Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V

1980’lerden itibaren dünyanın çehresi hızla değişmeye başladı. Bu değişime paralel olarak, Rock’ın rotası da değişti. 1950’lerde Rock’n Roll, 1960’larda psychedelic ve blues-rock, 1970’lerde hard rock ve progressive rock evrelerinden geçen ana akım, 1980’lerden sonra farklılaştı.

Önce dünyadaki değişimleri başlıklar halinde sıralayalım:

1) 1970’ler boyunca etkili olan kriz sona erdi. 1980’lerin başında borsalar son diplere vurdu, altın son zirveye tırmandı. Faiz yükselişleri sona erdi.

2) 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar Avrupa’da etkili olan sosyal demokrat ve sosyalist akımlar, 1980’lerden itibaren düşüşe geçti. ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher ile Yeni Sağ yükselmeye başladı.

3) 1964 ile 1980 arasında Brezilya, Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Guatemala, Uruguay, Şili, Panama, Arjantin, Pakistan ve Türkiye’de askeri darbeler oldu, baskıcı rejimler kuruldu.

4) 1978’de Polonya kökenli II. Jean Paul papa seçildi. Papa, Sovyetler Birliği’nin çöküşünde ve Avrupa’da hristiyan kimliğin yeniden yükselişinde önemli roller üstlendi.

5) 1979 yılında İran’da devrim oldu ve Şah rejimi düştü. Ayetullah Humeyni liderliğinde İran, islami bir cumhuriyete dönüştü. Bu devrim, ortadoğuda islami akımların güçlenmesine neden oldu.

6) Arap-İsrail savaşı, Arapların yenilgisi ile sonuçlandı.1973 yılında kurulan Likud partisi, 1977 seçimlerini kazandı ve İsrail, Ortadoğu’da çok sert bir politika izlemeye başladı. 10 sene sonra da Filistin intifadası başladı.

7) 1980’lerden sonra kredi genişlemesine dayalı ekonomik politikalar uygulandı. Bu, bütün dünyada spekülatif bir para ekonomisinin yükselmesine neden oldu. Serbest piyasa mitosu, özelleştirmelerle ekonomide kamunun payının azaltılması, cılız protestolara rağmen bir kaç on yıl içinde temel ekonomik paradigmaya dönüştü.

8 ) Üçüncü Dünya hareketi dağıldı. Soğuk savaş döneminde kendilerini ABD/SSCB’den oluşan iki kutuplu dünyada üçüncü yol olarak isimlendirilen ülkeler, pazarlarını uluslararası sermaye açarak, “yükselen pazarlar”a dönüştü.

9) 1970’lerin sonunda Japonya’da ticari uygulamalarına geçilen mobil telefon haberleşmesi, 1980’lerden itibaren Avrupa ve Amerika’da hızla yaygınlaştı.

10) Bilgisayar ve internet kullanımı yaygınlaştı.

11) Ekonomik liberalizm ve iletişim devrimi, dünyada küreselleşme olarak isimlendirilen dönemi başlattı.

12) Geçmiş dönemlerden tamamen farklı, nihilist ve hedonist bir  nesil, 1980’ler sonrası dünyasına damgasını vurdu. Bu nesil, ofis tipi işyerlerinde ve ağırlıklı olarak bankacılık, sigortacılık, reklamcılık, iletişim, medya gibi sektörlerde istihdam edildi. Bazı düşünürlerin “yeni orta-sınıf” olarak isimlendirdiği bu sınıf, kendi iletişim kodlarını, ahlaki sistemini, yaşam tarzını oluşturdu. Yeni-orta sınıfın kültürü, geçmiş nesillerden tamamen farklıydı.

13) Televizyonun da yaygınlaşması ile bütün dünyada bir spor tutkunluğu dönemi başladı. Spor klübü taraftarlığı, bir üst kimliğe dönüştü. Dünya, 1980’lerle beraber Holiganizm denen olguyla tanıştı.

14) Bütün dünyada çiftlerin boşanma eğilimi arttı. 20. yüzyılın  ilk yarısında toplumsal yapının temel taşı olan çekirdek aile dağılmaya başladı.

15) 1980’lere kadar etkili olan bilim kurgu/felsefe/sanat-edebiyat toplulukları, düşünce grupları ve gençlik örgütleri dağıldı, iletişim sektöründeki tekelleşmeye paralel olarak tüm düşünsel etkinlikler, eğlence ve haberleşme sektörü, medyanın eline geçti.

16) Yayıncılık dünyasında “çok satanlar” dönemi başladı. Bu dönemle beraber, geniş kitleler sadece reklam ve pazarlama yöntemlerini yaygın bir şekilde kullanabilen ürünlere erişebilme imkanı buldu.

17) Sadece ticari meta değil, her türlü düşünce ve sanat eseri de reklam ve pazarlamanın ürünü haline dönüştü.

18) İletişim dili basitleşti, tektipleşti. Sokak argosu, gündelik konuşma dili oldu.

19) Elektronikteki gelişmeye koşut, sanatsal yaratıcılık azaldı, beste, icra, hatta söz yazımı bilgisayarlara devredilmeye başlandı.

20) 1980’lere kadar fikir üretiminde önemli merkezler olan üniversiteler, sanayi, bankacılık ve dağıtım tekellerinin araştırma geliştirme birimlerine dönüştü.

Yukarıda başlıklar halinde kısaca özetlenen arkaplan, doğal olarak dünyada yepyeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu. Rock müziğin dönüşümü de yukarıda kısaca özetlenen arkaplana uygun oldu.

1970 ile 1975 arasında 6 başarılı albüm yapan Black Sabbath, 1975’ten sonra hızla düşüşe geçmişti. Technical Ecstasy ve Never Say Die! isimli iki başarısız albümün ardından herkes Black Sabbath’ın öldüğünü düşünüyordu. Grup, çok radikal bir kararla solist Ozzy Osbourne’u Rainbow’un solisti Ronnie James Dio ile değiştirdi. Gruba bir de klavyeci ilavesiyle 1980 yılında Heaven and Hell çıktı. Dio, gruba müthiş bir enerji vermişti. 1980 yılında çıkan Heaven and Hell, Black Sabbath discography’sinde önemli bir albüm oldu. Ancak Heaven and Hell‘deki felsefi değişim de oldukça dikkat çekiciydi. Şarkı, klasik “iyi-kötü” ayrımını işliyordu ve pek çok metafizik unsur içeriyordu.

And they’ll tell you black is really white
The moon is just the sun at night
And when you walk in golden halls
You get to keep the gold that falls
It’s Heaven and Hell

(Sana siyahın aslında beyaz olduğunu söyleyecekler/ Ayın sadece gece ortaya çıkan güneş/ ve sen altın salonda yürürken/ dökülen altınları toplamaya başlayacaksın/ işte o, cennet ve cehennemdir)

Dio’lu kadrosuyla Black Sabbath, 1981 yılında Mob Rules isimli başarılı bir albüm daha yaptı ve daha sonra Dio da gruptan ayrıldı.

1970’lerin sonunda yavaş yavaş boy göstermeye başlayan Motörhead, British Metal içinde daha hızlı ve daha yüksek tonda şarkılar seslendiriyordu. Grubun kurucusu Lemmy Kilmister, daha önce Space-Rock grubu Hawkwind’de çalmıştı. Ancak Motörhead sound’unun progressive rock unsurlarıyla hiç bir ilgisi yoktu. 1977’den 1982’ye kadar grubun çizgisi sürekli yukarıya gitti. 1979 yılında çıkarttıkları Overkill ve 1980 tarihli Ace of Spades ile Motörhead zirveye çıktı. Rock’ın yeni dalgasında tempo hızlanmış, gitarlar ve davul iyice öne çıkartılmıştı. Yukarıdaki videoda da görüleceği üzere, yeni metal sound’una ilgi duyan dinleyicinin de profili farklılaşmıştı. Siyah tişörtler giyen, kafa sallayan topluluklar dolduruyordu artık rock konser salonlarını.

Gitarist Eddie Van Halen ve solist David Lee Roth, Van Halen’ı kurduğunda herkesin aklına ilk gelen, Led Zeppelin’in Page-Plant ikilisi oldu. Eddie Van Halen, gitar çalma yeteneklerini sonuna kadar gösterirken, David Lee Roth da  Robert Plant’i hatırlatan sahne gösterileriyle şarkı söylüyordu. 1978 yılında çıkan ve kendi isimlerini taşıyan ilk albümleri, oldukça başarılı şarkılar içeriyordu: Runnin’ with the Devil, You Really Got Me, Ain’t Talking ‘Bout Love rock klasikleri arasına giren şarkılar. 1:42’lik Eruption, Eddie Van Halen’ın hız gösterileri yaptığı bir parça. Bunun bir benzeri de 1979 tarihli Van Halen II albümünde yer alan Spanish Fly‘da var. O da 1:02’de ve bu kez Eddie klasik gitarla hız denemeleri yapıyor. Daha sonraki dönemde bu “en hızlı gitarist kim?” yarışına katılan başka örnekler de göreceğiz. Van Halen, akla gelebilecek her türde şarkı yaptı. Heavy metal denedi, soft rock denedi, pop/rock denedi, hatta Eddie, Michael Jackson’ın Beat it şarkısına gitarıyla eşlik bile etti.

1970’lerin ortalarında gitarist K.K. Downing ve basçı Ian Hill Black Sabbath ve Led Zeppelin’den etkilenerek Judas Priest’i kurduktan sonra gruba iki ilave daha yaptılar. Bu iki ilave, aynı zamanda rock müzik tarihinde devrim olarak nitelendirilebilecek bir dönemin de başlangıcıydı. Gitarist Glenn Tipton’ın ilavesiyle Wishbone Ash benzeri, ancak ondan çok daha sert bir sound yaratılmıştı. Bu, daha sonraki tüm heavy metal gruplarını etkileyecek, çift gitar heavy metalin değişmez unsuru olacaktı. İkincisi de, solist Rob Halford’un ilavesiydi ki, rock dünyası Halford’la beraber olağanüstü bir sesle tanışıyordu.

1976’dan 1984’e kadar Judas Priest’in çizgisi sürekli yükseldi. Bu dönemde artık klasikleşmiş Priest albümleri arka arkaya geldi: Sad Wings of Destiny (1976), Sin After Sin (1977), Stained Class (1978), Hell Bent for Leather (1979), British Steel (1980), Point of Entry (1981), Screaming for Vengeance (1982), Defenders of the Faith (1984). Bu süre içinde Judas Priest’in sound’u da sertleştikçe sertleşti. Gitgide sertleşen bu türe, New Wave of British Heavy Metal (N.W.O.B.H.M.) deniyor. Çift gitar, sürekli gümbürdeyen davul ve bas, solistin üst perdeden şarkı söylemesi, bu türün ayırt edici özellikleri. British Steel‘de yer alan Breaking the Law da heavy metalin klasikleri arasına giren bir parça. Şarkının sözleri dönemin punk etkilerini yansıtması bakımından ilginç:

There I was completely wasting, out of work and down
all inside it’s so frustrating as I drift from town to town
feel as though nobody cares if I live or die
so I might as well begin to put some action in my life

Breaking the law, breaking the law

(İşsiz ve mutsuz, zamanımı çarçur edip duruyorum/ bir şehirden diğerine sürtüp dururken, hayal kırıklıkları içindeyim/ Yaşıyor muyum, ölü müyüm kimsenin umurunda değilim galiba/ Madem öyle, ben de hayatıma biraz renk katayım bari / Kanunu çiğneyerek !)

1970’ler bitip de, 1980’ler başladığında Rob Halford, heavy metalci gençler arasında çok yaygınlaşacak bir modayı da başlatıyordu: Siyah deri, zımbalı giysiler, bileklikler, çizmeler, vs. Daha sonraki yıllarda medya, rock’ın “asi gençlerini” hep bu kıyafetleri ile gösterdi. Judas Priest konserlerinin değişmez şarkılarından biri de Hell Bent for Leather. Bu şarkı genellikle konserin en sonundaki bis kısmında çalınır ve Halford sahneye bir motosikletle çıkar. (Born to be wild ve Highway Star‘ı hatırlayın) Hell for leather, İngilizce bir deyim ve deli gibi at sürmek anlamına geliyor(muş). Hell bent ise, çok kararlı demek(miş). Priest’in şarkısı, gözükara motosiklet kullanıcılarına adanmış bir şarkı.

Whitesnake, Deep Purple’da Ian Gillan ayrıldıktan sonra, çok başarılı Burn ve Stormbringer albümlerinde söyledi. Daha sonra, gruptan ayrılıp 1977’de Whitesnake’i kurdu. 1977 ile 1981 arasında vasat 6 albüm çıkarttıktan sonra grubun sound’u gitgide oturmaya başladı. 1982 tarihli Saints and Sinners albümü, Here I Go Again parçası ile büyük başarı kazandı. Pek çok grubun çizgisi zamanla düşer, Whitesnake’te tam tersi oldu. 1984 tarihli Slide it in ve 1987 tarihli Whitesnake albümlerinde çizgi daha da yükseldi. 1987 tarihli albümde yer alan Still of the Night, Is this Love, Crying in the Rain gibi şarkılar, rock klasikleri arasına girdi.

Heavy metalin altın çağında yükselen gruplardan biri de Alman Scorpions idi. 1975 tarihli In Trance ile adını duyuran Scorpions, gitgide sertleşen bir sound’la 1980’lerde daha da büyük bir üne kavuştu. Solist Klaus Meine, gitaristler Matthias Jabs ve Rudolf Schenker ile güçlü bir sound yakalayan Scorpions, zirveye 1984-85 yıllarında ulaştı. 1984 tarihli stüdyo albümü Love at First Sting ve 1985 tarihli konser albümü World Wide Live artık klasik kabul edilen Scorpions albümleridir.

Scorpions belki de en büyük başarısını bütün zamanların en güzel baladını yazarak elde etti. Hani derler ya, “bunu da bilmiyorsan yuh artık”, rock müzikle hiç ilgisi olmayan biri bile muhakkak Still Loving You‘yu duymuştur. Bu şarkı hiç kuşkusuz, 20. yüzyılın en bilinen ve en sevilen rock baladıdır.  Şarkının televizyonlarda gösterilen klibinde bir sürü abuk sabuk görüntü var, ama Rudolf Schenker’in o duygu yüklü solosunun tamamı yok. (Tamamını dinlemek isteyen ya Love at First Sting, ya da World Wide Live albümünü edinecek) Sanırım Scorpions, heavy metal çalmaktansa, balad çalmayı daha iyi becerdiği için, daha sonra metalden koptu ve baladlarla dolu albümler yapmaya başladı. Daha önceki albümlerinde yer alan Holiday, When the Smoke is Going Down, In Trance, Always Somewhere en iyi baladları, Rock You Like a Hurricane, Dynamite, Bad Boys Running Wild ve Coming Home en iyi heavy parçalarıdır.

Rudolf Schenker’in abisi Michael, kardeşinden hem çok daha yakışıklı, hem de çok daha yetenekli bir gitarist. Michael Schenker kendi adını taşıyan gruplarla 1980-1983 arasında çok başarılı albümler yaptı. Özellikle 1980 tarihli grubun adını taşıyan albüm Armed and Ready, Cry for the Nations gibi rock klasikleri ile doludur. Tabi bir de sözsüz Into the Arena. Van Halen’dan bahsederken en hızlı gitarist rekabetinden bahsetmiştim. Michael Schenker da bu yarışın en iyilerinden biri. Into the Arena‘da bunu ziyadesiyle gösteriyor. Tabi, Cozy Powell’ın davulunu da unutmamak gerekir.

Her ne kadar diğer N.W.O.B.H.M. grupları kadar ün kazanamamış olsa da, Diamond Head’in Am I Evil, Helpless gibi başka gruplarca daha sonra defalarca yeniden yorumlanmış şarkıları var. Punk akımından etkilenen sözler de ilginç:

Every night alone, I sing my songs just for fun
This business ain’t for laughs, business men don’t like it so
Helpless maybe babe, but you can still enjoy the show

(Her gece yalnız, şarkılarımı sadece keyif için söylüyorum/ Bu iş gülmek için değil, işadamları böylesini sevmiyor/ Çaresizlik belki bebeğim, ama gene de bu gösteriden hoşlanabilirsin)

Videoda vokalist Sean Harris’le beraber, gençlerin deli gibi kafa salladıklarını görüyoruz. Headbanging yaygınlaşıyor, henüz sign of the horns (boynuz işareti) görmüyoruz. Batı uygarlığı düşmeye devam ediyor.

1980 yılında N.W.O.B.H.M. bayrağını yükselten gruplardan biri de Saxon idi. Grubun kurucusu ve vokalisti Biff Byford, ilginç sesiyle tanınıyor. Saxon, 1980 yılında Strong Arm of the Law ve Wheels of Steel isimli iki albüm çıkartarak müzik dünyasına giriyor. 1981 yılında Denim and Leather geliyor. Üç albüm de N.W.O.B.H.M.’in klasikleri arasına giriyor. Sonra başarı grafiği düşüyor. 1983 tarihinde Power & the Glory ve 1984 tarihinde Crusader‘dan sonra Saxon son derece kötü albümler yapmaya başlıyor. 2000’li yıllara kadar da bu, böyle devam ediyor. Strong Arm of the Law albümünde yer alan Dallas 1 p.m. Kennedy cinayetini anlatıyor. Şarkı sözlerinde derinlik yok, sadece olay anlatılıyor. We sat and watched your tragic history (Oturup, trajik tarihinizi seyrettik) sözleri ilginç, gerisi fasa fiso.

Her ne kadar N.W.O.B.H.M. grubu olarak tanınsa da Def Leppard, diğerlerinden pek çok bakımdan farklı bir grup. Her şeyden önce grup elemanlarının her biri fotojenik olduğu için, pop dergilerinde kendilerine uzun sayfalar ayrılmış. 1980 ile 1983 arasında çıkarttıkları üç albüm de çok iyi. 1983 tarihli Pyromania ise zirveleri. Bu albüm yayınlandıktan hemen sonra, 1984 yılının son gününde davulcu Rick Allen bir trafik kazası geçirip sol kolunu kaybediyor. Ancak bir müzisyenin başına gelebilecek en büyük felaketle karşılaşmasına rağmen Allen yılmıyor ve sol kolunun eksikliğini ayakları ve bir elektronik davul seti ile kapatıyor. Bu olağanüstü çabanın ardından, Def Leppard 1987 yılında, en az Pyromania kadar başarılı  Hysteria albümünü çıkartıyor. Leppard’ı farklı kılan özelliklerden biri de, beslendikleri kaynak. Onlar daha çok T-Rex, Queen gibi gruplardan etkilenmişler. Sound’ları Hair metal olarak da biliniyor. Hair metal terimi, pop’a daha yakın bir metal türünü tarif etmek üzere kullanılıyor.

Hair metalin en iyi bilinen örneklerinden biri Bon Jovi ve ünlü parçası Livin’ On a Prayer‘dır. Bu tür, 1980’lerin ortalarında yükselmiş ve büyük ticari başarı elde etmiştir. Davulun monoton temposu, şarkıların pop tarzında söylenişi, zayıf gitarlar ve bol klavye Hair metalin dikkat çekici özellikleri. Bu türün metalle tek ilişkisi “gürültü” olsa gerek. Rocker’ların daha uslu, uysal ve pop kültüre yatkınlarınca tüketilen hair metal, N.W.O.B.H.M. gözden düştükten sonra popüler olmuştu.

Söylemeye gerek yok; Mötley Crue Amerikalı bir grup. Bol ve göz kamaştırıcı sahne gösterileri, ilgi çekebilmek için maskeler, travesti giysileri, cinselliğe aşırı vurgu ve bol küfür. Mötley Crüe şarkılarında Alice Cooper ve Kiss etkisi çok belirgin. Şarkılar monoton, sözler basit. Grup, özellikle heavy metalin ciddi bir krize girdiği 1980’lerin ikinci yarısında parladı. 1987 tarihli Girls, girls, girls ve 1989 tarihli Dr. Feelgood ticari başarı kazanan albümleri oldu.

Benzer bir grup da Twisted Sister. Kiss ve Alice Cooper etkisi Twisted Sister’da da çok belirgin. Travesti görünümlü solisti Dee Snider, grubun frontman’i. Bir Amerikalı rock grubuna özgü bütün acaiplikler var Twisted Sister’da. 1982-84 arasında ünlenmişler ve ilk albümleri Under the Blade albümünün aynı adı taşıyan parçası nedeniyle de kısa zamanda muhafazakarların hedefi haline gelmişler. Şiddete teşvik suçlamasıyla mahkemeye verildiklerinde, kendilerini şöyle savunmuşlar: “Under the Blade (Bıçak altında) şarkımızda biz bir boğaz ameliyatını anlatıyoruz, şiddet de nereden çıktı?”

Britanya kökenli Heavy Metal’in yükseldiği 1980’lerin başında, Black Sabbath’dan ayrıldıktan sonra kendi adına çıkarttığı albümlerle Ozzy Osbourne da metalin dikkat çekici figürlerinden biri oldu. Ozzy’nin yaptığı müziğe bazen neo-klasik metal de deniyor. Van Halen’ın gitar çalma tekniği, gitaristleri arayışlara ittikçe rock gitaristleri klasik müziğe meylediyor. Oralardan etkilenerek çok yaratıcı ürünler çıkartmaya başlıyorlar. Ozzy’ye 1980 yılındaki Blizzard of Ozz ve 1981 yılındaki Diary of Madman‘de eşlik eden Rhandy Rhoads da bu gitaristlerden biri. Ozzy ile Rhandy, öylesine başarılı şarkılar yapıyorlar ki, Black Sabbath’ta yıldızı iyice sönen Ozzy birdenbire yeniden büyük ün kazanıyor. Mr. Crowley, her bakımdan rock tarihinin en ilginç şarkılarından biri. Bu şarkıda Rhandy Rhoads’un çaldığı solo, hemen hemen her “en iyi gitar solosu” oylamasında ilk beşte yer alıyor. Bu solonun hikayesi de çok ilginç: Ozzy şarkıyı yazdıktan sonra Rhoads’tan bu şarkıya bir solo eklemesini istiyor. Rhoads bir süre çalıştıktan sonra geliyor ve soloyu Ozzy’ye çalıyor. Ozzy beğenmiyor. Rhoads bir kaç gün daha çalışıp yeniden geliyor. Ozzy gene beğenmiyor. Rhoads o kadar hırslanıyor ki, oturup geceler boyunca çalışıyor ve neticede ortaya bu solo çıkıyor. Bence rock tarihinin gelmiş geçmiş en güzel gitar solosu bu. Randy Rhoads, 1982 yılında, 25 yaşındayken, doğa fotoğrafları çekmek üzere çıktığı bir planör yolculuğunda geçirdiği kaza ile yaşama etti. Bize de dünyanın bu en yetenekli gitaristlerinden birinden, kala kala bir kaç albüm ve Mr. Crowley‘in olağanüstü solosu kaldı. Şarkıyı ilginç kılan ikinci unsur da şu: Mr. Crowley, okültist, mistik ve sihirbaz Aleister Crowley’i anlatır. Heavy metalcilere yöneltilen satanist suçlamalarının bir kaynağı da budur. Pek çok metal grubu, şarkılarında Aleister Crowley’e göndermeler yapar, hatta doğrudan alıntılar. Aleister Crowley başlıbaşına bir konu… Bizi rock tarihi bakımından ilgilendiren yanı ise şu: Sisteme itirazlarını seslendirebilmek için rocker’lar bazen Crowley gibi tuhaf insanlara yöneliyor, anti-kahramanları putlaştırıyorlar. Ozzy’ye dönersek, Black Sabbath zamanlarından beri, 40 yıldır çizgisini hiç düşürmeden kariyerini sürdürüyor ve her türlü acaipliğine karşılık heavy metalin büyük babası olmaya devam ediyor.

Mide kanserinden öldüğü 2010 yılına kadar başarılı kariyerini sürdüren bir başka sanatçı da Ronnie James Dio. Parlak Rainbow ve Black Sabbath kariyerinin ardından kendi adıyla kurduğu grupla yoluna devam eden Dio, 1983 ile 2010 arasında ikisi konser olmak üzere 12 albüm çıkarttı. 1983 tarihli Holy Diver, tartışmasız bir şekilde rock tarihinin en iyi albümlerinden biridir. Bu albümde Holy Diver ve Rainbow in the Dark gibi rock klasiklerinin yanında, bir de Don’t Talk to Strangers var ki, başlıbaşına bir başyapıt. Çok tatlı bir balad olarak başlayan şarkı, birdenbire heavy metale dönüşür. Bu şarkıda Dio’nun sesini farklı biçimlerde nasıl kullanabildiğini de görürüz.Ronnie James Dio, benim için bütün zamanların en büyük solistlerinden biridir. Kolay değil, Elf, Rainbow, Black Sabbath gibi gruplarda söylemek ve ardından kendi grubunu kurup 12 albüm daha çıkartmak.

Bu bölümü kapatmadan önce son olarak bir de heavy metalin en büyüğünün (bu, tamamen benim kişisel yargım) nasıl ortaya çıktığına bakalım. Ona ilerideki bölümlerde daha geniş yer ayıracağım. Çünkü bence Iron Maiden’ın hikayesi, aynı zamanda son 30 yılın hikayesidir. Bu klipte gitaristler Dave Murray ve Adrian Smith, grubun kurucusu ve beyni basçı Steve Harris ile gruptan daha sonra ayrılan davulcu Clive Burr ile solist Paul Di’anno’yu görüyoruz. 1980 tarihinde çıkarttıkları Iron Maiden albümü, grubun ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduğunu daha en baştan gösteriyordu. Bu albümde her biri klasikleşmiş 8 parça yer alıyor. Daha sonra bunlara Sanctuary‘yi de ekleyerek şarkı sayısını 9’a çıkarttılar. Albümde Prowler, Running free gibi, dönemin punk akımından etkilenen şarkılar var. Videoda izlediğimiz Phantom of the Opera ise ilk Maiden şarkılarından biri olmasına rağmen Maiden fanlarının asla vazgeçemediği klasiklerden biridir. Şarkı, ünlü “Operadaki Hayalet”i konu alır. Parçanın içinde bölümler vardır. Ritm değişir, şarkının verdiği atmosfer değişir. Murray bu şarkıda mükemmel iki tane solo çalar. Adrian Smith’in solosu, Murray’ninkilere göre daha zayıftır. Bunun nedeni şu: Phantom of the Opera‘nın yer aldığı albüm piyasaya sürüldüğünde Smith gruba henüz katılmamıştı ve onun yerine yetenekleri çok daha sınırlı olan Dennis Stratton çalıyordu.

Böylece Rock yüzyılının 1980’lere ait olan bölümünü geçiyoruz. Ancak henüz tam geçmedik. Bu dönemde sahne alan bir kaç gruba daha bakacağız. Bunların içinde sayıları iyice azalan Progressive’ciler, pop rock’a doğru meyledenler, gitar ustaları ve 1980’lerin sonuyla 1990’ları domine eden Thrash’çiler de var.

1980’lere asıl damgasını vuranlar ise Michael Jackson, Madonna, sayısız pop grubu ve new age denen müzik türü. Ancak bunlar ilgi alanıma girmediği gibi, rock tarihi açısından önemli de değiller. Onların hikayelerini de başkaları yazsın.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VI

Reklamlar

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – IV

Kanada’nın gelmiş geçmiş en ünlü gruplarından Rush, basçı, klavyeci ve solist Geddy Lee, gitarist Alex Lifeson ve davulcu ve söz yazarı Neil Peart’dan oluşuyor. Üçlünün bir araya geldiği 1974’ten günümüze kadar grubun her bir elemanı sayısız ödüle boğulmuş. 35 senelik bu parlak kariyerleri boyunca da Rush, heavy rock’dan progressive rock’a, synthesizer ağırlıklı rock’tan soft rock’a kadar çok geniş bir yelpazede şarkılar yazmış. Bir şarkının Rush’a ait olduğunu nasıl anlarsınız? Bu sorunun en kestirme cevabı şu: Solist Geddy Lee’nin özgün sesi ve davulcu Neil Peart’ın hemen hemen her Rush şarkısına damgasını vuran davulundan. Örneğin 1975 tarihli Fly by Night‘ın açılış parçası Anthem ile 1982 tarihli Signals albümü, 1976 tarihli 2112‘de yer alan Tears ile 2007 tarihli Snakes and Arrows albümündeki We Hold On arasında pek az benzerlik bulursunuz. Ancak daha Lee’nin sesini, ya da Peart’ın davulunu duyduğunuz anda bilirsiniz ki, bu bir Rush parçasıdır.

İlginç bir grup Rush; kullandıkları enstrümanlara hakimiyetleri yanında bir de bilim-kurgu, fantazi ve felsefe meraklarıyla tanınıyorlar. Şarkı sözleri genellikle şiirsel ögeler içeriyor, insanlık sorunlarına, sosyal duyarlılıklara, çevre kaygılarına göndermeler yapıyor. Örneğin yukarıdaki Anthem (Marş) isimli şarkının sözleri Ayn Rand etkisiyle yazılmış.

Know your place in life is where you want to be,
Don’t let them tell you that you owe it all to me.
Keep on looking forward; no use in looking ’round;
Hold your head above the ground and they won’t bring you down

(Bil ki hayattaki yerin, nerede olmak istediğindir/ Bunların hepsini bana borçlu olduğunu söylemelerine izin verme/ Hep ileriye bak; Etrafına bakmanın bir yararı yok/ Kafanı yukarıda tut ki, seni alaşağı etmesinler)

1976 tarihli 2112, Rush’ın progressive Rock dönemine ait en iyi albümlerinden biri kabul edilir. Bu albüm, “Muhakkak Dinlenmesi gereken 1001 albüm” listesine giren iki albümlerinden biriymiş. (Diğeri de 1981 tarihli Moving Pictures). 2112 albümüyle aynı ismi taşıyan 2112, yedi bölümden oluşan 20:33 uzunluğunda bir şarkıdır. Yukarıdaki videoda Rush, bu yedi bölümün sadece Overture ve The Temples of Syrinx‘ten oluşan ilk iki bölümünü çalıyor. Konu 2112 tarihinde dünyanın kontrolünü eline geçiren Syrinx tapınağının rahipleri ve bu rahiplerin şarkıları, resimleri, insanlığın her şeyini denetlemesi. Sonra bir gün, bir adam gitarı keşfediyor ve kulağa farklı gelen bir müzik yapmaya başlıyor. Buluşunu tapınak rahiplerine sunuyor, ancak rahipler hemen gitarı parçalıyorlar. Bunun üzerine müzisyen saklanıyor ve rüyasında eski zamanları görüyor. Uyandığında perişan oluyor ve intihara teşebbüs ediyor. Ayn Rand, 2112 albümünün sonraki şarkılarında yeniden boy gösteriyor. Böyle bir grup işte Rush.

Pek çok rock grubu müthiş davulcuları ile bilinir: Deep Purple’da Ian Paice, Led Zeppelin’de John Bonham, Pink Floyd’da Nick Mason, Metallica’da Lars Ulrich, Iron Maiden’da Nicko Mc Brain, ilk akla gelenler. Ancak sanırım Rush’ın davulcusu Neil Peart çok özel bir davulcu. Yukarıdaki videoda Peart, kalabalık bir davul ve zil setinin ortasında bütün yeteneklerini sergiliyor. YYZ, 1981 tarihli Moving Pictures albümünde yer alıyor. Rush’ın az sayıdaki sözsüz parçasından biri. YYZ, Toronto’daki bir havaalanının koduymuş ve grup elemanları uzun turnelerin ardından Toronto’ya döndüklerinde, bu kodu görüp büyük sevinç duydukları için bu şarkıyı yazmış. İyiki de yazmış.

Budgie, Hard Rock’ın altın çağında yükselen Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath gibi grupların gölgesinde kalmış Galler kökenli bir grup. Budgie’nin heavy riffleri için Black Sabbath – Geddy Lee’nin sesine benzer vokalleri için Rush benzetmesi yapılıyor. Grup 1971 ile 1975 arasında 5 iyi albüm çıkartmış. 1975 yılından sonra grubun çizgisi düşmeye başlamış. Budgie, Polonya’da 1980’lerin başında verdiği konserle, soğuk savaş döneminde Demir Perde gerisinde konser veren ilk heavy-metal grubu olarak da biliniyor. Grubun sonraki dönemde yükselecek Heavy metal grupları üzerinde tartışılmaz bir etkisi var. Örneğin Iron Maiden’ın solisti Bruce Dickinson en çok sevdiği gruplardan birinin Budgie olduğunu söylüyor. Breadfan, gözüdoymaz, açgözlü gibi anlamlara geliyor. Grubun en ünlü parçası olan Breadfan, daha sonraki yıllarda Metallica tarafından da yorumlanmıştı.

Deep Purple’da çok parlak bir kariyer yaptıktan sonra gruptan ayrılan Richie Blackmore, ağırlıklı olarak Elf’in kadrosundan elemanlarla beraber Rainbow’u kurdu. Solist Ronnie James Dio’nun yıldızı da böylece parlamış oldu. Blackmore ve Dio, Rainbow için çok güzel şarkılar yazdılar. Bunlar içinde Kill the King gibi Hard Rock şarkıları olduğu gibi, müthiş tatlı baladlar da var. Blackmore, pek çok hard rock/heavy metal gitaristinin, tekniğini örnek aldığı bir gitar ustası, Dio ise (daha sonraki yıllarda) türün en çok sevilen ve saygı duyulan vokalisti olunca, Rock tarihine geçecek bir kadro kurulmuş. Diğer elemanlar değişse de, Blackmore ve Dio’lu kadro ile Rainbow 1975-78 arasında 3’ü stüdyo, biri konser olmak üzere 4 albüm çıkarttı. Dio ayrıldıktan sonra gruba solist olarak sırasıyla Graham Bonnet ve Joe Lynn Turner katıldı. 4 albüm de bu şekilde çıkartan Rainbow, 1984 yılında dağıldı. 1995 yılında geçici olarak yeniden kuruldu ve Stranger in Us All ismiyle bir albüm daha çıkarttı.

Kill the King ve Gates of Babylon, grubun 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll albümünden, klasikleşmiş iki parçadır. Her iki şarkı da pek çok grup tarafından yeniden yorumlanmıştır: Yngwie Malmsteen, Dream Theater, Tad Moroso, Gates of Babylon‘u, Heathen, Stratovarius, Liege Lord, Primal Fear, Grave Diggers, Kill the King‘i yeniden yorumlayanlar. Otoriteler ne der bilmem de, 1976 tarihli Rainbow Rising ve 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll bence her rocker’ın arşivinde bulunması gereken iki albümdür.

1970’ler boyunca Hard Rock’ı ağırlıklı olarak Britiş gruplar domine ediyordu. Amerikalı grup sayısı azdı. Göz kamaştırı sahne  gösterilerine karşılık kayda değer şarkı sayısı son derece sınırlı Kiss’ten söz etmiştik. Neyse ki, Aerosmith var da ABD 1970’lerin parlak Hard Rock çağını ıskalamadı. Aerosmith , hard ve  heavy rock, blues, hatta rythm and blues türlerinde sayısız şarkı üretti. Hard Rock’ın ikinci dalgası diyebileceğimiz 1973-1978 arasında çok parlak albümler çıkarttı. Bu albümlerde yer alan şarkılardan Dream On, Same Old Song and Dance, The Train Kept a Rollin’, Walk This Way, Sweet Emotion, Back in the Saddle, Sick as a Dog gibi şarkılar rock klasikleri arasına girdi. 1985-89 döneminde grubun yıldızı yeniden parladı. 40 senelik kariyerleri boyunca sayısız ödüle boğulan Aerosmith, hala aktif; Turneye çıkıyorlar, plak kaydediyorlar.

Geliyoruz Malcolm-Angus Young kardeşlerin kurduğu Avustralyalı AC/DC’ye. Herkes onların hard rock, hatta heavy metal tarzında müzik yaptığını söylese de onlar Rock’n Roll yaptıklarını iddia ediyorlar. (Kabul etmeleri lazım ki, biraz sert bir rock’n roll) 1975 yılında Avustralya’da High Voltage, dünyanın geri kalanında T.N.T. ismiyle piyasaya sürülen ilk albümlerinden başlayarak solistleri Bon Scott’un aşırı alkol kullanımı nedeniyle öldüğü 1980’e kadar her biri bir rock klasiği olan 6 albüm çıkartan AC/DC de böylece Hard Rock’ın altın çağının parlak kariyerli gruplarından biri oldu. T.N.T./High Voltage albümünün açılış parçası olan It’s a Long Way to the Top (If You Wanna Rock’n Roll), rock tarihinin en uzun isimli parçalarından biri. Benim en sevdiğim AC/DC şarkısı budur. Şarkının ortasında gaydalarla elektro gitarın düeti şarkıya çok değişik ve hoş bir hava katıyor.

Bon Scott’un 1980 yılındaki ölümünün ardından gruba solist olarak katılan Brian Johnson’la beraber çıkan Back in Black, simsiyah bir albüm kapağıyla piyasaya sürülmüştü. Bu albüm, Bon Scott’a adanmıştı. Pek çok müzik yorumcusu, bu albümün en iyi AC/DC albümü olduğu yorumunu yapar. Albümde yer alan You Shook Me All Night Long, Shoot to Thrill, Back in Black, Rock and Roll Ain’t Noise Pollution gibi şarkılar rock klasikleri arasında yer aldı. Tabi bir de benim ikinci favori AC/DC parçam: Hells Bells. Bu parçanın başındaki çanların, Bon Scott için çaldığı söylenir. Back in Black‘ten sonra AC/DC’nin başarı grafiği hızla düştü. 2008 yılında grup Black Ice isimli bir albüm daha çıkarttı.

Hard Rock’ın ikinci dalgasında yıldızı parlayan gruplardan biri de İrlanda’lı Thin Lizzy oldu. Grubu, birbirini okuldan tanıyan davulcu Brian Downey ile basçı Phil Lynott kurdu. İlginç saç stili ve özgün sesiyle Phil Lynott grubun frontman’i olma rolünü üstlendi. Thin Lizzy Hard Rock klasikleri arasında sayılan Jailbreak, The Boys are back in Town gibi şarkıları rock dünyasına armağan etti. Tabi bi de unutulmaz Whiskey in the Jar. Bu şarkı çok eski bir İrlanda baladı. İlginç bir öyküyü anlatıyor: Yüzbaşı Farrell’i (her kimse) soyan ve en sonunda kodese tıkılan bir eşkiyanın öyküsü. Yıllar sonra Metallica bu şarkıyı yeniden yorumladı.

Thin Lizzy deyince akla bir de Gary Moore gelir. Canı istediğinde heavy metal, çok sıkıldığında blues çalan, rock dünyasının en parlak gitaristlerinden biri olan Moore ile Phil Lynott’un seslendirdiği Parisienne Walkways de unutulmaz baladlardan biridir. Daha sonraki yıllarda Gary Moore, konserlerinde bu şarkıyı tekrar tekrar yorumladı. Gitar aynı gitardı, ancak Phil Lynott vokali olmayınca Moore şarkıyı kendisi söylemek zorunda kalıyordu. Lynott, 1986 yılında, 36 yaşındayken alkol ve uyuşturucu kurbanları listesine katılmıştı.

En az Parisienne Walkways kadar ünlü bir başka gitar solosu, Santana’nın 1976 tarihli albümü Amigos‘ta yer alan Europa (Earth’s Cry Heaven’s Smile) şarkısında çaldığı solodur. Amigos, ilginç bir şekilde Santana’nın caz, Rythm and Blues, funk gibi rock’ın uzağına düşen türlere yöneldiği bir dönemde kaydedilmiş bir albümdür. Europa, albüm bütünlüğüne hiç uymayan bir şekilde birdenbire 6. sırada boy gösterir.

1970’lerin sonuna yaklaştıkça, rock’ın eski sert tarzının yumuşadığını, hızlı temposunun düştüğünü görüyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük gitaristlerinden kabul edilen Eric Clapton da Cream’de ünlendikten sonra solo albümler çıkartmaya başladığında, herhalde en iyi albümlerini çıkartmak için hard-rock’ın altın çağının sonlarını beklemişti. 1977 yılında çıkan Slowhand‘de yer alan Cocaine ve Lay Down Sally ile beraber Wonderful Tonight da klasikler arasına girdi.

Eagles deyince akla hemen Hotel California geliyor. Bu şarkı o kadar büyük bir ün kazandı ki, neredeyse Eagles’ın bütün şarkılarını gölgeledi. Oysa 1973 albümü Desperado‘da, 1975 albümü One of these Nights‘da, 1976 albümü Hotel California‘da ve 1979 albümü The Long Run‘da o kadar güzel şarkılar vardı ki… Eagles adını ilk kez, 1972 tarihli kendi adını taşıyan albümün açılış parçası Take it Easy ile duyurmuştu. 1970’lerin ikinci yarısına damgasını vuran gruplardan biri olan Eagles, 1980 yılında Eagles Live isimli bir konser albümü çıkarttı ve rock sahnesinden çekildi.

Blue Öyster Cult, hard rock, hatta heavy metal grubu olarak biliniyor. Oysa sound’ları bence pop’a çok daha yakın. Örneğin en ünlü parçaları olan Burnin’ For You. Monoton ritmi, davulun, basın, gitarın şarkıya “utangaç bir şekilde” eşlik edişiyle Burnin’ for you pop’a çok daha yakın bir şarkı. Kolayca tahmin edileceği üzere Blue Öyster Cult bir Amerikalı grup; Rock dünyasının en çok satan gruplarından biri. Burnin’ for You‘dan başka, (Don’t Fear) the Reaper, Godzilla, 7 Screaming Diz-Busters, Astronomy, Cities on Flame with Rock’n Roll, Joan Crawford gibi rock klasikleri arasına giren şarkılar da yapmışlar. 1972-81 dönemleri oldukça parlak. Sonra onların da yıldızları sönmüş.

Ben en çok, 1972 tarihli kendi adlarını taşıyan albümlerinde yer alan Then Came the Last Days of May isimli şarkılarını seviyorum. Bence rock tarihinin en güzel baladlarından biri.

Özellikle 1970’lerin ilk yarısında çok sevilen bir Britiş grup daha var: Wishbone Ash. Her ne kadar yıldızları bir Deep Purple ya da Led Zeppelin kadar parlamamış olsa da, Wishbone Ash, rock tarihinde çok önemli bir devrime imza atmış bir grup. Rock tarihinde ilk kez çift gitar kullanan grup, Wishbone Ash’tir. Hard Rock ve Progressive Rock türünde 1970 ile 2010 arasında 22 stüdyo albümü çıkartan Wishbone Ash’in değişmeyen tek elemanı gitarist Andy Powell. Ona 1970’lerde, ikinci gitarda Martin Turner eşlik etmiş. 1972 tarihli Argus ve 1973 tarihli Wishbone Four, en iyi albümleri kabul ediliyor. Yukarıdaki videoda Argus‘tan Blowin’ Free‘yi çalıyorlar. Iron Maiden’ın gitaristlerinden Dave Murray, en çok sevdiği ve etkilendiği gruplar arasında Wishbone Ash’i de sayıyor. Wishbone Ash’in başlattığı çift gitarist devrimi, ancak 1970’lerin sonlarından itibaren heavy metal grupları arasında tuttu. Sound’larına daha sert bir hava verebilmek için çift gitarist kullanan metalciler, doğal olarak Wishbone Ash’ten etkilendiler.

Entellektüeller progressive, macera ve özgürlük düşkünleri hard ve heavy, melankolikler blues ve baladlar dinlerken, 1970’lerin başında gençler de glam-rock dinliyordu. Rock’ın diğer türlerinin ağır, sert, kasvetli, gürültülü tarzının aksine, basit melodiler üzerine kurulu glam rock, 1977 yılında bir trafik kazasında can veren Marc Bolan’ın grubu T-Rex ile ünlendi. David Bowie, Roxy Music, Brian Eno gibi glam rockerlardan farklı olarak T-Rex’in tarzı teenager’lara hitap edecek biçimde kolayca akılda kalan melodilere dayalıydı. 20th Century Boy, 1970’lerin başında en çok satan plaklardan biri oldu.

Glitter da denen bu alt-türün Suzi Quatro ile beraber en ünlülerinden biri de Sweet idi. Sert görünümlerine karşılık, sıradan şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodileriyle Sweet, teenager’ların gözdesi oldu. Sweet şarkılarının çoğunu yazan Nicky Chinn ve Mike Chapman, daha sonra Smokie gibi başka gruplara da şarkılar yazdı. Yazdıkları basit şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodilerle büyük ticari başarı elde eden ikili, Sweet’in yıldızının parlamasının da en büyük mimarları oldular. 1974 tarihli Desolation Boulevard ve 1978 tarhli Level Headed, Sweet’in en büyük ticari başarı kazanan albümleri oldu. 1980’lerle beraber, Sweet de kayboldu gitti.

1970’ler boyunca, bir iki örnek hariç kadın vokali rock içinde hiç bir zaman cazip olmadı. Sınırlı sayıda örnekten biri, ABD’li Ann ve Nancy Wilson kardeşlerin kurduğu Heart grubuydu. 1976 tarihli Dreamboat Annie ve 1977 tarihli Little Queen, grubun en başarılı iki albümü. Dreamboat Annie‘de yer alan Crazy on You, Wilson kardeşlerin yeteneklerini gösteren iyi bir parça. 1970’lerin ikinci yarısında yavaş yavaş rock soundunun popa yaklaştığını görüyoruz. Bu türe Contemporary Pop/Rock da deniyor. Bu türde davul ve bas iyice ikinci plana itiliyor, gitar soloları ya azalıyor, ya da tamamen ortadan kalkıyor. Solistin şarkı söyleme stili yumuşuyor ve şarkı sözleri sıradanlaşıyor.

Contemporary Rock’ın öncüleri, Elton John, Peter Frampton, Paul McCartney gibi sanatçılar ve Fleetwood Mac gibi gruplar. Yolculuğuna bir blues-rock grubu olarak başlayan Fleetwood Mac, Lindsey Buckingham ve Stevie Nicks’in katılmasıyla 1970’lerin ortalarından itibaren pop-rock grubu haline geliyor. Yeni kadrosuyla 1975’de Fleetwood Mac, 1977’de Rumours ve 1979’da Tusk albümlerini yaparak büyük başarı kazanıyor. Belki iddialı olacak ama, benim gibi pek çok rocker, bu türü rock kültürüne ve rock sound’una çok da uygun bulmuyor. Tamam, kafa dinlemek için iyi, arada sırada romantik bir şeyler dinlemenin de kötü bir yanı yok, ama bu türe rock değil de pop desek daha iyi değil mi? Blues-rock’tan popa geçerken, 1975 tarihli Fleetwood mac albümlerinde çaldıkları I’m so afraid, Buckingham ve Nicks’li kadrosuyla Fleetwood Mac’in rock’a yakın nadir parçalarından biri ve benim gözdem. Keşke hep bu tarzda şarkı yapsalardı.

Kanadalı Neil Young da rock’ın bir başka alt-türünün ünlülerinden. Young’ın tarzına country rock ya da folk rock deniyor. Bu tür, rock formları kullanmakla beraber önemli ölçüde geleneksel folk müzikten ve country’den besleniyor. Neil Young’ın bütün 1970’ler boyunca çıkarttığı çok önemli albümler var. 1972 tarihli Harvest, 1974 tarihli On the Beach, 1975 tarihli Tonight’s the Night ve Zuma, 1979 tarihli Rust Never Sleeps bunlardan sadece birkaçı. Türün en iyi söz yazarlarından biri kabul edilen Young, çevre duyarlılığı ile de tanınıyor. 1975 tarihli Zuma albümünde yer alan Cortez the Killer, pek çok bakımdan dikkat çekici bir şarkı. Birincisi, işlediği konu: Neil Young, İspanyol fatihi Hernan Cortez’in Aztec’leri yıkışına gönderme yaparak Cortez’i katil olarak nitelendiriyor. İkincisi de bu şarkıdaki gitar solosu, gelmiş geçmiş en iyi gitar sololarından biri kabul ediliyor.

Hiç duymamış olanlar için belirtmeliyim ki, Rocker’ların böyle şarkıları da var işte. Mandolin, akordiyon, viyolonsel ve klasik gitarla icra edilen bu şarkı, rocker’ların çoğunun pek sevdiği bir parçadır. Styx’in yıldızı 1976 yılından sonra parlamaya başladı. 1979 tarihli Cornerstone, videodaki Boat on the River‘a benzer şarkılarla dolu bir albüm. Oysa Styx, 1977 tarihli The Grand Illusion ve 1978 tarihli Pieces of Eight albümlerinde progressive rock türünde şarkılar yapıyordu. Yes ve King Crimson etkisinin açıkça duyulduğu bu albümlerinin ardından ticari kaygılar ağır basmaya başlayınca, Styx’in yavaş yavaş çizgisi değişmeye başladı. 1979 tarihli Cornerstone ve 1981 tarihli Paradise Theater pop-rock’a meyletmiş olsa da başarılı iki albümdü. 1983 tarihli Kilroy was Here albümünde Styx artık resmen pop müzik yapıyordu. Bir daha da iflah olmadılar.

1970’lerin sonuna gelindiğinde, artık rock müziğin altın çağı kapanmak üzereydi. Herkes çok yorulmuştu. Alt-türler iyice çeşitleniyordu ve artık hard-rock değil, pop-rock öne çıkıyordu. Tam da bu geçiş aşamasında Dire Straits sahneye çıktı. David ve Mark Knopfler kardeşlerin kurduğu Dire Straits 1978 ile 1985 arasında birbirinden başarılı 5 stüdyo ve 1 konser albümü yaptı. Bu dönemin en çok dinlenen grubu Dire Straits oldu. 8 sene süren bu saltanat 1985’te sona erdikten sonra 1991’de Dire Straits bir albüm daha çıkarttı: On Every Street isimli bu albüm grubun kariyerindeki en kötü albüm idi. Grup bir daha da albüm çıkartmadı.

Her ne kadar Rock’ın alt türleri arasında sayılmasa da, rock müziğe etkileri nedeniyle Reggae’den de söz etmek gerekir. Elbette reggae deyince akla hemen Bob Marley ve grubu The Wailers geliyor. Marley, dünyaya hem Jamaika müziğini tanıttı, hem de Hristiyanlığın Jamaika yorumu diyebileceğimiz Rastafari’yi. Bob Marley’in müziğinde işlenen konular, anayurdu Jamaika’nın sorunlarıydı. I Shot the Sheriff, No Woman No Cry, Could You be Loved, Buffalo Soldier gibi Bob Marley şarkıları çok ünlü oldu ve rocker’ları da etkiledi. Bob Marley, 1981 yılında bir uçak yolculuğunda, henüz 36 yaşındayken ölünce, aynı Jimi Hendrix gibi, pop kültür kahramanları arasındaki yerini aldı.

1970’lerin sonunda birdenbire Punk akımı ortaya çıktı. Punk, 20. yüzyıl pop kültürünün en uca savrulduğu bir akımdı. Ana sloganı No Future (gelecek yok) idi. Aşırı nihilist bir pop kültür unsuru olarak ortaya çıkan Punk, rock müziğinin altın çağına noktayı koydu: Hem progressive rock, hem de hard rock punk ile beraber unutuldu gitti. Geniş kitleler, punk-rocker’ların itici sözleri, sahne tavırları ve son derece monoton ve basit sound’u nedeniyle rock kültüründen koptu. İlk önemli punk rock grubu kabul edilen The Sex Pistols, sadece iki sene yaşadı. God Save the Queen ve Anarchy in the U.K. isimli iki single ve bir albüm dışında The Sex Pistols’ın kayda değer hiç bir çalışması yok. Anarşi, kürtaj, şiddet, faşizm gibi konuları işleyen grup, buna karşın, rock dünyasına öyle bir etkide bulundu ki, çok uzun yıllar boyunca rock müzik toparlanamadı.

Reggae ile punk rock karışımı bir müzik yapan The Police, 1978 ile 1983 arasında 5 albüm çıkarttı. The Sex Pistols ve benzeri grupların aşırılıkları The Police’de törpülenmişti. Ancak reggae ve punk’ın monoton müziği aynen korunmuştu. Bu türe New Wave dendi. Bu türün rock müzik ile tek bağlantısı, enstrümanlardır desek yanlış olmaz herhalde. The Police’den Sting, daha sonra büyük ün kazandı.

New Wave, progressive rock grubu olan 10 cc gibi grupları da etkiledi. 1970’lerin başında başarılı kabul edilebilecek albümler çıkartan 10 cc, 1978 yılında reggae, pop ve punk etkileriyle Bloody Tourists isimli bir albüm yaptı. Başarısız kabul edilen albümde sadece Dreadlock Holiday dikkat çekiciydi. Dreadlock, Rastafari hareketinin simgesi bir saç modeline verilen isimdir. Saçları boncuk gibi nesnelerle örmeye dreadlock deniyor.

Reggae ve punk, rock’a son darbeleri vururken pop müzik yükselmeye başlamıştı. Punk rock da kendi içinde çeşitleniyordu. Daha sert, hızlı ve ağır türlerle beraber, popa daha yakın punk rock şarkıları da piyasaya sürülüyordu. The Stranglers’ın No More Heroes isimli şarkısı 1977 yılında single olarak piyasaya sürüldü. Bu şarkıda pek çok isim sayılıyor, punk kültürüne uygun olarak, “kahramanlara ne oldu? artık kahraman filan yok” deniyordu.

1970’lerin sonları ile 1980’lerin ilk yarısına damgasını vuran New Wave gruplarından biri de Amerikalı rock grubu Blondie idi. Grubun kurucusu solist Debbie Harry, gruba ismini de vermişti. Blondie sound’u, disco, pop, reggae unsurlarının hepsi ile punk’ın harmanlanmasıyla oluşmuştu. Blondie, 1976 ile 1982 arasında ticari başarı sağlayan single ve albümler çıkarttı. Heart of Glass, 1978 yılında yayınlanan Parallel Lines albümünde yer alıyor ve single olarak da piyasaya sürüldü. Bu şarkı, Blondie’nin en çok satan single’larından biriydi.

Ekonomik ve finansal krizler ve sosyal çalkantılarla geçen 1970’ler sona erdiğinde rock’n roll ile büyüyen, blues ve psychedelic dinleyerek dünyaya isyan eden, hard rock dinleyerek coşan, progressive rock dinleyerek bilim kurgu/fantazi dünyalarına dalan nesil orta yaş dönemine yaklaşıyordu. Yeni gençler rock müziğe fazla ilgi göstermediler. Pop müzik yükseliyordu. Yeni nesiller artık dans edebilecekleri müzikler dinlemek istiyorlardı. Punk, disco, new wave, reggae derken rock marjinalleşti. 1980 ve 1990’lar dünyada, geçmiş onyıllara hiç benzemeyen bir dönemdi. Doğal olarak popüler müziğin ürünleri de geçmiş dönemlere hiç benzemiyordu.

1980’lerden sonra, rock’ın alt türleri çoğalıyor. Bu alt türlerin hepsini birden izlemek, bir rock ansiklopedisi yazmak anlamına geliyor. Böyle bir niyetim yok. Bu yazıyı yazmaya başladığımda 200 grubun adını not etmiştim. Bunların yaklaşık yarısı 1964-80, diğer yarısı da 1980’den günümüze kadar uzanan döneme aitti. 1980’lere ağırlıklı olarak New Wave of British Heavy Metal ve New Wave, 1990’lara ise Thrash rock ve Alternative rock damgasını vuruyor. Sonra rock tarihinde önce Death Metal biçiminde, daha sonra da Symphonic Death Metal, Goth metal, Progressive Metal biçiminde İskandinav istilası başlıyor. Diğer bir koldan Rap metal ve Alternative Metal gidiyor. Arada tek tük Hard Rock ve Progressive Rock grupları görüyoruz. En azından benim izleyebildiğim damarlar bunlar. Diğerleri zaten ilgimi de çekmiyor, rock tarihi bakımından önemli olduklarını da sanmıyorum. Halihazırda 4 bölüm yazmış durumdayım. Amaç sadece bir dönemi tanıtmak olduğu için, detaya girmeksizin değinip geçiyorum. Sanırım bu değinip geçmelerle 1980-2010 dönemini anlatan 6 bölüm daha yazarak bu diziyi tamamlayabileceğim. Seçtiğim 200 grup ve sanatçıdan 100-150 tanesini tanıtıp 200 civarında şarkı örneği de koyduktan sonra bu yarım yüzyıllık kesitin sosyonomik analizi ile bu yazıyı noktalayacağım.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V

Yükseliş ve …/ Rock Yüzyılı – III

Her tarih biraz da kişisel tarihtir. Yes, benim rock kültürümün gelişmesinde önemli bir satırbaşında duruyor. Orta büyüklükteki bir Anadolu kentinden ODTÜ’ye geldiğim ilk yıl, 1982 yılı. Fazla uçarı bir öğrenci olmadığım için ailemin gönderdiği parayı yemek, kitap ve yurt ücreti haricinde harcamıyor, biriktiriyorum. Bir de merakım var; Haftasonlarında İzmir caddesindeki Amerikan pasajında ikinci el plaklar satan bir dükkana gidiyorum. Bu dükkan, konsolosluklarda ya da NATO Birliklerinde çalışanlardan temin ettiği ikinci el orijinal plakları satıyor. Orijinal plak deyip geçmeyin, o yıllarda aradığınız her plağı bulamıyorsunuz. Bulduklarınız da çok pahalıya satılıyor. Gel zaman git zaman dükkan sahibi ile ahbap oluyoruz. Ona beğendiğim plakları sipariş veriyorum. O da bu plaklar geldiğinde, benim için saklıyor. İşin komik tarafı, yurtta kalıyorum ve satın aldığım plakları sadece sömestr tatilinde Konya’ya döndüğümde dinleyebiliyorum. Benim bu merakımı bilen yurttan bir oda arkadaşım bir gün bana bir plak bulduğunu, ilgilenip ilgilenmediğimi soruyor. Bu plak üç LP’den oluşan Yes’in Yes Songs albümü. Hiç Yes dinlemediğimi söylüyorum. Muhakkkak dinlemem gerektiği öğüdünü alıyorum. En sonunda ikna oluyor ve plağı satın alıyorum. O plağa, ailemin bana gönderdiği paranın yarıya yakınını ödediğimi hatırlıyorum. Bir ay sonra, bavulumda satın aldığım plakla Konya’ya dönüyor, hemen plağı pikaba yerleştirip çalmaya başlıyorum. Nasıl bir hayal kırıklığına uğradığımı anlatamam. Hayatımda bu kadar ağır ve “sıkıcı” bir müzik hiç dinlememişim. Ancak plağa o kadar yüklü bir meblağ ödemişim ki, inat ediyor ve saatlerce plağı tekrar tekrar dinliyordum. Dinledikçe kulağım o güne kadar hiç alışık olmadığım tınıları yakaladı. Sömestr tatili bitene kadar çoktan bir Yes hayranı olmuştum. Daha sonraki yıllarda Yes albümlerini toplamaya başladım. Yes Songs, benim hayatımda Pink Floyd’dan sonra Progressive Rock’a atılan ilk adımdır. Yıllar sonra diyorum ki, iyi ki o plağı satın almışım. Bana koskoca bir dünya açmış.

Close to the edge (Uca yakın), 1972 yılında yayınlanan, aynı isimli albümde yer alır. Esin kaynağı Herman Hesse’in ünlü Siddharta kitabıdır. Yes’in pek çok şarkısı gibi, bu şarkısı da sembollerle yüklüdür. Her ne kadar kadrosu yıllar içinde defalarca değişmiş olsa da Yes’in kısacık bir dönem hariç değişmez elemanı, basçı Chris Squire’la beraber solist Jon Anderson’dı. Cehaletimi itiraf etmeliyim ki, Anderson’ın resmini görene kadar onu hep kadın zannediyordum. Nedense sesi bana kadın sesini hatırlatıyordu. Grubun en parlak zamanlarındaki gitarist Steve Howe, klavyeciler Rick Wakeman, Tony Kaye ve Patrick Moraz, grubun kuruluş yıllarındaki davulcusu Bill Bruford ve altın çağında Bruford’un yerine gelen Alan White, bu olağanüstü sound’un mimarları. Grup 1981 yılında dağılıp 1983’te biraraya geldiğinde kadro değişmiş olsa da, Anderson, Bruford, Wakeman ve Howe biraraya gelip kendi adlarıyla albüm de çıkarttı. Yes, hala faal bir grup. Ancak grupta artık Jon Anderson yok; Anderson’sız Yes’e ne kadar Yes denirse …

1971 yılında olağanüstü bir albüm daha çıktı: Aqualung. 1968 ile 1970 arasında üç albüm çıkartan ve jazz, blues ve folk tarzında parçalar çalan Jethro Tull, bu albümle bütün zamanların en başarılı albümlerinden birini piyasaya sürmüştü. Üç tanesi 2 dakikanın altındaki 11 şarkıdan oluşan albüm, kiliseyi ve muhafazakarları çok kızdırmıştı. Neden bu kadar kızdıklarını merak edenler için albümün iç kapağında yazan şu sözleri aktarmak yeterli olur sanırım:

1 In the begining, Man created God; and in the image of Man created he him.
2 And Man gave unto God a multitude of names, that he might be Lord over all the earth when it was suited to Man.
3 And on the seven millionth day Man rested and did lean heavily on his God and saw that it was good
4 And Man formed Aqualung of the dust of the ground, and a host of others likened unto his kind.

Jethro Tull, sadece başarılı bestelerle değil, ilginç şarkı sözleri ve olağanüstü sahne performansı ile de gelmiş geçmiş en büyük rock gruplarından biridir. Bir küçük anı da buraya aktarmam gerekiyor. 1991 yılında Kuşadası’nda tatil yaparken Efes Antik Tiyatro’da ertesi gün Jethro Tull konseri olduğunu tesadüfen öğrendim. Söylemeye gerek yok; Hemen bilet alındı ve ertesi gün, konserden saatler önce Efes’e gidildi. Doğrusu ortalama bir konser performansına razıydım. Ne de olsa grup elemanları 40’larını aşmıştı. (Şimdi gülüyorum. O zamanlar “büyük sanatçı” ne demektir bilmiyordum.) Daha sonraki yıllarda pek çok konsere gittim. Diyebilirim ki, o konser, benim hayatımda gördüğüm en iyi konserdi. Başlangıcıyla, finaliyle, Ian Anderson başta, tüm elemanların sahne performansıyla … Ve elbette, konserin en sonunda çalınan Locomotive Breath ile.

Bu türe neden progressive rock dendiğinden de bahsetmek lazım. Progressive rock, geleneksel melodik yapıyı koruyan, içinde değişik besteler ve melodik unsurlar içeren, edebiyata daha fazla gönderme yapan ve çoğunlukla şiirsel, ya da bilim kurgu temalarını işleyen bir tür. Kısacası, rockerların daha entellektüel kesimlerine hitap ediyor. Progressive rocker’lar concept albümler çıkartmakla ve bu albümlerle çok uzun şarkılar yazmakla övünüyorlar. Doğal olarak da bilim-kurgu/fantazi ögeleri içerdiği için klavyeler ve elektronik sesler progressive rocker’ların değişmez unsurları. Van der Graaf Generator da bu gruplardan bir tanesi. Grup, adını statik elektrik üreten bir aygıttan alıyor. 1970’ler boyunca Progressive Rock’ın en özgün parçalarını besteleyen grubun video klipte izlediğiniz parçası, 1971 tarihli Pawn Hearts albümünde yer alıyor.

Şarkıcı, söz yazarı, besteci, klavyeci, gitarist … Steve Winwood’un parlak kariyeri o kadar çok beceri içeriyor ki… Traffic de 1960’ların sonlarında kurulmuş bir İngiliz grubu. Önceleri blues çalmışlar. Sonra blues ve psychedelic’den progressive rock’a doğru geçiş yapmışlar. 1967 ile 1969 arasında üç başarılı albüm çıkartan grup, 1970 tarihinde Rock tarihinin en iyi albümlerinden biri olan John Barlycorn Must Die albümünü piyasaya çıkartmış.

John Barlycorn, ünlü bir İngiliz folk şarkısı. Şarkıda ismi geçen John Barleycorn, bira ve viski yapımında kullanılan arpanın sembolik olarak kişileştirilmesinden başka bir şey değil. Türkçe’ye Bir Alkoliğin Anıları ismiyle çevrilen Jack London’ın romanında adı geçen John Barleycorn, insanlara ıstıraptan başka bir şey vermez. Traffic’in ünlü albümünde yer alan aynı isimli parça da bize Bay John Barleycorn’un nasıl büyüyüp Sir John olarak brandy şişesine girdiğini anlatır. 1970’lerin başlarında, progressive rockerların şarkılarında flüt, saksafon gibi nefesli çalgıları elektro gitara tercih ettiğini görüyoruz.

Klavyeci Keith Emerson, gitarist Greg Lake ve davulcu Carl Palmer, rock dünyasının en saygın üçlülerinden birini oluştururlar. Üçlü, 1972 yılında Pictures at an Exhibition‘ı çıkarttığında genç kuşaklar henüz Rus besteci Mussorgsky’nin ismini duymamıştı bile. ELP albümleri ve konserleri böylece genç kuşaklara klasik müzik bestecilerini de tanıtma işlevini üstlenmiş oluyordu. ELP 1970 ile 1977 arasında son derece başarılı 8 albüm çıkarttı. Bu albümlerin hepsi, progressive rock müziğinin klasikleri arasındaki saygın yerlerini aldılar.

1970’lerin progressive rock sahnesinde yer alan gruplardan biri de Curved Air idi. Grubun 1970 tarihli Air Conditioning albümü, progressive rock’ın önemli satırbaşlarından biri kabul edilir. Curved Air, keman kullanan nadir prog-rock gruplarından biriydi. İşin içinde keman olur da Vivaldi olmaz mı? Albümlerinde ve konserlerinde Vivaldi yorumları da çalan grubun ünlenmesinde en büyük katkılardan birini solist Sonja Kristina verdi. 1970 ile 1976 arasında grup elemanları defalarca değişse de Sonja, grubun tek değişmez elemanı oldu. 1972 tarihli Phantasmagoria, folk, blues ve progressive ögelerinin tümünü içeren ilginç albümlerden biridir.

Electric Light Orchestra, progressive rock grupları içinde pop müziğe en yakın şarkılar yapan grup olarak tanındı. Roll Over Beethoven, 1956 yılında, Rock’n Roll’un şafağında Chuck Berry’nin çok ünlenmiş bir şarkısı idi. Daha sonraki yıllarda şarkı, muhtelif gruplar tarafından defalarca yeniden yorumlandı. Bu yorumlardan biri de ELO’nun 1973 tarihli Electric Light Orchestra II isimli albümünde yer alanıydı. Buraya bir paratez açmakta yarar var. 19. yüzyıl Alman bestecilerinden Richard Wagner’in heavy metal üzerinde çok ciddi etkileri olduğu hep söylenegelir. Ancak sadece Wagner’in değil, Vivaldi, Beethoven ve Mozart’ın da rock soundu üzerinde ciddi etkileri olmuştur. Örneğin Beethoven’in 5. senfonisi, çeşitli gruplar tarafından defalarca yorumlanmıştır. Rockerlar Wagner, Beethoven ve Mozart’la da sınırlı kalmamış, işi Bach’a kadar genişletmiştir.

Progressive rock grupları içinde en özgün sound’lardan biri de Genesis’e aittir. Grubun en büyük sıçrama yaptığı dönem, Peter Gabriel, Tony Banks, Mike Rutherford ve Phil Collins kadrosuna, gitarist  Steve Hackett’in de katıldığı 1971-1975 dönemidir. 1972 ile 1974 arasında yayınlanan Foxtrot, Selling England by the Pound ve The Lamb Lies Down on Broadway albümleri, progressive rock’ın en özgün ürünleri kabul edilir. İlginç kıyafetleri ve sahne gösterileri ile büyük ün kazanan Peter Gabriel, daha sonraki yıllarda çalışmalarını solo albümlerle sürdürdü. Grubun düşüşe geçtiği yıllarda Phil Collins ile Steve Hackett da ayrılarak aynı yolu seçti.

Şöyle bir tez ortaya atsam çok mu ileri gitmiş olurum? Progressive Rock çağı, Pink Floyd’un Meddle albümü ile başlamış, The Wall albümü ile sona ermiştir desem? Biliyorum pek çok örnek göstererek buna itiraz edilebilir. Ancak sanırım, Progressive Rock’ın altın çağının 1973 yılında çıkan Dark Side of the Moon ile zirveye ulaştığına kimse itiraz etmeyecektir. Bu albüm, bütün zamanların listelerde en uzun süre kalan ve en çok satan albümüdür. Dark Side of the Moon, 20. yüzyılın en büyük sanat ürünlerinden biridir. Albüm kapağı ile, albümde yer alan şarkıların bestesi ve sözleriyle, bir çağın en zirvesinde yer alan üründür. Pink Floyd 2005 yılında son kez bir araya gelip, Dark Side of the Moon‘dan şarkılar çaldığında, bir tarihe son kez tanıklık ediyorduk. Grup elemanları yaşlanmıştı, Breathe çalınırken bir yerinde neredeyse atlıyorlardı, ses düzeninde bazı aksamalar olmuştu, ancak bunlar bile, Pink Floyd’un ne kadar büyük bir grup olduğu gerçeğini gölgelemeye yetmezdi. Dark Side of the Moon için ne kadar çok söz sarf etsek yetmez.

Sadece Dark Side of the Moon mu? İki sene sonra, 1975’te piyasaya çıkan Wish You Were Here albümüne ne demeli? Syd Barret’a bir ağıt olan bu albümde beş şarkı yer alır. 13:40 ve 12:31 uzunluğunda, iki bölümden oluşan Shine on You Crazy Diamond ve bu iki şarkı arasında Welcome to the Machine, Have a Cigar ve Wish You Were Here. Her biri bir rock klasiği olmuş beş olağanüstü parça.

Yukarıdaki videoda Pink Floyd, Roger Waters’dan yoksun kadrosuyla Shine on You Crazy Diamond‘ın ilk bölümünü çalıyor. Waters olmayınca çok şey eksik, ancak bu şarkı öylesine bir rock klasiği ki, aradan yıllar geçse de, aynı duyguyu, aynı ruhu veriyor. Pink Floyd soundunun değişmez unsurunun ne olduğunu hep düşünmüşümdür. Roger Waters besteleri mi, Gilmour’un gitar soloları mı, Rick Wright’ın PF şarkılarına inanılmaz bir hava verdiği klavyesi mi, yoksa Nick Mason’ın ölçülü davul  atakları mı? Hepsi. Bir tanesi eksik olsa bile olmuyor. Dark Side of the Moon ve Wish You Were Here zirveydi. Ardından düşüş başladı. 1970’lerin ikinci yarısında hem duygusal trend yön değiştirdi, hem de bu duygusal trendin rock müzikteki ifadeleri.

Bu dönemde sonra yavaş yavaş progressive rock içinde bir kaç trendin yükselmeye başladığını görüyoruz. Bu trendlerden ilki, elektronik müziğe doğru yönelen icralar. Elektronik müzik deyince de akla ilk gelen Mike Oldfield oluyor. 1973 yılında yayınlanan Tubular Bells büyük ün kazanmış, o yılların meşhur korku filmi The Exorcist filminin sinyal müziği olarak kullanılmıştı. Bu albümde progressive ögeler çok güçlüydü, ancak yavaş yavaş  pop müziğe doğru bir eğilim de gözden kaçmıyordu.

Jean Michel Jarre, progressive müziğin rock tarafında değil, elektronik tarafında değerlendirilen bir sanatçı. Ben bu tip ayrımları çok doğru bulmuyorum. 1977 yılında yayınlanan Oxygen albümü, kendi türü içinde en özgün örneklerden biridir ve daha sonraki dönemde pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur.

Alman grup Kraftwerk… Kraut Rock olarak bilinen türün Faust ile beraber en önemli öncüsü olan Kraftwerk 1974 ile 1981 arasında beş başarılı albüm çıkarttı. 1975 yılında yayınlanan Radio-Activity albümünde yer alan Radioactivity, single olarak da büyük başarı kazandı.

Ve elbette Yes grubunun klavyecisi Rick Wakeman. Wakeman da 1973 ile 1975 arasında çok başarılı üç albüm yaptı. 1973 tarihli The Six Wives of Henry VIII, progressive Rock’ın en özgün albümlerinden biridir. Yukarıdaki videoda Wakeman yıllar sonra bu albümden Jane Seymour‘u çalıyor. 1974 tarihli Journey to the Centre of the Earth ve 1975 tarihli Myths and Legends of King Arthur and the Knights of the Round Table albümleri de 1970’lerin yaratıclığı içinden fışkıran güçlü ürünlerden ikisi.

1970’lerin ilginç gruplarından biri de 1970’lerin Progressive Rock sahnesinde yerini alan Eloy. Grubun yıllar boyunca değişen  kadrosunda değişmeyen tek eleman gitarist/vokalist Frank Bornemann. Uluslararası başarı kazanamadığı için görmezden gelinen Eloy, bence progressive rock içindeki en özgün gruplardan biri. 1975 ile 1978 arasında yayınladıkları Power and the Passion, Dawn, Ocean ve Silent Cries and Mighty Echoes, bence son derece başarılı ve prog-rock arşivlerinde bulunması gereken ürünler.

Camel, Progressive Rock dalgası geri çekilmeye başladığında ortaya çıkmış bir grup. Doğal olarak da diğer Brit Rock grupları kadar ünlenememiş. Progressive Rock’ın henüz tamamen gözden düşmediği 1975-1980 arasında başarılı albümler çıkartmış. Sonra gitgide gözden düşmüş, kaybolmuş gitmiş. 1975 yılında kaydedilen yukarıdaki videoda Camel en çok bilinen şarkılarından biri olan Rhayader Goes To Town‘ı çalıyor. Rhayader, Galler’de bir şehrin adı. Bu videoda progressive rock içindeki arayışlardan birini daha görüyoruz: Klasik müzikle, rock sound’unu değiştirilmemiş formlarıyla biraraya getirme arayışını. İlerideki yıllarda buna benzer pek çok örnekle karşılaşacağız. Camel’ınki öncü kabul edilebilecek bir çaba ve bence gayet de başarılı.

Queen, Progressive Rock’tan ziyade, Art Rock olarak bilinen bir türde şarkılar yaptı. İki tür arasındaki çizgi çok ince; Progressive rock biraz daha karmaşık, klasik müzik unsurlarından beslenen, enstrüman kullanımında ustalığı önemseyen, genellikle uzun pasajlardan oluşan ve değişken müzik unsurlarının kullanıldığı bir tür. Art Rock ise daha deneysel, avant-garde unsurların ağırlıklı olduğu, bu anlamda pop müziğe daha yakın duran bir türün adı. Zaten Queen de hiç bir zaman karmaşık şarkılar yapmadı. Operete yaklaşan ilginç vokaller, Freddie Mercury’nin olağanüstü sesi, Brian May’in ilginç gitar tekniği ile sürüklenen Queen sound’unun en özgün örnekleri 1975-1980 arasında piyasaya sürülen A Night at the Opera, A Day at the Races, News of the World, Jazz ve The Game‘de dinlenebilir. Bunların içinde bence en iyisi Jazz.

Son olarak bence Rock dünyası içinde hak ettiği saygın yere hiç bir zaman ulaşamamış olan Macar Omega’dan söz etmek isterim. Omega’nın olağanüstü saygıyı hak eden bir öyküsü var. Hangi koşullar altında müzik yapmaya çalıştıklarını okuduğunuzda gözleriniz yaşarıyor. Pazarlama olanaklarından yoksun oldukları için de hiç bir zaman uluslararası  üne kavuşamıyorlar. Diğer bütün rock grupları gibi, onların da en başarılı oldukları dönem 1970’ler. Onlar biraz daha geç sahne alıyorlar ve 1976 ile 1979 arasında, Time Robber, Skyrover ve Gammapolis isimli başarılı üç albüm çıkartıyorlar. Yukarıdaki görüntüler, 1994 yılında verdikleri bir konserden alınmış. Önce Skyrover‘ın açılış parçası Overture çalınıyor, ardından Gammapolis başlıyor. Videoda zaman zaman sahneyi ve seyircileri aydınlatan şimşeklerin çaktığını, seyircinin şakır şakır yağan yağmurda sırılsıklam ıslandığını görüyorsunuz. Buna rağmen heyecan hiç azalmıyor. Hele Overture bitip de Gammapolis başlarken heyecan doruğa çıkıyor. Omega saygıyı sonuna kadar hak ediyor. Onlara hak ettikleri saygıyı gösteren seyirci de Rock konserlerinde havadan, sudan, gazdan nem kapıp sızlanmamak gerektiğini, sanata, sanatçıya saygı göstermenin sanıldığından daha zor olduğunu gözümüzün ta içine sokuyor. Ve ne yazık ki biri yoksa diğeri de olmuyor. “Bizim neden dünya ölçeğinde ünlü grubumuz yok?” sorusunun cevabı çok basit, çünkü dünya ölçüsünde dinleyici kitlemiz, gerçek rocker’larımız yok.

1970’lerin başında Pink Floyd ile başlayan Progressive Rock’ın altın dönemi, 1980’lerin başındaki son progressive rock başyapıtı The Wall ile bitti, perde indi. Bu albümde grup, Roger Waters’ın çocukluğu ve gençliğinden esinlenen pek çok unsurla bezenmiş Pink’in hikayesini anlatır. Babası savaşta ölmüş bir çocuğun arayışlar ve bunalımlarla dolu yaşamını anlatan bu albüm daha sonra sinemaya da uyarlandı. Bu, aynı zamanda belki de ’68 kuşağının da trajik öyküsü idi. Arayışlar ve bunalımlarla geçen bir dönemin ardından Pink’in nasıl bir ırkçıya, onun nutuk attığı salondaki dinleyicilerin de nasıl sürüye dönüştüğünü anlatan The Wall‘un In the flesh/Run Like Hell/ Waiting for the worms bölümündeki görüntüler, rock tarihinin unutulmazları arasına girdi.

1980’lerde kötümserlik trendi bitti. Borsa düşüşleri, ekonomik krizler, anarşi ve isyan sona erdi. Hard Rock’tan sonra, Progressive Rock’ın da altın çağı kapandı.

Yükseliş ve …/ Rock Yüzyılı – IV

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – II

1970-75

1970 yılının ilk aylarında borsalar hızlı değer kayıplarının ardından, son sekiz yılın en düşük seviyelerine geriledi. ABD’de Kennedy öldürülmüş, aya ayak basılmış,’68 gençliği sokaklardan çekilmişti. Ortadoğu’da gerginlik artıyordu. 1960’ların ikinci yarısında son kez boy gösteren romantik, nostaljik, melankolik şarkılar, yerlerini yavaş yavaş daha sert, daha öfkeli, daha gürültülü şarkılara bırakmak üzereydi.

Rock tarihi bakımından 1970’lerin ilk yarısı “altın çağ” denebilecek bir dönemdir. Bu dönemde piyasaya sürülen şarkıların her biri bir rock klasiği olmuş, bu şarkıların toplandığı albümler, bütün zamanların en iyi rock albümleri kabul edilmiştir.

Pink Floyd’un Meddle albümü de bunlardan biridir. Kapağında suyun içinde ses dalgalarını toplayan bir kulak resminin yer aldığı albümün ilk yüzünde beş, ikinci yüzünde sadece bir parça yer alır. Meddle, One of These Days ile başlar. Şarkının içinde geçen tek söz, davulcu Nick Mason’ın ağzından, yavaşlatılmış olarak plağa aktarılan, “One of these days,  I’m going to cut you into little pieces” (Bugünlerden birinde seni küçük parçalara doğrayacağım) sözüdür. İddiaya göre, Roger Waters bu şarkının “toplumun içinde bulunduğu acıklı durumu” anlattığını söylemiş. One of These Days‘in çok ilginç bir diğer yönü, şarkının başında duyulan rüzgar seslerinin ardından sert bir şekilde giriş yapan çift bas gitarın birini, gruba Syd Barret’ın yerine katılan David Gilmour’un çalması. Şarkının sonunda Gilmour bir de “uçuk” solo atıyor. 1970’lerin başındaki Gilmour, yüzüne uçuşan sarı saçları nedeniyle internet forumlarında “elf”e benzetilir. Unutmayalım, Vico’nun tarih skalasına göre tanrılar/kahramanlar dönemindeyiz. Onyıllar sonra bile hayranların rock yıldızlarını putlaştırmasının nedeni bu olsa gerek. Bu şarkı, daha sonraki rocker’ları çok derinden etkilemiştir. Her ne kadar “headbanging” denen kafa sallama modası ilk olarak Led Zeppelin’in 1969 turuna atfedilse de, One of These Days, dinleyende müthiş bir kafa sallama arzusu uyandırdığı için Rock’ın en ilginç şarkılarından biridir. Pink Floyd’un nadir canlı kayıtlarından biri olan seyircisiz Pompei konserinden alınmış videoda başrol, davulcu Nick Mason’da. Şarkının bir yerinde Mason’ın elinden bagetlerden birinin fırladığını, Mason’ın hiç bozuntuya vermeden yeni bir baget çıkartarak çalmaya devam ettiğini görüyoruz. Hoş.

Meddle albümünün ikinci yüzünün tamamını kaplayan Echoes ise başlıbaşına bir rock klasiği. Grubun deneysel ses arayışları içinde olduğu bir dönemde bestelenip kaydedilmiş. Tüm rock klasikleri gibi, Echoes hakkında da yıllarca pek çok dedikodu dolaşmış. Bu dedikodulardan biri de şarkının bir sinema klasiği olan 2001: Bir Uzay Destanı’nın “Sonsuzluğun Ötesi” bölümü ile beraber dinlendiğindeki mükemmel uyumu nedeniyle şarkının aslında bu film için yazıldığı iddiası. Şarkı, filmin çevrildiği tarihten sonra bestelendiği için, bu şarkının 2001 filmi için yazılmış olma ihtimali yok. Ancak Roger Waters’ın 2001 filmi için bir şarkı yazmamış olmaktan büyük pişmanlık duyduğu hep söylenegelir. Bu şarkıda vokallerde David Gilmour ile Rick Wright var. Wright’ın şarkı söylediği nadir parçalardan biri. Videoda Gilmour ile Wright şarkı söylerken yüzlerine uçuşan saçları ise rock tarihinin unutulmaz sahnelerden biri.

Since I’ve been loving you, herhalde rock tarihinin gelmiş geçmiş en iyi baladlarından biridir. Led Zeppelin’in 1970 yılında yayınlanan III albümünde yer alır. Zeppelin’in her birine numara verdiği ilk dört albümü, rock tarihinin en iyi albümleri arasında sayılır. III no’lu albüm, grubun biraz daha folk ve blues’a meylettiği şarkılarla dolu. Since I’ve been Loving You ise her yerde iki özelliği ile anılıyor. Birincisi basçı John Paul Jones’un Hammond org çalarken, bas pedal kullanması, ikincisi de gitarist Jimmy Page’in, canlı kayıtlarda daha da uzattığı muhteşem solosu. Deniyor ki Page, stüdyo kayıtlarında bir türlü istediği performansı tutturamadığı için mola almış ve uzun bir yürüyüş (ve muhtemelen meditasyonun) ardından ancak kayıtlara geçilebilmiş. İlk bölümde ne demiştik; Artık gitar bir aksesuar değil, çalanın bütün becerisini göstereceği bir enstrüman olmuştu. Jimmy Page 40 yıldır gitar çalıyor ve 40 yıl sonra hala büyük bir zevkle dinleniyor. Eeee kolay değil üçüncü dalga kahramanı olmak.

Geliyoruz Rock tarihinin gelmiş geçmiş en büyük bir başka grubuna. 1970 yılında çıkarttıkları Black Night hızla listelerde birinci sıraya yükselince bütün dikkatler Deep Purple’a çevrildi. Grup daha önce yayınladığı iki albümde kendi besteleriyle beraber Neil Diamond, Beatles, Hendrix şarkılarını seslendirmiş, ortalama bir performansın ötesine geçememişti. 1969 sonunda biraraya gelen kadro, bugüne kadar kurulmuş en iyi kadrolardan biriydi. Grup önce Royal Philarmonic Orchestra ile beraber klavyeci Jon Lord’un bestelediği konçertoyu seslendirdi ve ardından gelmiş geçmiş en büyük hard rock grubu olma yolundaki büyük adımlar atılmaya başlandı.

Purple’ın Royal Philarmonic orchestra ile beraber verdiği konserden de bir kaç kelime bahsetmem gerekiyor. Yıl 1983. ODTÜ 1. yurtta bir akşam saati. O zamanlarda Ankara’da yayın yapan Polis radyosunda bütün gün Rock müzik yayını olurdu. Bir gece önceden yapılan anonsta, 13 sene önceki Deep Purple/Royal Philarmony Orchestra konserinin radyodan yayınlanacağı duyuruldu. Biz de yayın saatinde radyonun başına toplandık. Çay demlendi, sigaralar yakıldı. Danışma hocalarına tembih edildi ki anons yapmasınlar. Yayın saati geldi nefesler tutuldu ve konser başladı.

O da ne? Yaylılar, üflemeliler, klasik müzik ! Yıllar sonra yeniden dinliyorum da orkestranın girişi çaldığı süre sadece 7,5 dakikaymış. Bize bir ömür gibi gelmişti. Hangisi Richie, abi? Obua mı çalıyor yoksa? Bak şu keman sesi var ya, o Jon Lord işte. En büyük hayali kemancı olmakmış esprileri. Sıkılmaya başladık. Daha önce dinleyenler bıyık altından gülüyorlar. Derken 7:30’da grup giriş yaptı da ikna olduk bu konserde Deep Purple’ın olduğuna. Biz arkadan geliyorduk, dinlediğimiz konser 13 sene önce kaydedilmişti, ancak gene de çok geç değildi. Şimdi dönüp geriye bakıyorum da bu konser tam 40 yıl önce çalınmış. Şaka gibi.

Highway Star. Hard Rock’ın en büyük klasiklerinden biri. Bu parça, stüdyo kaydında 35 saniyelik bir bas gitar girişi ile başlar. Solist Ian Gillan’ın çığlıkları ile devam eder. Şarkının içinde önce Lord klavyesi ile, sonra Blackmore gitarıyla iki solo çalarlar. Ritchie Blackmore’un solosu dünyanın en iyi gitar soloları oylamarında hep ilk sıralarda yer alır. Kimilerine göre bu şarkı ilk speed metal şarkısıdır. Bir önceki yazıda sözünü etmiştim; motor, otoyol, serüven, özgürlük … Rock’ın değişmez temalarıdır. Highway Star da böyle bir parçadır işte. Deep Purple’ın 1970-1972 arasında çıkarttığı üç albüm, Deep Purple In Rock, Fireball ve Machine Head, Rock tarihinin en çarpıcı albümlerinden üçüdür. Bu albümlerde yer alan şarkıların her biri birer kült olmuş, on yıllar boyunca rocker’ların dilinden düşmemiştir.

Child in Time, grubun Vietnam savaşını protesto etmek üzere yazdığı bir parça. Elemanların bütün yeteneklerini sergilediği 10 dakikalık bu şarkının sözleri de ilginç:

Sweet child in time you’ll see the line
The line that’s drawn between the good and the bad
See the blind man shooting at the world
Bullets flying taking toll
If you’ve been bad, Lord I bet you have
And you’ve been hit by flying lead
You’d better close your eyes and bow your head
And wait for the ricochet

(Tatlı zamane çocuk, çizgiyi göreceksin/ İyi ile kötü arasına çizilen çizgiyi/ Şu dünyaya ateş eden kör adama bak/ Herşeye zarar veren kurşunlar uçuşuyor/ Kötü biri olsaydın, bahse girerim kötü birisin/ uçuşan kurşunlar seni vururdu/ En iyisi sen gözlerini kapat ve kafanı eğ/ ve bir merminin sekmesini bekle.)

1970’lerin başlarında rock’ın klasikleri arka arkaya geliyordu. 1971 yılında Stairway to Heaven çıktı. Led Zeppelin IV albümünde yer alan parça 8 dakika sürüyordu. Canlı kayıtlarda ise şarkı hep daha uzun çalındı. Şarkı sonsuza kadar çalınsa Zeppelin hayranları dinleyebilirdi. Şarkı yavaş bir ritmle başlıyor, gitgide hızlanıyor, en sonunda müthiş bir gitar solosu ile bitiyordu. Bu şarkıda Page’in çaldığı solo da bütün halkoylamalarında dünyanın en güzel gitar sololarından biri seçildi. Page, şarkının gitgide hızlanıp en sonunda patlayan ritmini adrenalin akışına benzetiyor. Şarkı sözleri ise Robert Plant’e göre, bir şömine partisinde, tamamen spontane olarak yazılmış. Şarkının sözlerinde neyin anlatıldığı her zaman tartışılmıştır. Sembollerle yüklü sözlerin bir kısmını yorumsuz veriyorum: “There’s a feeling I get / When I look to the west/ And my spirit is crying /For leaving ” (İçimde bir duygu var/ Batıya baktığımda / Ruhum ağlıyor / Uzaklaşıp gitmek için)

Rock müziğin bütün kahramanları yavaş yavaş sahne almaya başlamıştı. 1969 Woodstock festivalinde boy gösteren Carlos Santana da bu kahramanlardan biri. Önceleri blues çalan -ki daha sonraki yıllarda da zaman zaman blues çaldı – Santana, Rock’ın altın çağının özgün renklerinden biri oldu. Latin-Rock ismiyle anılacak bir türe imzasını atan Santana, 40 yıl sonra hala Rock’ın en saygın figürlerinden biri. 1970 yılında yayınlanan Abraxas, rock tarihinin en iyi albümlerinden biri kabul edilir. Bu albümde yer alan Oye Como Va, aslında klasik ritmlerle yazılmış, cha-cha-cha temposunda bir şarkıdır. Santana’nın yorumu ile bütün dünyada sevilmiş, unutulmaz klasikler arasında yerini almıştır.

Ve elbette Abraxas albümünde yer alan Black Magic Woman. Bu şarkının yazarı Peter Green’dir ve şarkı ilk kez Fleetwood Mac grubu tarafından seslendirilmiştir. Ancak rockerlar daha çok Santana yorumunu bilirler. Abraxas albümünde bu şarkı Gypsy Queen isimli bir başka şarkı ile birleştirilmiştir. Afro saçların çok moda olduğu, siyahi kadınların, çingene kraliçelerinin yüceltildiği bir dönemdeyiz.

1970 yılında yayınlanan bir başka albümle rock dünyası yeni bir grupla daha tanışıyordu: Uriah Heep. Uriah Heep ismi, David Copperfield’in kurgu kahramanlarından birinin adı. İkiyüzlü, yağcı, yaltakçı, aşağılık biri. Grubun kendisine bu ismi seçmesi, o dönem insanlarının ne kadar komplekssiz ve ironik olduğunu göstermesi bakımından da kayda değer. Uriah Heep’in 1970 tarihli Very ‘eavy… Very ‘umble albümü de rock tarihinin önemli satırbaşlarından biridir. Albüm Gypsy ile başlar: I was only seventeen / I fell in love with a gypsy queen (Onyedi yaşındaydım/Bir çingene güzeline aşık oldum) Rock tarihçileri Heavy Metal’e bir başlangıç arıyorlar ya; Kimileri de ilk metal şarkısı olma onurunu Gypsy‘ye verir.

Baladları pas geçtiğim sanılmasın. Uriah Heep’in rockerların gözdesi iki muhteşem baladı var. (Çok fazla baladı var. İki tanesi başyapıt diyelim) Bunlardan biri de Lady in Black. Bu şarkıyı muhtelif Uriah Heep elemanları defalarca seslendirdiler. Akustik yorumları da var. Benim dinlediklerim içinde en güzellerinden biri de 2001 tarihli Future Echoes of the Past konser albümü. Orada, tam 30 yıl sonra şarkı yeniden icra edilirken seyircinin şarkıya öyle bir eşlik edişi var ki, insanın tüyleri diken diken oluyor.

Heep’in en parlak dönemi, solist David Byron’ın ayrıldığı 1975’e kadar geçen beş sene kabul edilir. Grup daha sonraki yıllarda sayısız solist değiştirerek yoluna devam etse de, herkesin kabul ettiği üzere, Byron dönemi çok özeldir. Bu dönemde yayınladıkları albümlerin hepsi klasik kabul edilir. Ne yazık ki Uriah Heep’in görüntü kayıtları çok kötü. Ancak Byron’ı görmek adına buraya bu kötü görüntüleri koyuyorum. Umarım yakında HQ kopyaları çıkar da izleriz. July Morning, o dönemde Hard Rock grupları arasında moda olan uzun şarkı yazma modasının bir ürünü ve Heep’in, Deep Purple’ın Child in Time şarkısına cevabı. Şarkı heavy ritmlerle başlıyor, sonra duruluyor, ritm sürekli değişiyor. Şarkının içinde klasik müzik esintili bir bölüm de var. Şarkı çok akılda kalıcı bir ezgi ile bitiyor.

1970’ler … Dev grupların birbiriyle yarıştı o muhteşem dönem. Son derece karmaşık şarkılar, enstrüman ustalıkları, çığlık çığlığa vokaller. Kötü görüntü kopyaları bile olsa o günleri yaşatan şarkıları özgün halleriyle dinlemek çok güzel.

1970 yılı bir başka grubun daha rock sahnesine çıkışıyla unutulmaz bir yıldır: Black Sabbath. O yıl Black Sabbath piyasaya iki albüm birden sürer: Black Sabbath ve Paranoid. İkinci albümün adı War Pigs (Savaş Domuzları) olarak planlanmıştır. War Pigs, albümde yer alan bir şarkıdır ve Vietnam savaşını protesto etmektedir. Ancak albümü yayınlayan firma savaş destekçilerinin tepkilerinden korkar ve albümün adını Paranoid olarak değiştirir. Ne ironi ama! Black Sabbath’la beraber rock dünyası solist Ozzy Osbourne ile tanışır.  İlk heavy metal şarkının hangisi olduğu konusunda görüş birliği olmasa da, ilk büyük heavy metal grubunun Black Sabbath olduğu konusunda herkes hemfikir. Rocker’ların ne kadar “berbat” insanlar olduğunu “kanıtlamak” için verilen örnekler vardır: Ozzy Osbourne sahne gösterilerinde canlı civciv ezermiş, dişleriyle güvercin kafası kopartırmış, yarasa kanı içermiş filan gibi efsaneler dolaşır. Doğruluğuna emin değilim. Ozzy Osbourne’un uçuk-kaçık pazarlama yöntemleri olduğu doğrudur. Duygusal trendin diplere vurduğu dönemlerde bu tip kabul edilemez gösteriler ihtimal dahilindedir. Ancak sonuçta her dalga kendi içinde böyle aşırılıklar taşımıyor mu? Ben, daha sonraki Dio’lu Black Sabbath dönemini, Ozzy’li Black Sabbath dönemine tercih edenlerdenim. Rock ansiklopedileri ne kadar yüceltse de, Ozzy’li Black Sabbath dönemi, bir kaç şarkı hariç tutulursa bana basit şarkıların yazıldığı, primitive bir dönem gibi geliyor.

Hard Rock’ın altın döneminin başında ve sonunda sahne alan iki grup daha var ki, onlardan söz etmeden olmaz. Bunlardan biri Alice Cooper’ın kendi adını taşıyan grup. Alice Cooper’ın 1970 yılında çıkan I’m Eighteen şarkısı büyük ün kazanmış ve kısa zamanda 10’lu yaşlardaki gençlerin marşı haline gelmişti. Bütün zamanların en iyi metal şarkılarından biri kabul edilen I’m Eighteen isyan içeren sözlerden oluşuyordu:

I’m eighteen / and I don’t know what I want/ Eighteen/ I just don’t know what I want/ Eighteen / I gotta get away/ I’ve gotta get out of this place/ I’ll go runnin in outer space (Onsekizindeyim/ ve ne istediğimi bilmiyorum/ onsekiz/ ne istediğimi sadece bilmiyorum/ buradan defolup gideceğim/ dış uzaya doğru)

Alice Cooper, sadece şarkıları ile değil, dehşet ve korkuya dayalı sahne gösterileri ile de çok ünlü oldu.

Bir de Kiss. İngiltere kökenli gruplar ortalığı kasıp kavururken 1973 yılında ABD’nin New York şehrinde kurulan Kiss de gösterişli sahneleriyle ün kazandı. Şarkıları ise, bir iki tanesi hariç, rock tarihine geçecek ağırlıkta değildi. Bu şarkılardan biri de Detroit Rock City idi. 1970’lerde ABD, rock dünyasında epeyce gerilerde kalmıştı.Bu trend daha sonraki yıllarda da değişmedi. ABD o zamanlardan beri hep bir gösteri toplumu olarak kaldı. Görkemli ama içi boş sahne gösterileri! Kiss’in grup adını tanıtma biçimi de çok tartışıldı, çünkü grup adını hep Ki-SS olarak yazıyordu. SS sözcüğü ise, nazileri hatırlattığı için büyük tepki görüyordu. Düşünün ki, Almanlar bile alfabelerine SS yerine geçsin diye beta harfini soktular. Kiss elemanları çok uzun yıllar boyunca sahneye hep maskeleri ve koyu makyajları ile çıktılar. Maske, grubun pazarlama yöntemlerinden biri olarak, bıktırana kadar kullanıldı.

1970’lerin ilk yarısı, Hard Rock’ın altın çağıydı. Ancak tür çeşitleniyordu ve rockerların bir kısmı daha değişik bir yoldan ilerlemeye başladı. Değişik yoldan ilerleyenlerin hikayesini bir sonraki bölüme erteleyelim. Yazının daha ilerideki bölümlerinde bu iki farklı yolun yıllar sonra nasıl birleştiğine de geleceğiz.

1974 yılının son günlerinde ABD’de borsa endeksleri dibe vurdu. 1975 yılından sonra ise yavaş yavaş olumsuz ruh hali trendi dengelendi. Hard Rock’ın altın çağı da aynı tarihlerde sona erdi. Bu tarihten sonra büyük gruplar dağılmaya, daha zayıf ürünler çıkartmaya başladılar. Alt-türler çeşitlenmeye başladı. Biz önce rock’ın “ilericilerinin” hikayesine, daha sonra da yavaş yavaş filizlenmeye başlayan alt-türlere göz atacağız.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – III

Yükseliş ve … / Rock yüzyılı – I

Giriş

Rock Around the Clock, belki ilk Rock’n Roll şarkısı değildi. Ancak şüphesiz bir büyük dalganın yükselişinin ilk adımıydı. 1950’lerin gençlerinin marşı buydu:

One, two, three o’clock, four o’clock, rock,
Five, six, seven o’clock, eight o’clock, rock,
Nine, ten, eleven o’clock, twelve o’clock, rock,
We’re gonna rock around the clock tonight

Sıcak savaşın bitiminden soğuk savaşa geçiş döneminin neşeli tınısının dünyanın her yerine yayılacağı, bir kaç on yıl içinde de büyük bir evrim geçirerek 20. yüzyılın en büyük pop kültür dalgasını tetikleyeceğini kim bilebilirdi ki? Aslında şarkı, piyasaya sürülmesinden bir sene önce yazılmış ve Bill Haley’ye önerilmişti. Haley ve grubu Comets de şarkıyı sahnede seslendirmeye başlamıştı.

1954 yılında şarkı ilk kez Thirteen Women isimli bir parçanın B yüzüne kaydedildi ve piyasaya sürüldü. Ancak listelerde plağın A yüzündeki şarkı değil, B yüzündeki Rock Around the Clock yükselmeye başladı. 1955 yılında listelerde ilk sıralara tırmandı ve kısa zamanda 10’lu yaşlardaki gençlerin gözdesi oldu. Rock’n Roll’un şafağı böylece aydınlandı.

Yukarıdaki video klipte Bill Haley ve grubu Comets şarkıyı seslendirirken önlerinde dans eden küçük çocuklar görülüyor. O çocuklar, Rock’n Roll bütün dünyaya dalga dalga yayılırken büyüyecek, 20. yüzyılın ses getiren ’68 kuşağı olarak tarihe geçeceklerdi. Rock Around the Clock ile başlayan serüvenleri, Blues, Country ve Baladlarla birleşerek 21. yüzyılın ilk çeyreğine kadar sürdü. Bu serüven belki 21. yüzyılın yeni nesilleriyle daha da devam edecek. Bugün bir müzik türü olarak Rock, yüzlerce alt gruba ayrılıyor. Bu alt grupların her biri de kendi içinde onlarca alt türe bölünüyor. Bütün bu türlerin hepsine, genel olarak Rock’n Roll diyoruz. Ancak günümüzde Rock ‘n Roll artık Bill Haley’nin Rock Around the Clock‘undan çok daha ötelerde ufuklara yelken açmış durumda. Daha da önemlisi Rock, sınır tanımaksızın bütün ülkelerdeki Rock’çıların paylaştığı bir ortak insanlık kültürüne evrilmiş durumda.

İtalyan filozof ve tarihçi Giambattista Vico’ya göre, uluslar ve uygarlık, bir tarihsel döngüyü tamamlamak üzere üç ayırt edici dönemden geçer: Tanrılar dönemi, kahramanlar dönemi ve insanlar dönemi. Bu üç aşamadan geçildikten sonra yeniden geçici olarak barbarlık dönemine girilir ve bu kez daha büyük ölçekli üç aşamalık bir dönem başlar. Tanrılar ve kahramanlar dönemi hayal gücünün (fantasia) yaratıcı etkinliğinin, insanlar dönemi ise yansıtma (reflessione) kabiliyetlerinin bir sonucu olarak ortaya çıkar ve gelişir. Vico’nun bu yaklaşımı, bizim iki düzeltme ile bölünmüş üç yükseliş dalgası modelimize benziyor. Vico’nun tanrılar dönemi olarak isimlendirdiği döneme biz spekülatif-kurgusal birinci dalga diyoruz. Dolayısıyla kahramanlar dönemi, bizim kuvvetli ve momentumlu üçüncü  dalgamıza, insanlar dönemi ise kitlelerin daha önceki yaratıcı dönemleri taklit ettiği, nostaljik ve zayıf beşinci dalgamıza karşılık geliyor.

Vico’nun tarihsel sınıflamasını baz alırsak tanrılar dönemi, Mozart, Beethoven, Bach gibi büyük bestecilerin, günümüzde klasikler olarak isimlendirdiğimiz besteleri yaptıkları 18 ve 19. yüzyıllar, kahramanlar dönemi ise büyük bir pop kültür patlamasının yaşandığı 20. yüzyıldır diyebiliriz. 20. yüzyıl pop kültür patlamasının içinde Rock ‘n Roll, en saygın yerlerden birini işgal ediyor. Rock ‘n Roll çağının içindeki tanrılar dönemi ise 1950’lerde Bill Haley, Chuck Berry, Jerry Lee Lewis, Little Richard, Fats Domino, Buddy Holly ile türün bir salgın gibi dünyanın her yerine yayıldığı 1950 ve 60’lardı. Bu dönem sadece Rock’n Roll şarkıcıları ile de sınırlı kalmadı. Elvis Presley ve Beatles gibi on yıllar boyunca unutulmayan “tanrılar” da yarattı. Tanrılar dönemi, 1960’ların sonlarında bitti.

Sonra, yavaş yavaş gökyüzündeki yıldızlardan yeryüzüne inildi ve 1960’ların ortalarından itibaren kahramanlar dönemi başladı. Bu dönemde sahne alanları, geçiş döneminin yarı tanrı-yarı kahramanları olarak tanıyoruz. Etraflarında dolaşan efsaneler, hayranlarının fanatik bağlılığı ile The Doors, The Rolling Stones, Pink Floyd, Led Zeppelin, Deep Purple gibi gruplar bu kategoriye giriyorlar. 1980’lerde kahramanların sayısı artıyor: Yavaş yavaş alt türler çoğalıyor, çeşitleniyor. Judas Priest, Iron Maiden, Metallica, Megadeth gibi metalciler,  Nirvana, U2 gibi alternatif rockçılarla insanlar dönemine geçiliyor. 1990’lar ve 2000’lerin ilk on yılı, kahramanlarla insanların bir arada bulunduğu, kahramanların yavaş yavaş sahneden çekildiği bir geçiş dönemi. Barbarlık dönemine, yani Rock ‘n Roll’un düşüş çağına yaklaşıyoruz. Önümüzde en fazla bir kaç on yıl daha var. Sonra, diğer tüm pop salgınlar gibi Rock’n Roll da tarih sahnesinden çekilecek.

Ben şanslıyım. Tanrılar döneminin sonunda dünyaya geldim ve kahramanların çoğunu çocukluk yıllarımda güncel olarak takip etme şansını buldum. Kahramanların bir kısmını çıplak gözle gördüm, canlı performanslarına şahit oldum. Çoğu yaşlanmıştı, ancak sahnede hala dimdik ayaktaydılar. Son dönem rocker’ların işi zor; araştırmaya kalksalar binlerce şarkılık bir arşivi taramak zorunda kalacaklar. Kolaycılığa kaçarlarsa, tanrılardan ve kahramanlardan haberleri olmadan, insanlar çağının ürünleri ile yetinmek zorunda kalacaklar.

Yıllar boyunca oluşturduğum arşivimle Rock ‘n Roll tanrılarının, kahramanlarının ve insanların müziğini dinledim, hikayelerini okudum. Bu arşivi hep kendi müzikal zevkimi doyurmak için kullandım. Bir süredir hep ertelediğim bir proje var: Bu arşivdeki şarkıları, sosyonomik süreçler içinde tanıtmak ve yorumlamak. Bu çalışma hem Rock tarihine ilgi duyanlara bir rehber olsun, hem de kabaca yarım yüzyıllık bir tarih kesitini sosyonomik olarak incelemek isteyenlere ufuklar açsın. Nihayetinde bu, amatör bir çalışmadır. Seçimler tamamen keyfi yapılmıştır ve hiç kuşkusuz, atlanmaması gereken pek çok ürün de pas geçilmiştir. Gene de iyi bir arşiv taraması olduğunu zannediyorum. Daha fazlasını merak edenlerin fazladan emek ve çaba göstermesi gerekiyor. Bu çalışmada aktarılan bilgileri, en kolay elde edilebilecek kaynaklardan taradım. Zaten bu çalışmanın amacı da bilgi aktarmak ve bir internet belgeseli oluşturmak değil.

Bu uzun girişten sonra, artık yavaş yavaş sosyonomi gözlüklerimizi takarak, Rock’ın büyüleyici dünyasına girebiliriz. Tanrılar çağından üç örneği giriş yazıma koydum bile. Bakalım Rock’ın altın çağından günümüze uzanan yolda hangi satırbaşlarını geçmişiz.

1964-1969

Neden 1964? Bu tamamen keyfi bir seçim. Çünkü ben o yıl doğdum. Blowing in the wind benim doğduğum yılın iki sene öncesinde yazılmış. Şarkı, Bob Dylan’ın sayısız çarpıcı bestesinden sadece biri. Dylan, şarkı için şunu söylemiş: “Bu şarkıyla ilgili, cevabın esen rüzgarda olduğundan başka söyleyecek sözüm yok … Ben sadece 21 yaşındayım. Siz benden daha yaşlı ve daha akıllısınız.”

Her ne kadar bir folk şarkısı olarak değerlendirilse de, Blowing in the wind hem müzikal hem de sözel olarak Rock’ın beslendiği kaynakları gösteren çok önemli bir ezgi. Şarkıyı on yıllar boyunca sayısız şarkıcı seslendirmiş. Onların arasından Peter, Paul and Mary’yi özellikle seçtim. Bu Amerikalı folk triosundan Mary 2009 yılında göçtü. Rock’ın alt türleri yükselip, tarzı sertleşene kadar çıkarttıkları 9 albümle en çok sevilen ve dinlenen gruplardan biri olmuşlar. Unutmayalım, yıl 1962 ve hala romantik ve neşeli Rock çağındayız.

Çok çarpıcı sözleri var Blowing in the wind’in:

Yes how many times can a man turn his head / Pretending he just doesn’t see/ The answer my friend is blowing in the wind/ The answer is blowin’ in the wind (Evet, Bir insan kafasını, görmemiş gibi davranarak kaç kez çevirebilir/ Cevap esen rüzgarda dostum, cevap esen rüzgarda.)

1960’ların başındayız. 1950’lerde rock ‘n roll dansları yapan çocuklar büyüyor. Henüz uçaklara tıkılarak Vietnam’a gönderilmeye başlanmadılar. Dünyayı değiştirmeye de soyunmadılar. Şimdi 10’lu yaşlarının ortalarında sorular soruyorlar:

Yes, how many ears must one man have/ Before he can hear people cry? Yes, how many deaths will it take till he knows/ That too many people have died? (Evet, bir insanın kaç kulağı olmalı – ki insanların çığlıklar attığını duysun? Evet öğrenmesi için kaç ölüm olmalı – ki çok fazla insanın öldüğünü bilsin)

1962 yılında kurulan The Animals, en büyük başarısını 1964 ve 65 yıllarında seslendirdiği iki şarkı ile kazandı: The House of the Rising Sun ve Don’t Let me be Misunderstood. Her ikisi de Rock’ın unutulmaz klasikleri arasına girdi. The House of the Rising Sun‘da,  içki ve kumar düşkünü bir baba yüzünden yaşamlarının nasıl mahvolduğunu çocuğuna anlatan bir kadın hikaye ediliyor. Bu şarkı anonim bir folk ezgisi. The Animals’ın kendisine bu ismi seçmesinin nedeni ise, Wikipedia’da vahşi sahne gösterileri ile ilişkilendiriliyor. Oysa klipte ne kadar da masum görünüyorlar: Temiz yüzlü, temiz giyimli kolej çocuklarına benziyorlar. Hala 1960’ların başlarındayız ve “vahşi sahne gösterisi” kavramımız göreceli.

1960’ların başında America’da hala folk şarkıları moda. İki erkek ve iki kadından oluşan grup modası da henüz yaygın değil. Bu anlamda The Mamas & The Papas kendi dönemine göre devrimci sayılabilir. California Dreaming, soğuk bir kış gününde sıcak California günlerine duyulan özlemi dile getiriyor. 1965 yılındayız ve neşeli Rock’n Roll döneminin sonlarına yaklaşıyoruz. Nostaljik ve melankolik şarkıların sayısı artıyor. Nostalji, bir beşinci dalga karakteridir. 1965 yılında trend yoruluyor, karamsarlık dönemine girmek üzereyiz.

“Vahşi” The Animals grubuyla büyük bir tezat oluşturan The Rolling Stones sahnede. Genç Mick Jagger “tatmin olamıyorum” diyor. Seyirci kızlar çığlıklar atıyor. Muhafazakar çevreler öfkeli. Çünkü The Rolling Stones tabuları yıkıyor: “uğraşıyorum, uğraşıyorum tatmin olamıyorum” Muhafazakarların yıldızı Rock’n Roll ile hiç barışmadı. Bu türü hep isyankar ve yaramaz buldular. 1950’lerin Rock’n Roll’cuları neyse de, bu ’60’ların zamane gençleri de artık iyice çizmeyi aşıyordu. The Rolling Stones’u aforoz ettiler. “Kızınız bir Rolling Stone ile evlensin ister misiniz” kampanyaları başlattılar. Ne çare; artık su bendini parçalamış, akıyordu. Önünde kimse duramazdı. Şimdi hisse senetlerini satma ve Woodstock Festivali’ne gitme zamanıydı. Anne-babaları borsalarda satışa geçerken, “bebek patlaması” kuşağı, tarih sahnesinde yerini almaya başlamıştı.

Birdenbire sahneye Jimi Hendrix çıktı:

“Hey Joe, elindeki o silahla nereye gidiyorsun ?/Hey Joe, elindeki o silahla nereye gidiyorsun dedim sana/Eski sevgilimi vurmaya gidiyorum/Biliyorsun başka bir adamla takılırken yakaladım onu/…/Evet vurdum onu/Biliyorsun başka bir adamla yakaladım onu/Hey Joe, iyi yaptın/Onu bir kez daha vur/…/Peki Şimdi nereye kaçacaksın ?”

Borsalarda satış fırtınaları eserken bu asi siyahi genç, daha sonraki onyıllara damgasını vuracak bir devrime de imza atıyordu. Yeni nesil rockerlar nasıl gitar çalıp, şarkı söyleyeceklerini Hendrix’ten öğrendiler. 18 Eylül 1970 yılındaki trajik ölümüne kadar Hendrix hep karamsar şarkılar söyledi ve bu kısacık ömrüne sığdırdığı az sayıdaki şarkı ile unutulmazlar arasında yerini aldı. On yıllar boyunca her yer onun posterleri ile süslendi. Herkes onun şarkılarını söyledi. Hendrix rock’ın en büyük kahramanlarından biri oldu. Artık gitar, sıradan bir aksesuar değil, çalanın bütün becerilerini göstermesi gereken bir enstrümandı.

1965 yılında Pete Townshend, 20 yaşındayken My Generation‘ı besteledi. İsyankar İngiliz gençliğinin duygularını seslendiren bu şarkı, ilginç vokalleriyle dikkat çekti. Şarkıda solist Roger Daltrey bir cümle söylüyor, geri vokalde Pete Townshend ile John Entwistle cevap veriyordu: “Benim neslim hakında konuşmak gerekirse”. Şarkının şu sözleri oldukça dikkat çekiciydi: I Hope I die before I get old.(Umarım yaşlanmadan ölürüm). Hendrix gibi, Pete Townshend’in gitarından da distorsiyonlu sesler yükseliyordu. Muhafazakar çevreler bu şarkıyı da yerden yere vurdular: Gürültü patırtı içinde, anlamsız sözler söyleyen bu isyankar gençlere hadleri bildirilmeliydi. The Who, bir kaç yıl sonra, 1969’da Tommy albümü ile ilk rock-operayı yazacak, böylece rock müzik tarihine geçecekti.

When the truth is found to be lies/And all the joy within you dies/ Don’t you want somebody to love/ Don’t you need somebody to love (Gerçeklerin yalan oldukları ortaya çıktığında/içindeki neşe öldüğünde/ birini sevmek isteme/birini sevmek zorunda kalma)

1967 yılında Grace Slick’in bu sözleri ile başlayan Somebody To love, artık rock müziğinin bambaşka mecralara aktığını haber veriyordu. Şarkının yer aldığı albümün adı da bir garipti zaten: Surrealistic Pillow (Sürrealist Yastık) Hippy kültürü yükseliyor, psychedelic rock kendi gruplarını yaratıyordu. Somebody to Love da bütün zamanların en iyi rock şarkıları arasındaki yerini aldı.

The Doors’un bu unutulmaz şarkısının da ilginç bir hikayesi var. Grubun zaman zaman çıktığı televizyon programlarından birinde, Ed Sullivan Show’da, şarkı ilk kez çalınacağı zaman, yapımcı Bob Precht, “girl, we couldn’t get much higher” (kız, çok yükseklere çıkamadık) sözünün, sponsorların uyuşturucu çağrışımları nedeniyle rahatsız olabileceği düşüncesiyle çıkartılmasını istemiş. Ancak şarkıcı Jim Morrison şarkıyı canlı yayında özgün sözleriyle söyleyince programın sunucusu Ed Sullivan, program bitiminde Morrison’un elini sıkmamış. Jim Morrison da rock tarihinin unutulmaz simalarından biri. Aşırılıklarla dolu yaşamı 3 Temmuz 1971’de beklenmedik şekilde son bulduğunda arkasından ağlayanı çok olmuş. Morrison’ın ölüm nedeni hala bir muamma. Aşırı alkol ve uyuşturucu kullanımı nedeniyle öldüğünü iddia edenler var. Morrison’dan geriye kalanlar ise, rock tarihinin köşe taşlarını oluşturan sayısız unutulmaz şarkı.

Rock’ın bir de ilericileri var. Şarkılarında oldukça karmaşık melodiler seslendiren, klasik müzik ögelerini kullanan ve zaman zaman yolları psychedelia ile kesişenler. Moody Blues’un 1967 tarihli Nights in White Satin‘i de bunlardan biri. Şarkı platonik bir aşkı anlatıyor.

Procol Harum’un A Whiter Shade of Pale‘i de Progressive Rock’ın ilk ürünlerinden. Çok büyük bir satış başarısı yakalayan bu şarkı da, Nights in White Satin‘le beraber, çok uzun yıllar boyunca bütün melankolik seçkilerde yerini aldı. Oysa şarkı, sonu mutlulukla biten bir ilişkiyi anlatıyordu.

Jimi Hendrix ve Jim Morrison’la beraber yaşama erken veda eden Janis Joplin de tanrılar/kahramanlar partenonunda yerini aldı. Olağanüstü bir ses ve şarkı söyleme yeteneğine karşılık Joplin rock dünyasında bir “ucube” olarak isimlendiriliyordu. Bunun nedeni aşırı dozda uyuşturucu ve alkol kullanımı ile beraber pasaklı ve bakımsız görünümü idi. Joplin, 1960’ların hippi kültürü için bir prototip oldu. Zamanla rock kültürü içinde marjinalleşen bu prototip, 1960’ların sonunda “çiçek-gücü” gençliğini çok fazla etkilemişti. Tarihin saati 1960’ların sonunu gösteriyordu. Duygusal trend dönmüştü ve düşüş dalgası çok güçlüydü.

Rock kültürünün unsurları belirginleşiyordu. ABD/Kanada kökenli Steppenwolf Born to be Wild (Vahşi olmak için doğdum) ile sahne aldığında motosikletler de rocker’ların kültüründeki saygın yerlerini almaya başlamıştı. Motosiklet özgürlüktü, maceraydı, heyecandı. Zaten Steppenwolf da bu uçarı ruh halini dile getiriyordu: Get your motor runnin’, head out on the highway, looking for adventure, in whatever comes our way (Motorunu çalışır halde tut, yola düş, macera arayarak, yoluna her ne çıkarsa çıksın) Şarkının içinde geçen bir kavram, o günlerde fazla dikkat çekmemişti. I like smoke and lightning/heavy metal thunder diyordu Steppenwolf. Bu sözlerde kastettiği heavy metal de neyin nesiydi? Heavy metal teriminin ilk kez bu şarkıda kullanılması nedeniyle Born to be Wild, ilk heavy metal şarkısı kabul edilir. Ben aynı fikirde değilim. Yazının devamında göreceğiz; her ne kadar bir “ruhu” ifade etse de, heavy metal özellikleri olan bir alt-türdür ve Born to be wild bu alt türün pek çok unsurunu içermiyor.

Bazıları da Led Zeppelin’in bu şarkısının ilk heavy metal şarkısı olduğunu ileri sürüyor. Bununla hemfikir olabilirim. Distorsiyonun çok daha fazla olduğu, Jimmy Page’in gitar ustalığını sonuna kadar kullandığı, Robert Plant’ın şarkı söyleme stilini abarttığı, davulun sık ve güçlü ataklar yaptığı Whole Lotta Love, Born to be Wild‘dan çok daha heavy metal duruyor. Şarkının içinde geçen I wanna give you every inch of my love (sana aşkımı son inçine kadar vermek isterim) sözleri ise oldukça netameli. Zaten bu sözler İngiliz muhafazakar çevrelerinde kıyametlerin kopmasına yetmiş de artmış bile. Rock dünyasında erken bir kayıp da davulcu John Bonham’ın 1980 yılında 32 yaşındaki erken ölümü. Nedeni aşırı alkol kullanımı. Bonham, gelmiş geçmiş en iyi davulculardan biri kabul edilir.

1968 tarihinde plakçı raflarında yer alan albümlerden birinin çok ilginç  bir adı vardı: In-a-gadda-da-vida; Albümün içinde de, plağın B yüzünün tamamını kaplayan 17 dakikalık aynı isimli parça. Parçanın isminin nereden geldiği ile ilgili muhtelif rivayetler var. Deniyor ki, şarkının özgün adı In the Garden of Eden (Cennetin bahçesinde). Söylentiye göre, grubun davulcusu Ron Bushy şarkıyı kullaklıkla dinlerken, şarkı yazarı Doug Ingle’a bu parçanın adının ne olduğunu soruyor. Ingle’ın söylediğini anlamıyor ve in a gadda da vida diye tekrar ediyor. Başka bir söylentiye göre ise Ingle dut gibi sarhoş olduğu için, yazdığı şarkının adını söylerken dili sürçüyor. Gerçek öykü ne olursa olsun, In-a-Gadda-Da-Vida, rock tarihinin en önemli şarkılarından biri. Psychedelic rock’ın, hatta daha ileri giderek heavy metal’in ilk örneklerinden biri kabul ediliyor. Iron Butterfly, bu albümden önce bir de Heavy isimli bir albüm çıkartmış. 1976 yılına kadar da çizgisi düşmüş de düşmüş. Bir küçük not daha; rocker’lar demir sözcüğünü çok sık kullanırlar. Neden acaba? Yaptıkları müzik demir gibi sert olduğu için mi, yoksa pek çoğu işçi mahallelerinden geldiği için mi? Sanırım her ikisi birden. Ne de olsa rock, bir çalışan sınıf müziği.

King Crimson hep caz müziğe eğimli bir grup oldu. 1960 ve 70’lerde yaptıkları parçalar Progressive Rock’ın en iyi örnekleri kabul edilir. Sonra tuhaf seslerin peşine düştüler ve rock’tan caza doğru meylettiler. 1969 tarihli In the Court of King Crimson albümleri, tartışmasız bir şekilde Progressive Rock’ın en iyi albümlerinden biridir. Sadece 5 parçanın yer aldığı bu albümde Epitaph, karanlık ve ağır havası, Greg Lake’in melankolik şarkı söyleme tekniğiyle çok uzun yıllar boyunca rocker’ların kendilerini kötü hissettikleri anlarda sığındıkları bir liman oldu.

Tabi bir de acayiplerimiz var. Onların başında da David Bowie geliyor. Experimental Rock’ın babalarından Bowie’nin çok özel bir hayran kitlesi var. Çok uzun yıllar boyunca Bowie’yi takip eden bu hayran kitlesinin rock’ın diğer alt-türleri ile akrabalığı ileri düzeyde değil. Yıl 1969, insanoğlu aya ayak basmış ve gözler uzaya çevrilmiş. Astronotlar önemli pop-kahramanlar olarak büyük saygı görüyorlar ve Bowie bu şarkısında yer-kontroldan albay Tom’a sesleniyor: protein haplarını al ve başlığını kafana geçir. Albay Tom, Bowie’nin daha sonraki yıllarda yazdığı şarkılarda da arz-ı endam edecek.

Uzay deyince, Astronomy Domine‘den bahsetmemek olmaz. Bir space-rock grubu olarak doğan Pink Floyd’un ilk albümü, 1967 tarihli The Piper at the Gates of Dawn bu şarkıyla başlıyor.

Jupiter and Saturn, Oberon, Miranda/And Titania, Neptune, Titan/Stars can frighten/Blinding signs flat flicker, flicker, flicker/ Blam pow, pow

Ha? Nasıl yani? Bilmiyorum. Sanırım Roger Waters da bilmiyor. Yukarıdaki videonun başında röportaj veren Waters günümüz futbolcularına benzer bir sığlıkla konuşuyor ama aldanmayın. Sonraki yıllarda Rock tarihinin en entellektüel şarkılarını Waters yazacak ve Pink Floyd en saygın gruplardan biri, belki de birincisi haline gelecek. Bu videoda Syd Barret pek görünmüyor. Daha sonra geçirdiği ruhsal bunalımlar ve sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılacak olan Barret’i rockerlar hiç bir zaman unutmadılar. Tabi bir de davulcu Nick Mason’dan bahsetmek lazım. Bu videoda Mason davulu kıracak gibi çalıyor.  Parçanın sonunda kafasında görmediğimiz şapkası ve sarkık bıyıkları ile son derece karizmatik. 2011 yılının başında, bu kadrodaki dört kişiden geriye sadece ikisi kalmıştı.

1969 yılındayız. Aya ilk kez ayak basılıyor. Küçük ama insanlık adına büyük adım atılıyor ve artık insanoğlu gözünü uzayın derinliklerine dikiyor. Yeryüzünde ’68 gençliği ayakta. Avrupa başkentlerinde isyanlar, protestolar. ABD’de hippiler, Woodstock festivalleri, cinsel devrim ve LSD kültürü. Borsalar ayı piyasasında, hiç bir yükseliş kalıcı olamıyor. Hemen ardından satışlar ve sert düşüşler geliyor. 1950’lerin mutlu Rock’n Roll’u yeni alt türler yaratıyor ve yavaş yavaş Roll (yuvarlanma) sözcüğü terminolojiden çıkıyor. Her ne kadar sinemaya 1979 yılında aktarılmış olsa da, 1960’ların sonlarında, hippi kültürünün yükseldiği dönemde Broadway’de sahnelenmeye başlanan Hair müzikali, Rock tarihinin bu dönemi ile daha iyi örtüşüyor. Filmin müthiş bir final sahnesi vardı. Uçarı hippi gençlerin duygusal düşüş dalgasının soğuk yüzüyle karşılaştığı müthiş final. Film gene de iyimserlikle bitiyordu. Ancak gelecek, uçarı hippilerin düşlediği mecrada akmayacaktı. Dünyada krizler, sarsıntılar, toplumsal travmalar dönemi açılmak üzereydi. Cycle dereceli bir dalga, geçmiş onyılları düzeltirken hippi kültürü yok olacak, rock daha da sertleşecekti.

Bu şarkıyla ilgili bir de yorum eklemeliyim. Çok uzun yıllar sonra, çiçek çocuklar büyüyüp yaşlılığa adım attığında, yeni nesillere araba, ciklet, patlamış mısır filan satmak için bu şarkı kullanıldı. (Evet bütün renkler kirlenirken birincilik her zaman beyazdadır.) Yeni nesiller de bu şarkıyı “evinizin pencerelerini açın içeri güneş girsin” zıpırlığı zannettiler.

Ey 2000’lerin i-pod bebeleri, seyredin bakalım bu şarkı neyi anlatıyormuş.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – II

Kediler ve Dalgalar – III

Bu yazıyla beraber, Kediler ve Dalgalar – I ile Kediler ve Dalgalar – II başlıklı yazıların da okunmasını öneririm.

Aylardan kış ve yaz ile başlayan bir yazı… Bu yazının kimler tarafından, ne zaman okunacağını bilemiyorum. Bir gün birileri arama motorundan gelip bu yazıyı bulacak. Yazının başlangıcındaki Vivaldi yorumunu görüp kediler, dalgalar ve Vivaldi arasında nasıl bir bağ olduğunu düşünecek. İlgisini çekiyorsa videoyu seyredip gidecek, ya da videoyu izleme zahmetine bile katlanmadan hızlı bir şekilde yazıyı okuyup internet çöplüğünün başka sayfalarına yönelecek.

Biz kaldığımız yerden devam edelim. Kuantum fiziğinden girdik, felsefeden çıktık. Şimdi buradayız.

1930’lu yıllarda Ralph Nelson Elliott birdenbire borsa grafiklerini incelemeye başladığında, gördüklerini dalgalarla ilişkilendirmek nereden aklına geldi? O yıllarda kuantum fiziği alanında canlı tartışmalar olduğunu ve büyük keşifler yapıldığını biliyoruz. Ancak Elliott’un kuantum fiziğine özel bir ilgi duyduğuna dair bilgimiz yok. Elliott belki de gazetelerde yayınlanan bilim haberlerinden etkilenerek grafiklerde gördüğü deseni dalgalar olarak isimlendirdi. Bilmiyoruz. Ancak bildiğimiz bir şey var: Teknik analizi, ya da onun çok daha ileri ve sofistike bir yöntemi olarak Elliott Dalga Teorisini eleştirmek için zaman zaman dile getirilen zayıf bir argüman var. Denir ki, “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesi’ne göre gelecek öngörülemeyeceğine göre, teknik analizle tahminler yapmak anlamsızdır”.  Bu, elmalarla armutları karıştırmaktan başka bir şey değil. Şunu demeye benziyor: “Heisenberg’in Belirsizlik İlkesine göre serbest düşüşteki bir cismin yere ne zaman çarpacağı bilinemez.”  Fizik yasaları, tam bilinmeden kullanılmaya kalkıldığında böyle oluyor. Belirsizlik İlkesi bize tümüyle belirsiz ve her şeyin mümkün olduğu bir evreni tanımlamıyor. Zaten öyle olsaydı, modern uygarlığımızın temellerini oluşturan mühendislik uygulamalarının hiç birini hayata geçiremezdik. Bir düşünsenize; İstanbul’dan saatte şu kadar kilometre hızla yola çıkan bir trenin Ankara’ya ne zaman ulaşacağı belli değil ! Acaba trenler tasarlamaktan mı vazgeçerdik, yoksa seyahat etmekten mi?

Heisenberg’in belirsizlik İlkesi, bir elektronun aynı anda hem momentumunun hem de konumunun belirlenemeyeceğini söylüyordu. Buna karşılık elektronları bir ışın demeti halinde çift yarıklı bir engele gönderdiğimizde, engelin arkasındaki ekrana dalga deseni düşüyordu. Dolayısıyla kinematik özelliklerinin tümünü aynı anda bilemediğimiz elektronların toplu hareketinin dalga özellikleri gösterdiğini öğrenmiştik.

Şimdi bir de insan etkinliklerine bakalım: Bir topluluğu oluşturan bireylerden herhangi birinin, herhangi bir anda, alma ya da satma kararı verip vermeyeceğini, eğer karar verirse bunun hangi büyüklükte bir alım ya da satım kararı olacağını bilemeyiz. ABD’den filanca fonun yöneticisi, falanca gün, feşmekan saatinde oldukça yüklü bir alım emri gönderebilir. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini, gerçekleşecekse ne zaman gerçekleşeceğini bilemeyiz. Belirsizlik budur. Bu emir acaba düzenli bir şekilde oluşan fiyatın yönünü değiştirir mi? Eğer değiştirirse, bu değişiklikle ortaya çıkan desen, dalga deseninden farklı mı olur? Daha ileri gidelim ve fizikçilerin yaptığı gibi uçlarda düşünelim: Piyasa oyuncularının, piyasaya en büyük etkide bulunanları, kısa bir zamanın içinde tamamen rastgele bir şekilde alım ve satım emirleri gönderse, o kısacık süre içinde ve sonrasında ortaya herhangi bir kuralı takip etmeyen rastgele bir desen mi çıkardı, yoksa Dalga Prensibi’nde öngörülen desenlerden biri mi?

Elliott Dalga Prensibi, hangi yoğunlukta ve hangi büyüklükte işlem yapılırsa yapılsın, sonuçta ortaya çıkacak desenin dalga prensibinde öngörülen kalıplardan biri olacağını söylüyor. Örnek mi ? Buyurun:

spc_03012011

 

ABD’de 6 Mayıs 2010 tarihli seansta yaşanan ünlü “şişman parmak krizi”nin dalga desenini bozup bozmadığına bakalım: Bu beklenmedik yoğunluktaki satış, düşüş dalgasının 8. gününde gelmiş. Bu ilk düşüş dalgasının %70’i geri alındıktan sonra gelen ikinci dalga ise çok düzgün bir itkisel kalıp olarak ilerlemiş. Sonuçta ortaya, zirveden itibaren 8’inci, 13’üncü ve 21’inci takvim günlerinde oluşan iki dip ve bir tepe çıkmış. 8,13 ve 21’in, Fibonacci sayı serisinde birbirini takip eden günler olduğunu söylemeye gerek yok. Orta vadede ise bu ani, yoğun ve beklenmedik satış, trendin yönünü etkilememiş. Şişman parmak krizinin olduğu 6 Mayıs günü 1,065’e gerileyen S&P 500, yılı 1,257’de kapatmış.

Demek ki, ne kadar beklenmedik, rastgele ve yoğun olursa olsun, hiç bir alış ya da satış emri, dalga desenini bozamıyor. Belki dalgayı ideal kalıba göre daha fazla uzatıyor, takip eden düzeltmedeki geri alış oranı idealden sapabiliyor; ancak nihai olarak karşımıza gene standart dalga kalıplarından biri çıkıyor.

O halde acaba şöyle diyebilir miyiz? Belirsiz olan, tekil unsurun (elektron ya da birey) davranışıdır. Bu, davranışı belirsiz unsurların toplu etkileşimi, düzenli desenler ya da kalıplar oluşturur. Sanırım diyebiliriz.

Peki ortaya çıkan bu desen de neyin nesi? Yazının başında demiştik ki, bilim tuhaf sorular sorma işidir. Mesela vakt-i zamanında Einstein da tuhaf bir soru sormuş. Demiş ki, kütle çekimi dediğimiz şey de neyin nesi? Bunun bir yasası olduğunu biliyoruz. Bu yasanın sonuçlarını da yaşayarak deneyimliyoruz. O halde kütle çekimi diye bir şey var. Var da, bu neyin nesidir? Kütle çekimi yasasında zaman unsuru yok. İçinde yaşadığımız evrende hiç bir bilginin ışık hızından hızlı taşınamayacağını da biliyoruz. Mesela güneş birdenbire “yok olsa”, çekim etkisi ortadan kalkacaktır. Ancak ışık hızı dikkate alındığında biz bunu 8,5 dakikada mı öğreneceğiz? Bu 8,5 dakika içinde Newton’un çekim yasası ne olacak? Sonra da ortaya alan teorisini atmış. Sonra soru soruyu tetiklemiş, bu kütle çekimi de neyin nesidir sorusu kuantum fizikçilerini sicim teorisi, M-kuramı filan gibi anlaşılması çok güç izahlara yöneltmiş. Sonuçta kütle çekiminin, kuantum etkileşiminin, bizim yaşadığımız ve algıladığımız uzay-zamandaki görünümü olduğunu ileri süren görüşler çıkmış.

Einstein böyle sorular sorar da biz soramaz mıyız? Elliott’un keşfettiği dalgalar da neyin nesi? Bunlar neyin dalgaları? Neden her ölçekte aynı kalıplarda oluşuyorlar? Neden beş dalgada yükselip, üç dalgada geri çekiliyorlar?

Bu sorulara ancak spekülatif cevaplar verebiliriz. En kestirme cevap, doğanın büyüme ve daralma süreçlerinin Fibonacci sayı serisindeki sayıları takip ettiği, bu nedenle de büyüyen, uzayan, genişleyen “şeylerin” bu basit matematik süreçleri izlediği olabilir. Fibonacci sayı serisindeki sayılar, F1+F2=F3, F2+F3=F4, F3+F4=F5 gibi bir aritmetik işlemle oluşan dizgeyi izler. 5+3 de bu dizge içinde, büyümeyi mümkün kılan en temel sayısal ilişkidir denebilir. (Bu konuyu daha ileri boyutlarda da tartışabiliriz. Ancak bu yazının amacı o değil. Kısaca değinip geçelim: Bir dalganın, kendi içinde dalgalanarak ileri-geri hareketler yapabilmesi için bu ileri-geri hareketlerinin tek sayıda olması gerekir. Fibonacci sayı serisindeki en küçük tek sayılar 1,3 ve 5’tir. 1, dalgalanma ifade etmez. Geriye kalan 3 ve 5, bir dalganın kendi içinde dalgalanarak, ya da titreşerek hareketini tarif eden en küçük tek sayılardır. Temel fraktalin 5+3 olmasının nedeni budur.)

Bir mola daha verme zamanıdır.

O halde acaba şunu diyebilir miyiz? En temel fraktal, büyük ve karmaşık fraktal desenler oluşturmak üzere  oluşur ve insan kitleleri, aynı elektronlar gibi, bu fraktal desenleri oluşturmak üzere etkileşirler. Bu da ne demek? Şu demek: Nasıl ki çift yarık deneyinde bir elektron sanki bir başka elektronun hangi yarıktan geçeceğini biliyormuş gibi davranıyor ve ekrana düşen desenin bir parçası olmak üzere hareket ediyorsa, insanlar da topluluğun oluşturduğu nihai deseni tamamlamak üzere hareket ediyorlar. Peki Feynman’ın önerdiği, bir elektronun (dalga özelliği nedeniyle) her iki yarıktan da geçiyor olması durumu acaba insanlara uygulanabilir mi? Elbette uygulanabilir. Eğer küçük küçük kesitler halinde incelense, her insanın kendi davranış kalıplarında, diğer insanlarda da var olan davranış özelliklerini içerdiği görülecektir. Her birey, kendi davranışlarına bu özelliklerin bir kısmını yansıtır. Bu özelliğin “karşıtı” bastırılır, törpülenir, engellenir; Ancak yok edilemez. Örnek mi? Korku ile cesareti ele alalım. En korkusuz insanın bile içinde korku, en korkak insanın bile içinde cesaret vardır. Çünkü bu özellikler, son bilimsel araştırmalarla da kanıtlandığı üzere kişinin özellikleri değil, beyindeki kimyasal süreçlerin sonuçlarıdır. O halde diyebiliriz ki, bir finansal grafikte ortaya çıkan desen oluşurken, ürkek, korkak, cesaretli, atak, temkinli, dengeli, vs pek çok farklı davranış özelliği gösteren bireylerin etkileşimi vardır. Her bireyde de bu özellikler şu veya bu ölçekte mevcuttur. Bunların karmaşık ve kaotik bir finansal sistem içindeki etkileşimi sonucu ortaya düzenli dalga kalıpları çıkar.

Daha önceki yazılarda sözü edilen çift yarık deneyinin sonucunda ekrana düşen dalga girişim desenini hatırlayalım. Elektronların davranışını belirleyen, ekranla aralarına konan çift yarıklı platform değildi. O, sadece deseni görmemizi sağlayan bir araçtan ibaretti. (Aynı, deseni bize gösteren ekran gibi) Platform ve ekran olmasaydı da elektronlar, fizikçilerin tespit ettiği dinamiğe göre hareket edecekti. Finans piyasalarını böyle yorumlarsak, finansal piyasalar insan kitlelerinin davranış dinamiğini bize gösteren platformlardır. Finansal grafiklerimiz de bu davranış dinamiğinin sonucunda ortaya çıkan deseni bize gösteren ekran görüntülerinden başka bir şey değildir. O halde bunlar araçtır ve temel, insan davranışlarının dinamiğidir.

Nostaljik bir şeyler zamanı.

Bakalım nerelere geldik? Öncelikle gördük ki, rastgele piyasa teorileri saçmalıktan başka bir şey değildir. Onun bile rastgeleliği tartışılır ama 6 Mayıs günü bir şişman parmak, oldukça yüklü satış emirleri göndermiş, ancak gene de fiyatlar balon gibi rastgele havalarda uçuşmamıştır. Birbirine yaklaşık eşit boyda iki itkisel dalga ile ikisini bölen bir düzeltme, 8-13-21. gün sırasını izleyerek üç dalgalık bir kalıp oluşturmuş, bu da daha büyük bir desenin parçası olmuştur. Buna hala rastgele diyen, bırakalım teorik arkaplanda, pratik uygulamada bile doğrulanmamıştır.

Peki; Teorik arkaplanı bir tarafa bırakalım. Pratikte bile sürekli yanlışlanan bir teori – rastgele hareket teorisi – nasıl olur da on yıllardır akademilerde bir gerçeklikmiş gibi okutulur? Bu, apayrı bir konu. İçine bir girersek çıkamayız. Daha önceki bir kaç yazıda değinip geçmiştim, gene öyle yapacağım: Akademik çevrelerin içinde yüzdüğü gerçek-dışı akvaryum, Umberto Eco’nun roman kahramanlarının tartışma ortamına benziyor. Yüzlerce yıllık ortaçağa ait bir fikirsel kısır döngü! İnsan bilimleri, şu anda fizik bilimlerinin ortaçağdaki seviyesindedir diyen Prechter çok mu haksız?  Vakit kaybetmeyelim, geçelim.

Buradan sosyonomiye geliyoruz. Elliott Dalga Prensibi, sadece finans dünyasında olan biteni tarif eden bir yaklaşım değildir. İçinde insan toplulukları olan bütün dinamikleri tarif etme gibi bir iddiası vardır. Ancak kabul etmeliyiz ki, bu çok da kolay bir iş değil. Çünkü finansal piyasalarda veriler düzenlidir, duygular daha keskindir, bireyler birbirine zıt davranış dinamiklerini daha keskin köşeli bir şekilde ortaya koyarlar ve daha da önemlisi, bireyin tuttuğu pozisyon (en genel anlamıyla) daha oynaktır. Belki de şöyle diyebiliriz: Finansal piyasalar dalga desenini daha berrak ve kolayca analiz edilebilir şekilde gösteren çift yarıklı platformsa, insan etkinliklerinin bileşkesi olan sosyolojik süreçler üzerinde daha fazla yarık olan, bu nedenle de analizi daha güç platformlara benzer. Sonuçta ortaya çıkan gene dalga desenidir, ancak bu desenin içindeki fraktalleri ayırt etmek çok daha güçtür.

Yavaş yavaş yazının sonlarına yaklaşıyoruz. Akrebin Gözleri’nin tam zamanı.

Önce Leibniz’in özdeşlerin ayırt edilemezliği yasasına bir gönderme yapalım. Eğer evrende birbirine özdeş hiç bir şey yoksa, fraktal kalıplar da birbirine benzeseler dahi özdeş değildirler. Yani, birbirine çok benzer iki kalıp bile özdeş değildir. Muhakkak onları ayırt eden bir özellikleri vardır. Bu özellik daha küçük dalgaların süreleri, boyları, o dalgaları oluşturan daha küçük fraktallerin içsel yapısı olabileceği gibi, dalganın nitel özellikleri de olabilir.

Hatırlayalım; Bir çift yarık deneyini, koşulları hiç değiştirmeden milyonlarca kez tekrarlasak bile, elektronlar aynı rotayı izlemeyecek, ancak birbirine çok benzer (ancak özdeş olmayan) aynı desen ortaya çıkacaktı. İnsan kitlelerinin etkileşiminde de böyle; Her seferinde benzer kalıplar oluşacak, ancak bu kalıplar asla özdeş olmayacaktır.

Bu, bize bir taraftan analiz kolaylığı sağlıyor; Çünkü temel kalıbı biliyorsak ortaya nihai olarak bu  kalıbın çıkacağını biliyoruz. Diğer taraftan, ortaya çıkan bu kalıp, daha önceki kalıplarla özdeş olmayacağı için, her zaman elimizde bir takım olasılıklar olacaktır.

Hatırlayalım, herhangi bir süperpozisyon içinde, dalga fonksiyonu birden fazla olasılık içeriyordu. (Kuantum bir olasılıklar dünyasıdır.) Bu olasılıklar, ancak gözlemcinin gözlemi ve dalga fonksiyonunun çökmesi ile “gerçekleşiyor”, gerçekleşen bu duruma da biz “tarih” diyorduk. Schrödinger’in kedisinin kutusu kapalı kaldığı sürece, tarih size sadece iki olasılığı içeren bir süperpozisyon sunar: (Kedi ölü-Kedi canlı) Kedinin akıbeti, ancak kutu açılıp da gözlem yapıldığında anlaşılır. Çünkü dalga fonksiyonu, ancak gözlem sonucunda çöker. İnsan kitlelerinin oluşturduğu dalgalar da böyledir; Şu anda borsa endeksini filan seviyede görüyor olmanız, sadece geçmiş dönemdeki dalga fonksiyonunun çöküşü sonucunda oluşan bir “tarih”i izliyor olmanız anlamına gelir. Bundan sonraki süperpozisyon, sadece sayısız olasılığı içeren bir durum sunar. Nihai desenin neye benzeyeceğini biliriz. Bu desenin içinde hangi konumda olduğumuz ise sadece bir tahminin konusudur. Tahminimiz, her tahmin gibi, düşük ya da yüksek olasılıklar içerir. Ancak gözlem yapıp nihai sonucu gördüğümüzde dalga fonksiyonu çökmüş, “tarih” yazılmıştır.

Başlangıç noktası 1 Ocak 0000 tarihi olarak tarif edilen bir zamansal konuma göre 30 Aralık 2010 ile 3 Ocak 2011 arasındaki beş dünya takvim günü boyunca benim klavyemden ekrana akan bu yazı da “tarih”e kaydedildi.

Bir yeni yıl yazısı olmak için fazlaca yorucu olan bu yazıyı eğlenceli hale getirebilmek için yazdıklarımı olabildiğince geniş bir zevk yelpazesine hitap edecek biçimde, bol şarkı-türkü ile renklendirmeye çalıştım. Umuyorum yeni pencereler açabilmişimdir.

Kediler ve Dalgalar -IV

Kediler ve Dalgalar – II

Bu yazıyla beraber Kediler ve Dalgalar – I başlıklı yazının da okunmasını öneririm.

Sonunda Schrödinger’in sevimli kediciğine geldik. Kedicikten aldığımız ilhamla başka yolculuklara çıkacağız. Önce kedimizin fizik dünyasını allak bullak eden bir düşünsel deneyin konusu haline nasıl geldiğine bakalım.

“Kediler ve Dalgalar – II” öğesini okumaya devam et