdiği ölçüde hareket edebilir. Yeterli güç ve enerji sarfetmeden uçmaya kalkarsanız kısa zamanda yere düşersiniz. En gelişmiş uçağı yapar ve uçağın içine yeterli yakıtı koyarsanız, hemen yere düşmez, saatlerce havada süzülebilirsiniz. Yakıt bittiğinde düşüş kaçınılmazdır.

İnsan kitlelerini yöneten yasalar da böyledir. Algoritmalar en fazla, bir uçağın yaptığını yapabilir: Yeterli yakıtla bir süre için yerçekimine direnebilir. Yakıt bittiğinde düşüş kaçınılmazdır. Finans dünyasında yakıt para değil, kitlesel duygulardır. Bu duygular trendleri besler. Piyasanın her düşüşten sonra toparlanması ve yukarı gidiyor gibi olması, umudu ayakta tutar. Bu da, trendlerin manipüle edildiği duygusunu yaratır. Umut arttıkça trende tutunanların sayısı da artar. Bu esnada (zaman zaman dikkat çektiğim) farklı derecelerde 5+3 döngüleri oluşur. Bu döngüler bir yayın gerilmesi gibi, kitlelerin duygularını gerer. Nihayetinde de kopuş gelir.

Algoritmalar, piyasada ne kadar büyük bir ağırlığı oluşturursa oluştursun, aslolan Montezuma’nın ordusudur. O ordu olmadan rakamları ne kadar manipüle ederseniz edin, ütecek kimse bulamazsınız, oyun anlamsızlaşır. İşin içine Montezuma’nın ordusu girdiğinde de dalgalar daha ideal kalıplara meyleder. Algoritmalar en fazla, minute ve altındaki derecelerde dalgaları deforme edebilirler. (Bunca truncation ve failure bence bundan ötürü oluşuyor.) Yani özetle, hareket alanınız her zaman doğanın sınırları ile çevrilidir. Doğa yasasını değiştiremez, en fazla bu yasalar içinde birbirine zıt kuvvetler yaratarak hareket alanınızı genişletebilirsiniz.

Kaotik sistemlerin bir özelliği de şudur: Çok küçük değişimler, büyük etkiler yaratır. (Meşhur kelebek etkisi) Algoritmaların dalga kalıplarını “bozmaya” yönelik programlandığını varsayalım. Algoritma, muhtemel bir beşinci dalganın oluşmasını engelliyor ve bu dalga tam oluşurken yüklü alım emirleri gönderiyor olsun. Daha ileri gidelim ve sadece bir algoritmanın değil, sayısız algoritmanın bu şekilde programlandığını ve çalıştığını varsayalım. Dalga pozisyonu müsaade ettiği sürece bu girişim başarılı olabilir. Çünkü bu algoritmalar, “sanal” kalabalıklar yaratır ve sürüye uyma eğilimindeki Montezuma ordusunu kendine çeker. Dalga, bu durumda esneyebileceği kadar esner. Mesela ideal kalıptan sapar, daha düşük olasılıklı bir yapıya doğru evrilir. Ancak unutmayalım; üç unsurda birden manipülasyon yapmanız gerekir: Fiyat, zaman ve kalıp. Yani hem fiyatı esneteceksiniz, hem zamanı uzatıp kısaltacaksınız, hem de kalıbı deforme edeceksiniz. Diyelim ki üçünü de başardınız. Kaosu ve karmaşık sistemi izole edemeyeceğinize (çünkü bu kaosun ve karmaşık sistemin tanımına aykırıdır) göre, başka bazı dinamikler harekete geçecek, bu da doyuma ulaşmış duygusal trendin çökmesine neden olacaktır.

Unutmayalım; insanlar sadece finansal etkinlikte bulunmuyor, aynı zamanda evrenin sonsuzluğu içinde üstel bir biçimde artan bir karmaşıklığı yaşıyorlar. Mesela siz saatlik, hadi abartalım aylık trendleri manipüle etmeye çalışırken, bir yerde patates borsası çöküyor, bir yerde aşırı trafik sıkışması nedeniyle insanlar depresyona giriyor, bir yerde bir deprem oluyor, insanlar korkuya kapılıyor, bir yerde adamın biri karısını dövüyor, mahalle ayağa kalkıyor, bir yerde TV seyredenler, öfkeye kapılıyor kapı-pencere kırıyor, bir yerde orman yangını çıkıyor, kereste fiyatları aniden yükseliyor. Bütün bu birbiriyle ilgisiz gibi görünen olgular, sizin milyonlarca dolar yatırarak oluşturduğunuz algoritmaların savaştığı dalgaları küçük küçük yükseltmeye başlıyor.

Her bir olgu, olay ve bireyi, her bir atom ve molekülü, her bir ışınımı, enerji patlamasını manipüle edemeyeceğinize göre, eninde sonunda sizin algoritmalarınız da, trendin gitmesi gereken yönde pozisyon almaya başlayacaktır. Siz piyasayı %1’lerle tırtıklamaya çalışırken, birdenbire kendinizi %9-10’larla stop çalıştırmak zorunda bulacaksınız. (Hatırlayalım; yay geriliyor, 5+3 döngüleri aksi yöndeki potansiyeli sürekli büyütüyordu.)

Zaten bir algoritma bu şekilde oluşturulmadıysa hiç bir vadede işe yaramıyor demektir. Bir düşünsenize; algoritma yazmışsınız, misyonu sadece şu kadar milisaniyede binde şu kadar kar elde etmek. Piyasa volatilitesine duyarlılığı yok, dalga boyu büyüdüğünde ne yapacağını bilmiyor. Eğer şu anda işleyen algoritmalar böyleyse, durum daha da vahim demektir. Böyle yazılmadılarsa, uçağı havada tutan yakıtın tükenmekte olduğunu farkettikleri anda çılgınca düşüş yönünde pozisyon alacaklar demektir.

Bu konuya bir de felsefi katkıda bulunayım… İnsan beyni ile yapay beyin arasındaki fark şudur: İnsan beyni, doğadaki her şeye bir değer verir. Başka bir deyişle, etrafında olan her şey, nicel büyüklüğünün dışında nitel bir anlam ve değer taşır. Mesela insan, evine kullanım amacıyla aldığı eşyalara, bu eşyalar için içsel olmayan anlamlar yükler. Oysa makineler bunu yapmazlar. Onlar için her şey sayıdır. İnsanlar dizge dışına çıkabilirler; makineler çıkamaz. Örneğin 1,000 TL sermaye ile yatırım yapmaya başlayan bir insan parasını yitirdikçe moralini de kaybeder. Bir yerden sonra artık sermayesi ve içinde bulunduğu spekülatif ortam onun için “değerini” yitirir. Parası, diyelim ki 100 TL’ye düştüğünde, pek çok insan sermayesini kaybettiği duygusuna kapılır. (Oysa elinde hala bir nicel büyüklük tutmaktadır.) Bu duygusal çöküşle, oyunun (yani dizgenin) dışına çıkma kararı alır. Oysa bir makine bunu yapmaz. Çünkü onun için 1,000 ve 100 sadece nicel büyüklüklerdir. Nicel büyüklüklere anlamlar yüklemez. (Makinelerin anlam kavramı yoktur.) Yönettiği sermaye 100 TL’ye değil, 1 TL’ye bile düşse, makine akış şemasını takip etmeye devam eder. 1TL’ye 1 kuruş kazanmaya, olmuyorsa stop çalıştırmaya devam eder. Eğer algoritma, belli bir seviyenin altında oyundan (yani dizgeden) çıkma emri aldıysa, zaten makine olma (ve piyasaya bir makine olarak etki etme) özelliğini kaybeder.

İşte olası bir düşüş dalgasını kasırgaya çevirecek olan budur:

1) Makineler dizgeden çıkma emri almadılarsa, düşüş yönünde momentum arttığında, bu momentumu daha da şiddetlendirip, flash crash‘lere neden olacak satış emirleri gönderecekler. (Çünkü amaç, en kısa zamanda, “herkesten önce” kar üretmek ya da zarar kesmek.)

2) Makineler belli seviyelerde oyundan (dizgeden) çıkma emri aldılarsa, oyun sahası “insanlara” kalacak demektir. Böyle bir durumda insanların gördüğü şu olacak: Çöken bir piyasa, aşırı oynaklık ve makinelerin bile çekildiği bir dizge.

Nasıl davranacaklar dersiniz?

Sosyonomi Günlükleri-5 (21/12/2011)

Fiyasko

Fiyasko sözcüğünün kökeni İtalyanca. Sözcük, hemen hemen bütün dillerde, aynı söyleniş biçimiyle yer alıyor. T.D.K. sözlüğünde karşılığı, “bir girişimde başarısız sonuç“. Merriam Webster sözlüğünde “a complete failure” (topyekun başarısızlık) olarak tanımlanıyor. Oxford sözlüğünde topyekun başarısızlığın niteliği de tarifleniyor: “A complete failure, especially a ludicrous or humiliating one” (özellikle gülünç ve küçük düşürücü başarısızlık).

Sözcüğün İtalyanca kökeni, 19. yüzyıla dayanıyormuş. Fiasco, İtalyanca’da şişelemek, kavanoza kaldırmak gibi anlamlara gelen far-fiasco sözünden geliyormuş. Tam karşılığı olmasa da, Türkçe’de kullandığımız “rafa kaldırılmak” sözünü hatırlatan bir sözcük gibi de düşünebiliriz.

Ansiklopediler

Fiyasko sözcüğünün modern dillerde gülünç ve küçük düşürücü başarısızlık anlamında kullanılması gibi, ansiklopedi yazımı da son bir kaç yüzyılda yaygınlaştı. Her ne kadar Antik Yunan’da ve Ortaçağ’da ansiklopedi oluşturma gayretleri olmuşsa da, kapsamlı ve sistematik ansiklopedi yazımı 1700’lerden sonra başarılı olmuş. Başka bir deyişle, ansiklopedi yazımı da, uygarlığımıza Grandsupercycle yükseliş dalgasıyla beraber kazandırılmış. Açık ansiklopedi Wikipedia‘dan, alfabetik düzene göre ansiklopedi yazımının 18. yüzyılda başladığını öğreniyoruz. Yükseliş dalgasının ürünleri çeşitlendikçe, ansiklopedilerin içeriği de genişlemiş. Günümüzde artık en çok okunan ansiklopediler, uzman yazarların yazdıkları değil, Wikipedia gibi sıradan insanların da katkıda bulundukları açık kaynaklar.

İnsan etkinliklerinin tüm alanlarında olduğu gibi, ansiklopedi yazımında da dalga karakterinin bütün özelliklerini görmek mümkün: Önce küçük gruplar, zahmetli araştırmalarla ansiklopediler yazmaya başlıyor, büyük kalabalıklar bu etkinlikle ilgili değil (1. Dalga). Daha sonra uzman yazarlar, belli bir sistematik izleyerek ansiklopediler yazıyor, büyük kalabalıklar ansiklopedileri satın alıp, okuyor (3. Dalga) ve nihayet büyük kalabalıklar, uzmanlaşmayı önemsemeksizin ve hiç bir sistematiği takip etmeksizin ansiklopedi yazımına girişiyor. (5. Dalga) Borsa trendlerine ne kadar da benziyor!

Kavramsal Düşünme

Yaygın ve düzenli ansiklopedi yazımının başladığı 1700’lerden 300 yıl sonrasındayız. Geçen üç yüzyıl boyunca binlerce ansiklopedi yazıldı. Ancak hala ansiklopedilerimizin içeriği, ağırlıklı olarak, kesinliği olmayan tartışmalı kavramlardan oluşuyor. Bu, aslında çok da beklenmedik bir durum değil. Çünkü doğadaki her şey gibi, bilgi de değişken ve dinamik. Bilgiye, kesinliği olan formülasyonlarla değil, mantıksal çıkarımlar ve dolaylı düşünme ile ulaşmaya çalışıyoruz. Bu süreçler boyunca da kavramlar keşfediyor, bunları tanımlamaya uğraşıyoruz.

Grandsupercycle dereceli dalganın yükseldiği üç yüzyıl boyunca insan uygarlığının yetiştirdiği parlak beyinler, kavramsal düşünmemize derinlik kattılar. Eserlerinde sanatın ve mantığın tekniklerini kullanarak sorular sordular: “Sevgi nedir? Mutluluk nedir? Ahlak nedir? Özgürlük nedir? Kölelik nedir? Merhamet nedir? Eşitlik nedir? İnsan hakları nedir? Refah nedir? Kavga nedir? Uzlaşı nedir? Yoksulluk nedir? Varlık nedir? İlerleme nedir? Bilgi nedir? ….” Eserlerini okuyanları, izleyenleri bu kavramlar üzerinde düşünmeye davet ettiler. Büyük edebiyat ve sanat akımları, felsefe okulları, akademik araştırmalar ve makaleler, insan zihninde kavramsal düşünmenin kökleşmesine yardım etti.

Supercycle dereceli yükseliş dalgasının 1980’lerden sonra yükselen son evresinde kavramsal düşünme yavaş yavaş yerini yüzeysel düşünmeye bıraktı. Gitgide daha büyük bir ağırlıkla insan beyinlerini kuşatan pop kültür, kavramsal düşünmeyi yeniden entellektüellerin dünyasına hapsetti. Daha kısıtlı ve sınırlı alanların içinde hareket eden kalabalıklar, kavramlarla değil, pop kültürün içi boş, yuvarlak başlıklarıyla düşünmeye başladılar.

Higgs bozonunun peşinde

CERN’de aylardır devam eden deneyler, büyük kalabalıklar için sadece gündelik medyada yer aldığı ölçüde anlamlı. Milyarlarca Euro harcanarak yürütülen projede amacın ne olduğu, kalabalıklara bir türlü açık seçik anlatılabilmiş değil. Hal böyle olunca da, masraflı bilimsel deneylerin amacı, pop kültürün unsurları ile düşünmeye alışmış insanlara, basit ve eğlendirici bir dille anlatılmaya çalışılıyor. Çünkü bozonlar, nötrinolar, süpersimetri pek çok insan için hiç bir anlam ifade etmiyor. Bunların yerine, gazete haberlerinde Tanrı Parçacığı, evrenin sırrı, uzay ve zaman yolculuğu gibi kavramlardan bahsediliyor. Böylece, teorik fiziğin pratikte karşılaşılan sorunlarını çözmek üzere girişilmiş 7 milyar dolarlık bir proje, kitlelerin zihninde ulvi çağrışımlar yapıyor.

CERN deneyleri fiyasko ile sonuçlanırsa

Spiegel’de yayınlanan bir haber-yorumun satır aralarında, işlerin sarpa sarma ihtimali olduğu ima ediliyor. Geçen hafta, kamuoyunda oluşan merak nedeniyle 100’den fazla gazeteciye “atomik kesişimler, parlaklık, gamma mamma” dersleri verildikten sonra, kamuoyunda, “Tanrı parçacığının” bulunmuş olabileceği algısının  yaygınlaştığına dikkat çekiliyor ve şu yorum yapılıyor: “Küçücük bir parçacık için 3 milyar Euro mu? Öyleyse bu parçacık çok özel bir şey olmalı.

Bilim dünyasındaki gelişmeleri takip edenler, söz konusu parçacığın bulunmasına çok da yakın olmadığımızı, hatta azınlıkta da olsa bazı fizikçilere göre böyle bir parçacığın varlığının bile kuşkulu olduğunu biliyorlar. CERN fizikçileri ise üzerlerindeki baskıyı hafifletebilmek için en geç 2012 sonuna kadar deneysel bir sonuca ulaşacaklarını söylüyorlar.

Sosyonomik perspektiften bakıldığında, Büyük Hadron Çarpıştırıcısı‘nın devreye sokulup, CERN deneylerinin başladığı tarihin, Supercycle dereceli bir zirveye denk gelmesi elbette şaşırtıcı değil. Kitlesel ruh hali trendlerinin diğer izdüşüm alanlarında olduğu gibi, CERN deneylerinde de umudun yaşatılıyor olması, bu perspektiften daha da anlamlı görünüyor.

Dalga analizlerimizde büyük dereceli bir dalga zirve yaptı ve 2012 yılı, düşüş dalgasında bir kopuş yılı olabilir. Düşüş dalgasının ilk aşamalarında yaşatılan umut, 2012 yılıyla beraber umudun tükendiği, çöküşün hızlandığı bir yıl olmaya adaydır. Eğer tahmin ettiğimiz üzere, 2012 yılında düşüş dalgasının yeni bir evresine geçilecek ve umut tükenecekse, bilim dünyasında da ciddi bir fiyasko yaşanabilir.

Kavramsal düşünme ve ansiklopedilere geri dönersek… Üç yüz yıl boyunca yükseliş dalgasının düşünsel temellerini oluşturan büyük sanatçıların, düşünürlerin yavaş yavaş sayısının azaldığını, pop kültürün derinlikten yoksun, yüzeysel ve basit kodlarının insan zihinlerinde büyük bir hakimiyet kurduğunu görüyoruz. Bilimin, felsefenin ve sanatın karmaşık dilinin artık kalabalıkların zihinlerinde karşılığı yok. Bilim insanları süpersimetrinin teorik sorunlarına dalmışken, dışarıda kalabalıklar derin bir çöküşün altyapısını hazırlıyorlar. CERN deneylerinin sonucu, bilim tarihinin en büyük fiyaskolarından biri olabilir.

İnsanlık Tarihinde Kritik bir Dönemece Yaklaşılırken Güneş Etkinliği

Bilimin sınırları nerede başlar ve nerede biter? Bu, zor bir soru. Gözlemsel olguları birleştirip değerlendirmek her zaman mistik düşünceye savrulma riski taşır.

Bilimin temelinde şüphecilik yatar. Buna karşılık şüpheciliğin sınırları doğru tayin edilmezse, her an fizik-ötesi ve doğa üstü inanışlara meyletme olasılığı belirir. “İnsanlık Tarihinde Kritik bir Dönemece Yaklaşılırken Güneş Etkinliği” öğesini okumaya devam et

Aldous Huxley ve Amerikan Kültürünün Görünümü

Yıl 1927. 20. yüzyılın ilk çeyreği sona ermiş, ikinci çeyreği başlamış. İki büyük dünya savaşının ortasında, ABD’de kısa bir süre sonra patlak verecek borsa çöküşü ve büyük ekonomik buhranın hemen öncesinde, 19. yüzyılın ortalarında filizlenen Supercycle dereceli dalga zirveye yaklaşıyor. Bu dalga sona erdiğinde Elliottisyenler zirveyi Supercycle III olarak etiketleyecekler ve 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Karl Polanyi, 1944 yılında yazacağı Büyük Değişim isimli kitabında bu dönemi, 19. yüzyıl uygarlığının finali olarak isimlendirecek.

1927 yılının önemli olayları şunlar:

  • İlk kıtalar arası telefon görüşmesi yapıldı.
  • BBC Radyosunda ilk futbol yorumu yapıldı.
  • Büyük Britanya Çin’e asker gönderdi ve birlikler 12 Şubat günü Şangay kentine ayak bastı. Britanya askerleri Şangay’da yoğun protesto ve grevlerle karşılandı.
  • Werner Heisenberg, bilim tarihine geçecek ünlü Belirsizlik İlkesini o yıl formüle etti. New York’taki 5,920 koltuklu Roxy Theatre o yıl açıldı.
  • Fritz Lang’ın ünlü Metropolis filmi gösterime girdi.
  • Bell Telephone Co. Herbert Hovver’ın görüntüsünü aktardı ve böylece televizyon yayıncılığının temellerini attı.
  • İsveç’te ilk Volvo arabaları üretildi.
  • Japonya, bankacılık krizi ile sarsıldı.
  • Mississipi nehri taşarak 700,000 kişinin yaşamını tehdit etti ve bu olay, ABD tarihinin en büyük doğal afetleri arasına girdi.
  • Amerikalı mucit Philo Farnsworth, ilk deneysel elektronik televizyon görüntü aktarımını gerçekleştirdi.
  • Avustralya Parlamentosu, yeni başkent Canberra’ya taşındı ve ilk toplantısını yaptı.
  • Academy film ödüllerinin verilmesi, o yıl kararlaştırıldı.
  • Suudi Arabistan, Birleşik Krallıktan bağımsızlığını aldı.
  • Charles Lindbergh, tek motorlu uçağı ile New York’tan Paris’e uçtu.
  • 8.6 şiddetindeki bir deprem, Çin’in Xining şehrinde 200,000 kişinin ölümüne neden oldu.
  • Amerika Elektrik Mühendisleri Birliği ve Radyo Mühendisleri Birliği’ne üye 600 kişi, New York’taki Bell Telephone binasında ilk canlı televizyon yayınını izledi.
  • Britanya ile Sovyetler Birliği arasında casusluk faaliyeti nedeniyle çıkan anlaşmazlık, diplomatik ilişkilerin kesilmesine neden oldu, Sovyetler Birliği 20 Britanya yurttaşını casusluk iddiası ile idam etti.
  • İtalya’da A.S. Roma takımı kuruldu.
  • Çin’de Nanchang ayaklanmasında komünist Halk Kurtuluş Ordusu kuruldu.
  • Kanada ile ABD arasındaki Erie gölü üzerindeki Barış Köprüsü açıldı.
  • İtalyan anarşistler Sacco ve Vanzetti, ABD’de idam edildi.
  • Brezilya’da Minas Gerais Federal Üniversitesi kuruldu.
  • Daha sonra CBS olarak tanınacak The Colombia Phonographic Broadcasting System, 47 radyo istasyonu kurarak yayına başladı.
  • Sessiz sinema döneminin son filmlerinden The Jazz Singer gösterime girdi.
  • Pan America Airways, ilk seferine başladı.
  • Leon Trotsky Rusya’dan kovuldu ve iktidar, tartışmasız bir güçle Joseph Stalin’e geçti.
  • New Jersey ile New York City’yi birleştiren Holland Tüneli trafiğe açıldı.
  • Ford’un 19 yıllık T modeli üretiminin ardından, A modeli tanıtıldı.
  • Japonya’da ilk metro Tokyo’da açıldı.
  • Dünya nüfusu 2 milyara ulaştı.

Günümüz dünyasının temelleri birer birer atılırken, dünyada nelerin değişmekte olduğunu fark eden pek az insan vardı. Bu insanlardan biri de, ünlü İngiliz yazar Aldous Huxley idi. O yıllarda Huxley, karşıt-ütopyanın başyapıtı kabul edilen Cesur Yeni Dünya‘yı henüz yazmamış, kitapta ileri süreceği fikirleri geliştirmekle meşguldü. Teknolojik olarak ileri bir kimyasal tesiste çalışırken, döneminin gelişmelerini izliyor ve pek az insanın fark edebildiği bu olağanüstü değişimin sonuçları üzerine kafa yoruyordu.

Huxley, 1927 yılında, The Outlook For American Culture (Amerikan Kültürünün Görünümü) başlıklı bir makale kaleme aldı. Bir sonraki Supercycle dereceli dalganın, uygarlığı ve insan yaşamlarını ne şekilde değiştireceğini tartışan bu olağanüstü makale, 83 yıl sonra bugün bir kez daha Supercycle dereceli bir dalga yön değiştirirken, önemini koruyor.

Huxley’in makalesi, çok çarpıcı bir öngörü ile başlıyor: “The future of America is the future of the world. Material circumstances are driving all nations along the path in which America is going.” (Amerika’nın geleceği, dünyanın geleceğidir. Maddi koşullar, bütün ulusları, Amerika’nın gittiği yola sürüklüyor.) Bunun engellenemez bir dürtü olduğunu belirttikten sonra Huxley, bütün dünyanın Amerikanlaşacağını belirtiyor. (For good or for evil, it seems that the world must be Americanized.) Dolayısıyla Amerika’nın geleceği ile ilgili tahminlerin, aslında uygarlığın geleceği ile ilgili tahminler olduğuna dikkat çekiyor. (Speculating on the American future, we are speculating on the future of civilized man.) O günün gelişmeleri ile ilgili olumlu ya da olumsuz unsurların, gelecekte ne yönde değişeceğini belirttikten sonra, önce olumlu gelişmelere dikkat çekiyor.

Huxley, özellikle makinelere ve makineleşmeye işaret ediyor. Makineleşmenin insan hayatını kolaylaştırdığına, böylece daha kısa süreli çalışmaya daha yüksek ücret ödendiğine, bu şekilde de insanlara bol bol boş vakit kaldığına dikkat çekiyor. (The benefits conferred by machinery on the human race are too well known to need a long description. Machinery has made possible for the payment of a higher wage for shorter hours and less drudgery. Thanks to machinery, the common man enjoys to-day an amount of leisure undreamed of by his predecessors, lives, and brings up his family in a style which would have seemed to them almost princely.)

Ancak Huxley’in dikkat çektiği bir nokta daha var: Her ne kadar makinelerin sağladığı boş zaman insana yüksek kalitede bir yaşam olanağı sağlasa da, dikkatli bir tarih araştırması, bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor; Huxley’e göre sadece yüksek kalitede yaşam isteyenler için böyle bir imkan var. Huxley, makineleşmenin zenginlik ve boş zamandan daha önemli bir imkan sağladığını söylüyor: İnsan ufkunu müthiş genişleten hızlı ve ucuz ulaşım. (Cheap and rapid transport has enormously enlarged the human horizon.) Geçmiş zaman insanı ile günümüz insanı arasındaki en önemli farkın bu olduğunu belirtiyor. Sadece zengin insanların lüksü olan seyahat pahalı olduğu için, geçmiş zaman insanı, çok sınırlı bir alanın içinde doğuyor, büyüyor ve ölüyordu. Yaşam alanının ötesi, bu insanlar için bilinmezdi. Ucuz ve hızlı seyahat imkanı bulan günümüz insanı ise, ufkunu genişletme, zihnini zenginleştirme olanağı bulmuştu. Bu anlamda makineler insanlara özgür eğitim olanağı da sağlamışlardı. (Machinery, in the form of modern transport, is providing for larger and even larger numbers of human beings a form of liberal education.)

Makineleşmenin sağladığı bir başka olanak, matbaa vasıtasıyla bilginin ve görsel sanatların, fonograf vasıtasıyla sesin ve müziğin “aslına çok benzer bir biçimde” çoğaltılıp yaygınlaştırılmasıydı. Böylece hem bir evrensel kültüre erişme olanağı doğmuştu, hem de hayatı doyasıya yaşama imkanı. (Machinery has set up a tendency towards the realization of fuller life.)

Makineleşmenin olumlu yanlarını sıraladıktan sonra Huxley, “bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım” diyor ve boş zamanın kültürü mümkün kıldığını, ancak bunu otomatik olarak yaratmadığını söylüyor. (I have been careful to insist that leisure makes culture possible, but does not automatically create it.) Makinalaşmanın Amerika ve Batı Dünyası’na bol bol boş zaman yarattığını, ancak kültürü istenen boyutta yaygınlaştıramadığını iddia ediyor. Yeni bir toplumsal bin yılın yaklaştığına inananlara herhangi bir büyük Amerika ya da Avrupa kentine gitmelerini ve insanların neler yaptığına bakmalarını öğütlüyor.

Bundan sonraki paragrafta Huxley, topluma ve uygarlığa çok sert bir eleştiri yöneltiyor. İnsanların tüm humanist ve demokratik önyargılara karşın, kültür sahibi olmak istemediğini ve yüksek kalitede bir yaşama ilgi duymadıklarını belirttikten sonra, daha aşağı düzeyde ve hayvani seviyede tatminin bu insanlar için yeterli olduğunu söylüyor. “Yiyecek, içki, dostlarının arkadaşlığı, cinsel eğlenceler ve bol bol gürültü ile kafa dağıtmak, bu insanlar için yeterlidir” dedikten sonra, “Bedensel etkinlikten hoşlanır, zihinsel etkinlikten nefret ederler. Aktüel kent yaşamı, caz orkestraları, zenci dansları, sinemalar, tiyatrolar ve futbol maçları, gazeteler ve benzerleri onlar için idealdir” diye ekliyor. (They enjoy bodily, but hate mental, exercise. They cannot bear to be alone, or to think. Contemporary urban life, with its jazz bands, its negroid dancing, its movies, theaters, football matches, newspapers, and the like, is for them ideal.) İnsanların çoğu için yalnız kalmanın, ciddi bir zihinsel çaba göstermenin güç olduğunu belirttikten sonra, “bu insanlar için daha fazla boş zaman, daha fazla dans etmek, daha fazla partiye gitmek, daha fazla kafa dağıtmaktan ibarettir” hükmüne varıyor. Huxley’e göre bu eğilimler, insanın doğasında var ve antik Roma’da da böyleydi, eğer öjenik bir müdahale olmazsa, M.S. 3000 yılında da böyle olacak.

Huxley, Bu ağır eleştirileri şu cümle ile tamamlıyor: “Makineleşme, insanın olağanüstü sayıda ve birbirinin tıpatıp aynısı nesneyi daha kısa zamanda imal etmesini sağlayarak, refah ve boş zaman yaratıyor. Kitle üretimi, maddi nesnelere uygulandığında takdir edilecek bir şeydir; Ancak ruha uygulandığında sanıldığı kadar iyi değildir.” (Machinery creates prosperity and leisure by enabling men to manufacture enormous numbers of exactly similar objects in a shorter time. Mass production is an admirable thing when applied to material objects; but applied to the things of the spirit it is not so good.)

Eğer makineleşme bizi daha üstün bir zihinsel seviyeye yükseltecek ruhsal değerleri üretse idi, Huxley’e göre iyi bir şey olabilirdi. Ancak bunun mümkün olmadığını, kitlesel olarak üretilen maddi eşyanın, kitlesel olarak üretilen sanattan (ve düşünceden) daha kaliteli olduğunu belirtiyor. Verdiği örnek de ilginç: Herkes kötü üretilmiş ve sızıntı yapan ayakkabıdan şikayet eder; Ancak benzer biçimde embesil düşünce ve kaba-saba sanata sadece küçük bir azınlık aynı şiddette karşı çıkar. (Everybody objects to leaky ill-fitting boots; but only a small minority objects to anything like the same intensity to imbecile ideas and vulgarity in art.)

Yıl 1927. Doğa bilimlerinde büyük keşifler birbirini izlerken, keşfedilen doğa yasalarının mühendislik uygulamaları dünyanın çehresini hızla değiştirmekte. Radyo gündelik yaşama girerken, televizyon yayıncılığı üzerine çalışmalar bütün hızıyla ilerliyor. Fonograf sayesinde kaydedilmiş ses, dünyanın her tarafını dolaşmaya başlıyor. Ulaşım araçları gelişiyor, dünya küçülüyor. Sessiz sinema dönemi kapanmak üzere. Amerika’nın yükselişi göz kamaştırıyor. Garden Party’ler, caz müziği, eğlence ve hızla yükselen binalar; Herkes Yeni bir Çağın başlamakta olduğunu düşünüyor. Büyük bir yatırım çılgınlığı hemen kapıda.

Dalga yükselirken Aldous Huxley gibi çok az sayıda düşünür ise endişeli. Huxley, “Gazete ve tiyatro sahipleri, sinema yönetmenleri ve radyo işletmeleri doğal olarak herkes gibi para kazanma hevesindedir. Kendilerini insanların önemli bir yüzdesinin kesin bir kültür düşmanı, kalan önemli bir yüzdesinin de kültürseverlerle kültürden nefret edenler arasında tarafsız kaldığı bir dünyada buluyorlar ve makul bir propaganda ile, bir taraftan diğerine doğru yönelmeye ikna oluyorlar. Doğuştan kültür düşmanı olanların sayısı, doğuştan kültürseverlerin sayısından mislilerce fazladır. Sonuç olarak, kitlesel düşünce ve (ucuz) sanat üretenler, hevesle tarafsızları, kültürden nefret edenlerin tarafına itiyorlar. Basın, tüm yönlendirme aygıtı, sinema, radyo, fonograf, kültür yayma işlevi görebilir, ancak böyle yapmıyorlar. Bilimin bütün kaynakları embesilliği büyütmek ve bayağılığı bütün dünyaya yaymak üzere kullanılıyor.” diyor. (Proprietors of newspapers and theaters, directors of movies and radio companies are naturally as anxious to make money as anyone else. They find themselves living a world in which a substantial percentage of the inhabitant are definitely haters of culture, while another substantial percentage are more or less neutral between the culture-haters and the culture-lovers and can be persuaded by judicious propaganda to move towards one side or the other. The born culture-haters are much more numerous than the born culture-lovers. Consequently, the mass-producers of ideas and art are anxiously to bring the neutrals over to the culture-haters’ side. The rotary press, the process block, the cinema, the radio, the phonograph art used not, as they might so easily be used, to propagate culture, but its opposite. All the resources of science are applied in order that imbecility may flourish and vulgarity cover the whole earth.)

Devam ediyor:

“Seyahat özgür bir eğitimdi, hala da öyle. Ancak gazeteler, radyo ve temel eğitim tüm insanlığı daha fazla birbirine benzetiyor. Artık insanların dünyanın etrafında seyahat edebildiği, buna mukabil evlerinde aşina oldukları düşünce ya da görenekten farklı hiç bir şey bulamadıkları bir geleceğe alışıyoruz. M.S. 3000’de Kansas City’den Pekin’e bir kaç saat içinde seyahat edilebilecek, ancak uygarlık her iki kentte de aynıysa bu seyahati yapmak için hiç bir neden olmayacak.” (Travel has been, and still is, a liberal education. But newspapers, the radio, and elementary education are making all human beings more and more alike. One can anticipate a future in which men will able to travel round the world without finding an idea or a custom different from those with which they are familiar at home. In 3000 A.D. one will doubtless be able to travel from Kansas City to Peking in a few hours. But if the civilization to these two places is the same, there will be no object in doing so.)

“Günümüzde insan doğası, tüm yaşayan gerçeklikten uzak bir entellektüel boşluk içinde, soyut bir şekilde tasarlanmış sosyal kurumlarca çok fazla zorlanıyor” diyor. (At present human nature is too often compelled to fit social institutions devised abstractly, in an intellectual void remote from all living reality.)

Huxley, makineleşmenin insanı nasıl edilgen bir hale getirdiğini başka alanlardan seçtiği örneklerle de gösteriyor: “Makineleşmenin kültürü olumsuz etkilediği bir alan daha var; İnsanın kendi kendisini eğlendirme yeteneğini de yok ediyor.” (There is another way in which machinery adversely affects culture. It removes man’s recreation to amuse himself.) “Genel sanatçı kültürünün bu pasif ortamda gelişebileceğine inanmak çok güç.” (It is difficult to believe that general artistic culture can flourish in this atmosphere of passivity.)

Elliottisyenlerin Supercycle III olarak etiketlediği dalga, Huxley’in kaygılarını dile getirdiği 1927 tarihli makalesinden iki yıl sonra zirve yaptı. Önce borsa çöküşü ile beraber, dalga dalga dünyaya yayılan bir ekonomik buhran geldi. Sonra, baskıcı rejimler ve diktatörlükler ve nihayet milyonlarca insanın ölümüne, Avrupa başkentlerinin yerle bir olmasına neden olan büyük bir savaş. Savaş biterken Karl Polanyi, “19. yüzyıl uygarlığı çöktü” dedi. George Orwell, büyük bir hayal kırıklığı içinde Hayvan Çiftliği ve 1984‘ü yazdı. Supercycle III ile beraber, büyük düşünürler, büyük liderler, büyük edebiyat dönemi de kapandı. Supercycle V‘le beraber, sıradan insanın, sıradan fikirlerin, sıradan edebiyatın ve sıradan liderliğin dönemi başladı.

Huxley 1927 tarihli makalesinde oluşturduğu fikirleri, 1931 yılında yayınlanan Cesur Yeni Dünya’da romanlaştırdı. Bu romanda, insanların kuluçka makinelerinde “yetiştirildiği”, daha doğumdan itibaren beyinlerinin yıkandığı, toplumun anatomik olarak da ayrışmış keskin sınıflara bölündüğü, sevgi, aşk, bağlılık, merhamet gibi bütün insani duyguların yok edildiği bir dünyayı anlattı. Bu dünyada kitlesel üretim artık bir dine dönüşmüş, Ford’un T modelini ürettiği tarih milat alınmıştı. Yüksek sanata, yüksek ideallere artık gerek kalmamıştı. “Eskisi gibi” yaşamakta ısrar edenler ise bir adaya kapatılmış, “vahşiler” olarak isimlendirilmiş ve dünyadan dışlanmıştı. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, uygarlığımızın geleceğine yönelik bir uyarı, bir karşıt-ütopya klasiği idi.

1940’ların ortalarından itibaren Elliottisyenler’in Supercycle V olarak etiketlediği dalga yükselmeye başladığında, Huxley ve benzerlerinin karamsar gelecek tasarımlarının sadece bir hayal olduğu düşünülmüştü. Uygarlık hızla ilerliyor, teknoloji gelişiyor, teknolojik aygıtlar hayatı daha da kolaylaştırıyordu.

Huxley’in 1927 tarihli makalesinin daha ilk cümlesinde ifade ettiği gibi, Amerika, dünyanın geleceği oldu. Dünya Amerikanlaştı. Makineleşme refahı arttırdı, boş zamanı çoğalttı. Buna karşılık insanlık, aynen Huxley’in öngördüğü biçimde sürüleşti. Toplum, yüksek kültür ve yoğun zihinsel çaba istemedi. İnsanlar, makineleşmenin sağladığı olanaklarla, sürüleşmenin rahatlığına sığınarak, kitlesel olarak üretilen bir bayağı kültürün ürünlerini tüketmeye başladılar. Özellikle de dalganın finaline yaklaştığı 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başında küreselleşme salgını ile dünyanın her yeri birbirine benzedi. Ucuz ürünler, ucuz fikirler, ucuz sanat ve ucuz bir yaşam tarzı, nüfusu 1927’ye göre üçe katlanmış olan dünyamızın her tarafına yayıldı.

Şimdi Supercycle V de finaline yaklaşıyor. Dalga zayıfladıkça sorunlar da büyüyor. Sıradan fikirler, Sıradanlık Çağı’nın getirdiği sorunlarla baş etmekte işe yaramıyor. Aydınlanma Çağı ile gelen akıl, yavaş yavaş geri çekiliyor, küçük azınlıkların ayrıcalığına dönüşüyor. Büyük çoğunluk ise, kitlesel üretimle çoğalan sıradan fikirlerle gündeliği yaşamaya çalışıyor. Artık geçmiş ya da gelecek yok; Sadece bugün var. Dünyanın sınırları genişledi, buna karşılık aynen Huxley’in öngördüğü üzere, seyahat edilen yerde yeni bir şey yok. Aynılığın, sıradanlığın, tüketilip atılanın egemen olduğu bir dünyada küresel Supercycle V‘in artçılarının da sona ermesini bekliyoruz. Supercycle III‘ün sonunda, insanlığı uyaran büyük düşünürler vardı. Şimdi onlar da yok. 19. yüzyıl uygarlığı çökerken, insanlığı bir düzeltmenin ardından 20. yüzyıl uygarlığına taşıyacak klasik sanat ve aydınlanmacı felsefe vardı. Şimdi sadece medyada üretilen ucuz fikirler, best-seller’lar, sonuna kadar tüketilmiş bir popüler kültür ve bizi günübirlik oyalayan endüstriyel sporla baş başayız ve önümüzde tarihsel ölçekli bir düzeltme dalgası var.