Aldous Huxley ve Amerikan Kültürünün Görünümü

Yıl 1927. 20. yüzyılın ilk çeyreği sona ermiş, ikinci çeyreği başlamış. İki büyük dünya savaşının ortasında, ABD’de kısa bir süre sonra patlak verecek borsa çöküşü ve büyük ekonomik buhranın hemen öncesinde, 19. yüzyılın ortalarında filizlenen Supercycle dereceli dalga zirveye yaklaşıyor. Bu dalga sona erdiğinde Elliottisyenler zirveyi Supercycle III olarak etiketleyecekler ve 20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Karl Polanyi, 1944 yılında yazacağı Büyük Değişim isimli kitabında bu dönemi, 19. yüzyıl uygarlığının finali olarak isimlendirecek.

1927 yılının önemli olayları şunlar:

  • İlk kıtalar arası telefon görüşmesi yapıldı.
  • BBC Radyosunda ilk futbol yorumu yapıldı.
  • Büyük Britanya Çin’e asker gönderdi ve birlikler 12 Şubat günü Şangay kentine ayak bastı. Britanya askerleri Şangay’da yoğun protesto ve grevlerle karşılandı.
  • Werner Heisenberg, bilim tarihine geçecek ünlü Belirsizlik İlkesini o yıl formüle etti. New York’taki 5,920 koltuklu Roxy Theatre o yıl açıldı.
  • Fritz Lang’ın ünlü Metropolis filmi gösterime girdi.
  • Bell Telephone Co. Herbert Hovver’ın görüntüsünü aktardı ve böylece televizyon yayıncılığının temellerini attı.
  • İsveç’te ilk Volvo arabaları üretildi.
  • Japonya, bankacılık krizi ile sarsıldı.
  • Mississipi nehri taşarak 700,000 kişinin yaşamını tehdit etti ve bu olay, ABD tarihinin en büyük doğal afetleri arasına girdi.
  • Amerikalı mucit Philo Farnsworth, ilk deneysel elektronik televizyon görüntü aktarımını gerçekleştirdi.
  • Avustralya Parlamentosu, yeni başkent Canberra’ya taşındı ve ilk toplantısını yaptı.
  • Academy film ödüllerinin verilmesi, o yıl kararlaştırıldı.
  • Suudi Arabistan, Birleşik Krallıktan bağımsızlığını aldı.
  • Charles Lindbergh, tek motorlu uçağı ile New York’tan Paris’e uçtu.
  • 8.6 şiddetindeki bir deprem, Çin’in Xining şehrinde 200,000 kişinin ölümüne neden oldu.
  • Amerika Elektrik Mühendisleri Birliği ve Radyo Mühendisleri Birliği’ne üye 600 kişi, New York’taki Bell Telephone binasında ilk canlı televizyon yayınını izledi.
  • Britanya ile Sovyetler Birliği arasında casusluk faaliyeti nedeniyle çıkan anlaşmazlık, diplomatik ilişkilerin kesilmesine neden oldu, Sovyetler Birliği 20 Britanya yurttaşını casusluk iddiası ile idam etti.
  • İtalya’da A.S. Roma takımı kuruldu.
  • Çin’de Nanchang ayaklanmasında komünist Halk Kurtuluş Ordusu kuruldu.
  • Kanada ile ABD arasındaki Erie gölü üzerindeki Barış Köprüsü açıldı.
  • İtalyan anarşistler Sacco ve Vanzetti, ABD’de idam edildi.
  • Brezilya’da Minas Gerais Federal Üniversitesi kuruldu.
  • Daha sonra CBS olarak tanınacak The Colombia Phonographic Broadcasting System, 47 radyo istasyonu kurarak yayına başladı.
  • Sessiz sinema döneminin son filmlerinden The Jazz Singer gösterime girdi.
  • Pan America Airways, ilk seferine başladı.
  • Leon Trotsky Rusya’dan kovuldu ve iktidar, tartışmasız bir güçle Joseph Stalin’e geçti.
  • New Jersey ile New York City’yi birleştiren Holland Tüneli trafiğe açıldı.
  • Ford’un 19 yıllık T modeli üretiminin ardından, A modeli tanıtıldı.
  • Japonya’da ilk metro Tokyo’da açıldı.
  • Dünya nüfusu 2 milyara ulaştı.

Günümüz dünyasının temelleri birer birer atılırken, dünyada nelerin değişmekte olduğunu fark eden pek az insan vardı. Bu insanlardan biri de, ünlü İngiliz yazar Aldous Huxley idi. O yıllarda Huxley, karşıt-ütopyanın başyapıtı kabul edilen Cesur Yeni Dünya‘yı henüz yazmamış, kitapta ileri süreceği fikirleri geliştirmekle meşguldü. Teknolojik olarak ileri bir kimyasal tesiste çalışırken, döneminin gelişmelerini izliyor ve pek az insanın fark edebildiği bu olağanüstü değişimin sonuçları üzerine kafa yoruyordu.

Huxley, 1927 yılında, The Outlook For American Culture (Amerikan Kültürünün Görünümü) başlıklı bir makale kaleme aldı. Bir sonraki Supercycle dereceli dalganın, uygarlığı ve insan yaşamlarını ne şekilde değiştireceğini tartışan bu olağanüstü makale, 83 yıl sonra bugün bir kez daha Supercycle dereceli bir dalga yön değiştirirken, önemini koruyor.

Huxley’in makalesi, çok çarpıcı bir öngörü ile başlıyor: “The future of America is the future of the world. Material circumstances are driving all nations along the path in which America is going.” (Amerika’nın geleceği, dünyanın geleceğidir. Maddi koşullar, bütün ulusları, Amerika’nın gittiği yola sürüklüyor.) Bunun engellenemez bir dürtü olduğunu belirttikten sonra Huxley, bütün dünyanın Amerikanlaşacağını belirtiyor. (For good or for evil, it seems that the world must be Americanized.) Dolayısıyla Amerika’nın geleceği ile ilgili tahminlerin, aslında uygarlığın geleceği ile ilgili tahminler olduğuna dikkat çekiyor. (Speculating on the American future, we are speculating on the future of civilized man.) O günün gelişmeleri ile ilgili olumlu ya da olumsuz unsurların, gelecekte ne yönde değişeceğini belirttikten sonra, önce olumlu gelişmelere dikkat çekiyor.

Huxley, özellikle makinelere ve makineleşmeye işaret ediyor. Makineleşmenin insan hayatını kolaylaştırdığına, böylece daha kısa süreli çalışmaya daha yüksek ücret ödendiğine, bu şekilde de insanlara bol bol boş vakit kaldığına dikkat çekiyor. (The benefits conferred by machinery on the human race are too well known to need a long description. Machinery has made possible for the payment of a higher wage for shorter hours and less drudgery. Thanks to machinery, the common man enjoys to-day an amount of leisure undreamed of by his predecessors, lives, and brings up his family in a style which would have seemed to them almost princely.)

Ancak Huxley’in dikkat çektiği bir nokta daha var: Her ne kadar makinelerin sağladığı boş zaman insana yüksek kalitede bir yaşam olanağı sağlasa da, dikkatli bir tarih araştırması, bunun her zaman böyle olmadığını gösteriyor; Huxley’e göre sadece yüksek kalitede yaşam isteyenler için böyle bir imkan var. Huxley, makineleşmenin zenginlik ve boş zamandan daha önemli bir imkan sağladığını söylüyor: İnsan ufkunu müthiş genişleten hızlı ve ucuz ulaşım. (Cheap and rapid transport has enormously enlarged the human horizon.) Geçmiş zaman insanı ile günümüz insanı arasındaki en önemli farkın bu olduğunu belirtiyor. Sadece zengin insanların lüksü olan seyahat pahalı olduğu için, geçmiş zaman insanı, çok sınırlı bir alanın içinde doğuyor, büyüyor ve ölüyordu. Yaşam alanının ötesi, bu insanlar için bilinmezdi. Ucuz ve hızlı seyahat imkanı bulan günümüz insanı ise, ufkunu genişletme, zihnini zenginleştirme olanağı bulmuştu. Bu anlamda makineler insanlara özgür eğitim olanağı da sağlamışlardı. (Machinery, in the form of modern transport, is providing for larger and even larger numbers of human beings a form of liberal education.)

Makineleşmenin sağladığı bir başka olanak, matbaa vasıtasıyla bilginin ve görsel sanatların, fonograf vasıtasıyla sesin ve müziğin “aslına çok benzer bir biçimde” çoğaltılıp yaygınlaştırılmasıydı. Böylece hem bir evrensel kültüre erişme olanağı doğmuştu, hem de hayatı doyasıya yaşama imkanı. (Machinery has set up a tendency towards the realization of fuller life.)

Makineleşmenin olumlu yanlarını sıraladıktan sonra Huxley, “bir de madalyonun öbür yüzüne bakalım” diyor ve boş zamanın kültürü mümkün kıldığını, ancak bunu otomatik olarak yaratmadığını söylüyor. (I have been careful to insist that leisure makes culture possible, but does not automatically create it.) Makinalaşmanın Amerika ve Batı Dünyası’na bol bol boş zaman yarattığını, ancak kültürü istenen boyutta yaygınlaştıramadığını iddia ediyor. Yeni bir toplumsal bin yılın yaklaştığına inananlara herhangi bir büyük Amerika ya da Avrupa kentine gitmelerini ve insanların neler yaptığına bakmalarını öğütlüyor.

Bundan sonraki paragrafta Huxley, topluma ve uygarlığa çok sert bir eleştiri yöneltiyor. İnsanların tüm humanist ve demokratik önyargılara karşın, kültür sahibi olmak istemediğini ve yüksek kalitede bir yaşama ilgi duymadıklarını belirttikten sonra, daha aşağı düzeyde ve hayvani seviyede tatminin bu insanlar için yeterli olduğunu söylüyor. “Yiyecek, içki, dostlarının arkadaşlığı, cinsel eğlenceler ve bol bol gürültü ile kafa dağıtmak, bu insanlar için yeterlidir” dedikten sonra, “Bedensel etkinlikten hoşlanır, zihinsel etkinlikten nefret ederler. Aktüel kent yaşamı, caz orkestraları, zenci dansları, sinemalar, tiyatrolar ve futbol maçları, gazeteler ve benzerleri onlar için idealdir” diye ekliyor. (They enjoy bodily, but hate mental, exercise. They cannot bear to be alone, or to think. Contemporary urban life, with its jazz bands, its negroid dancing, its movies, theaters, football matches, newspapers, and the like, is for them ideal.) İnsanların çoğu için yalnız kalmanın, ciddi bir zihinsel çaba göstermenin güç olduğunu belirttikten sonra, “bu insanlar için daha fazla boş zaman, daha fazla dans etmek, daha fazla partiye gitmek, daha fazla kafa dağıtmaktan ibarettir” hükmüne varıyor. Huxley’e göre bu eğilimler, insanın doğasında var ve antik Roma’da da böyleydi, eğer öjenik bir müdahale olmazsa, M.S. 3000 yılında da böyle olacak.

Huxley, Bu ağır eleştirileri şu cümle ile tamamlıyor: “Makineleşme, insanın olağanüstü sayıda ve birbirinin tıpatıp aynısı nesneyi daha kısa zamanda imal etmesini sağlayarak, refah ve boş zaman yaratıyor. Kitle üretimi, maddi nesnelere uygulandığında takdir edilecek bir şeydir; Ancak ruha uygulandığında sanıldığı kadar iyi değildir.” (Machinery creates prosperity and leisure by enabling men to manufacture enormous numbers of exactly similar objects in a shorter time. Mass production is an admirable thing when applied to material objects; but applied to the things of the spirit it is not so good.)

Eğer makineleşme bizi daha üstün bir zihinsel seviyeye yükseltecek ruhsal değerleri üretse idi, Huxley’e göre iyi bir şey olabilirdi. Ancak bunun mümkün olmadığını, kitlesel olarak üretilen maddi eşyanın, kitlesel olarak üretilen sanattan (ve düşünceden) daha kaliteli olduğunu belirtiyor. Verdiği örnek de ilginç: Herkes kötü üretilmiş ve sızıntı yapan ayakkabıdan şikayet eder; Ancak benzer biçimde embesil düşünce ve kaba-saba sanata sadece küçük bir azınlık aynı şiddette karşı çıkar. (Everybody objects to leaky ill-fitting boots; but only a small minority objects to anything like the same intensity to imbecile ideas and vulgarity in art.)

Yıl 1927. Doğa bilimlerinde büyük keşifler birbirini izlerken, keşfedilen doğa yasalarının mühendislik uygulamaları dünyanın çehresini hızla değiştirmekte. Radyo gündelik yaşama girerken, televizyon yayıncılığı üzerine çalışmalar bütün hızıyla ilerliyor. Fonograf sayesinde kaydedilmiş ses, dünyanın her tarafını dolaşmaya başlıyor. Ulaşım araçları gelişiyor, dünya küçülüyor. Sessiz sinema dönemi kapanmak üzere. Amerika’nın yükselişi göz kamaştırıyor. Garden Party’ler, caz müziği, eğlence ve hızla yükselen binalar; Herkes Yeni bir Çağın başlamakta olduğunu düşünüyor. Büyük bir yatırım çılgınlığı hemen kapıda.

Dalga yükselirken Aldous Huxley gibi çok az sayıda düşünür ise endişeli. Huxley, “Gazete ve tiyatro sahipleri, sinema yönetmenleri ve radyo işletmeleri doğal olarak herkes gibi para kazanma hevesindedir. Kendilerini insanların önemli bir yüzdesinin kesin bir kültür düşmanı, kalan önemli bir yüzdesinin de kültürseverlerle kültürden nefret edenler arasında tarafsız kaldığı bir dünyada buluyorlar ve makul bir propaganda ile, bir taraftan diğerine doğru yönelmeye ikna oluyorlar. Doğuştan kültür düşmanı olanların sayısı, doğuştan kültürseverlerin sayısından mislilerce fazladır. Sonuç olarak, kitlesel düşünce ve (ucuz) sanat üretenler, hevesle tarafsızları, kültürden nefret edenlerin tarafına itiyorlar. Basın, tüm yönlendirme aygıtı, sinema, radyo, fonograf, kültür yayma işlevi görebilir, ancak böyle yapmıyorlar. Bilimin bütün kaynakları embesilliği büyütmek ve bayağılığı bütün dünyaya yaymak üzere kullanılıyor.” diyor. (Proprietors of newspapers and theaters, directors of movies and radio companies are naturally as anxious to make money as anyone else. They find themselves living a world in which a substantial percentage of the inhabitant are definitely haters of culture, while another substantial percentage are more or less neutral between the culture-haters and the culture-lovers and can be persuaded by judicious propaganda to move towards one side or the other. The born culture-haters are much more numerous than the born culture-lovers. Consequently, the mass-producers of ideas and art are anxiously to bring the neutrals over to the culture-haters’ side. The rotary press, the process block, the cinema, the radio, the phonograph art used not, as they might so easily be used, to propagate culture, but its opposite. All the resources of science are applied in order that imbecility may flourish and vulgarity cover the whole earth.)

Devam ediyor:

“Seyahat özgür bir eğitimdi, hala da öyle. Ancak gazeteler, radyo ve temel eğitim tüm insanlığı daha fazla birbirine benzetiyor. Artık insanların dünyanın etrafında seyahat edebildiği, buna mukabil evlerinde aşina oldukları düşünce ya da görenekten farklı hiç bir şey bulamadıkları bir geleceğe alışıyoruz. M.S. 3000’de Kansas City’den Pekin’e bir kaç saat içinde seyahat edilebilecek, ancak uygarlık her iki kentte de aynıysa bu seyahati yapmak için hiç bir neden olmayacak.” (Travel has been, and still is, a liberal education. But newspapers, the radio, and elementary education are making all human beings more and more alike. One can anticipate a future in which men will able to travel round the world without finding an idea or a custom different from those with which they are familiar at home. In 3000 A.D. one will doubtless be able to travel from Kansas City to Peking in a few hours. But if the civilization to these two places is the same, there will be no object in doing so.)

“Günümüzde insan doğası, tüm yaşayan gerçeklikten uzak bir entellektüel boşluk içinde, soyut bir şekilde tasarlanmış sosyal kurumlarca çok fazla zorlanıyor” diyor. (At present human nature is too often compelled to fit social institutions devised abstractly, in an intellectual void remote from all living reality.)

Huxley, makineleşmenin insanı nasıl edilgen bir hale getirdiğini başka alanlardan seçtiği örneklerle de gösteriyor: “Makineleşmenin kültürü olumsuz etkilediği bir alan daha var; İnsanın kendi kendisini eğlendirme yeteneğini de yok ediyor.” (There is another way in which machinery adversely affects culture. It removes man’s recreation to amuse himself.) “Genel sanatçı kültürünün bu pasif ortamda gelişebileceğine inanmak çok güç.” (It is difficult to believe that general artistic culture can flourish in this atmosphere of passivity.)

Elliottisyenlerin Supercycle III olarak etiketlediği dalga, Huxley’in kaygılarını dile getirdiği 1927 tarihli makalesinden iki yıl sonra zirve yaptı. Önce borsa çöküşü ile beraber, dalga dalga dünyaya yayılan bir ekonomik buhran geldi. Sonra, baskıcı rejimler ve diktatörlükler ve nihayet milyonlarca insanın ölümüne, Avrupa başkentlerinin yerle bir olmasına neden olan büyük bir savaş. Savaş biterken Karl Polanyi, “19. yüzyıl uygarlığı çöktü” dedi. George Orwell, büyük bir hayal kırıklığı içinde Hayvan Çiftliği ve 1984‘ü yazdı. Supercycle III ile beraber, büyük düşünürler, büyük liderler, büyük edebiyat dönemi de kapandı. Supercycle V‘le beraber, sıradan insanın, sıradan fikirlerin, sıradan edebiyatın ve sıradan liderliğin dönemi başladı.

Huxley 1927 tarihli makalesinde oluşturduğu fikirleri, 1931 yılında yayınlanan Cesur Yeni Dünya’da romanlaştırdı. Bu romanda, insanların kuluçka makinelerinde “yetiştirildiği”, daha doğumdan itibaren beyinlerinin yıkandığı, toplumun anatomik olarak da ayrışmış keskin sınıflara bölündüğü, sevgi, aşk, bağlılık, merhamet gibi bütün insani duyguların yok edildiği bir dünyayı anlattı. Bu dünyada kitlesel üretim artık bir dine dönüşmüş, Ford’un T modelini ürettiği tarih milat alınmıştı. Yüksek sanata, yüksek ideallere artık gerek kalmamıştı. “Eskisi gibi” yaşamakta ısrar edenler ise bir adaya kapatılmış, “vahşiler” olarak isimlendirilmiş ve dünyadan dışlanmıştı. Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı, uygarlığımızın geleceğine yönelik bir uyarı, bir karşıt-ütopya klasiği idi.

1940’ların ortalarından itibaren Elliottisyenler’in Supercycle V olarak etiketlediği dalga yükselmeye başladığında, Huxley ve benzerlerinin karamsar gelecek tasarımlarının sadece bir hayal olduğu düşünülmüştü. Uygarlık hızla ilerliyor, teknoloji gelişiyor, teknolojik aygıtlar hayatı daha da kolaylaştırıyordu.

Huxley’in 1927 tarihli makalesinin daha ilk cümlesinde ifade ettiği gibi, Amerika, dünyanın geleceği oldu. Dünya Amerikanlaştı. Makineleşme refahı arttırdı, boş zamanı çoğalttı. Buna karşılık insanlık, aynen Huxley’in öngördüğü biçimde sürüleşti. Toplum, yüksek kültür ve yoğun zihinsel çaba istemedi. İnsanlar, makineleşmenin sağladığı olanaklarla, sürüleşmenin rahatlığına sığınarak, kitlesel olarak üretilen bir bayağı kültürün ürünlerini tüketmeye başladılar. Özellikle de dalganın finaline yaklaştığı 20. yüzyıl sonu ile 21. yüzyıl başında küreselleşme salgını ile dünyanın her yeri birbirine benzedi. Ucuz ürünler, ucuz fikirler, ucuz sanat ve ucuz bir yaşam tarzı, nüfusu 1927’ye göre üçe katlanmış olan dünyamızın her tarafına yayıldı.

Şimdi Supercycle V de finaline yaklaşıyor. Dalga zayıfladıkça sorunlar da büyüyor. Sıradan fikirler, Sıradanlık Çağı’nın getirdiği sorunlarla baş etmekte işe yaramıyor. Aydınlanma Çağı ile gelen akıl, yavaş yavaş geri çekiliyor, küçük azınlıkların ayrıcalığına dönüşüyor. Büyük çoğunluk ise, kitlesel üretimle çoğalan sıradan fikirlerle gündeliği yaşamaya çalışıyor. Artık geçmiş ya da gelecek yok; Sadece bugün var. Dünyanın sınırları genişledi, buna karşılık aynen Huxley’in öngördüğü üzere, seyahat edilen yerde yeni bir şey yok. Aynılığın, sıradanlığın, tüketilip atılanın egemen olduğu bir dünyada küresel Supercycle V‘in artçılarının da sona ermesini bekliyoruz. Supercycle III‘ün sonunda, insanlığı uyaran büyük düşünürler vardı. Şimdi onlar da yok. 19. yüzyıl uygarlığı çökerken, insanlığı bir düzeltmenin ardından 20. yüzyıl uygarlığına taşıyacak klasik sanat ve aydınlanmacı felsefe vardı. Şimdi sadece medyada üretilen ucuz fikirler, best-seller’lar, sonuna kadar tüketilmiş bir popüler kültür ve bizi günübirlik oyalayan endüstriyel sporla baş başayız ve önümüzde tarihsel ölçekli bir düzeltme dalgası var.

Reklamlar

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VII

Bizim gibi ülkelerde pop kültür yaratılmaz, transfer edilir. Biliyorum, çok iddialı oldu, ancak ben gene de bu iddiamın arkasındayım. Bu iddiamın neye dayandığının, bu bölümün tümü okunduğunda daha iyi anlaşılacağını tahmin ediyorum.

1980’lerin başında plakçı vitrinlerini birdenbire şiddet, korku, tehdit, uğursuzluk ve saldırganlık çağrışımları yaratan albüm kapakları süslemeye başlamıştı. Ankara, İstanbul gibi büyük kentlerin caddeleri de siyah tişörtler giyen, metal bileklikler takan gençlerle dolmuştu. Gençlerin pek çoğu entelektüel birikim sahibi görünmüyordu; bir şeyleri anlamadan taklit ediyor gibi duruyorlardı. Hafta sonlarının önemli bir kısmını kitapçılarda ve sahaflarda geçiren, progressive rock’la yeni yeni tanışmaya başlamış, derin ve dolu sohbetlerden hoşlanan benim gibi pek çok üniversite öğrencisi, bu gençlere kuşku ile yaklaşıyordu. O yıllarda grup adını albüm kapaklarına kırmızı renkli kendine özgü harflerle yazan Iron Maiden’a küçümseme ile yaklaştığımı söylemeye gerek yok. Albüm kapaklarında – ve tabi bir de bileklikli gençlerin siyah tişörtlerinde – boy gösteren yarı zombi/yarı iskelete ne denebilirdi ki? Bu zombiye Eddie isminin verildiğini daha sonra öğrenecektim. “İnsanın başına ne gelirse meraktan gelir” sözü doğru galiba. Ben de sırf merakımı gidermek için bir yüzüne 1982 tarihli The Number of the Beast, diğer yüzüne 1983 tarihli Piece of Mind albümünü çektirdiğim kaseti satın alıp dinlemeye başladığımda, yepyeni müzikal zevklere yelken açtığımı bilmiyordum. Yaklaşık 30 yıl sonra, rock tarihinin en görkemli geçmişlerinden birine sahip olan bu grubun “aslında ne anlattığını” yeni yeni kavrıyorum.

1982 tarihli The Number of the Beast‘ten başlayalım. Kapağıyla, şarkı isimleriyle ve sahne gösterileriyle bu albümü satanizm ile ilişkilendirmek işin kolayıydı. Sanırım sevenleri ve nefret edenleri de bu kolaycılığa kaçmıştı. Daha albümün yayınlandığı 1982 yılında ortalığa, albümün stüdyo çalışmaları sırasında “acayip” olayların yaşandığı dedikoduları yayılmış: Işıklar kendi kendilerine yanıp sönüyormuş ve buna benzer bir sürü zırva. Unutmayalım ki 1980’lerin başında, 1970’lerde çevrilen The Exorcist, Carrie, The Sentinel, Alien gibi filmlerin etkilerinin henüz ortadan kalkmadığı, Stephen King romanlarının peynir ekmek gibi sattığı bir dönem yaşanıyordu. Bütün bu zırvalara karşın, daha albümün piyasaya sürüldüğü ilk haftalarda Bruce Dickinson albümün ne anlattığının iyi anlaşılmadığını, dinleyici hangi dedikoduları üretirse üretsin, grubun bu tip saçmalıklarla ilgilenmediğini söylüyordu.

Bir bütün olarak bakıldığında The Number of the Beast, şarkı sözlerinin yazılmasındaki titizlikle, grubun göndermeler yaptığı sinema ve edebiyat dünyasıyla, sembolik anlatımlarla, bileklikli gençlerin algıladığından çok daha derin bir entelektüel içeriğe sahipti. Albüm bir savaş şarkısı ile açılıyordu: Invaders (İstilacılar). Bu şarkıda Britanya adasını istila eden Vikingler anlatılıyordu: “Invaders raping … Invaders … plundering“. Tecavüz eden, yağmalayan istilacılar. Bu şarkıda istila ne yüceltiliyor, ne de eleştiriliyordu. Sadece heavy sound ile savaşın ve istilanın dehşeti olanca çıplaklığı ile anlatılıyordu. İkinci şarkı, Children of the Damned (Lanetli çocuklar) ismini, 1963 yılında çevrilen bir filmden almıştı. Bu filmde, dünyanın muhtelif yerlerinde doğmuş psişik yeteneklere sahip ileri zekalı ve özel güçleri olan 6 çocuğun hikayesi anlatılıyordu. Bilim adamlarının incelemeye aldığı bu altı çocuktan bir tanesinin kendi kaderini belirlemeye çalışmasının yarattığı trajedinin konu edildiği filmden esinlenen şarkı ise, bu 6. çocuğun ölümünü konu ediniyordu. Üçüncü şarkı olan The Prisoner gene 1960’ların popüler bir bilim kurgu dizisinden esinlenmişti ve dördüncü şarkı olan 22 Acacia Avenue ise, yaşamını fahişelikle kazanan “Charlotte the Harlot“un hikayesi idi.  Grup Charlotte the Harlot‘u ilk kez 1980 tarihli Iron Maiden albümünde konu edinmişti. Aynı “serinin” bu ikinci şarkısında Maiden soruyordu: “Charlotte, isn’t it time you stopped all this mad life/Don’t you ever think about the bad times/ Why do you have to live this way/Do you enjoy the lay or is it the pay.(Charlotte, bu çılgın hayatı bitirmenin vakti gelmedi mi/ Kötü zamanları hiç düşünmüyor musun/ Neden böyle yaşamak zorunda olasın ki/ Bu durumdan çok mu memnunsun, yoksa mevzu sadece para mı?)

Geliyoruz satanizm suçlamalarına muhatap olan beşinci şarkıya: The Number of the Beast (Canavarın numarası) Bu şarkının klibinde kullanılan eski korku filmlerinden alınma görüntüler, hoplayan sıçrayan canavarlar ürkütücü olmaktan çok uzak. Zaten grubun da niyeti bu tip ucuzluklarla prim yapmak değil:

The night was black was no use holding back
Cos I just had to see was someone watching me
In the mist dark figures move and twist
was all this for real or some kind of hell
666 the Number of the Beast

(Gece karanlıktı ve saklanmanın da bir yararı yoktu/ Çünkü görmem lazımdı, acaba biri beni mi gözetliyor/ sisin içinde karanlık figürler hareket ediyor ve bükülüyordu/ bütün bunlar gerçek miydi, yoksa bir tür cehennem mi/ 6-6-6 canavarın numarası)

Bu şarkı özellikle Amerika’da kıyametlerin kopmasına neden oldu. “Bu grup, gençlerimizi yoldan çıkartmaya ve şeytana tapmaya davet ediyor” diyen politikacılar ortalığı birbirine kattılar. Söz yazarı Steve Harris ise şöyle diyordu: “Sanırım şarkı sözlerinin tümünü okumamışlar. Şarkı sadece bir karabasanı anlatıyor”. Steve Harris bu şarkının Tam O’Shanter’in bir şiirinden esinlendiğini de ekliyor.

Rüyalar, karabasanlar, takip edilme korkuları, paranoya ve halüsinasyonlar … Bu konuları Iron maiden daha sonraki şarkılarda da defalarca işledi.

Altıncı şarkı Run to the Hills, albümün açılış parçasına benzer bir şekilde istilayı konu alıyor. Bu kez konu, Amerika kıtasını  istila eden beyazlar ve onlara karşı direnen yerliler. Şarkı önce yerlilerin, daha sonra da beyazların gözünden istilayı anlatıyor. Yerli şöyle diyor:

White man came across the sea
He brought us pain and misery
He killed our tribes, he killed our creed
He took our game for his own need

(Denizin diğer tarafından beyaz adam geldi/ Bize acı ve elem getirdi/ kabilelerimizi ve inancımızı öldürdü/ av hayvanlarımızı kendi ihtiyacı için elimizden aldı)

Beyaz adamın açısından görünen ise şu

Soldier blue in the barren wastes
Hunting and killing their game
Raping the woman and wasting the man
The only good Indians are tame

(Çorak arazilerde mavili asker/ Onların sürülerini avlıyor ve öldürüyor/ Kadınlarına tecavüz ediyor, erkeklerini telef ediyor/ İyi yerli sadece uysal yerlidir)

Bu şarkıda Maiden, ilk şarkıdaki gibi tarafsız değil. Belki sadece olan biteni anlatıyor, ancak şarkı sözleri dinleyende kaçınılmaz olarak bir adalet duygusu uyandırıyor.

Ve elbette albümün son şarkısı olan Hallowed be thy Name‘den bahsetmezsek olmaz. Hallowed be thy name, “isminle çok yaşa”, “ismin kutlu olsun” gibi anlamlara geliyor. Bu şarkı, idam edilmek üzere olan bir adamın duygularını anlatıyor. Adamın neden idam edildiğini bilmiyoruz. Bu şarkı, müzikal kalıplarla en karmaşık duyguların bile nasıl anlatılacağını gösteren en iyi örneklerden biri. Son derece kompleks bölümlerden oluşan şarkının her bir bölümü duygu yüklü. Bruce Dickinson’ın vokali ve şarkının sonundaki gitar soloları ise tek kelime ile muhteşem. Şarkının final sözleri şöyle:

When you know that your time is close at hand,
Maybe then you’ll begin to understand
Life down here is just a strange illusion.

(Zamanının artık sayılı olduğunu anladığında/ Belki de anlamaya başlayacaksın ki/ Orada, aşağıda yaşam sadece bir ilüzyondur)

İstila, tecavüz, yağma, lanet, tutukluluk, fahişelik, paranoya, karabasanlar, adaletsizlik ve idam … İşte albümün işlediği konular bunlar. Her biri birbirinden güzel 8 parça, müthiş gitar soloları, Bruce’un çığlık çığlığa söylediği şarkılar ve çarpıcı bir albüm kapağı. The Number of the Beast rock tarihinin en iyi albümlerinden biri değilse nedir?

Gelelim bizim deri bileklikli, siyah tişörtlü gençlerimize. Sanırım onlar bu albümün yaratıldığı arkaplanı bilmedikleri için “iyiler siyah giyer” hesabı cool takılma derdindeydiler. Oysa 1980’lerde dünya hızla değişiyordu ve Demir Lady Margaret Thatcher İngiltere’yi birbirine katan uygulamalara girişmişti. Bu uygulamalar özellikle çalışan kesimlerden büyük tepkiyle karşılaşıyordu ve nihayetinde de Maiden elemanlarının hepsi işçi çocuklarıydı. Maiden’ın söz yazma tekniği belki tam oturmamıştı, sosyal travmanın bilinçaltında yarattığı tepki fazlasıyla bireyseldi, o günlerin pop kültür unsurlarına fazlasıyla göndermeler yapıyordu, ancak gerek müzikal düzlemde, gerekse şarkı sözleriyle ifade edilen duygularda rocker’ların yeni dünya düzenini alkışlama niyeti olmadığı çok açıktı. Daha sonraki yıllarda grubun entelektüel birikimi arttıkça, 20. yüzyılın son çeyreğinin travmaları daha üst seviyede bir tepkiyle ifade edilecekti.

Grubun sembolü haline gelen Eddie’ye gelince. O her albüm kapağında daha da değişti. Kiminde kötücül bir sırıtışla baktı, kiminde öfkeli bir yüz ifadesine büründü. Geçen 30 yılda iki nesil geçti, ancak Iron Maiden tutkusu hiç azalmadı. 30 yıl sonra da sahne ışıkları karartılıp The Number of the Beast çalmaya başladığında dinleyici, içinde aynı ürpertiyi hissetti.

1983 tarihli Piece of Mind, grubun daha da büyük bir aşama kaydettiği bir albüm olarak piyasaya sürüldü. Davulcu Clive Burr, sağlık sorunları nedeniyle gruptan ayrılmış, yerine Nicko MacBrain gelmişti. Gruba yeni katılana açılış parçasında öncelik vermek de bir Maiden geleneğine dönüşmüştü. Piece of Mind‘ın açılış parçası Where Eagles Dare de Nicko McBrain’in 4 saniyelik davul introsuyla başlar. Bu şarkıda Nicko “ben geldim” der gibidir; Sanki solo çalar gibi gümbürdetir davulunu. Ardından Revelations (Vahiyler) başlar. Söz yazarı bu kez Bruce Dickinson’dır ve sembolik anlatımlarla yüklü Revelations‘da bizi antik Mısır’a götürür. Bu şarkıda  daha önce sözünü ettiğim Aleister Crowley bir kez daha çıkar karşımıza. Crowley’e göre insan kendi doğasıyla mücadele etmeli ve beynini “gizli güçleri” ortaya çıkartmak üzere eğitmelidir. Ona göre “yüce mutluluğa” ancak böyle erişilebilir. Bruce Dickinson da şarkı sözlerini yazarken bu teoriden yola çıkar. Şarkı yüzyılın başında yaşayan G.K. Chesterton’ın İngilizce bir ilahisinden alınma sözlerle başlar. Şarkının daha sonraki iki paragrafı Hindu felsefesine göndermeler yapar. Sonraki bölümde de antik Mısır felsefesine doğru bir yolculuk başlar. Bu şarkının içinde o kadar çok sembol var ki, her biri ayrı ayrı konuşulmaya değer. Ana fikri ise şu: Karşıtlıklar ve çelişkilerle dolu bir dünyanın aldatıcılığı. Gitar soloları tek kelimeyle epik.

Üçüncü şarkı olan Flight of Icarus bu kez bizi eski Yunan’a götürüyor. Güneşe uçmak için balmumu kanatlar takan, güneşe yaklaştıkça balmumu eridiği için kaçınılmaz kaderine boyun eğmek zorunda kalan talihsiz Icarus’un uçuşu bu şarkıda gençlik isyanı ile yaşlılığın olgunluğu bağlamında ele alınıyor. Elbette sembolik anlatımlarla:

Now the crowd breaks and a young boy appears
Looks the old man in the eye
As he spreads his wings and shouts at the crowd
In the name of God my father I fly.

His eyes seem so glazed
As he flies on the wings of a dream,
Now he knows his father betrayed
Now his wings turn to ashes to ashes his grave.

(Şimdi kalabalığın içinde bir genç çocuk belirir/ Yaşlı adamın gözlerinin içine bakar/ Kanatlarını açar ve kalabalığa bağırır/ Tanrı babamın adına, uçuyorum / Gözleri pırıl pırıl parlar/ Bir düşün kanatlarında uçmaya başlar/ Artık bilir ki babası ihanete uğramıştır/ Artık kanatları küle, kül de mezarına dönüşmektedir)

Albümün ilk yüzü, Die with your boots on (ayağında botlarla öl) ile biter. Bu şarkının neyi anlattığı çok iyi anlaşılmış değil.  Bir tür kendini gerçekleştiren bir kehanet, felaket, bazılarına göre nükleer yıkım gibi konuların işlendiği şarkıda bir de Fransız’dan bahsediliyor. O Fransız, muhtemelen kahin Nostradamus. Çizilen dehşet manzarası ise kimi yorumculara göre halklarını korku ile yöneten politikacıların yarattığı bir yanılsamadan başka bir şey değil. Şarkının adı mı? O, dinleyiciye korkunun ecele faydasının olmadığını, ölecekse sefil bir şekilde değil, ayağında botlarla ölmesini tavsiye ediyor.

Beşinci şarkı Trooper, en bilinen ve en sevilen Maiden şarkılarından biri. Konu, 1854 yılında karşı karşıya gelen Britanya ve Rus orduları arasındaki bir meydan muharebesinde İngiliz atlı birliklerinin saldırısı. Bu şarkıda ne bir kahramanlık öyküsü var, ne de “Rusları nasıl parçaladık ama” hamaseti. Anlatılan sadece ölümün dehşeti ve soğuk yüzü:

We get so close near enough to fight
When a Russian gets me in his sights
He pulls the trigger and I feel the blow
A burst of rounds takes my horse below

And as I lay there gazing at the sky
My body’s numb and my throat is dry
And as I lay forgotten and alone
Without a tear I draw my parting groan

(Artık o kadar yaklaşmıştık ki kavgaya hazırdık/ Bir Rus’la gözgöze geldiğimde/ Tetiği çekti ve ben patlamayı hissettim/ Etrafımı saran patlama atımı devirdi / Ve ben orada gökyüzüne bakarken/ Bedenim uyuştu, boğazım kurudu/ Yalnız ve unutulmuş yatarken/ Gözümden yaş bile gelmeden inlememi içime çektim)

Piece of Mind‘da grup iyice olgunlaşmış, şarkı yazma tekniği gelişmişti. Still Life‘da bu kez konu, bir kez daha Steve Harris’in rüyaları ve takıntıları. Bu kez kahramanımız su dolu bir havuzun içindeki ruhların çekim gücü ile takıntılı hale gelen bir yarı-deli. Suyun çekimi o kadar güçlü ki, kahramanımız şarkının en sonunda dayanamayıp suya atlıyor. Tabi ki hitap ettiği ikinci şahsı da (her kimse o) yanına alarak. Bu şarkı nereden mi esinlendi? Elbette J.R.R. Tolkien’in Yüzüklerin Efendisi romanından. Romanı okumuş, ya da filmi seyretmiş olanlar hatırlayacaktır: Frodo suyun başından ayrılamaz ve suyun içinden gelen fısıltılar onu karşı konamaz bir şekilde suya çeker. Suyun içinde yüzler belirir ve kaybolur. Sonunda Frodo dayanamaz, suya atlar.

Piece of Mind‘ın son şarkısı To Tame a Land ise bir başka bilim kurgu romanı olan Frank Herbert’in Dune romanından esinlenen bir şarkı. Çöl gezegeni Dune‘da “Kwizatz Haderach” olan ve yerlilerin Muad’dib olarak isimlendirdiği Arrakis gezegeninden gelme Paul Atreides’in hikayesini anlatan şarkı, olağanüstü gitar soloları ile dolu. Elimizden Frank Herbert’in Dune serisinin düşmediği günlerde bu şarkıyı dinlerken ilginç de bir tartışmanın tarafı olmuştum. To Tame a Land‘in gitar soloları başlamadan hemen önce çalınan bölümün Albeniz’in Cantos de España‘sının bir bölümü olup olmadığı tartışmasıydı bu. Önceleri bu düşünceye şiddetle karşı çıkmıştım. Sonra, müzik kulağım geliştikçe, bunun oktavı yükseltilmiş bir Albeniz yorumu olduğu konusunda hemfikir oldum.

Bu iki müthiş albümün ardından bir üçüncüsü daha çıktı ki, grup sanki “there’s no limit in the sky” (gökyüzünün sınırı yoktur) sözünü ispatlamaya girişmişti. 1984 tarihli Powerslave‘de Eddie, bir Mısır firavunu olarak boy gösteriyordu. Toplam 9 şarkıdan oluşan bu albümden 4 şarkının hikayesini anlatıp geçelim. Önce albümün açılış parçası Aces High … Bu da bir savaş şarkısı. 2. dünya savaşında Almanlara karşı savaşan seçkin hava birliklerine bu ad veriliyor. Aces High, Maiden konserlerinde genellikle konser başlangıç şarkısı olarak çalınır. Şarkıdan önce seyirciye Churchil’in ünlü nutku dinletilir:

We shall go on to the end.
We shall fight in France.
We shall fight on the seas and oceans.
We shall fight with brave confidence and
Great strenght in the air.
We shall defend our island whatever the
Cost may be.
We shall on the beaches.
We shall fight on the landing grounds.
We shall fight in the fields and in the streets.
We shall fight in the hills.
We shall never surrender!!!

(Sonuna kadar gideceğiz/ Fransa’da savaşacağız/ denizlerde ve okyanuslarda savaşacağız/ özgüvenle ve havada büyük bir güçle savaşacağız/ maliyeti ne olursa olsun, adamızı savunacağız/ sahilde savaşacağız/ iniş alanlarında savaşacağız/ tarlalarda ve sokaklarda savaşacağız/ tepelerde savaşacağız/ ve asla teslim olmayacağız)

Ardından patlayan gitarlar ve Iron Maiden’ın müthiş şarkısı. Yukarıdaki videoda, 25 yıl sonra şarkının Hindistan’ın Mumbai kentindeki konserde icrasını izliyoruz. Pek çoğu bu şarkı yazıldıktan sonra doğan gençlerin heyecanı ve şarkıya eşlik edişi gerçekten de görmeye değer. Yorum yapmaya hiç gerek yok. Video her şeyiyle Aces High‘ı, Iron Maiden’ın ne kadar büyük bir grup olduğunu anlatmaya yetiyor da artıyor bile.

Two Minutes to Midnight, bu albümden single olarak çıkan tek şarkı. Konusu, savaş aygıtının yarattığı dehşet. Şarkının içinde pek çok gönderme var.

The blind men shout let the creatures out
We´ll show the unbelievers
The Napalm screams of human flames
Of a prime time Belsen feast…Yeah
As the reasons for the carnage cut their meat and lick the gravy
We oil the jaws of the war machine and feed it with our babies

(Kör adam haykırdı, yaratıklar dışarı/ İnançsızlara günlerini göstereceğiz/ insan alevleri içinde napalm çığlıkları/ Belsen festivalinin ziyafeti bu/ katliamın mantığı, etlerini doğramak ve et suyunu yudumlamaktır/ savaş makinasını yağlıyor, onu bebeklerimizle besliyoruz)

Albümle aynı adı taşıyan Powerslave (Güç kölesi), ölümsüz olmak isteyen bir Mısır firavununun öyküsünü anlatıyor.

Into the Abyss I’ll fall – the eye of Horus
Into the eyes of the night – watching me go
Green is the cat’s eye that glows –
In this Temple
Enter the risen Osiris – risen again.

Tell me why I had to be a Powerslave
I don’t wanna die, I’m a God,
Why can’t I live on?
When the Life Giver dies,
All around is laid waste,
And in my last hour,
I’m a Slave to the Power of Death.

When I was living this lie – Fear was my Game
People would worship and fall –
Drop to their knees.
So bring me the blood and
Red wine for the one to succeed me,
For he is a man and a God –
And He will die too.

(Karanlığın içinde düşeceğim – Horus’un gözü/Karanlığın gözünde – beni giderken izliyor /parlayan yeşil kedinin gözü/ Bu tapınakta/ Gir içeri yükselen Osiris – yeniden yükselirken / Söyle bana neden güç kölesi olmak zorunda kalmışım/ Ölmek istemiyorum, ben Tanrıyım/ Neden yaşayıp gitmiyorum/ Hayat verici ölürse/ geri kalan herşey değersizleşir/ ve son saatlerimde/ ben ölümün gücüne köleyim/ Ben bu yalanı yaşarken – Korku benim için bir oyundu/ İnsanlar bana tapınıyor ve düşüyorlardı/ Dizlerinin üstüne çöküyorlardı/ Öyleyse bana kan getirin ve/ beni yaşatacak olan için kırmızı şarap/ çünkü o bir insan ve tanrı/ ve o da ölecek)

Konserlerde bu şarkı çalınırken Bruce’u kafasında bir maske ile görürüz. Grup sahne gösterilerinde sadece çalma ve söyleme yeteneklerini değil, aynı zamanda teatral özellikleri de kullanır. Konusu ölüm olan şarkılarda Bruce ya maske takar, ya pelerinlere sarılır. Kısacası grup sadece müzik icra etmez, aynı zamanda icra ettiği müziği yaşatır.

Zaman zaman internet forumlarında oylamalar yapılır en sevdiğiniz    Iron Maiden şarkıları hangileridir diye. Herkes kendi beğenisine göre bir kaç tanesini seçer. Ancak hemen hemen bütün Maiden fanları muhakkak The Rime of the Ancient Mariner‘ı seçerler. Bu şarkı, 13:40 uzunluğunda rock tarihinin başyapıt epik şarkılarından biridir. Şarkı, Samuel Taylor Coleridge’in 1798 yılında yazdığı (orta boy bir roman uzunluğundaki) şiirinden esinlenmiştir. Bu şiirde Coleridge, çok ilginç bir öykü anlatır. Güney denizlerine doğru yola çıkan bir gemi, siste yolunu şaşırır ve buz denizlerine doğru savrulur. Gemi tayfası suçu, öyküyü anlatan denizcide bulurlar. Çünkü o, gemicilere şans getiren bir albatros kuşunu avlamıştır. Ancak bir süre sonra sis kalkar ve gemi yolunu bulur. Gemiciler fikir değiştirirler ve arkadaşlarını albatros kuşunu avladığı için tebrik ederler. Bir süre sonra rüzgar kesilir ve bu kez de tayfa susuzluk çekmeye başlar. Bir kez daha fikir değiştirir ve albatrosu avlayan arkadaşlarını geminin direklerinden birine omuzlarından asarlar. Günler geçtikçe gemiciler birer birer ölmeye başlar. Ancak direkte asılı olan “lanetli” gemici bir türlü ölmez. Onun cezası, bütün arkadaşlarının ölümünü birer birer seyretmektir. Son gemici de öldüğünde, direğe asılı olan lanetli adam, uzaklardan bir geminin yaklaştığını görür. Gemi iyice yaklaştığında, geminin içinde sadece “ölüm” ve “Yaşayan Ölüm” olduğunu farkeder. Bu ikisi zar atarlar ve “Yaşamdaki Ölüm”, “ben kazandım, ben kazandım” diye bağırır. O zaman lanetli adam anlar ki, o yaşayan bir ölü olma cezasına çarptıtılmıştır. Bir süre sonra gözleri kararır ve hayaller görmeye başlar. Bir süre sonra da bir gemi gelir ve onu kurtarır. O da yaşamını köy köy gezerek bu öyküyü anlatmaya adar.

Steve Harris, bu şiiri şarkı formunda yeniden yazmış ve bestelemiş. Ortaya da rock tarihinin en büyük başyapıtlarından biri çıkmış. Bu şarkıyı Bruce senelerdir hep şu şekilde anons ediyor: “Bu şarkı, bir gün kafanıza bir kuş pislerse, ne yapmamanız gerektiğini anlatıyor.” Yukarıdaki video, The Rime of the Ancient Mariner‘ın 2009 yılındaki canlı icrasını gösteriyor. Flight 666 konser turnesinden alınan bu görüntülerde Bruce Dickinson’ın bir şarkıya nasıl ruh kattığını görüyoruz. Tıklım tıklım dolu olan konser salonundaki seyircinin hissettiklerini artık siz düşünün. Zaten neler hissettikleri yüzlerine fazlasıyla yansıyor.

Iron Maiden’a neden bu kadar geniş bir yer ayırdım? Bunun birinci nedeni, müzik dinlediğim zamanın neredeyse %25’i bu grubun şarkılarına ait. Ancak tek neden benim bu kişisel seçimim değil elbette. Yukarıda grubun sadece üç albümünü ayrıntılı bir şekilde inceledim. Oysa grubun toplam 15 stüdyo albümü var ve 1980 yılından 2010 yılına kadar, 30 senedir aktifler ve hala da turnelerle, yeni stüdyo kayıtlarıyla yollarına devam ediyorlar. Beslendikleri kaynaklar, 20. yüzyılın, hatta daha geride 17-18-19. yüzyılların hemen hemen bütün kültür unsurlarını içeriyor. Örneğin bilim kurgu, ki başlı başına bir külliyattır. Felsefe, şiir, sinema, tarih ve daha bir sürü unsur da grubun 30 yıldır marka değerine kattığı arkaplan değerlerini oluşturuyor. Bizim rockerlarımız ve siyah tişörtlülerimizin ne kadarı bu kültüre hakimdir bilmiyorum. Bugüne kadar merak etmişler, araştırmışlar mıdır, onu da bilmiyorum. Rock ve onun bir alt türü olarak metal, başlıbaşına bir kültürdür. İcrası kolay olmadığı gibi, söz yazımı da sanıldığı kadar ucuz değildir. Ne demek istediğimi anlatmak için bir tek örnek vereyim: Piece of Mind albümünde yer alan Quest for Fire‘da dinozorlarla insanların aynı çağda yaşadığını ima eden bir satır var. Sadece bu satır bile Steve Harris’i topa tutmaya yetmiş de artmıştır bile. 1980’lerde rock hızla düşerken, her yönüyle onu ayakta tutan gruptur Iron Maiden. Alet ustalığının, söz yazımının, şarkı söyleme tekniklerinin ikinci plana atıldığı, insanların sürüleştiği bir çağda grup zor olanı seçmiş, çok derin bir entellektüel zeminde, karmaşık melodiler, derin felsefi göndermeler ve zor icralar ile ticari olmayan bir yolda ilerleyerek rock müziği 2000’li yıllara taşıma başarısını göstermiştir. Karizması bu kadar yüksek 6 elemanı bir arada tutabilmek de ayrı bir başarıdır. (1990’lı yılların sığ ortamında grup geçici olarak eleman değişikliği yapmıştı. 2000’lerde yeniden bir araraya geldiler.)

Bu bölümü şarkıcı ve söz yazarı olmanın yanında, milli bir eskrim oyuncusu, British Airways pilotu, BBC radyo programı yapımcısı ve tren uzmanlığı gibi oldukça ilginç sıfatlar da taşıyan Bruce Dickinson’un solo çalışmalarından biri olan Born in ’58 şarkısının sözleri ile bitirelim ki, kimdir bu adamlar daha iyi anlaşılsın:

My grandfather taught me how to fight.
Old fashioned stuff like wrong and right.
But all around I see his morals buried in a mess
Of money troubles, Born in a mining town in ’58.
When black and white TV was up to date.
And men where still around.
Who fought for freedom, stood their ground and died.

(Bana dedem nasıl savaşılacağını öğretti/ Doğru ve yanlış gibi demode şeyleri/ Ancak görüyorum ki onun ahlak değerlerinin içine edilmiş para kaygısıyla/ Ben ’58’de bir madenci kasabasında doğdum/Siyah beyaz televizyon çağında/ Etrafta hala adamlar vardı/ Özgürlük için savaşan, ayaklarının üstünde duran ve ölen)

Bu bölümü kapatırken bir söz de genç Türk rockerlarına: Henüz resmi olarak duyurulmasa da, Maiden’ın bu yaz Sonisphere festivaline, Türkiye’ye geleceğine dair söylentiler var. Eminim grup İstanbul’a gelirse, siyah tişörtlerinizi giyip, deri bilekliklerinizi takıp, kafa sallamaya gideceksiniz. Daha hala zaman var önümüzde; Ne olur konsere gitmeden önce hiç olmazsa J.R.R. Tolkien’i, Frank Herbert’i, Samuel Taylor Coleridge’i biraz araştırın. Oturup kitaplarını hatmedin filan da demiyorum; Çünkü her biri başlıbaşına bir deryadır. Sadece fikir sahibi olun. 10 bölümlük bu yazının başlığı, Rock Yüzyılı. Bu başlık rastgele seçilmedi. 1950’lerin Rock’n Roll’undan evrile evrile geldik bugünlere. Her dalga gibi, bu da yükselirken bir sürü kültür unsurunu peşinden sürükledi, bir sonraki dalga için yeni kültür unsurları yarattı. Tamam, gitarlar, davullar iyi gümbürdüyor, solistler güzel çığlıklar atıyor, kafa sallayıp deşarj oluyorsunuz da, üstünde surf yaptığınız dalganın derinlikleri hakkında da biraz fikir sahibi olun. Naçizane tavsiyemdir.

Artık 1990’lara geçebiliriz.
Rock Yüzyılı/Kişisel Tarih

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VI

Bilim kurgu ve rock müzik her zaman içiçe olmuştur. Özellikle progressive rocker’lar, 20. yüzyıl pop kültürünün en önemli unsurlarından biri olan bilim-kurguya düşkünlükleri ile bilinirler. ABD’li müzik yapımcısı Jeff Wayne de 1981 yılında öyle bir albüm çıkarttı ki, H.G. Wells’in 19. yüzyılın sonunda yazdığı War of the Worlds (Dünyalar Savaşı) romanı bir anda yeniden keşfedildi. Toplam 9 şarkıdan oluşan albümün açılış parçası olan Eve of the War ise, şüphesiz ki 1980’lerden günümüze kalan en güzel sanat eserlerinden biri olarak Progressive Rock tarihine geçti. Yukarıdaki videoda War of the Worlds‘ün 30. yılı şerefine düzenlenen konserde icra edilen Eve of the War‘u dinliyoruz. Parçanın girişinde Richard Burton’un yeniden hayat verilen sesi bize romanın açılış paragrafını okuyor. Ardından orkestra, Eve of the War‘un unutulmaz girişini çalmaya başlıyor. Jeff Wayne orkestrayı yönetiyor. Şarkının ortalarında Moody Blues’dan Justin Hayward sahne alıyor ve şarkının (ve tabi romanın) o unutulmaz sözlerini seslendiriyor: “The chances of anything coming from Mars are a million to one- but still they come” (Herhangi bir şeyin Mars’tan geliyor olma ihtimali milyonda bir – fakat hala geliyorlar.)

1983 yılında Pink Floyd grup içinde büyük tartışmalara neden olan ve nihai olarak Roger Waters’ın gruptan ayrılmasıyla sonuçlanan The Final Cut‘ı çıkarttı. Bu albümde klasik Pink Floyd sound’u neredeyse tamamen değişmişti. Gilmour’un gitarı sadece bir iki şarkıda duyulabiliyordu, Mason’ın davulu ve Wright’ın klavyesi de geri plana itilmiş ve bütün şarkılarda sadece Roger Waters’ın şarkı sözleri ve kasvetli vokali öne çıkartılmıştı. Doğrusu şarkı sözlerine diyecek yoktu. Waters şarkılara hem şiir yeteneklerini, hem de entellektüel birikimini olanca görkemi ile yansıtmıştı. Örneğin yukarıdaki videoda izlediğimiz Gunner’s Dream‘de, önce yabancı ülke sınırında bekleyen topçunun zihinsel dünyasına, sonra onun dul kalan eşiyle oğlunun cenaze törenindeki duygularına göndermeler yapan Waters’ın şu sözleri çok çarpıcı:

Night after night
Going round and round my brain
His dream is driving me insane.
In the corner of some foreign field
The gunner sleeps tonight.
What’s done is done.
We cannot just write off his final scene.
Take heed of the dream.
Take heed.

(Geceden geceye, beynimin içinde dönüyor da dönüyor, onun düşü beni deli ediyor, yabancı topraklarda bir köşede, topçu uyuyor bu gece, onun bu son perdesini silip atamayız ki, kulak verelim, kulak verelim.)

The Wall filmindeki “öğretmen” Alex McAvoy, bu klipte bir asker emeklisi olarak karşımızda. Psikiyatrın karşısında hikayesini anlatan ise Roger Waters. Sadece albümde değil, klipte de diğer Pink Floyd elemanları yok. Belli ki artık Rock’ın Dördüncü Dalga dinamikleri işliyor.

1980’lerde, Rock’ın altın çağının hemen hemen bütün grupları dağılmış, elemanların çoğu solo çalışmalara yönelmişti. Dağılan gruplardan biri de Genesis’ti. Grubun gitaristi Steve Hackett, 1975 yılından başlayarak 2000’li yıllara kadar sayısız solo albüm çıkarttı. Yukarıdaki klipte Hackett, 1983 yılında çıkarttığı Bay of Kings albümünde yer alan The Journey isimli şarkısını yorumluyor. The Final Cut‘taki kasvetli ve melankolik atmosferin çok benzerini bu şarkıda da görmek mümkün. 1980’lerin başı, “eski” Progressive Rocker’ların daha sade yorumlara yöneldiği bir dönemdi.

1979 yılında büyük başarı kazanan Breakfast in America, 1980 yılında konser albümü Paris ve 1982 yılında … Famous Last Words albümlerini çıkartan Supertramp’in solisti Roger Hodgson da grubundan ayrılarak yoluna tek başına devam edenlerden. Hodgson, 1984 yılında In the Eye of the Storm adını taşıyan çok başarılı bir albüm çıkarttıktan sonra kayboldu gitti. Yukarıdaki klipte Hodgson, Supertramp’in unutulmaz şarkısı The Logical Song‘u solo seslendiriyor. Özgün şarkıdaki efektler olmayınca bir şeyler eksik olsa da, Hodgson o müthiş yorumu ile bu eksiklikleri kapatıyor.

Yoluna tek tabanca devam edenlerden biri de Peter Gabriel. Genesis’ten ayrıldıktan sonra Gabriel çok başarılı albümler çıkartmaya başladı. Numaralandırdığı ilk üç albümü, Progressive Rock’ın en iyi albümleri arasında sayılır. Yukarıdaki klipte [3] no’lu albümde yer alan Games without Frontiers‘i izliyoruz.  Daha sonraki yıllarda Gabriel, diğer pek çok prog-rock sanatçısı gibi yavaş yavaş pop/rock’a kaydı.

Peter Gabriel, 1988 yılında Martin Scorsese’nin ünlü The Last Temptation of Christ (Günaha Son Çağrı) filmine şarkılar yazdı. Yunan yazar Nikos Kazancakis’in romanından uyarlanan bu film büyük ticari başarı kazanmakla kalmadı, videoda izlediğimiz The Feeling Begins isimli şarkı da belleklere kazındı. Bu şarkı ile ilgili kişisel bir anım var. Yıl 1990. Hatay Dörtyol’da, uçaksavar birliğinde asteğmen olarak askerliğimi yapıyorum. 2 Ağustos günü Irak Kuveyt’i işgal edince, I. Körfez Savaşı başladı ve benim terhis olduğum güne kadar da devam etti. Benim askerliğimi yaptığım bir sene boyunca ordu hep alarmdaydı, dolayısıyla benim askeliğim de Suriye sınırındaki bu birlikte hep nöbetlerle, tatbikatlarla ve kimyasal savaşa karşı eğitimlerle geçti. Amerika’nın Bağdat’ı vurmaya başladığı gece, tabur komutanımızın emireri kapımızı çaldı ve komutanın bütün subay ve astsubayları tabura çağırdığını haber verdi. Apar topar uyandık. Yan odamızda kalan doktor asteğmen arkadaşımız çantasına atropin iğneleri tıkıştırırken, biz de hemen televizyon salonuna koştuk ve televizyonu açtık. O yıllarda TRT ile beraber sadece Star TV yayını vardı. Star TV’de Bağdat’tan gelen ilk görüntüler veriliyordu. Görüntülerde Amerikan uçakları, Bağdat’a ölüm yağdırıyordu. Görüntülerle beraber de bu şarkı çalıyordu. Dünyanın her yanındaki insanlar bu görüntüleri, havai fişek gösterisi gibi seyrederken gözlerimden akan yaşlara hakim olamadığımı hatırlıyorum. Aklıma hemen ODTÜ 1. yurttan oda arkadaşım Iraklı Muhammed Raşid gelmişti. Acaba o da benim gibi  şimdi askerde miydi? Belki de Amerikan uçaklarına umutsuzca ateş açmaya çalışıp, sinek gibi avlanan uçaksavarlardan birinin başında Raşid de vardı? Körfez savaşının devam ettiği bütün o aylar boyunca haberlerde hep bu şarkı çaldı. Gene bu şarkı çalarken gözyaşlarıma hakim olamadığım bir gün de, televizyonun Iraklı askerlerin teslim olup, Amerikalı askerlerin çizmelerini öptüğünü gösterdiği gündü. Ben terhis olmuş, Ankara’ya dönüyordum.

1980’lerin başında, King Crimson’dan John Wetton, ELP’den Carl Palmer, Yes’ten Steve Howe ve The Buggles’dan Geoff Downes biraraya gelerek Asia’yı kurduğunda herkes bu müthiş kadrodan çok fazla beklentiye sahipti. 1982 yılında piyasaya sürülen Asia albümü iyiydi, ancak kafalarda da bir sürü soru işareti bırakmıştı. Asia, progressive rock dünyasında tam bir hayalkırıklığı oldu. 1983 yılında Alpha ve 1985 tarihli Astra başarısız albümlerdi ve Asia da yok olup gitti. Only Time will tell, Heat of the Moment‘la beraber, Asia’nın ilk albümünün başarılı sayılabilecek iki şarkısından biri.

Eski gruplar yavaş yavaş gözden düşerken 1983 yılında Genesis soundunu ve elbette Genesis sahne gösterilerini hatırlatan bir grup sahne aldı: Marillion. Grubun 1983 yılında piyasaya sürdüğü Script for a Jester’s Tear, her yönüyle mükemmel bir albümdü. Şiirsel şarkı sözleri, ilginç albüm kapağı tasarımı ile albüm, 1980’lerin sığlaşan müzik ortamında pırıl pırıl parlıyordu. Marillion’un öncülüğünü yaptığı bu türe Neo-Progressive Rock adı verildi. Bu türü, 1970’lerin progressive rock’ından ayıran özellikler ise şunlar: senfonik müzik çağrışımlı “atmosferik” gitar ve synthesizer, eski klavyeli çalgılardan farklı, daha gelişmiş synthesizer’larla elde edilen üst üste bindirilmiş sesler ve senfonik formdan biraz daha uzaklaşmış, şarkı formundaki parçalar.Biraz karmaşık mı oldu? Galiba. En iyisi videodaki şarkıyı dinleyin ve bu şarkıda yaratılan atmosferi hissetmeye çalışın yeter.

Marillion 1984 yılında Fugazi albümünü çıkarttı. Marillion, eski progressive rock gruplarını gölgelemeye başlamıştı. İlk albümdeki Genesis etkileri devam ediyordu. Buna karşılık Marillion sound’u oturmaya başlamıştı. Grubun solisti Fish, kendi çocukluk deneyimlerinden ilham aldığı bir albüm fikrini ortaya attı ve grup Misplaced Childhood albümünün hazırlıklarına girişti. Bu albümün girişindeki 2:13’lük Pseudo Silk Kimono, bence en iyi opener‘lardan biridir. Ardından başlayan Kayleigh ise grubun klasikleşmiş hit’i. Şarkı sözleri, şiir formuna çok yakın ve elemanların entellektüel birikimlerini fazlasıyla yansıtıyor. Çevirmesi çok güç olduğu için Kayleigh‘nin sadece İngilizce sözlerinin bir bölümünü veriyorum:

Do you remember chalk hearts meltin on a playground wall
Do you remember dawn escapes from moon washed college halls
Do you remember that cherry blossom in the market square
Do you remember I thought it was confetti in your hair

Marillion’un başlattığı neo-prog akımı, hızla yeni grupların katkılarıyla devam etti. Synthesizer’ları iyice öne çıkartan IQ ve Ozric Tentacles, neo-prog’un öncülüğünü yapan diğer iki grup. IQ’nun 1985 tarihli The Wake ve Ozric Tentacles’ın 1993 tarihli Jurassic Shift albümleri, neo-prog’un progressive ve space öğelerinin de katıldığı özgün örneklerinden ikisidir. Yukarıdaki klipte Ozric Tentacles’ın ilk kez 1987 tarihli There is Nothing albümünde çaldığı, 1990 tarihli Erpland albümünde yeniden yorumladığı Eternal Wheel parçasını dinliyoruz. Şarkının özgün adında Fractal sözcüğü geçmiyor. Ancak klibi hazırlayan arkadaş, fraktallerle müziğin olağanüstü uyumundan etkilenmiş olsa gerek ki, şarkının adına bir de Fractal sözcüğünü eklemiş. Fena da olmamış hani.

Tangerine Dream, zaman zaman progressive rock, zaman zaman da experimental-electronic kategorilerinde değerlendirilen bir grup. 1960’ların ortalarından beri faal olan ve bu dönem boyunca sayısız albüm çıkartan grup, o kadar çok müzisyeni etkilemiş ki, şunu söylesek yanlış olmaz herhalde: Pek çok progressive rock klavyecisi şu veya bu ölçüde Tangerine Dream hayranıdır. Grubun yıldızı özellikle 1970’lerin ikinci yarısında parlamış, bu dönemde de Phaedra, Ricochet, Rubycon, Stratosfear, Force Majeur gibi son derece başarılı albümler yapmışlardı. Grup, neredeyse hiç hız kesmeden 1980’lerde de yoluna devam etti. Tangerine Dream bu dönemde neredeyse bir yıl içinde iki albüm çıkartıyordu. Yukarıdaki videoda izlediğiniz Mojave Plan, grubun vasat kabul edilen 1982 tarihli White Eagle albümünde yer alıyor. Düşünün artık vasat buysa, mükemmel kabul edilen parçalar nasıldır? Elemanlar parçayı burada bir senfoni orkestrası ile beraber seslendiriyorlar. Benim bu parçayı seçmemin nedeni, neo-prog’un doğduğu yıllardaki deneysel arayışları göstermekten ibaret. Videoda ses kalitesi düşük, siz bir de Tangerine Dream’in iyi bir ses düzeni ile gece karanlığında kulağa nasıl geldiğini düşünün. Benim Tangerine Dream dinleme ortamım o işte.

Gelelim eski progressive rocker’lara. 1983 yılında Yes’in 90125 albümünü satın alıp dinlemeye başlayanlar, önce grup metal mi yapmaya karar vermiş diye düşündü. Çünkü albümün açılış parçası Owner of a Lonely Heart‘ın ilk 15 saniyesi dinleyene bu hissi veriyordu. Sonra birdenbire şarkının pop ritmleriyle devam ettiğini işitince, hele ki iyi bir progressive rock dinleyicisiyseniz, minik bir şok geçirmeniz kaçınılmaz. 1983 yılında 90125‘i dinlerken bizim hissettiklerimiz de bunlardı işte. Albümde single olarak da çıkartılan ve çok iyi satış yapan It Can Happen, Changes, Leave it gibi şarkılar da var. Denebilir ki, 90125 aslında hiç de fena bir albüm değil. Ancak ben yaklaşık 20 sene sonra hala aynı şeyi düşünüyorum. Keşke Yes böyle Michael Jackson esintili bir albüm yapmasaydı da biz onları Fragile, Close to the Edge, Relayer albümleriyle hatırlasaydık.

Gelelim 1980’lerde rüzgarların ne yönde estiğini gösteren ikinci örneğe. Sene 1984 ve bir akşamüstü, kampüse dönmek üzere Tunus caddesindeki servis durağına yürürken, caddenin başındaki plakçının vitrininde Van Halen’ın 1984 albümünü görüyoruz. O günlerde elimizden George Orwell’in 1984 romanı da düşmüyor ya, hemen bir boş kasete plağı çekmesi için sipariş veriyoruz. Sonra kaseti alıp yurda geliyor, bir de dinlemeye başlıyoruz ki, hani yeni yetmeler “oha filan oldum” diyor ya, aynen öyle oha filan oluyoruz. Bu ne ya? Tamam o yıllarda herkes synthesizer hastalığına tutuldu da bu ne allahaşkına? Biz Van Halen’i heavy metalci bilirdik. Neyse ki albümde Panama, Hot for the Teacher, I’ll Wait filan var da paramız boşa gitmedi. Bence en iyi albüm kapaklarından birine sahiptir 1984 albümü, buna karşılık anlaşılan 1980’lerin pop cıvıklığından Van Halen de yakasını kurtaramamış. Zaten video klip de şarkıya gayet uygun sululuklarla dolu.

1980’lerde Hard Rock’tan pop/rock’a doğru meyleden gruplardan biri de Biritiş-Amerikalı grup Foreigner. 1977-1981 döneminde gayet güzel 4 albüm çıkartan grup, 1984 yılında Agent Provocateur albümünü çıkarttı. Pop rüzgarlarının estiği o dönemde çıkan albüm bence tam bir fiyaskoydu. Hele ki, 1981 tarihli Foreigner-4 albümünden sonra … Gene de Foreigner Foreigner’dı ve albümde yer alan I Want to Know What Love is, rock baladları içine girecek kadar başarılı bir parçaydı. Şarkıda gitar solosu yoktu, davul teneke çalar gibi çalınıyordu, ancak her şeye rağmen beste dört dörtlüktü. Bu parçanın ilginç özelliklerinden biri de, şarkıya bir kilise korosunun eşlik ediyor olması.

1980’lerde sinemalar birdenbire Rocky filmlerinin istilasına uğradı. Sylvester Stone abimizin önüne geleni dövdüğü, döverken de kan revan içinde kaldığı serinin III no’lu olanı, 1982 yılında piyasaya sürüldü. Aslında bu film için düşünülen şarkı, Queen’in Another One Bites the Dust şarkısıydı, ancak bu şarkı için izin alınamayınca Amerikalı grup Survivor’dan bir şarkı yazması istendi ve grup da Eye of the Tiger‘ı yazdı. Hem film, hem de şarkı o kadar başarılı oldu ki, herkes Survivor’ı yeni bir rock efsanesi olarak selamladı. Buna karşılık Survivor, Eye of the Tiger dışında iz bırakacak bir tek şarkı bile yapamadan kayboldu gitti.

1970 yılında bir Blues-Rock grubu olarak kurulan ZZ top, özellikle 1983 tarihinde çıkarttığı Eliminator albümüyle ünlendi. Bu türe Arena Rock da deniyor. Hard Rock ve Heavy Metal’in yıldızının parladığı dönemde doğan Arena Rock, ticari kaygılar taşıyan bir tür. Radyo dinleyicisine Hard Rock, heavy metal, hatta progressive rock dinletmek kolay değil. Araba kullanırken, işyerinde çalışırken, evde ütü yaparken, bir de çoluk çocuk gidilen konserlerde dinlenecek bir türe ihtiyaç var. Bu öyle bir tür olmalı ki, melodisi kolayca akılda kalsın, fazla patırtı gürültü olmasın, içinde müstehçen sözler geçmesin filan. Buyurun size Journey, prog-rock sonrası Styx, Boston, REO Speedwagon, Foreigner gibi grupların yaptığı tür. Sözler mi?

Clean shirt, new shoes
And I don’t know where I am goin’ to
Silk suit, black tie
I don’t need a reason why

(Temiz gömlek, yeni ayakkabı, ve nereye gideceğimi bilmiyorum, ipek elbise, siyah kravat, (bunları giymek için) bir nedenim de yok)

Yani kısacası laga luga (ya da Britiş ifadesiyle bla bla)

Bu New Wave/Punk denen türe fazla yer ayırmak istemiyorum. Punk Rock’ı merak eden varsa, The Romantics, The Clash, Plasmatics, Mission of Burma, X, Wire, The Vapors, The Dead Boys, The Ramones, The Vibrators, Buzzcocks, Ruts, The Damned gibi grupları araştırsın. Ancak Billy Idol’dan bahsetmeden geçemeyeceğim. 1980’lerde savrulmaya başlayan gençliğin bir kısmını derinden etkilemiş şarkıcılardan biri Billy Idol. Onunla ilgili bir belgeselde, öğretmen bir anne-babanın oğlu olduğunu, ailesinin ondan büyük akademik başarılar beklediğini, onunsa oldukça içine kapanık ve utangaç bir çocuk olduğunu öğrenmiştim. Billy, ne zamanki Punk’çılarla tanışıyor, içindeki isyan duygularını ifade edebilecek bir şeyler bulduğunu farkediyor. Önce Generation X isimli bir grupta solistlik yapıyor, sonra Amerika’ya gidiyor ve müzik endüstrisi bizim mahçup Billy’den bir Punk idolü çıkartıyor. Billy Idol, punk’ın pop formlarıyla içiçe giren alt türünde, New-Wave’de yolunu çiziyor ve 1982 ile 1990 arasında dört başarılı albüm çıkartıyor. Bunlardan 1982 tarihli kendi adını taşıyan albümden White Wedding single’ı ve 1983 tarihli Rebel Yell albümü büyük ticari başarı kazanıyor. White Wedding klibindeki gotik düğünde gelini, Billy’nin kız arkadaşı oynuyor. Bu gotik meselesi de rocker’ların ilgisi o tarihlerden itibaren çekmeye başlıyor. Billy Idol, 1980’lerin nerelere savrulacağını şaşırmış Batı gençliği üzerinde büyük etki yapmış. Uzaktan da olsa, rock ile akrabalığı olduğu için, Idol’a da değinip geçiyorum.

U2’nun yaptığı müziğe alternative pop/rock deniyor.Neyin alternatifi derseniz, buna uzmanlar ne der bilmiyorum da ben rock kültürünün ve ruhunun alternatifi derim. Bunca senedir rock müzik dinlerim, arşiv oluşturmak üzere albümler toplarım, nedense bu Bono’ya ve grubu U2’ya kanım bir türlü ısınmadı. Bana her şeyleriyle asi Rock ruhunu ehlileştirmek üzere pazarlanan bir marka gibi geliyorlar. 1983 tarihli War albümlerini müzik otoriteleri yere göğe sığdıramıyor. Ben ise iki U2 şarkısını üst üste dinleyemiyorum. “Size çok kızıyoruz”, “Bakın arada sırada yardım konserleri de düzenliyoruz”, “Ey rocker’lar siz de dans edin, deşarj olun, oturun oturduğunuz yerde” rock’ı bu. Dahası, bence alternative rock, ana-akım rock’a punk ve new wave’den sonra öyle bir darbe vurdu ki, rock tam 15 sene kendine gelemedi. Bir ikinci bölüme koyduğum Pink Floyd’un The Wall şarkılarına bakın, bir de U2’nun Sunday Bloody Sunday videosundaki sahne komikliklerine. Bu mudur yani?

1980’lerde pop ritmleri herkesi öylesine etkilemişti ki, Led Zeppelin’in solisti Robert Plant bile alternative rock’ın sıkıcı ritmlerine, gitarı, davulu, bası iyice geri plana iten sound’una kapılarak bir sürü solo albüm çıkartmıştı. 1982 tarihli Pictures at Eleven, 1983 tarihli The Principle of Moments, 1985 tarihli Shaken ‘N Stirred, 1988 tarihli Now & Zen ve 1990 tarihli Manic Nirvana, videoda izlediğimiz In the Mood‘a benzer bir sürü sıkıcı parçayla dolu. Bu şarkılar kimin hoşuna gidiyor bilmiyorum da benim hoşuma gitmiyor.

1983 tarihli The Final Cut‘tan sonra Pink Floyd’dan kanlı bıçaklı ayrılan Roger Waters önce 1984 tarihli The Pros and Cons of Hitch Hiking‘i çıkarttı. Bu albümde gitarı Eric Clapton çalıyordu. Waters Progressive Rock formlarından biraz uzaklaşmıştı, ancak gene de albüm iyiydi. 1987 tarihinde Radio K.A.O.S.‘u çıkarttı. Pop ritmler, geri vokalde ne idüğü belirsiz popçu kızlar, dans eden acaip acaip adamlarla Waters’ın Pink Floyd ruhunun bu kadar uzağına düşeceğini herhalde kimse tahmin edemezdi. Sağda solda çok tartışılır; Pink Floyd ruhunu kim temsil ediyor diye. Bence hiç tartışmasız Waters’dan yoksun kadrosuyla yoluna devam eden Gilmour, Mason, Wright üçlüsü. Bu video, 1980’lerin pop dalgasının rock kültürüne ne kadar ağır bir darbe vurduğunu açıkça gösteriyor sanırım.

1980’lere damgasını vuranlardan biri de The Police’den ayrılarak solo çalışmalar yapmaya başlayan Sting. Biraz da eğlence endüstrisinin yağlamasıyla Sting, 1980 ve 1990’ların çok satan albümlerine imza attı. 1987 tarihli Nothing Like the Sun da bunlardan biri. Englishman in New York, o yıllarda çok dinlenenlerden biriydi. Buyurun size pop ritmleriyle dolu ruhsuz bir şarkı daha.

Biz dönelim tekrar rock sounduna sadık kalanlara. Gary Moore 1983 yılında Victims of Future, 1984 We Want Moore! ve 1985 Run For Cover ile çok ses getirmişti. Yukarıdaki videoda Thin Lizzy’deki kankası Phil Lynott ile beraber 1985 tarihli Run for Cover albümünde yer alan Out in the Fields‘i seslendiriyor. Bu, Phil Lynott’un son görüntü kayıtlarından biri. Moore, o dönemde pop’a meyleden meslektaşlarına, rock öyle değil böyle yapılır mesajı gönderir gibi. Sonra o da vazgeçti böyle hard/heavy şarkılar yapmaktan, ama hiç olmazsa blues’a döndü ki, aslında rock’ın özüdür blues. (Bu satırları yazdığım sırada Gary Moore’un ölüm haberi geldi. Bültenlere göre Moore 58 yaşında vefat etmiş. Böylece rocker’lara yaşama sevinci veren bir usta daha gitti. Ne diyelim; Toprağı bol olsun. Eminim şimdi kankası Lynott’la beraber diğer tarafta kütür kütür rock yapıyorlardır.)

1980’lerde N.W.O.B.H.M.’den thrash metale geçişte adına power metal denen bir tür çıktı. Heavy metalin  klasik formuna daha yakın duran bu tür 1990’larda özellikle Avrupalı metalciler arasında çok popüler oldu. Amerikalı Manowar, bu türün ilk örneklerinden biri kabul edilebilir. Aman aman iyi denebilecek albümü olmasa da, bazı Manowar şarkıları rock klasikleri arasına girdi. Sign of the Hammer, Thor (the Powerhead), Guyana (Cult of the Damned) ve 1988 tarihli albümle aynı ismi taşıyan Kings of Metal, ilk akla gelenler.

1984 yılında rock dünyası, İsveçli bir gitaristle tanıştı. Müthiş bir gitar çalma yeteneği olan, albümlerinde Paganini’ye, Mozart’a, Richie Blackmore ve Jimi Hendrix’e teşekkür eden hız düşkünü Yngwie Malmsteen! Malmsteen, barok müzikten o kadar etkilenmişti ki, şarkılarında klasik müziğin pek çok ögesini kullandı. Böylece Neo-Klasik metalin en önemli öncülerinden biri oldu. Malmsteen’in rock dünyasına girişi çok hızlı oldu. 1984-86 arasında Rising Force, Marching Out ve Trilogy isimli üç albüm çıkarttığında  herkes Malmsteen’i rock dünyasının yeni yıldızı olarak selamlıyordu. Sonraki dönemde Malmsteen sürekli kendisini tekrarlayarak yavaş yavaş kayboldu, gitti. Yukarıdaki videoda, Leningrad yeniden Saint Petersburg olmadan hemen önce, SSCB’nin son günlerinde Rus rocker’lara çalıyor.

1980’lere damgasını vuran en önemli gruplardan biri de hiç kuşkusuz Metallica. 1983 tarihinde çıkan Kill ‘Em All ve 1984 tarihli Ride the Lightning ile çok sayıda hayran edinen Metallica, 1986 yılında Master of Puppets ve 1988 yılında … And Justice for All ile thrash metal denen türün en önemli gruplarından biri oldu. Heavy metalin en uç türlerinden biri olan thrash metali, diğer alt-türlerden ayıran özellikler şunlar: son derece hızlı temposu, darbeli, karmaşık gitar rifleri, toplumsal yapıyı suçlayıcı şarkı sözleri ve “saldırgan” gitar soloları. Thrash metalin 4 ası, Metallica, Megadeth, Slayer ve Anthrax’tır. Metallica’nın … And Justice for All albümünde yer alan One, sadece bu türün değil, aynı zamanda heavy metal türünün gelmiş geçmiş en iyi parçalarından biridir. Şarkı, 1939 tarihli bir romandan esinlenerek yazılmış. Roman organlarının tamamına yakını ağır bir şekilde hasara uğramış olan bir askerin öyküsünü anlatıyor. Askerin sadece zihni kusursuz bir şekilde çalışmaktadır. Yaralı asker, bedenine hapsolmuştur. Videoda romanın 1971 yılında uyarlandığı bir filmden sahneler görüyoruz. Filmdeki diyaloglar ve sahneler, şarkıya çok hoş bir hava katıyor. Bu şarkıdaki gitar solosu da bence rock tarihinin en iyi sololarından biri.

Thrash metalin ikinci büyüğü Megadeth 1985 tarihinde Killing is my business…And the Business is Good! albümünü çıkarttı. Ancak asıl ününü 1986 tarihli Peace Sells…But Who’s Buying ile elde etti. 1970’lerin punk rock’ına benzer şarkı sözleri olan Peace Sells, thrash metalin tipik örneklerinden biri. 1980’lerin sonunda ünlenen Megadeth’in yıldızı, 1990’larda parladı.

Thrash metalin üçüncü büyüğü de Slayer. 1986 Reign in Blood, 1988 South of Heaven ve 1990 Seasons in the Abyss albümleriyle ünlenen Slayer, “aslar”ın diğerlerine göre daha hızlı ve daha agresif. Özellikle albüm kapakları, şarkı isimleri ve aşırılıklarla dolu sahne gösterileri ile Slayer en çok tepki alan metal gruplarından biri. Çoğunlukla din, inanç, tanrı gibi konularda şarkılar yazdıkları için satanizm suçlamalarına en çok muhatap olan grup. 1980’lerde her şey ticaretin konusu olunca, daha çok satış yapabilmek için gözlerin iyice karartıldığını anlıyoruz. Eeee ne de olsa 1980’lere geldik ve spekülasyonlar dünyasındayız. Para nerede ise, oraya balıklama atlama çağında thrash metalciler de böyle bir ticari alan bulmuşlar, gözleri kara herşeye saldırıyorlar. İşin komik tarafı, bazı saf thrash’çilerin grubun gerçekten de kiliseye savaş açtığını zannetmesi; Oysa elemanlar bütün bu gösterilerin ve albüm kapaklarının iyi para getirdiğini keşfettiklerini, bu nedenle de olayı iyice abarttıklarını açıkça itiraf ediyorlar. Ama biz artık cehalet çağındayız. Siyah tişört giyip, kafa sallayarak albümlere oluk oluk para akıtmak, rocker olmak için yeterli. Slayer için diyebilirim ki, U2’nun diğer uçtaki versiyonudur.

Progressive’cilerle başladık, popçularla devam ettik, thrash’çilere kadar geldik. Şaka gibi ama değil; Bunların hepsi rock kategorisinde değerlendiriliyor. Bu bölümü de Iron Maiden ile bitirelim. 1980 tarihli Iron Maiden albümü büyük ilgiyle karşılanınca Maiden’ın adı rock müzik dünyasında duyulmaya başlamıştı. 1981 yılında gruba Dennis Stratton’ın yerine Adrian Smith katıldı. Böylece Dave Murray’nin gitarına ideal partner bulunmuş oldu. Grup yeni kadrosuyla 1981 yılında Killers albümünü çıkarttı. Pek çok Maiden hayranı, bu albümün ilk albüm kadar çarpıcı olmadığı düşüncesindedir. Ben de aynı fikirdeyim. İlk albümdeki şarkıların neredeyse tamamına yakını klasikleşmişken, ikinci albümde en az 3 tane sıradan şarkı sayılabilir. Ancak bu albümü -en azından benim için – çok özel kılan 4 şarkı var. Bunlardan bir tanesi de, albümün olağanüstü güzellikteki açılış parçası The Ides of March. Bütün kariyeri boyunca Maiden sadece 4 tane sözsüz şarkı yaptı. Bu 4 şarkının iki tanesi Killers albümünde yer alıyor. Açılış parçası The Ides of March, benim bütün Maiden opener‘ları içinde en sevdiğim şarkıdır. Ides of March, Roma takviminde 15 Mart’a verilen isim. O gün, muhtemelen dolunay olduğu için uğursuz kabul edilirmiş.  Julius Sezar’a bir kahinin “Ides of March’a dikkat et” dediği de rivayet olunur. Nitekim Sezar o gün öldürülmüş ve kahinin ünlü sözü, yıllar sonra Shakespeare’in Julius Caesar oyununun unutulmaz repliği haline gelmiş. Maiden’ın şarkısı da uğursuz 15 Mart’ın kasvetine uygun bir şekilde müthiş bir şekilde davul gümbürtüleri ve çığlık çığlığa gitarlarla başlıyor. Adrian Smith bu şarkıyla adeta “ben geldim!” diyor.  Benim hemen hemen bütün Maiden seçkilerim bu şarkıya başlar. Stüdyo albümünde The Ides of March‘ı Steve Harris’in müthiş bas gitarıyla geçilen Wrathchild izler.

1980’lerin hikayesine tamamen Iron Maiden’a ayırdığım 7. bölümle son vereceğim.  Çünkü bence 1980’ler sound’undan 1990’lara geçişin en iyi ifadesi Maiden çizgisini izlemek olacak. 7. bölüme geçmeden önce son olarak bir de 1982 yılında piyasaya sürülen The Number of the Beast albümünden bahsedeyim. 1980’lerin Ankara Polis radyosunda her akşamüstü tiryakisi olduğumuz bir saatlik rock programı vardı. Programın sinyal müziği de, The Number of the Beast albümünde yer alan The Prisoner‘ın bir dakikalık başlangıcıydı. Bu bir dakikalık bölümde kısa bir diyalog işitiyoruz: “We want information, who are you? The new number two, who is number one? You are number six, I’m not a number, I’m a free man” Ardından da patlayan bir kahkaha: “HAHAHAHAHA !”  Bu giriş, 1960’ların sonunda BBC’de yayınlanan ve çok sevilen bir bilim kurgu dizisi olan The Prisoner‘dan alınmadır.

Üçüncü albümde gruba vokalist olarak Paul D’ianno yerine Bruce Dickinson’ın katılımıyla artık ideal Maiden kadrosu hemen hemen oluşmuştu. The Number of the Beast albümü ise, hiç tartışmasız bir şekilde Heavy Metal tarihinin gelmiş geçmiş en iyi albümlerinden biridir. Bu albümden başlayarak rock müziğin hangi mecralara aktığını bir sonraki yazıda gözden geçireceğiz. Bu bölümü kapatırken The Prisoner‘da Adrian Smith ve Dave Murray’nin çaldığı olağanüstü sololara, Steve Harris’in pena kullanmadan bas gitar çalma tekniğine, Clive Burr’ın şarkıya baştan sona müthiş bir enerji katan davuluna ve Bruce Dickinson’ın sahne gösterilerine ve vokal tekniğine dikkat çekiyorum.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VII

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V

1980’lerden itibaren dünyanın çehresi hızla değişmeye başladı. Bu değişime paralel olarak, Rock’ın rotası da değişti. 1950’lerde Rock’n Roll, 1960’larda psychedelic ve blues-rock, 1970’lerde hard rock ve progressive rock evrelerinden geçen ana akım, 1980’lerden sonra farklılaştı.

Önce dünyadaki değişimleri başlıklar halinde sıralayalım:

1) 1970’ler boyunca etkili olan kriz sona erdi. 1980’lerin başında borsalar son diplere vurdu, altın son zirveye tırmandı. Faiz yükselişleri sona erdi.

2) 1950’lerden 1970’lerin sonuna kadar Avrupa’da etkili olan sosyal demokrat ve sosyalist akımlar, 1980’lerden itibaren düşüşe geçti. ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher ile Yeni Sağ yükselmeye başladı.

3) 1964 ile 1980 arasında Brezilya, Nikaragua, Dominik Cumhuriyeti, Guatemala, Uruguay, Şili, Panama, Arjantin, Pakistan ve Türkiye’de askeri darbeler oldu, baskıcı rejimler kuruldu.

4) 1978’de Polonya kökenli II. Jean Paul papa seçildi. Papa, Sovyetler Birliği’nin çöküşünde ve Avrupa’da hristiyan kimliğin yeniden yükselişinde önemli roller üstlendi.

5) 1979 yılında İran’da devrim oldu ve Şah rejimi düştü. Ayetullah Humeyni liderliğinde İran, islami bir cumhuriyete dönüştü. Bu devrim, ortadoğuda islami akımların güçlenmesine neden oldu.

6) Arap-İsrail savaşı, Arapların yenilgisi ile sonuçlandı.1973 yılında kurulan Likud partisi, 1977 seçimlerini kazandı ve İsrail, Ortadoğu’da çok sert bir politika izlemeye başladı. 10 sene sonra da Filistin intifadası başladı.

7) 1980’lerden sonra kredi genişlemesine dayalı ekonomik politikalar uygulandı. Bu, bütün dünyada spekülatif bir para ekonomisinin yükselmesine neden oldu. Serbest piyasa mitosu, özelleştirmelerle ekonomide kamunun payının azaltılması, cılız protestolara rağmen bir kaç on yıl içinde temel ekonomik paradigmaya dönüştü.

8 ) Üçüncü Dünya hareketi dağıldı. Soğuk savaş döneminde kendilerini ABD/SSCB’den oluşan iki kutuplu dünyada üçüncü yol olarak isimlendirilen ülkeler, pazarlarını uluslararası sermaye açarak, “yükselen pazarlar”a dönüştü.

9) 1970’lerin sonunda Japonya’da ticari uygulamalarına geçilen mobil telefon haberleşmesi, 1980’lerden itibaren Avrupa ve Amerika’da hızla yaygınlaştı.

10) Bilgisayar ve internet kullanımı yaygınlaştı.

11) Ekonomik liberalizm ve iletişim devrimi, dünyada küreselleşme olarak isimlendirilen dönemi başlattı.

12) Geçmiş dönemlerden tamamen farklı, nihilist ve hedonist bir  nesil, 1980’ler sonrası dünyasına damgasını vurdu. Bu nesil, ofis tipi işyerlerinde ve ağırlıklı olarak bankacılık, sigortacılık, reklamcılık, iletişim, medya gibi sektörlerde istihdam edildi. Bazı düşünürlerin “yeni orta-sınıf” olarak isimlendirdiği bu sınıf, kendi iletişim kodlarını, ahlaki sistemini, yaşam tarzını oluşturdu. Yeni-orta sınıfın kültürü, geçmiş nesillerden tamamen farklıydı.

13) Televizyonun da yaygınlaşması ile bütün dünyada bir spor tutkunluğu dönemi başladı. Spor klübü taraftarlığı, bir üst kimliğe dönüştü. Dünya, 1980’lerle beraber Holiganizm denen olguyla tanıştı.

14) Bütün dünyada çiftlerin boşanma eğilimi arttı. 20. yüzyılın  ilk yarısında toplumsal yapının temel taşı olan çekirdek aile dağılmaya başladı.

15) 1980’lere kadar etkili olan bilim kurgu/felsefe/sanat-edebiyat toplulukları, düşünce grupları ve gençlik örgütleri dağıldı, iletişim sektöründeki tekelleşmeye paralel olarak tüm düşünsel etkinlikler, eğlence ve haberleşme sektörü, medyanın eline geçti.

16) Yayıncılık dünyasında “çok satanlar” dönemi başladı. Bu dönemle beraber, geniş kitleler sadece reklam ve pazarlama yöntemlerini yaygın bir şekilde kullanabilen ürünlere erişebilme imkanı buldu.

17) Sadece ticari meta değil, her türlü düşünce ve sanat eseri de reklam ve pazarlamanın ürünü haline dönüştü.

18) İletişim dili basitleşti, tektipleşti. Sokak argosu, gündelik konuşma dili oldu.

19) Elektronikteki gelişmeye koşut, sanatsal yaratıcılık azaldı, beste, icra, hatta söz yazımı bilgisayarlara devredilmeye başlandı.

20) 1980’lere kadar fikir üretiminde önemli merkezler olan üniversiteler, sanayi, bankacılık ve dağıtım tekellerinin araştırma geliştirme birimlerine dönüştü.

Yukarıda başlıklar halinde kısaca özetlenen arkaplan, doğal olarak dünyada yepyeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu. Rock müziğin dönüşümü de yukarıda kısaca özetlenen arkaplana uygun oldu.

1970 ile 1975 arasında 6 başarılı albüm yapan Black Sabbath, 1975’ten sonra hızla düşüşe geçmişti. Technical Ecstasy ve Never Say Die! isimli iki başarısız albümün ardından herkes Black Sabbath’ın öldüğünü düşünüyordu. Grup, çok radikal bir kararla solist Ozzy Osbourne’u Rainbow’un solisti Ronnie James Dio ile değiştirdi. Gruba bir de klavyeci ilavesiyle 1980 yılında Heaven and Hell çıktı. Dio, gruba müthiş bir enerji vermişti. 1980 yılında çıkan Heaven and Hell, Black Sabbath discography’sinde önemli bir albüm oldu. Ancak Heaven and Hell‘deki felsefi değişim de oldukça dikkat çekiciydi. Şarkı, klasik “iyi-kötü” ayrımını işliyordu ve pek çok metafizik unsur içeriyordu.

And they’ll tell you black is really white
The moon is just the sun at night
And when you walk in golden halls
You get to keep the gold that falls
It’s Heaven and Hell

(Sana siyahın aslında beyaz olduğunu söyleyecekler/ Ayın sadece gece ortaya çıkan güneş/ ve sen altın salonda yürürken/ dökülen altınları toplamaya başlayacaksın/ işte o, cennet ve cehennemdir)

Dio’lu kadrosuyla Black Sabbath, 1981 yılında Mob Rules isimli başarılı bir albüm daha yaptı ve daha sonra Dio da gruptan ayrıldı.

1970’lerin sonunda yavaş yavaş boy göstermeye başlayan Motörhead, British Metal içinde daha hızlı ve daha yüksek tonda şarkılar seslendiriyordu. Grubun kurucusu Lemmy Kilmister, daha önce Space-Rock grubu Hawkwind’de çalmıştı. Ancak Motörhead sound’unun progressive rock unsurlarıyla hiç bir ilgisi yoktu. 1977’den 1982’ye kadar grubun çizgisi sürekli yukarıya gitti. 1979 yılında çıkarttıkları Overkill ve 1980 tarihli Ace of Spades ile Motörhead zirveye çıktı. Rock’ın yeni dalgasında tempo hızlanmış, gitarlar ve davul iyice öne çıkartılmıştı. Yukarıdaki videoda da görüleceği üzere, yeni metal sound’una ilgi duyan dinleyicinin de profili farklılaşmıştı. Siyah tişörtler giyen, kafa sallayan topluluklar dolduruyordu artık rock konser salonlarını.

Gitarist Eddie Van Halen ve solist David Lee Roth, Van Halen’ı kurduğunda herkesin aklına ilk gelen, Led Zeppelin’in Page-Plant ikilisi oldu. Eddie Van Halen, gitar çalma yeteneklerini sonuna kadar gösterirken, David Lee Roth da  Robert Plant’i hatırlatan sahne gösterileriyle şarkı söylüyordu. 1978 yılında çıkan ve kendi isimlerini taşıyan ilk albümleri, oldukça başarılı şarkılar içeriyordu: Runnin’ with the Devil, You Really Got Me, Ain’t Talking ‘Bout Love rock klasikleri arasına giren şarkılar. 1:42’lik Eruption, Eddie Van Halen’ın hız gösterileri yaptığı bir parça. Bunun bir benzeri de 1979 tarihli Van Halen II albümünde yer alan Spanish Fly‘da var. O da 1:02’de ve bu kez Eddie klasik gitarla hız denemeleri yapıyor. Daha sonraki dönemde bu “en hızlı gitarist kim?” yarışına katılan başka örnekler de göreceğiz. Van Halen, akla gelebilecek her türde şarkı yaptı. Heavy metal denedi, soft rock denedi, pop/rock denedi, hatta Eddie, Michael Jackson’ın Beat it şarkısına gitarıyla eşlik bile etti.

1970’lerin ortalarında gitarist K.K. Downing ve basçı Ian Hill Black Sabbath ve Led Zeppelin’den etkilenerek Judas Priest’i kurduktan sonra gruba iki ilave daha yaptılar. Bu iki ilave, aynı zamanda rock müzik tarihinde devrim olarak nitelendirilebilecek bir dönemin de başlangıcıydı. Gitarist Glenn Tipton’ın ilavesiyle Wishbone Ash benzeri, ancak ondan çok daha sert bir sound yaratılmıştı. Bu, daha sonraki tüm heavy metal gruplarını etkileyecek, çift gitar heavy metalin değişmez unsuru olacaktı. İkincisi de, solist Rob Halford’un ilavesiydi ki, rock dünyası Halford’la beraber olağanüstü bir sesle tanışıyordu.

1976’dan 1984’e kadar Judas Priest’in çizgisi sürekli yükseldi. Bu dönemde artık klasikleşmiş Priest albümleri arka arkaya geldi: Sad Wings of Destiny (1976), Sin After Sin (1977), Stained Class (1978), Hell Bent for Leather (1979), British Steel (1980), Point of Entry (1981), Screaming for Vengeance (1982), Defenders of the Faith (1984). Bu süre içinde Judas Priest’in sound’u da sertleştikçe sertleşti. Gitgide sertleşen bu türe, New Wave of British Heavy Metal (N.W.O.B.H.M.) deniyor. Çift gitar, sürekli gümbürdeyen davul ve bas, solistin üst perdeden şarkı söylemesi, bu türün ayırt edici özellikleri. British Steel‘de yer alan Breaking the Law da heavy metalin klasikleri arasına giren bir parça. Şarkının sözleri dönemin punk etkilerini yansıtması bakımından ilginç:

There I was completely wasting, out of work and down
all inside it’s so frustrating as I drift from town to town
feel as though nobody cares if I live or die
so I might as well begin to put some action in my life

Breaking the law, breaking the law

(İşsiz ve mutsuz, zamanımı çarçur edip duruyorum/ bir şehirden diğerine sürtüp dururken, hayal kırıklıkları içindeyim/ Yaşıyor muyum, ölü müyüm kimsenin umurunda değilim galiba/ Madem öyle, ben de hayatıma biraz renk katayım bari / Kanunu çiğneyerek !)

1970’ler bitip de, 1980’ler başladığında Rob Halford, heavy metalci gençler arasında çok yaygınlaşacak bir modayı da başlatıyordu: Siyah deri, zımbalı giysiler, bileklikler, çizmeler, vs. Daha sonraki yıllarda medya, rock’ın “asi gençlerini” hep bu kıyafetleri ile gösterdi. Judas Priest konserlerinin değişmez şarkılarından biri de Hell Bent for Leather. Bu şarkı genellikle konserin en sonundaki bis kısmında çalınır ve Halford sahneye bir motosikletle çıkar. (Born to be wild ve Highway Star‘ı hatırlayın) Hell for leather, İngilizce bir deyim ve deli gibi at sürmek anlamına geliyor(muş). Hell bent ise, çok kararlı demek(miş). Priest’in şarkısı, gözükara motosiklet kullanıcılarına adanmış bir şarkı.

Whitesnake, Deep Purple’da Ian Gillan ayrıldıktan sonra, çok başarılı Burn ve Stormbringer albümlerinde söyledi. Daha sonra, gruptan ayrılıp 1977’de Whitesnake’i kurdu. 1977 ile 1981 arasında vasat 6 albüm çıkarttıktan sonra grubun sound’u gitgide oturmaya başladı. 1982 tarihli Saints and Sinners albümü, Here I Go Again parçası ile büyük başarı kazandı. Pek çok grubun çizgisi zamanla düşer, Whitesnake’te tam tersi oldu. 1984 tarihli Slide it in ve 1987 tarihli Whitesnake albümlerinde çizgi daha da yükseldi. 1987 tarihli albümde yer alan Still of the Night, Is this Love, Crying in the Rain gibi şarkılar, rock klasikleri arasına girdi.

Heavy metalin altın çağında yükselen gruplardan biri de Alman Scorpions idi. 1975 tarihli In Trance ile adını duyuran Scorpions, gitgide sertleşen bir sound’la 1980’lerde daha da büyük bir üne kavuştu. Solist Klaus Meine, gitaristler Matthias Jabs ve Rudolf Schenker ile güçlü bir sound yakalayan Scorpions, zirveye 1984-85 yıllarında ulaştı. 1984 tarihli stüdyo albümü Love at First Sting ve 1985 tarihli konser albümü World Wide Live artık klasik kabul edilen Scorpions albümleridir.

Scorpions belki de en büyük başarısını bütün zamanların en güzel baladını yazarak elde etti. Hani derler ya, “bunu da bilmiyorsan yuh artık”, rock müzikle hiç ilgisi olmayan biri bile muhakkak Still Loving You‘yu duymuştur. Bu şarkı hiç kuşkusuz, 20. yüzyılın en bilinen ve en sevilen rock baladıdır.  Şarkının televizyonlarda gösterilen klibinde bir sürü abuk sabuk görüntü var, ama Rudolf Schenker’in o duygu yüklü solosunun tamamı yok. (Tamamını dinlemek isteyen ya Love at First Sting, ya da World Wide Live albümünü edinecek) Sanırım Scorpions, heavy metal çalmaktansa, balad çalmayı daha iyi becerdiği için, daha sonra metalden koptu ve baladlarla dolu albümler yapmaya başladı. Daha önceki albümlerinde yer alan Holiday, When the Smoke is Going Down, In Trance, Always Somewhere en iyi baladları, Rock You Like a Hurricane, Dynamite, Bad Boys Running Wild ve Coming Home en iyi heavy parçalarıdır.

Rudolf Schenker’in abisi Michael, kardeşinden hem çok daha yakışıklı, hem de çok daha yetenekli bir gitarist. Michael Schenker kendi adını taşıyan gruplarla 1980-1983 arasında çok başarılı albümler yaptı. Özellikle 1980 tarihli grubun adını taşıyan albüm Armed and Ready, Cry for the Nations gibi rock klasikleri ile doludur. Tabi bir de sözsüz Into the Arena. Van Halen’dan bahsederken en hızlı gitarist rekabetinden bahsetmiştim. Michael Schenker da bu yarışın en iyilerinden biri. Into the Arena‘da bunu ziyadesiyle gösteriyor. Tabi, Cozy Powell’ın davulunu da unutmamak gerekir.

Her ne kadar diğer N.W.O.B.H.M. grupları kadar ün kazanamamış olsa da, Diamond Head’in Am I Evil, Helpless gibi başka gruplarca daha sonra defalarca yeniden yorumlanmış şarkıları var. Punk akımından etkilenen sözler de ilginç:

Every night alone, I sing my songs just for fun
This business ain’t for laughs, business men don’t like it so
Helpless maybe babe, but you can still enjoy the show

(Her gece yalnız, şarkılarımı sadece keyif için söylüyorum/ Bu iş gülmek için değil, işadamları böylesini sevmiyor/ Çaresizlik belki bebeğim, ama gene de bu gösteriden hoşlanabilirsin)

Videoda vokalist Sean Harris’le beraber, gençlerin deli gibi kafa salladıklarını görüyoruz. Headbanging yaygınlaşıyor, henüz sign of the horns (boynuz işareti) görmüyoruz. Batı uygarlığı düşmeye devam ediyor.

1980 yılında N.W.O.B.H.M. bayrağını yükselten gruplardan biri de Saxon idi. Grubun kurucusu ve vokalisti Biff Byford, ilginç sesiyle tanınıyor. Saxon, 1980 yılında Strong Arm of the Law ve Wheels of Steel isimli iki albüm çıkartarak müzik dünyasına giriyor. 1981 yılında Denim and Leather geliyor. Üç albüm de N.W.O.B.H.M.’in klasikleri arasına giriyor. Sonra başarı grafiği düşüyor. 1983 tarihinde Power & the Glory ve 1984 tarihinde Crusader‘dan sonra Saxon son derece kötü albümler yapmaya başlıyor. 2000’li yıllara kadar da bu, böyle devam ediyor. Strong Arm of the Law albümünde yer alan Dallas 1 p.m. Kennedy cinayetini anlatıyor. Şarkı sözlerinde derinlik yok, sadece olay anlatılıyor. We sat and watched your tragic history (Oturup, trajik tarihinizi seyrettik) sözleri ilginç, gerisi fasa fiso.

Her ne kadar N.W.O.B.H.M. grubu olarak tanınsa da Def Leppard, diğerlerinden pek çok bakımdan farklı bir grup. Her şeyden önce grup elemanlarının her biri fotojenik olduğu için, pop dergilerinde kendilerine uzun sayfalar ayrılmış. 1980 ile 1983 arasında çıkarttıkları üç albüm de çok iyi. 1983 tarihli Pyromania ise zirveleri. Bu albüm yayınlandıktan hemen sonra, 1984 yılının son gününde davulcu Rick Allen bir trafik kazası geçirip sol kolunu kaybediyor. Ancak bir müzisyenin başına gelebilecek en büyük felaketle karşılaşmasına rağmen Allen yılmıyor ve sol kolunun eksikliğini ayakları ve bir elektronik davul seti ile kapatıyor. Bu olağanüstü çabanın ardından, Def Leppard 1987 yılında, en az Pyromania kadar başarılı  Hysteria albümünü çıkartıyor. Leppard’ı farklı kılan özelliklerden biri de, beslendikleri kaynak. Onlar daha çok T-Rex, Queen gibi gruplardan etkilenmişler. Sound’ları Hair metal olarak da biliniyor. Hair metal terimi, pop’a daha yakın bir metal türünü tarif etmek üzere kullanılıyor.

Hair metalin en iyi bilinen örneklerinden biri Bon Jovi ve ünlü parçası Livin’ On a Prayer‘dır. Bu tür, 1980’lerin ortalarında yükselmiş ve büyük ticari başarı elde etmiştir. Davulun monoton temposu, şarkıların pop tarzında söylenişi, zayıf gitarlar ve bol klavye Hair metalin dikkat çekici özellikleri. Bu türün metalle tek ilişkisi “gürültü” olsa gerek. Rocker’ların daha uslu, uysal ve pop kültüre yatkınlarınca tüketilen hair metal, N.W.O.B.H.M. gözden düştükten sonra popüler olmuştu.

Söylemeye gerek yok; Mötley Crue Amerikalı bir grup. Bol ve göz kamaştırıcı sahne gösterileri, ilgi çekebilmek için maskeler, travesti giysileri, cinselliğe aşırı vurgu ve bol küfür. Mötley Crüe şarkılarında Alice Cooper ve Kiss etkisi çok belirgin. Şarkılar monoton, sözler basit. Grup, özellikle heavy metalin ciddi bir krize girdiği 1980’lerin ikinci yarısında parladı. 1987 tarihli Girls, girls, girls ve 1989 tarihli Dr. Feelgood ticari başarı kazanan albümleri oldu.

Benzer bir grup da Twisted Sister. Kiss ve Alice Cooper etkisi Twisted Sister’da da çok belirgin. Travesti görünümlü solisti Dee Snider, grubun frontman’i. Bir Amerikalı rock grubuna özgü bütün acaiplikler var Twisted Sister’da. 1982-84 arasında ünlenmişler ve ilk albümleri Under the Blade albümünün aynı adı taşıyan parçası nedeniyle de kısa zamanda muhafazakarların hedefi haline gelmişler. Şiddete teşvik suçlamasıyla mahkemeye verildiklerinde, kendilerini şöyle savunmuşlar: “Under the Blade (Bıçak altında) şarkımızda biz bir boğaz ameliyatını anlatıyoruz, şiddet de nereden çıktı?”

Britanya kökenli Heavy Metal’in yükseldiği 1980’lerin başında, Black Sabbath’dan ayrıldıktan sonra kendi adına çıkarttığı albümlerle Ozzy Osbourne da metalin dikkat çekici figürlerinden biri oldu. Ozzy’nin yaptığı müziğe bazen neo-klasik metal de deniyor. Van Halen’ın gitar çalma tekniği, gitaristleri arayışlara ittikçe rock gitaristleri klasik müziğe meylediyor. Oralardan etkilenerek çok yaratıcı ürünler çıkartmaya başlıyorlar. Ozzy’ye 1980 yılındaki Blizzard of Ozz ve 1981 yılındaki Diary of Madman‘de eşlik eden Rhandy Rhoads da bu gitaristlerden biri. Ozzy ile Rhandy, öylesine başarılı şarkılar yapıyorlar ki, Black Sabbath’ta yıldızı iyice sönen Ozzy birdenbire yeniden büyük ün kazanıyor. Mr. Crowley, her bakımdan rock tarihinin en ilginç şarkılarından biri. Bu şarkıda Rhandy Rhoads’un çaldığı solo, hemen hemen her “en iyi gitar solosu” oylamasında ilk beşte yer alıyor. Bu solonun hikayesi de çok ilginç: Ozzy şarkıyı yazdıktan sonra Rhoads’tan bu şarkıya bir solo eklemesini istiyor. Rhoads bir süre çalıştıktan sonra geliyor ve soloyu Ozzy’ye çalıyor. Ozzy beğenmiyor. Rhoads bir kaç gün daha çalışıp yeniden geliyor. Ozzy gene beğenmiyor. Rhoads o kadar hırslanıyor ki, oturup geceler boyunca çalışıyor ve neticede ortaya bu solo çıkıyor. Bence rock tarihinin gelmiş geçmiş en güzel gitar solosu bu. Randy Rhoads, 1982 yılında, 25 yaşındayken, doğa fotoğrafları çekmek üzere çıktığı bir planör yolculuğunda geçirdiği kaza ile yaşama etti. Bize de dünyanın bu en yetenekli gitaristlerinden birinden, kala kala bir kaç albüm ve Mr. Crowley‘in olağanüstü solosu kaldı. Şarkıyı ilginç kılan ikinci unsur da şu: Mr. Crowley, okültist, mistik ve sihirbaz Aleister Crowley’i anlatır. Heavy metalcilere yöneltilen satanist suçlamalarının bir kaynağı da budur. Pek çok metal grubu, şarkılarında Aleister Crowley’e göndermeler yapar, hatta doğrudan alıntılar. Aleister Crowley başlıbaşına bir konu… Bizi rock tarihi bakımından ilgilendiren yanı ise şu: Sisteme itirazlarını seslendirebilmek için rocker’lar bazen Crowley gibi tuhaf insanlara yöneliyor, anti-kahramanları putlaştırıyorlar. Ozzy’ye dönersek, Black Sabbath zamanlarından beri, 40 yıldır çizgisini hiç düşürmeden kariyerini sürdürüyor ve her türlü acaipliğine karşılık heavy metalin büyük babası olmaya devam ediyor.

Mide kanserinden öldüğü 2010 yılına kadar başarılı kariyerini sürdüren bir başka sanatçı da Ronnie James Dio. Parlak Rainbow ve Black Sabbath kariyerinin ardından kendi adıyla kurduğu grupla yoluna devam eden Dio, 1983 ile 2010 arasında ikisi konser olmak üzere 12 albüm çıkarttı. 1983 tarihli Holy Diver, tartışmasız bir şekilde rock tarihinin en iyi albümlerinden biridir. Bu albümde Holy Diver ve Rainbow in the Dark gibi rock klasiklerinin yanında, bir de Don’t Talk to Strangers var ki, başlıbaşına bir başyapıt. Çok tatlı bir balad olarak başlayan şarkı, birdenbire heavy metale dönüşür. Bu şarkıda Dio’nun sesini farklı biçimlerde nasıl kullanabildiğini de görürüz.Ronnie James Dio, benim için bütün zamanların en büyük solistlerinden biridir. Kolay değil, Elf, Rainbow, Black Sabbath gibi gruplarda söylemek ve ardından kendi grubunu kurup 12 albüm daha çıkartmak.

Bu bölümü kapatmadan önce son olarak bir de heavy metalin en büyüğünün (bu, tamamen benim kişisel yargım) nasıl ortaya çıktığına bakalım. Ona ilerideki bölümlerde daha geniş yer ayıracağım. Çünkü bence Iron Maiden’ın hikayesi, aynı zamanda son 30 yılın hikayesidir. Bu klipte gitaristler Dave Murray ve Adrian Smith, grubun kurucusu ve beyni basçı Steve Harris ile gruptan daha sonra ayrılan davulcu Clive Burr ile solist Paul Di’anno’yu görüyoruz. 1980 tarihinde çıkarttıkları Iron Maiden albümü, grubun ne kadar büyük bir potansiyele sahip olduğunu daha en baştan gösteriyordu. Bu albümde her biri klasikleşmiş 8 parça yer alıyor. Daha sonra bunlara Sanctuary‘yi de ekleyerek şarkı sayısını 9’a çıkarttılar. Albümde Prowler, Running free gibi, dönemin punk akımından etkilenen şarkılar var. Videoda izlediğimiz Phantom of the Opera ise ilk Maiden şarkılarından biri olmasına rağmen Maiden fanlarının asla vazgeçemediği klasiklerden biridir. Şarkı, ünlü “Operadaki Hayalet”i konu alır. Parçanın içinde bölümler vardır. Ritm değişir, şarkının verdiği atmosfer değişir. Murray bu şarkıda mükemmel iki tane solo çalar. Adrian Smith’in solosu, Murray’ninkilere göre daha zayıftır. Bunun nedeni şu: Phantom of the Opera‘nın yer aldığı albüm piyasaya sürüldüğünde Smith gruba henüz katılmamıştı ve onun yerine yetenekleri çok daha sınırlı olan Dennis Stratton çalıyordu.

Böylece Rock yüzyılının 1980’lere ait olan bölümünü geçiyoruz. Ancak henüz tam geçmedik. Bu dönemde sahne alan bir kaç gruba daha bakacağız. Bunların içinde sayıları iyice azalan Progressive’ciler, pop rock’a doğru meyledenler, gitar ustaları ve 1980’lerin sonuyla 1990’ları domine eden Thrash’çiler de var.

1980’lere asıl damgasını vuranlar ise Michael Jackson, Madonna, sayısız pop grubu ve new age denen müzik türü. Ancak bunlar ilgi alanıma girmediği gibi, rock tarihi açısından önemli de değiller. Onların hikayelerini de başkaları yazsın.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı-VI

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – IV

Kanada’nın gelmiş geçmiş en ünlü gruplarından Rush, basçı, klavyeci ve solist Geddy Lee, gitarist Alex Lifeson ve davulcu ve söz yazarı Neil Peart’dan oluşuyor. Üçlünün bir araya geldiği 1974’ten günümüze kadar grubun her bir elemanı sayısız ödüle boğulmuş. 35 senelik bu parlak kariyerleri boyunca da Rush, heavy rock’dan progressive rock’a, synthesizer ağırlıklı rock’tan soft rock’a kadar çok geniş bir yelpazede şarkılar yazmış. Bir şarkının Rush’a ait olduğunu nasıl anlarsınız? Bu sorunun en kestirme cevabı şu: Solist Geddy Lee’nin özgün sesi ve davulcu Neil Peart’ın hemen hemen her Rush şarkısına damgasını vuran davulundan. Örneğin 1975 tarihli Fly by Night‘ın açılış parçası Anthem ile 1982 tarihli Signals albümü, 1976 tarihli 2112‘de yer alan Tears ile 2007 tarihli Snakes and Arrows albümündeki We Hold On arasında pek az benzerlik bulursunuz. Ancak daha Lee’nin sesini, ya da Peart’ın davulunu duyduğunuz anda bilirsiniz ki, bu bir Rush parçasıdır.

İlginç bir grup Rush; kullandıkları enstrümanlara hakimiyetleri yanında bir de bilim-kurgu, fantazi ve felsefe meraklarıyla tanınıyorlar. Şarkı sözleri genellikle şiirsel ögeler içeriyor, insanlık sorunlarına, sosyal duyarlılıklara, çevre kaygılarına göndermeler yapıyor. Örneğin yukarıdaki Anthem (Marş) isimli şarkının sözleri Ayn Rand etkisiyle yazılmış.

Know your place in life is where you want to be,
Don’t let them tell you that you owe it all to me.
Keep on looking forward; no use in looking ’round;
Hold your head above the ground and they won’t bring you down

(Bil ki hayattaki yerin, nerede olmak istediğindir/ Bunların hepsini bana borçlu olduğunu söylemelerine izin verme/ Hep ileriye bak; Etrafına bakmanın bir yararı yok/ Kafanı yukarıda tut ki, seni alaşağı etmesinler)

1976 tarihli 2112, Rush’ın progressive Rock dönemine ait en iyi albümlerinden biri kabul edilir. Bu albüm, “Muhakkak Dinlenmesi gereken 1001 albüm” listesine giren iki albümlerinden biriymiş. (Diğeri de 1981 tarihli Moving Pictures). 2112 albümüyle aynı ismi taşıyan 2112, yedi bölümden oluşan 20:33 uzunluğunda bir şarkıdır. Yukarıdaki videoda Rush, bu yedi bölümün sadece Overture ve The Temples of Syrinx‘ten oluşan ilk iki bölümünü çalıyor. Konu 2112 tarihinde dünyanın kontrolünü eline geçiren Syrinx tapınağının rahipleri ve bu rahiplerin şarkıları, resimleri, insanlığın her şeyini denetlemesi. Sonra bir gün, bir adam gitarı keşfediyor ve kulağa farklı gelen bir müzik yapmaya başlıyor. Buluşunu tapınak rahiplerine sunuyor, ancak rahipler hemen gitarı parçalıyorlar. Bunun üzerine müzisyen saklanıyor ve rüyasında eski zamanları görüyor. Uyandığında perişan oluyor ve intihara teşebbüs ediyor. Ayn Rand, 2112 albümünün sonraki şarkılarında yeniden boy gösteriyor. Böyle bir grup işte Rush.

Pek çok rock grubu müthiş davulcuları ile bilinir: Deep Purple’da Ian Paice, Led Zeppelin’de John Bonham, Pink Floyd’da Nick Mason, Metallica’da Lars Ulrich, Iron Maiden’da Nicko Mc Brain, ilk akla gelenler. Ancak sanırım Rush’ın davulcusu Neil Peart çok özel bir davulcu. Yukarıdaki videoda Peart, kalabalık bir davul ve zil setinin ortasında bütün yeteneklerini sergiliyor. YYZ, 1981 tarihli Moving Pictures albümünde yer alıyor. Rush’ın az sayıdaki sözsüz parçasından biri. YYZ, Toronto’daki bir havaalanının koduymuş ve grup elemanları uzun turnelerin ardından Toronto’ya döndüklerinde, bu kodu görüp büyük sevinç duydukları için bu şarkıyı yazmış. İyiki de yazmış.

Budgie, Hard Rock’ın altın çağında yükselen Deep Purple, Led Zeppelin, Black Sabbath gibi grupların gölgesinde kalmış Galler kökenli bir grup. Budgie’nin heavy riffleri için Black Sabbath – Geddy Lee’nin sesine benzer vokalleri için Rush benzetmesi yapılıyor. Grup 1971 ile 1975 arasında 5 iyi albüm çıkartmış. 1975 yılından sonra grubun çizgisi düşmeye başlamış. Budgie, Polonya’da 1980’lerin başında verdiği konserle, soğuk savaş döneminde Demir Perde gerisinde konser veren ilk heavy-metal grubu olarak da biliniyor. Grubun sonraki dönemde yükselecek Heavy metal grupları üzerinde tartışılmaz bir etkisi var. Örneğin Iron Maiden’ın solisti Bruce Dickinson en çok sevdiği gruplardan birinin Budgie olduğunu söylüyor. Breadfan, gözüdoymaz, açgözlü gibi anlamlara geliyor. Grubun en ünlü parçası olan Breadfan, daha sonraki yıllarda Metallica tarafından da yorumlanmıştı.

Deep Purple’da çok parlak bir kariyer yaptıktan sonra gruptan ayrılan Richie Blackmore, ağırlıklı olarak Elf’in kadrosundan elemanlarla beraber Rainbow’u kurdu. Solist Ronnie James Dio’nun yıldızı da böylece parlamış oldu. Blackmore ve Dio, Rainbow için çok güzel şarkılar yazdılar. Bunlar içinde Kill the King gibi Hard Rock şarkıları olduğu gibi, müthiş tatlı baladlar da var. Blackmore, pek çok hard rock/heavy metal gitaristinin, tekniğini örnek aldığı bir gitar ustası, Dio ise (daha sonraki yıllarda) türün en çok sevilen ve saygı duyulan vokalisti olunca, Rock tarihine geçecek bir kadro kurulmuş. Diğer elemanlar değişse de, Blackmore ve Dio’lu kadro ile Rainbow 1975-78 arasında 3’ü stüdyo, biri konser olmak üzere 4 albüm çıkarttı. Dio ayrıldıktan sonra gruba solist olarak sırasıyla Graham Bonnet ve Joe Lynn Turner katıldı. 4 albüm de bu şekilde çıkartan Rainbow, 1984 yılında dağıldı. 1995 yılında geçici olarak yeniden kuruldu ve Stranger in Us All ismiyle bir albüm daha çıkarttı.

Kill the King ve Gates of Babylon, grubun 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll albümünden, klasikleşmiş iki parçadır. Her iki şarkı da pek çok grup tarafından yeniden yorumlanmıştır: Yngwie Malmsteen, Dream Theater, Tad Moroso, Gates of Babylon‘u, Heathen, Stratovarius, Liege Lord, Primal Fear, Grave Diggers, Kill the King‘i yeniden yorumlayanlar. Otoriteler ne der bilmem de, 1976 tarihli Rainbow Rising ve 1978 tarihli Long Live Rock’n Roll bence her rocker’ın arşivinde bulunması gereken iki albümdür.

1970’ler boyunca Hard Rock’ı ağırlıklı olarak Britiş gruplar domine ediyordu. Amerikalı grup sayısı azdı. Göz kamaştırı sahne  gösterilerine karşılık kayda değer şarkı sayısı son derece sınırlı Kiss’ten söz etmiştik. Neyse ki, Aerosmith var da ABD 1970’lerin parlak Hard Rock çağını ıskalamadı. Aerosmith , hard ve  heavy rock, blues, hatta rythm and blues türlerinde sayısız şarkı üretti. Hard Rock’ın ikinci dalgası diyebileceğimiz 1973-1978 arasında çok parlak albümler çıkarttı. Bu albümlerde yer alan şarkılardan Dream On, Same Old Song and Dance, The Train Kept a Rollin’, Walk This Way, Sweet Emotion, Back in the Saddle, Sick as a Dog gibi şarkılar rock klasikleri arasına girdi. 1985-89 döneminde grubun yıldızı yeniden parladı. 40 senelik kariyerleri boyunca sayısız ödüle boğulan Aerosmith, hala aktif; Turneye çıkıyorlar, plak kaydediyorlar.

Geliyoruz Malcolm-Angus Young kardeşlerin kurduğu Avustralyalı AC/DC’ye. Herkes onların hard rock, hatta heavy metal tarzında müzik yaptığını söylese de onlar Rock’n Roll yaptıklarını iddia ediyorlar. (Kabul etmeleri lazım ki, biraz sert bir rock’n roll) 1975 yılında Avustralya’da High Voltage, dünyanın geri kalanında T.N.T. ismiyle piyasaya sürülen ilk albümlerinden başlayarak solistleri Bon Scott’un aşırı alkol kullanımı nedeniyle öldüğü 1980’e kadar her biri bir rock klasiği olan 6 albüm çıkartan AC/DC de böylece Hard Rock’ın altın çağının parlak kariyerli gruplarından biri oldu. T.N.T./High Voltage albümünün açılış parçası olan It’s a Long Way to the Top (If You Wanna Rock’n Roll), rock tarihinin en uzun isimli parçalarından biri. Benim en sevdiğim AC/DC şarkısı budur. Şarkının ortasında gaydalarla elektro gitarın düeti şarkıya çok değişik ve hoş bir hava katıyor.

Bon Scott’un 1980 yılındaki ölümünün ardından gruba solist olarak katılan Brian Johnson’la beraber çıkan Back in Black, simsiyah bir albüm kapağıyla piyasaya sürülmüştü. Bu albüm, Bon Scott’a adanmıştı. Pek çok müzik yorumcusu, bu albümün en iyi AC/DC albümü olduğu yorumunu yapar. Albümde yer alan You Shook Me All Night Long, Shoot to Thrill, Back in Black, Rock and Roll Ain’t Noise Pollution gibi şarkılar rock klasikleri arasında yer aldı. Tabi bir de benim ikinci favori AC/DC parçam: Hells Bells. Bu parçanın başındaki çanların, Bon Scott için çaldığı söylenir. Back in Black‘ten sonra AC/DC’nin başarı grafiği hızla düştü. 2008 yılında grup Black Ice isimli bir albüm daha çıkarttı.

Hard Rock’ın ikinci dalgasında yıldızı parlayan gruplardan biri de İrlanda’lı Thin Lizzy oldu. Grubu, birbirini okuldan tanıyan davulcu Brian Downey ile basçı Phil Lynott kurdu. İlginç saç stili ve özgün sesiyle Phil Lynott grubun frontman’i olma rolünü üstlendi. Thin Lizzy Hard Rock klasikleri arasında sayılan Jailbreak, The Boys are back in Town gibi şarkıları rock dünyasına armağan etti. Tabi bi de unutulmaz Whiskey in the Jar. Bu şarkı çok eski bir İrlanda baladı. İlginç bir öyküyü anlatıyor: Yüzbaşı Farrell’i (her kimse) soyan ve en sonunda kodese tıkılan bir eşkiyanın öyküsü. Yıllar sonra Metallica bu şarkıyı yeniden yorumladı.

Thin Lizzy deyince akla bir de Gary Moore gelir. Canı istediğinde heavy metal, çok sıkıldığında blues çalan, rock dünyasının en parlak gitaristlerinden biri olan Moore ile Phil Lynott’un seslendirdiği Parisienne Walkways de unutulmaz baladlardan biridir. Daha sonraki yıllarda Gary Moore, konserlerinde bu şarkıyı tekrar tekrar yorumladı. Gitar aynı gitardı, ancak Phil Lynott vokali olmayınca Moore şarkıyı kendisi söylemek zorunda kalıyordu. Lynott, 1986 yılında, 36 yaşındayken alkol ve uyuşturucu kurbanları listesine katılmıştı.

En az Parisienne Walkways kadar ünlü bir başka gitar solosu, Santana’nın 1976 tarihli albümü Amigos‘ta yer alan Europa (Earth’s Cry Heaven’s Smile) şarkısında çaldığı solodur. Amigos, ilginç bir şekilde Santana’nın caz, Rythm and Blues, funk gibi rock’ın uzağına düşen türlere yöneldiği bir dönemde kaydedilmiş bir albümdür. Europa, albüm bütünlüğüne hiç uymayan bir şekilde birdenbire 6. sırada boy gösterir.

1970’lerin sonuna yaklaştıkça, rock’ın eski sert tarzının yumuşadığını, hızlı temposunun düştüğünü görüyoruz. Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük gitaristlerinden kabul edilen Eric Clapton da Cream’de ünlendikten sonra solo albümler çıkartmaya başladığında, herhalde en iyi albümlerini çıkartmak için hard-rock’ın altın çağının sonlarını beklemişti. 1977 yılında çıkan Slowhand‘de yer alan Cocaine ve Lay Down Sally ile beraber Wonderful Tonight da klasikler arasına girdi.

Eagles deyince akla hemen Hotel California geliyor. Bu şarkı o kadar büyük bir ün kazandı ki, neredeyse Eagles’ın bütün şarkılarını gölgeledi. Oysa 1973 albümü Desperado‘da, 1975 albümü One of these Nights‘da, 1976 albümü Hotel California‘da ve 1979 albümü The Long Run‘da o kadar güzel şarkılar vardı ki… Eagles adını ilk kez, 1972 tarihli kendi adını taşıyan albümün açılış parçası Take it Easy ile duyurmuştu. 1970’lerin ikinci yarısına damgasını vuran gruplardan biri olan Eagles, 1980 yılında Eagles Live isimli bir konser albümü çıkarttı ve rock sahnesinden çekildi.

Blue Öyster Cult, hard rock, hatta heavy metal grubu olarak biliniyor. Oysa sound’ları bence pop’a çok daha yakın. Örneğin en ünlü parçaları olan Burnin’ For You. Monoton ritmi, davulun, basın, gitarın şarkıya “utangaç bir şekilde” eşlik edişiyle Burnin’ for you pop’a çok daha yakın bir şarkı. Kolayca tahmin edileceği üzere Blue Öyster Cult bir Amerikalı grup; Rock dünyasının en çok satan gruplarından biri. Burnin’ for You‘dan başka, (Don’t Fear) the Reaper, Godzilla, 7 Screaming Diz-Busters, Astronomy, Cities on Flame with Rock’n Roll, Joan Crawford gibi rock klasikleri arasına giren şarkılar da yapmışlar. 1972-81 dönemleri oldukça parlak. Sonra onların da yıldızları sönmüş.

Ben en çok, 1972 tarihli kendi adlarını taşıyan albümlerinde yer alan Then Came the Last Days of May isimli şarkılarını seviyorum. Bence rock tarihinin en güzel baladlarından biri.

Özellikle 1970’lerin ilk yarısında çok sevilen bir Britiş grup daha var: Wishbone Ash. Her ne kadar yıldızları bir Deep Purple ya da Led Zeppelin kadar parlamamış olsa da, Wishbone Ash, rock tarihinde çok önemli bir devrime imza atmış bir grup. Rock tarihinde ilk kez çift gitar kullanan grup, Wishbone Ash’tir. Hard Rock ve Progressive Rock türünde 1970 ile 2010 arasında 22 stüdyo albümü çıkartan Wishbone Ash’in değişmeyen tek elemanı gitarist Andy Powell. Ona 1970’lerde, ikinci gitarda Martin Turner eşlik etmiş. 1972 tarihli Argus ve 1973 tarihli Wishbone Four, en iyi albümleri kabul ediliyor. Yukarıdaki videoda Argus‘tan Blowin’ Free‘yi çalıyorlar. Iron Maiden’ın gitaristlerinden Dave Murray, en çok sevdiği ve etkilendiği gruplar arasında Wishbone Ash’i de sayıyor. Wishbone Ash’in başlattığı çift gitarist devrimi, ancak 1970’lerin sonlarından itibaren heavy metal grupları arasında tuttu. Sound’larına daha sert bir hava verebilmek için çift gitarist kullanan metalciler, doğal olarak Wishbone Ash’ten etkilendiler.

Entellektüeller progressive, macera ve özgürlük düşkünleri hard ve heavy, melankolikler blues ve baladlar dinlerken, 1970’lerin başında gençler de glam-rock dinliyordu. Rock’ın diğer türlerinin ağır, sert, kasvetli, gürültülü tarzının aksine, basit melodiler üzerine kurulu glam rock, 1977 yılında bir trafik kazasında can veren Marc Bolan’ın grubu T-Rex ile ünlendi. David Bowie, Roxy Music, Brian Eno gibi glam rockerlardan farklı olarak T-Rex’in tarzı teenager’lara hitap edecek biçimde kolayca akılda kalan melodilere dayalıydı. 20th Century Boy, 1970’lerin başında en çok satan plaklardan biri oldu.

Glitter da denen bu alt-türün Suzi Quatro ile beraber en ünlülerinden biri de Sweet idi. Sert görünümlerine karşılık, sıradan şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodileriyle Sweet, teenager’ların gözdesi oldu. Sweet şarkılarının çoğunu yazan Nicky Chinn ve Mike Chapman, daha sonra Smokie gibi başka gruplara da şarkılar yazdı. Yazdıkları basit şarkı sözleri ve kolayca akılda kalan melodilerle büyük ticari başarı elde eden ikili, Sweet’in yıldızının parlamasının da en büyük mimarları oldular. 1974 tarihli Desolation Boulevard ve 1978 tarhli Level Headed, Sweet’in en büyük ticari başarı kazanan albümleri oldu. 1980’lerle beraber, Sweet de kayboldu gitti.

1970’ler boyunca, bir iki örnek hariç kadın vokali rock içinde hiç bir zaman cazip olmadı. Sınırlı sayıda örnekten biri, ABD’li Ann ve Nancy Wilson kardeşlerin kurduğu Heart grubuydu. 1976 tarihli Dreamboat Annie ve 1977 tarihli Little Queen, grubun en başarılı iki albümü. Dreamboat Annie‘de yer alan Crazy on You, Wilson kardeşlerin yeteneklerini gösteren iyi bir parça. 1970’lerin ikinci yarısında yavaş yavaş rock soundunun popa yaklaştığını görüyoruz. Bu türe Contemporary Pop/Rock da deniyor. Bu türde davul ve bas iyice ikinci plana itiliyor, gitar soloları ya azalıyor, ya da tamamen ortadan kalkıyor. Solistin şarkı söyleme stili yumuşuyor ve şarkı sözleri sıradanlaşıyor.

Contemporary Rock’ın öncüleri, Elton John, Peter Frampton, Paul McCartney gibi sanatçılar ve Fleetwood Mac gibi gruplar. Yolculuğuna bir blues-rock grubu olarak başlayan Fleetwood Mac, Lindsey Buckingham ve Stevie Nicks’in katılmasıyla 1970’lerin ortalarından itibaren pop-rock grubu haline geliyor. Yeni kadrosuyla 1975’de Fleetwood Mac, 1977’de Rumours ve 1979’da Tusk albümlerini yaparak büyük başarı kazanıyor. Belki iddialı olacak ama, benim gibi pek çok rocker, bu türü rock kültürüne ve rock sound’una çok da uygun bulmuyor. Tamam, kafa dinlemek için iyi, arada sırada romantik bir şeyler dinlemenin de kötü bir yanı yok, ama bu türe rock değil de pop desek daha iyi değil mi? Blues-rock’tan popa geçerken, 1975 tarihli Fleetwood mac albümlerinde çaldıkları I’m so afraid, Buckingham ve Nicks’li kadrosuyla Fleetwood Mac’in rock’a yakın nadir parçalarından biri ve benim gözdem. Keşke hep bu tarzda şarkı yapsalardı.

Kanadalı Neil Young da rock’ın bir başka alt-türünün ünlülerinden. Young’ın tarzına country rock ya da folk rock deniyor. Bu tür, rock formları kullanmakla beraber önemli ölçüde geleneksel folk müzikten ve country’den besleniyor. Neil Young’ın bütün 1970’ler boyunca çıkarttığı çok önemli albümler var. 1972 tarihli Harvest, 1974 tarihli On the Beach, 1975 tarihli Tonight’s the Night ve Zuma, 1979 tarihli Rust Never Sleeps bunlardan sadece birkaçı. Türün en iyi söz yazarlarından biri kabul edilen Young, çevre duyarlılığı ile de tanınıyor. 1975 tarihli Zuma albümünde yer alan Cortez the Killer, pek çok bakımdan dikkat çekici bir şarkı. Birincisi, işlediği konu: Neil Young, İspanyol fatihi Hernan Cortez’in Aztec’leri yıkışına gönderme yaparak Cortez’i katil olarak nitelendiriyor. İkincisi de bu şarkıdaki gitar solosu, gelmiş geçmiş en iyi gitar sololarından biri kabul ediliyor.

Hiç duymamış olanlar için belirtmeliyim ki, Rocker’ların böyle şarkıları da var işte. Mandolin, akordiyon, viyolonsel ve klasik gitarla icra edilen bu şarkı, rocker’ların çoğunun pek sevdiği bir parçadır. Styx’in yıldızı 1976 yılından sonra parlamaya başladı. 1979 tarihli Cornerstone, videodaki Boat on the River‘a benzer şarkılarla dolu bir albüm. Oysa Styx, 1977 tarihli The Grand Illusion ve 1978 tarihli Pieces of Eight albümlerinde progressive rock türünde şarkılar yapıyordu. Yes ve King Crimson etkisinin açıkça duyulduğu bu albümlerinin ardından ticari kaygılar ağır basmaya başlayınca, Styx’in yavaş yavaş çizgisi değişmeye başladı. 1979 tarihli Cornerstone ve 1981 tarihli Paradise Theater pop-rock’a meyletmiş olsa da başarılı iki albümdü. 1983 tarihli Kilroy was Here albümünde Styx artık resmen pop müzik yapıyordu. Bir daha da iflah olmadılar.

1970’lerin sonuna gelindiğinde, artık rock müziğin altın çağı kapanmak üzereydi. Herkes çok yorulmuştu. Alt-türler iyice çeşitleniyordu ve artık hard-rock değil, pop-rock öne çıkıyordu. Tam da bu geçiş aşamasında Dire Straits sahneye çıktı. David ve Mark Knopfler kardeşlerin kurduğu Dire Straits 1978 ile 1985 arasında birbirinden başarılı 5 stüdyo ve 1 konser albümü yaptı. Bu dönemin en çok dinlenen grubu Dire Straits oldu. 8 sene süren bu saltanat 1985’te sona erdikten sonra 1991’de Dire Straits bir albüm daha çıkarttı: On Every Street isimli bu albüm grubun kariyerindeki en kötü albüm idi. Grup bir daha da albüm çıkartmadı.

Her ne kadar Rock’ın alt türleri arasında sayılmasa da, rock müziğe etkileri nedeniyle Reggae’den de söz etmek gerekir. Elbette reggae deyince akla hemen Bob Marley ve grubu The Wailers geliyor. Marley, dünyaya hem Jamaika müziğini tanıttı, hem de Hristiyanlığın Jamaika yorumu diyebileceğimiz Rastafari’yi. Bob Marley’in müziğinde işlenen konular, anayurdu Jamaika’nın sorunlarıydı. I Shot the Sheriff, No Woman No Cry, Could You be Loved, Buffalo Soldier gibi Bob Marley şarkıları çok ünlü oldu ve rocker’ları da etkiledi. Bob Marley, 1981 yılında bir uçak yolculuğunda, henüz 36 yaşındayken ölünce, aynı Jimi Hendrix gibi, pop kültür kahramanları arasındaki yerini aldı.

1970’lerin sonunda birdenbire Punk akımı ortaya çıktı. Punk, 20. yüzyıl pop kültürünün en uca savrulduğu bir akımdı. Ana sloganı No Future (gelecek yok) idi. Aşırı nihilist bir pop kültür unsuru olarak ortaya çıkan Punk, rock müziğinin altın çağına noktayı koydu: Hem progressive rock, hem de hard rock punk ile beraber unutuldu gitti. Geniş kitleler, punk-rocker’ların itici sözleri, sahne tavırları ve son derece monoton ve basit sound’u nedeniyle rock kültüründen koptu. İlk önemli punk rock grubu kabul edilen The Sex Pistols, sadece iki sene yaşadı. God Save the Queen ve Anarchy in the U.K. isimli iki single ve bir albüm dışında The Sex Pistols’ın kayda değer hiç bir çalışması yok. Anarşi, kürtaj, şiddet, faşizm gibi konuları işleyen grup, buna karşın, rock dünyasına öyle bir etkide bulundu ki, çok uzun yıllar boyunca rock müzik toparlanamadı.

Reggae ile punk rock karışımı bir müzik yapan The Police, 1978 ile 1983 arasında 5 albüm çıkarttı. The Sex Pistols ve benzeri grupların aşırılıkları The Police’de törpülenmişti. Ancak reggae ve punk’ın monoton müziği aynen korunmuştu. Bu türe New Wave dendi. Bu türün rock müzik ile tek bağlantısı, enstrümanlardır desek yanlış olmaz herhalde. The Police’den Sting, daha sonra büyük ün kazandı.

New Wave, progressive rock grubu olan 10 cc gibi grupları da etkiledi. 1970’lerin başında başarılı kabul edilebilecek albümler çıkartan 10 cc, 1978 yılında reggae, pop ve punk etkileriyle Bloody Tourists isimli bir albüm yaptı. Başarısız kabul edilen albümde sadece Dreadlock Holiday dikkat çekiciydi. Dreadlock, Rastafari hareketinin simgesi bir saç modeline verilen isimdir. Saçları boncuk gibi nesnelerle örmeye dreadlock deniyor.

Reggae ve punk, rock’a son darbeleri vururken pop müzik yükselmeye başlamıştı. Punk rock da kendi içinde çeşitleniyordu. Daha sert, hızlı ve ağır türlerle beraber, popa daha yakın punk rock şarkıları da piyasaya sürülüyordu. The Stranglers’ın No More Heroes isimli şarkısı 1977 yılında single olarak piyasaya sürüldü. Bu şarkıda pek çok isim sayılıyor, punk kültürüne uygun olarak, “kahramanlara ne oldu? artık kahraman filan yok” deniyordu.

1970’lerin sonları ile 1980’lerin ilk yarısına damgasını vuran New Wave gruplarından biri de Amerikalı rock grubu Blondie idi. Grubun kurucusu solist Debbie Harry, gruba ismini de vermişti. Blondie sound’u, disco, pop, reggae unsurlarının hepsi ile punk’ın harmanlanmasıyla oluşmuştu. Blondie, 1976 ile 1982 arasında ticari başarı sağlayan single ve albümler çıkarttı. Heart of Glass, 1978 yılında yayınlanan Parallel Lines albümünde yer alıyor ve single olarak da piyasaya sürüldü. Bu şarkı, Blondie’nin en çok satan single’larından biriydi.

Ekonomik ve finansal krizler ve sosyal çalkantılarla geçen 1970’ler sona erdiğinde rock’n roll ile büyüyen, blues ve psychedelic dinleyerek dünyaya isyan eden, hard rock dinleyerek coşan, progressive rock dinleyerek bilim kurgu/fantazi dünyalarına dalan nesil orta yaş dönemine yaklaşıyordu. Yeni gençler rock müziğe fazla ilgi göstermediler. Pop müzik yükseliyordu. Yeni nesiller artık dans edebilecekleri müzikler dinlemek istiyorlardı. Punk, disco, new wave, reggae derken rock marjinalleşti. 1980 ve 1990’lar dünyada, geçmiş onyıllara hiç benzemeyen bir dönemdi. Doğal olarak popüler müziğin ürünleri de geçmiş dönemlere hiç benzemiyordu.

1980’lerden sonra, rock’ın alt türleri çoğalıyor. Bu alt türlerin hepsini birden izlemek, bir rock ansiklopedisi yazmak anlamına geliyor. Böyle bir niyetim yok. Bu yazıyı yazmaya başladığımda 200 grubun adını not etmiştim. Bunların yaklaşık yarısı 1964-80, diğer yarısı da 1980’den günümüze kadar uzanan döneme aitti. 1980’lere ağırlıklı olarak New Wave of British Heavy Metal ve New Wave, 1990’lara ise Thrash rock ve Alternative rock damgasını vuruyor. Sonra rock tarihinde önce Death Metal biçiminde, daha sonra da Symphonic Death Metal, Goth metal, Progressive Metal biçiminde İskandinav istilası başlıyor. Diğer bir koldan Rap metal ve Alternative Metal gidiyor. Arada tek tük Hard Rock ve Progressive Rock grupları görüyoruz. En azından benim izleyebildiğim damarlar bunlar. Diğerleri zaten ilgimi de çekmiyor, rock tarihi bakımından önemli olduklarını da sanmıyorum. Halihazırda 4 bölüm yazmış durumdayım. Amaç sadece bir dönemi tanıtmak olduğu için, detaya girmeksizin değinip geçiyorum. Sanırım bu değinip geçmelerle 1980-2010 dönemini anlatan 6 bölüm daha yazarak bu diziyi tamamlayabileceğim. Seçtiğim 200 grup ve sanatçıdan 100-150 tanesini tanıtıp 200 civarında şarkı örneği de koyduktan sonra bu yarım yüzyıllık kesitin sosyonomik analizi ile bu yazıyı noktalayacağım.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – V

Yükseliş ve …/ Rock Yüzyılı – III

Her tarih biraz da kişisel tarihtir. Yes, benim rock kültürümün gelişmesinde önemli bir satırbaşında duruyor. Orta büyüklükteki bir Anadolu kentinden ODTÜ’ye geldiğim ilk yıl, 1982 yılı. Fazla uçarı bir öğrenci olmadığım için ailemin gönderdiği parayı yemek, kitap ve yurt ücreti haricinde harcamıyor, biriktiriyorum. Bir de merakım var; Haftasonlarında İzmir caddesindeki Amerikan pasajında ikinci el plaklar satan bir dükkana gidiyorum. Bu dükkan, konsolosluklarda ya da NATO Birliklerinde çalışanlardan temin ettiği ikinci el orijinal plakları satıyor. Orijinal plak deyip geçmeyin, o yıllarda aradığınız her plağı bulamıyorsunuz. Bulduklarınız da çok pahalıya satılıyor. Gel zaman git zaman dükkan sahibi ile ahbap oluyoruz. Ona beğendiğim plakları sipariş veriyorum. O da bu plaklar geldiğinde, benim için saklıyor. İşin komik tarafı, yurtta kalıyorum ve satın aldığım plakları sadece sömestr tatilinde Konya’ya döndüğümde dinleyebiliyorum. Benim bu merakımı bilen yurttan bir oda arkadaşım bir gün bana bir plak bulduğunu, ilgilenip ilgilenmediğimi soruyor. Bu plak üç LP’den oluşan Yes’in Yes Songs albümü. Hiç Yes dinlemediğimi söylüyorum. Muhakkkak dinlemem gerektiği öğüdünü alıyorum. En sonunda ikna oluyor ve plağı satın alıyorum. O plağa, ailemin bana gönderdiği paranın yarıya yakınını ödediğimi hatırlıyorum. Bir ay sonra, bavulumda satın aldığım plakla Konya’ya dönüyor, hemen plağı pikaba yerleştirip çalmaya başlıyorum. Nasıl bir hayal kırıklığına uğradığımı anlatamam. Hayatımda bu kadar ağır ve “sıkıcı” bir müzik hiç dinlememişim. Ancak plağa o kadar yüklü bir meblağ ödemişim ki, inat ediyor ve saatlerce plağı tekrar tekrar dinliyordum. Dinledikçe kulağım o güne kadar hiç alışık olmadığım tınıları yakaladı. Sömestr tatili bitene kadar çoktan bir Yes hayranı olmuştum. Daha sonraki yıllarda Yes albümlerini toplamaya başladım. Yes Songs, benim hayatımda Pink Floyd’dan sonra Progressive Rock’a atılan ilk adımdır. Yıllar sonra diyorum ki, iyi ki o plağı satın almışım. Bana koskoca bir dünya açmış.

Close to the edge (Uca yakın), 1972 yılında yayınlanan, aynı isimli albümde yer alır. Esin kaynağı Herman Hesse’in ünlü Siddharta kitabıdır. Yes’in pek çok şarkısı gibi, bu şarkısı da sembollerle yüklüdür. Her ne kadar kadrosu yıllar içinde defalarca değişmiş olsa da Yes’in kısacık bir dönem hariç değişmez elemanı, basçı Chris Squire’la beraber solist Jon Anderson’dı. Cehaletimi itiraf etmeliyim ki, Anderson’ın resmini görene kadar onu hep kadın zannediyordum. Nedense sesi bana kadın sesini hatırlatıyordu. Grubun en parlak zamanlarındaki gitarist Steve Howe, klavyeciler Rick Wakeman, Tony Kaye ve Patrick Moraz, grubun kuruluş yıllarındaki davulcusu Bill Bruford ve altın çağında Bruford’un yerine gelen Alan White, bu olağanüstü sound’un mimarları. Grup 1981 yılında dağılıp 1983’te biraraya geldiğinde kadro değişmiş olsa da, Anderson, Bruford, Wakeman ve Howe biraraya gelip kendi adlarıyla albüm de çıkarttı. Yes, hala faal bir grup. Ancak grupta artık Jon Anderson yok; Anderson’sız Yes’e ne kadar Yes denirse …

1971 yılında olağanüstü bir albüm daha çıktı: Aqualung. 1968 ile 1970 arasında üç albüm çıkartan ve jazz, blues ve folk tarzında parçalar çalan Jethro Tull, bu albümle bütün zamanların en başarılı albümlerinden birini piyasaya sürmüştü. Üç tanesi 2 dakikanın altındaki 11 şarkıdan oluşan albüm, kiliseyi ve muhafazakarları çok kızdırmıştı. Neden bu kadar kızdıklarını merak edenler için albümün iç kapağında yazan şu sözleri aktarmak yeterli olur sanırım:

1 In the begining, Man created God; and in the image of Man created he him.
2 And Man gave unto God a multitude of names, that he might be Lord over all the earth when it was suited to Man.
3 And on the seven millionth day Man rested and did lean heavily on his God and saw that it was good
4 And Man formed Aqualung of the dust of the ground, and a host of others likened unto his kind.

Jethro Tull, sadece başarılı bestelerle değil, ilginç şarkı sözleri ve olağanüstü sahne performansı ile de gelmiş geçmiş en büyük rock gruplarından biridir. Bir küçük anı da buraya aktarmam gerekiyor. 1991 yılında Kuşadası’nda tatil yaparken Efes Antik Tiyatro’da ertesi gün Jethro Tull konseri olduğunu tesadüfen öğrendim. Söylemeye gerek yok; Hemen bilet alındı ve ertesi gün, konserden saatler önce Efes’e gidildi. Doğrusu ortalama bir konser performansına razıydım. Ne de olsa grup elemanları 40’larını aşmıştı. (Şimdi gülüyorum. O zamanlar “büyük sanatçı” ne demektir bilmiyordum.) Daha sonraki yıllarda pek çok konsere gittim. Diyebilirim ki, o konser, benim hayatımda gördüğüm en iyi konserdi. Başlangıcıyla, finaliyle, Ian Anderson başta, tüm elemanların sahne performansıyla … Ve elbette, konserin en sonunda çalınan Locomotive Breath ile.

Bu türe neden progressive rock dendiğinden de bahsetmek lazım. Progressive rock, geleneksel melodik yapıyı koruyan, içinde değişik besteler ve melodik unsurlar içeren, edebiyata daha fazla gönderme yapan ve çoğunlukla şiirsel, ya da bilim kurgu temalarını işleyen bir tür. Kısacası, rockerların daha entellektüel kesimlerine hitap ediyor. Progressive rocker’lar concept albümler çıkartmakla ve bu albümlerle çok uzun şarkılar yazmakla övünüyorlar. Doğal olarak da bilim-kurgu/fantazi ögeleri içerdiği için klavyeler ve elektronik sesler progressive rocker’ların değişmez unsurları. Van der Graaf Generator da bu gruplardan bir tanesi. Grup, adını statik elektrik üreten bir aygıttan alıyor. 1970’ler boyunca Progressive Rock’ın en özgün parçalarını besteleyen grubun video klipte izlediğiniz parçası, 1971 tarihli Pawn Hearts albümünde yer alıyor.

Şarkıcı, söz yazarı, besteci, klavyeci, gitarist … Steve Winwood’un parlak kariyeri o kadar çok beceri içeriyor ki… Traffic de 1960’ların sonlarında kurulmuş bir İngiliz grubu. Önceleri blues çalmışlar. Sonra blues ve psychedelic’den progressive rock’a doğru geçiş yapmışlar. 1967 ile 1969 arasında üç başarılı albüm çıkartan grup, 1970 tarihinde Rock tarihinin en iyi albümlerinden biri olan John Barlycorn Must Die albümünü piyasaya çıkartmış.

John Barlycorn, ünlü bir İngiliz folk şarkısı. Şarkıda ismi geçen John Barleycorn, bira ve viski yapımında kullanılan arpanın sembolik olarak kişileştirilmesinden başka bir şey değil. Türkçe’ye Bir Alkoliğin Anıları ismiyle çevrilen Jack London’ın romanında adı geçen John Barleycorn, insanlara ıstıraptan başka bir şey vermez. Traffic’in ünlü albümünde yer alan aynı isimli parça da bize Bay John Barleycorn’un nasıl büyüyüp Sir John olarak brandy şişesine girdiğini anlatır. 1970’lerin başlarında, progressive rockerların şarkılarında flüt, saksafon gibi nefesli çalgıları elektro gitara tercih ettiğini görüyoruz.

Klavyeci Keith Emerson, gitarist Greg Lake ve davulcu Carl Palmer, rock dünyasının en saygın üçlülerinden birini oluştururlar. Üçlü, 1972 yılında Pictures at an Exhibition‘ı çıkarttığında genç kuşaklar henüz Rus besteci Mussorgsky’nin ismini duymamıştı bile. ELP albümleri ve konserleri böylece genç kuşaklara klasik müzik bestecilerini de tanıtma işlevini üstlenmiş oluyordu. ELP 1970 ile 1977 arasında son derece başarılı 8 albüm çıkarttı. Bu albümlerin hepsi, progressive rock müziğinin klasikleri arasındaki saygın yerlerini aldılar.

1970’lerin progressive rock sahnesinde yer alan gruplardan biri de Curved Air idi. Grubun 1970 tarihli Air Conditioning albümü, progressive rock’ın önemli satırbaşlarından biri kabul edilir. Curved Air, keman kullanan nadir prog-rock gruplarından biriydi. İşin içinde keman olur da Vivaldi olmaz mı? Albümlerinde ve konserlerinde Vivaldi yorumları da çalan grubun ünlenmesinde en büyük katkılardan birini solist Sonja Kristina verdi. 1970 ile 1976 arasında grup elemanları defalarca değişse de Sonja, grubun tek değişmez elemanı oldu. 1972 tarihli Phantasmagoria, folk, blues ve progressive ögelerinin tümünü içeren ilginç albümlerden biridir.

Electric Light Orchestra, progressive rock grupları içinde pop müziğe en yakın şarkılar yapan grup olarak tanındı. Roll Over Beethoven, 1956 yılında, Rock’n Roll’un şafağında Chuck Berry’nin çok ünlenmiş bir şarkısı idi. Daha sonraki yıllarda şarkı, muhtelif gruplar tarafından defalarca yeniden yorumlandı. Bu yorumlardan biri de ELO’nun 1973 tarihli Electric Light Orchestra II isimli albümünde yer alanıydı. Buraya bir paratez açmakta yarar var. 19. yüzyıl Alman bestecilerinden Richard Wagner’in heavy metal üzerinde çok ciddi etkileri olduğu hep söylenegelir. Ancak sadece Wagner’in değil, Vivaldi, Beethoven ve Mozart’ın da rock soundu üzerinde ciddi etkileri olmuştur. Örneğin Beethoven’in 5. senfonisi, çeşitli gruplar tarafından defalarca yorumlanmıştır. Rockerlar Wagner, Beethoven ve Mozart’la da sınırlı kalmamış, işi Bach’a kadar genişletmiştir.

Progressive rock grupları içinde en özgün sound’lardan biri de Genesis’e aittir. Grubun en büyük sıçrama yaptığı dönem, Peter Gabriel, Tony Banks, Mike Rutherford ve Phil Collins kadrosuna, gitarist  Steve Hackett’in de katıldığı 1971-1975 dönemidir. 1972 ile 1974 arasında yayınlanan Foxtrot, Selling England by the Pound ve The Lamb Lies Down on Broadway albümleri, progressive rock’ın en özgün ürünleri kabul edilir. İlginç kıyafetleri ve sahne gösterileri ile büyük ün kazanan Peter Gabriel, daha sonraki yıllarda çalışmalarını solo albümlerle sürdürdü. Grubun düşüşe geçtiği yıllarda Phil Collins ile Steve Hackett da ayrılarak aynı yolu seçti.

Şöyle bir tez ortaya atsam çok mu ileri gitmiş olurum? Progressive Rock çağı, Pink Floyd’un Meddle albümü ile başlamış, The Wall albümü ile sona ermiştir desem? Biliyorum pek çok örnek göstererek buna itiraz edilebilir. Ancak sanırım, Progressive Rock’ın altın çağının 1973 yılında çıkan Dark Side of the Moon ile zirveye ulaştığına kimse itiraz etmeyecektir. Bu albüm, bütün zamanların listelerde en uzun süre kalan ve en çok satan albümüdür. Dark Side of the Moon, 20. yüzyılın en büyük sanat ürünlerinden biridir. Albüm kapağı ile, albümde yer alan şarkıların bestesi ve sözleriyle, bir çağın en zirvesinde yer alan üründür. Pink Floyd 2005 yılında son kez bir araya gelip, Dark Side of the Moon‘dan şarkılar çaldığında, bir tarihe son kez tanıklık ediyorduk. Grup elemanları yaşlanmıştı, Breathe çalınırken bir yerinde neredeyse atlıyorlardı, ses düzeninde bazı aksamalar olmuştu, ancak bunlar bile, Pink Floyd’un ne kadar büyük bir grup olduğu gerçeğini gölgelemeye yetmezdi. Dark Side of the Moon için ne kadar çok söz sarf etsek yetmez.

Sadece Dark Side of the Moon mu? İki sene sonra, 1975’te piyasaya çıkan Wish You Were Here albümüne ne demeli? Syd Barret’a bir ağıt olan bu albümde beş şarkı yer alır. 13:40 ve 12:31 uzunluğunda, iki bölümden oluşan Shine on You Crazy Diamond ve bu iki şarkı arasında Welcome to the Machine, Have a Cigar ve Wish You Were Here. Her biri bir rock klasiği olmuş beş olağanüstü parça.

Yukarıdaki videoda Pink Floyd, Roger Waters’dan yoksun kadrosuyla Shine on You Crazy Diamond‘ın ilk bölümünü çalıyor. Waters olmayınca çok şey eksik, ancak bu şarkı öylesine bir rock klasiği ki, aradan yıllar geçse de, aynı duyguyu, aynı ruhu veriyor. Pink Floyd soundunun değişmez unsurunun ne olduğunu hep düşünmüşümdür. Roger Waters besteleri mi, Gilmour’un gitar soloları mı, Rick Wright’ın PF şarkılarına inanılmaz bir hava verdiği klavyesi mi, yoksa Nick Mason’ın ölçülü davul  atakları mı? Hepsi. Bir tanesi eksik olsa bile olmuyor. Dark Side of the Moon ve Wish You Were Here zirveydi. Ardından düşüş başladı. 1970’lerin ikinci yarısında hem duygusal trend yön değiştirdi, hem de bu duygusal trendin rock müzikteki ifadeleri.

Bu dönemde sonra yavaş yavaş progressive rock içinde bir kaç trendin yükselmeye başladığını görüyoruz. Bu trendlerden ilki, elektronik müziğe doğru yönelen icralar. Elektronik müzik deyince de akla ilk gelen Mike Oldfield oluyor. 1973 yılında yayınlanan Tubular Bells büyük ün kazanmış, o yılların meşhur korku filmi The Exorcist filminin sinyal müziği olarak kullanılmıştı. Bu albümde progressive ögeler çok güçlüydü, ancak yavaş yavaş  pop müziğe doğru bir eğilim de gözden kaçmıyordu.

Jean Michel Jarre, progressive müziğin rock tarafında değil, elektronik tarafında değerlendirilen bir sanatçı. Ben bu tip ayrımları çok doğru bulmuyorum. 1977 yılında yayınlanan Oxygen albümü, kendi türü içinde en özgün örneklerden biridir ve daha sonraki dönemde pek çok sanatçıya ilham kaynağı olmuştur.

Alman grup Kraftwerk… Kraut Rock olarak bilinen türün Faust ile beraber en önemli öncüsü olan Kraftwerk 1974 ile 1981 arasında beş başarılı albüm çıkarttı. 1975 yılında yayınlanan Radio-Activity albümünde yer alan Radioactivity, single olarak da büyük başarı kazandı.

Ve elbette Yes grubunun klavyecisi Rick Wakeman. Wakeman da 1973 ile 1975 arasında çok başarılı üç albüm yaptı. 1973 tarihli The Six Wives of Henry VIII, progressive Rock’ın en özgün albümlerinden biridir. Yukarıdaki videoda Wakeman yıllar sonra bu albümden Jane Seymour‘u çalıyor. 1974 tarihli Journey to the Centre of the Earth ve 1975 tarihli Myths and Legends of King Arthur and the Knights of the Round Table albümleri de 1970’lerin yaratıclığı içinden fışkıran güçlü ürünlerden ikisi.

1970’lerin ilginç gruplarından biri de 1970’lerin Progressive Rock sahnesinde yerini alan Eloy. Grubun yıllar boyunca değişen  kadrosunda değişmeyen tek eleman gitarist/vokalist Frank Bornemann. Uluslararası başarı kazanamadığı için görmezden gelinen Eloy, bence progressive rock içindeki en özgün gruplardan biri. 1975 ile 1978 arasında yayınladıkları Power and the Passion, Dawn, Ocean ve Silent Cries and Mighty Echoes, bence son derece başarılı ve prog-rock arşivlerinde bulunması gereken ürünler.

Camel, Progressive Rock dalgası geri çekilmeye başladığında ortaya çıkmış bir grup. Doğal olarak da diğer Brit Rock grupları kadar ünlenememiş. Progressive Rock’ın henüz tamamen gözden düşmediği 1975-1980 arasında başarılı albümler çıkartmış. Sonra gitgide gözden düşmüş, kaybolmuş gitmiş. 1975 yılında kaydedilen yukarıdaki videoda Camel en çok bilinen şarkılarından biri olan Rhayader Goes To Town‘ı çalıyor. Rhayader, Galler’de bir şehrin adı. Bu videoda progressive rock içindeki arayışlardan birini daha görüyoruz: Klasik müzikle, rock sound’unu değiştirilmemiş formlarıyla biraraya getirme arayışını. İlerideki yıllarda buna benzer pek çok örnekle karşılaşacağız. Camel’ınki öncü kabul edilebilecek bir çaba ve bence gayet de başarılı.

Queen, Progressive Rock’tan ziyade, Art Rock olarak bilinen bir türde şarkılar yaptı. İki tür arasındaki çizgi çok ince; Progressive rock biraz daha karmaşık, klasik müzik unsurlarından beslenen, enstrüman kullanımında ustalığı önemseyen, genellikle uzun pasajlardan oluşan ve değişken müzik unsurlarının kullanıldığı bir tür. Art Rock ise daha deneysel, avant-garde unsurların ağırlıklı olduğu, bu anlamda pop müziğe daha yakın duran bir türün adı. Zaten Queen de hiç bir zaman karmaşık şarkılar yapmadı. Operete yaklaşan ilginç vokaller, Freddie Mercury’nin olağanüstü sesi, Brian May’in ilginç gitar tekniği ile sürüklenen Queen sound’unun en özgün örnekleri 1975-1980 arasında piyasaya sürülen A Night at the Opera, A Day at the Races, News of the World, Jazz ve The Game‘de dinlenebilir. Bunların içinde bence en iyisi Jazz.

Son olarak bence Rock dünyası içinde hak ettiği saygın yere hiç bir zaman ulaşamamış olan Macar Omega’dan söz etmek isterim. Omega’nın olağanüstü saygıyı hak eden bir öyküsü var. Hangi koşullar altında müzik yapmaya çalıştıklarını okuduğunuzda gözleriniz yaşarıyor. Pazarlama olanaklarından yoksun oldukları için de hiç bir zaman uluslararası  üne kavuşamıyorlar. Diğer bütün rock grupları gibi, onların da en başarılı oldukları dönem 1970’ler. Onlar biraz daha geç sahne alıyorlar ve 1976 ile 1979 arasında, Time Robber, Skyrover ve Gammapolis isimli başarılı üç albüm çıkartıyorlar. Yukarıdaki görüntüler, 1994 yılında verdikleri bir konserden alınmış. Önce Skyrover‘ın açılış parçası Overture çalınıyor, ardından Gammapolis başlıyor. Videoda zaman zaman sahneyi ve seyircileri aydınlatan şimşeklerin çaktığını, seyircinin şakır şakır yağan yağmurda sırılsıklam ıslandığını görüyorsunuz. Buna rağmen heyecan hiç azalmıyor. Hele Overture bitip de Gammapolis başlarken heyecan doruğa çıkıyor. Omega saygıyı sonuna kadar hak ediyor. Onlara hak ettikleri saygıyı gösteren seyirci de Rock konserlerinde havadan, sudan, gazdan nem kapıp sızlanmamak gerektiğini, sanata, sanatçıya saygı göstermenin sanıldığından daha zor olduğunu gözümüzün ta içine sokuyor. Ve ne yazık ki biri yoksa diğeri de olmuyor. “Bizim neden dünya ölçeğinde ünlü grubumuz yok?” sorusunun cevabı çok basit, çünkü dünya ölçüsünde dinleyici kitlemiz, gerçek rocker’larımız yok.

1970’lerin başında Pink Floyd ile başlayan Progressive Rock’ın altın dönemi, 1980’lerin başındaki son progressive rock başyapıtı The Wall ile bitti, perde indi. Bu albümde grup, Roger Waters’ın çocukluğu ve gençliğinden esinlenen pek çok unsurla bezenmiş Pink’in hikayesini anlatır. Babası savaşta ölmüş bir çocuğun arayışlar ve bunalımlarla dolu yaşamını anlatan bu albüm daha sonra sinemaya da uyarlandı. Bu, aynı zamanda belki de ’68 kuşağının da trajik öyküsü idi. Arayışlar ve bunalımlarla geçen bir dönemin ardından Pink’in nasıl bir ırkçıya, onun nutuk attığı salondaki dinleyicilerin de nasıl sürüye dönüştüğünü anlatan The Wall‘un In the flesh/Run Like Hell/ Waiting for the worms bölümündeki görüntüler, rock tarihinin unutulmazları arasına girdi.

1980’lerde kötümserlik trendi bitti. Borsa düşüşleri, ekonomik krizler, anarşi ve isyan sona erdi. Hard Rock’tan sonra, Progressive Rock’ın da altın çağı kapandı.

Yükseliş ve …/ Rock Yüzyılı – IV

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – II

1970-75

1970 yılının ilk aylarında borsalar hızlı değer kayıplarının ardından, son sekiz yılın en düşük seviyelerine geriledi. ABD’de Kennedy öldürülmüş, aya ayak basılmış,’68 gençliği sokaklardan çekilmişti. Ortadoğu’da gerginlik artıyordu. 1960’ların ikinci yarısında son kez boy gösteren romantik, nostaljik, melankolik şarkılar, yerlerini yavaş yavaş daha sert, daha öfkeli, daha gürültülü şarkılara bırakmak üzereydi.

Rock tarihi bakımından 1970’lerin ilk yarısı “altın çağ” denebilecek bir dönemdir. Bu dönemde piyasaya sürülen şarkıların her biri bir rock klasiği olmuş, bu şarkıların toplandığı albümler, bütün zamanların en iyi rock albümleri kabul edilmiştir.

Pink Floyd’un Meddle albümü de bunlardan biridir. Kapağında suyun içinde ses dalgalarını toplayan bir kulak resminin yer aldığı albümün ilk yüzünde beş, ikinci yüzünde sadece bir parça yer alır. Meddle, One of These Days ile başlar. Şarkının içinde geçen tek söz, davulcu Nick Mason’ın ağzından, yavaşlatılmış olarak plağa aktarılan, “One of these days,  I’m going to cut you into little pieces” (Bugünlerden birinde seni küçük parçalara doğrayacağım) sözüdür. İddiaya göre, Roger Waters bu şarkının “toplumun içinde bulunduğu acıklı durumu” anlattığını söylemiş. One of These Days‘in çok ilginç bir diğer yönü, şarkının başında duyulan rüzgar seslerinin ardından sert bir şekilde giriş yapan çift bas gitarın birini, gruba Syd Barret’ın yerine katılan David Gilmour’un çalması. Şarkının sonunda Gilmour bir de “uçuk” solo atıyor. 1970’lerin başındaki Gilmour, yüzüne uçuşan sarı saçları nedeniyle internet forumlarında “elf”e benzetilir. Unutmayalım, Vico’nun tarih skalasına göre tanrılar/kahramanlar dönemindeyiz. Onyıllar sonra bile hayranların rock yıldızlarını putlaştırmasının nedeni bu olsa gerek. Bu şarkı, daha sonraki rocker’ları çok derinden etkilemiştir. Her ne kadar “headbanging” denen kafa sallama modası ilk olarak Led Zeppelin’in 1969 turuna atfedilse de, One of These Days, dinleyende müthiş bir kafa sallama arzusu uyandırdığı için Rock’ın en ilginç şarkılarından biridir. Pink Floyd’un nadir canlı kayıtlarından biri olan seyircisiz Pompei konserinden alınmış videoda başrol, davulcu Nick Mason’da. Şarkının bir yerinde Mason’ın elinden bagetlerden birinin fırladığını, Mason’ın hiç bozuntuya vermeden yeni bir baget çıkartarak çalmaya devam ettiğini görüyoruz. Hoş.

Meddle albümünün ikinci yüzünün tamamını kaplayan Echoes ise başlıbaşına bir rock klasiği. Grubun deneysel ses arayışları içinde olduğu bir dönemde bestelenip kaydedilmiş. Tüm rock klasikleri gibi, Echoes hakkında da yıllarca pek çok dedikodu dolaşmış. Bu dedikodulardan biri de şarkının bir sinema klasiği olan 2001: Bir Uzay Destanı’nın “Sonsuzluğun Ötesi” bölümü ile beraber dinlendiğindeki mükemmel uyumu nedeniyle şarkının aslında bu film için yazıldığı iddiası. Şarkı, filmin çevrildiği tarihten sonra bestelendiği için, bu şarkının 2001 filmi için yazılmış olma ihtimali yok. Ancak Roger Waters’ın 2001 filmi için bir şarkı yazmamış olmaktan büyük pişmanlık duyduğu hep söylenegelir. Bu şarkıda vokallerde David Gilmour ile Rick Wright var. Wright’ın şarkı söylediği nadir parçalardan biri. Videoda Gilmour ile Wright şarkı söylerken yüzlerine uçuşan saçları ise rock tarihinin unutulmaz sahnelerden biri.

Since I’ve been loving you, herhalde rock tarihinin gelmiş geçmiş en iyi baladlarından biridir. Led Zeppelin’in 1970 yılında yayınlanan III albümünde yer alır. Zeppelin’in her birine numara verdiği ilk dört albümü, rock tarihinin en iyi albümleri arasında sayılır. III no’lu albüm, grubun biraz daha folk ve blues’a meylettiği şarkılarla dolu. Since I’ve been Loving You ise her yerde iki özelliği ile anılıyor. Birincisi basçı John Paul Jones’un Hammond org çalarken, bas pedal kullanması, ikincisi de gitarist Jimmy Page’in, canlı kayıtlarda daha da uzattığı muhteşem solosu. Deniyor ki Page, stüdyo kayıtlarında bir türlü istediği performansı tutturamadığı için mola almış ve uzun bir yürüyüş (ve muhtemelen meditasyonun) ardından ancak kayıtlara geçilebilmiş. İlk bölümde ne demiştik; Artık gitar bir aksesuar değil, çalanın bütün becerisini göstereceği bir enstrüman olmuştu. Jimmy Page 40 yıldır gitar çalıyor ve 40 yıl sonra hala büyük bir zevkle dinleniyor. Eeee kolay değil üçüncü dalga kahramanı olmak.

Geliyoruz Rock tarihinin gelmiş geçmiş en büyük bir başka grubuna. 1970 yılında çıkarttıkları Black Night hızla listelerde birinci sıraya yükselince bütün dikkatler Deep Purple’a çevrildi. Grup daha önce yayınladığı iki albümde kendi besteleriyle beraber Neil Diamond, Beatles, Hendrix şarkılarını seslendirmiş, ortalama bir performansın ötesine geçememişti. 1969 sonunda biraraya gelen kadro, bugüne kadar kurulmuş en iyi kadrolardan biriydi. Grup önce Royal Philarmonic Orchestra ile beraber klavyeci Jon Lord’un bestelediği konçertoyu seslendirdi ve ardından gelmiş geçmiş en büyük hard rock grubu olma yolundaki büyük adımlar atılmaya başlandı.

Purple’ın Royal Philarmonic orchestra ile beraber verdiği konserden de bir kaç kelime bahsetmem gerekiyor. Yıl 1983. ODTÜ 1. yurtta bir akşam saati. O zamanlarda Ankara’da yayın yapan Polis radyosunda bütün gün Rock müzik yayını olurdu. Bir gece önceden yapılan anonsta, 13 sene önceki Deep Purple/Royal Philarmony Orchestra konserinin radyodan yayınlanacağı duyuruldu. Biz de yayın saatinde radyonun başına toplandık. Çay demlendi, sigaralar yakıldı. Danışma hocalarına tembih edildi ki anons yapmasınlar. Yayın saati geldi nefesler tutuldu ve konser başladı.

O da ne? Yaylılar, üflemeliler, klasik müzik ! Yıllar sonra yeniden dinliyorum da orkestranın girişi çaldığı süre sadece 7,5 dakikaymış. Bize bir ömür gibi gelmişti. Hangisi Richie, abi? Obua mı çalıyor yoksa? Bak şu keman sesi var ya, o Jon Lord işte. En büyük hayali kemancı olmakmış esprileri. Sıkılmaya başladık. Daha önce dinleyenler bıyık altından gülüyorlar. Derken 7:30’da grup giriş yaptı da ikna olduk bu konserde Deep Purple’ın olduğuna. Biz arkadan geliyorduk, dinlediğimiz konser 13 sene önce kaydedilmişti, ancak gene de çok geç değildi. Şimdi dönüp geriye bakıyorum da bu konser tam 40 yıl önce çalınmış. Şaka gibi.

Highway Star. Hard Rock’ın en büyük klasiklerinden biri. Bu parça, stüdyo kaydında 35 saniyelik bir bas gitar girişi ile başlar. Solist Ian Gillan’ın çığlıkları ile devam eder. Şarkının içinde önce Lord klavyesi ile, sonra Blackmore gitarıyla iki solo çalarlar. Ritchie Blackmore’un solosu dünyanın en iyi gitar soloları oylamarında hep ilk sıralarda yer alır. Kimilerine göre bu şarkı ilk speed metal şarkısıdır. Bir önceki yazıda sözünü etmiştim; motor, otoyol, serüven, özgürlük … Rock’ın değişmez temalarıdır. Highway Star da böyle bir parçadır işte. Deep Purple’ın 1970-1972 arasında çıkarttığı üç albüm, Deep Purple In Rock, Fireball ve Machine Head, Rock tarihinin en çarpıcı albümlerinden üçüdür. Bu albümlerde yer alan şarkıların her biri birer kült olmuş, on yıllar boyunca rocker’ların dilinden düşmemiştir.

Child in Time, grubun Vietnam savaşını protesto etmek üzere yazdığı bir parça. Elemanların bütün yeteneklerini sergilediği 10 dakikalık bu şarkının sözleri de ilginç:

Sweet child in time you’ll see the line
The line that’s drawn between the good and the bad
See the blind man shooting at the world
Bullets flying taking toll
If you’ve been bad, Lord I bet you have
And you’ve been hit by flying lead
You’d better close your eyes and bow your head
And wait for the ricochet

(Tatlı zamane çocuk, çizgiyi göreceksin/ İyi ile kötü arasına çizilen çizgiyi/ Şu dünyaya ateş eden kör adama bak/ Herşeye zarar veren kurşunlar uçuşuyor/ Kötü biri olsaydın, bahse girerim kötü birisin/ uçuşan kurşunlar seni vururdu/ En iyisi sen gözlerini kapat ve kafanı eğ/ ve bir merminin sekmesini bekle.)

1970’lerin başlarında rock’ın klasikleri arka arkaya geliyordu. 1971 yılında Stairway to Heaven çıktı. Led Zeppelin IV albümünde yer alan parça 8 dakika sürüyordu. Canlı kayıtlarda ise şarkı hep daha uzun çalındı. Şarkı sonsuza kadar çalınsa Zeppelin hayranları dinleyebilirdi. Şarkı yavaş bir ritmle başlıyor, gitgide hızlanıyor, en sonunda müthiş bir gitar solosu ile bitiyordu. Bu şarkıda Page’in çaldığı solo da bütün halkoylamalarında dünyanın en güzel gitar sololarından biri seçildi. Page, şarkının gitgide hızlanıp en sonunda patlayan ritmini adrenalin akışına benzetiyor. Şarkı sözleri ise Robert Plant’e göre, bir şömine partisinde, tamamen spontane olarak yazılmış. Şarkının sözlerinde neyin anlatıldığı her zaman tartışılmıştır. Sembollerle yüklü sözlerin bir kısmını yorumsuz veriyorum: “There’s a feeling I get / When I look to the west/ And my spirit is crying /For leaving ” (İçimde bir duygu var/ Batıya baktığımda / Ruhum ağlıyor / Uzaklaşıp gitmek için)

Rock müziğin bütün kahramanları yavaş yavaş sahne almaya başlamıştı. 1969 Woodstock festivalinde boy gösteren Carlos Santana da bu kahramanlardan biri. Önceleri blues çalan -ki daha sonraki yıllarda da zaman zaman blues çaldı – Santana, Rock’ın altın çağının özgün renklerinden biri oldu. Latin-Rock ismiyle anılacak bir türe imzasını atan Santana, 40 yıl sonra hala Rock’ın en saygın figürlerinden biri. 1970 yılında yayınlanan Abraxas, rock tarihinin en iyi albümlerinden biri kabul edilir. Bu albümde yer alan Oye Como Va, aslında klasik ritmlerle yazılmış, cha-cha-cha temposunda bir şarkıdır. Santana’nın yorumu ile bütün dünyada sevilmiş, unutulmaz klasikler arasında yerini almıştır.

Ve elbette Abraxas albümünde yer alan Black Magic Woman. Bu şarkının yazarı Peter Green’dir ve şarkı ilk kez Fleetwood Mac grubu tarafından seslendirilmiştir. Ancak rockerlar daha çok Santana yorumunu bilirler. Abraxas albümünde bu şarkı Gypsy Queen isimli bir başka şarkı ile birleştirilmiştir. Afro saçların çok moda olduğu, siyahi kadınların, çingene kraliçelerinin yüceltildiği bir dönemdeyiz.

1970 yılında yayınlanan bir başka albümle rock dünyası yeni bir grupla daha tanışıyordu: Uriah Heep. Uriah Heep ismi, David Copperfield’in kurgu kahramanlarından birinin adı. İkiyüzlü, yağcı, yaltakçı, aşağılık biri. Grubun kendisine bu ismi seçmesi, o dönem insanlarının ne kadar komplekssiz ve ironik olduğunu göstermesi bakımından da kayda değer. Uriah Heep’in 1970 tarihli Very ‘eavy… Very ‘umble albümü de rock tarihinin önemli satırbaşlarından biridir. Albüm Gypsy ile başlar: I was only seventeen / I fell in love with a gypsy queen (Onyedi yaşındaydım/Bir çingene güzeline aşık oldum) Rock tarihçileri Heavy Metal’e bir başlangıç arıyorlar ya; Kimileri de ilk metal şarkısı olma onurunu Gypsy‘ye verir.

Baladları pas geçtiğim sanılmasın. Uriah Heep’in rockerların gözdesi iki muhteşem baladı var. (Çok fazla baladı var. İki tanesi başyapıt diyelim) Bunlardan biri de Lady in Black. Bu şarkıyı muhtelif Uriah Heep elemanları defalarca seslendirdiler. Akustik yorumları da var. Benim dinlediklerim içinde en güzellerinden biri de 2001 tarihli Future Echoes of the Past konser albümü. Orada, tam 30 yıl sonra şarkı yeniden icra edilirken seyircinin şarkıya öyle bir eşlik edişi var ki, insanın tüyleri diken diken oluyor.

Heep’in en parlak dönemi, solist David Byron’ın ayrıldığı 1975’e kadar geçen beş sene kabul edilir. Grup daha sonraki yıllarda sayısız solist değiştirerek yoluna devam etse de, herkesin kabul ettiği üzere, Byron dönemi çok özeldir. Bu dönemde yayınladıkları albümlerin hepsi klasik kabul edilir. Ne yazık ki Uriah Heep’in görüntü kayıtları çok kötü. Ancak Byron’ı görmek adına buraya bu kötü görüntüleri koyuyorum. Umarım yakında HQ kopyaları çıkar da izleriz. July Morning, o dönemde Hard Rock grupları arasında moda olan uzun şarkı yazma modasının bir ürünü ve Heep’in, Deep Purple’ın Child in Time şarkısına cevabı. Şarkı heavy ritmlerle başlıyor, sonra duruluyor, ritm sürekli değişiyor. Şarkının içinde klasik müzik esintili bir bölüm de var. Şarkı çok akılda kalıcı bir ezgi ile bitiyor.

1970’ler … Dev grupların birbiriyle yarıştı o muhteşem dönem. Son derece karmaşık şarkılar, enstrüman ustalıkları, çığlık çığlığa vokaller. Kötü görüntü kopyaları bile olsa o günleri yaşatan şarkıları özgün halleriyle dinlemek çok güzel.

1970 yılı bir başka grubun daha rock sahnesine çıkışıyla unutulmaz bir yıldır: Black Sabbath. O yıl Black Sabbath piyasaya iki albüm birden sürer: Black Sabbath ve Paranoid. İkinci albümün adı War Pigs (Savaş Domuzları) olarak planlanmıştır. War Pigs, albümde yer alan bir şarkıdır ve Vietnam savaşını protesto etmektedir. Ancak albümü yayınlayan firma savaş destekçilerinin tepkilerinden korkar ve albümün adını Paranoid olarak değiştirir. Ne ironi ama! Black Sabbath’la beraber rock dünyası solist Ozzy Osbourne ile tanışır.  İlk heavy metal şarkının hangisi olduğu konusunda görüş birliği olmasa da, ilk büyük heavy metal grubunun Black Sabbath olduğu konusunda herkes hemfikir. Rocker’ların ne kadar “berbat” insanlar olduğunu “kanıtlamak” için verilen örnekler vardır: Ozzy Osbourne sahne gösterilerinde canlı civciv ezermiş, dişleriyle güvercin kafası kopartırmış, yarasa kanı içermiş filan gibi efsaneler dolaşır. Doğruluğuna emin değilim. Ozzy Osbourne’un uçuk-kaçık pazarlama yöntemleri olduğu doğrudur. Duygusal trendin diplere vurduğu dönemlerde bu tip kabul edilemez gösteriler ihtimal dahilindedir. Ancak sonuçta her dalga kendi içinde böyle aşırılıklar taşımıyor mu? Ben, daha sonraki Dio’lu Black Sabbath dönemini, Ozzy’li Black Sabbath dönemine tercih edenlerdenim. Rock ansiklopedileri ne kadar yüceltse de, Ozzy’li Black Sabbath dönemi, bir kaç şarkı hariç tutulursa bana basit şarkıların yazıldığı, primitive bir dönem gibi geliyor.

Hard Rock’ın altın döneminin başında ve sonunda sahne alan iki grup daha var ki, onlardan söz etmeden olmaz. Bunlardan biri Alice Cooper’ın kendi adını taşıyan grup. Alice Cooper’ın 1970 yılında çıkan I’m Eighteen şarkısı büyük ün kazanmış ve kısa zamanda 10’lu yaşlardaki gençlerin marşı haline gelmişti. Bütün zamanların en iyi metal şarkılarından biri kabul edilen I’m Eighteen isyan içeren sözlerden oluşuyordu:

I’m eighteen / and I don’t know what I want/ Eighteen/ I just don’t know what I want/ Eighteen / I gotta get away/ I’ve gotta get out of this place/ I’ll go runnin in outer space (Onsekizindeyim/ ve ne istediğimi bilmiyorum/ onsekiz/ ne istediğimi sadece bilmiyorum/ buradan defolup gideceğim/ dış uzaya doğru)

Alice Cooper, sadece şarkıları ile değil, dehşet ve korkuya dayalı sahne gösterileri ile de çok ünlü oldu.

Bir de Kiss. İngiltere kökenli gruplar ortalığı kasıp kavururken 1973 yılında ABD’nin New York şehrinde kurulan Kiss de gösterişli sahneleriyle ün kazandı. Şarkıları ise, bir iki tanesi hariç, rock tarihine geçecek ağırlıkta değildi. Bu şarkılardan biri de Detroit Rock City idi. 1970’lerde ABD, rock dünyasında epeyce gerilerde kalmıştı.Bu trend daha sonraki yıllarda da değişmedi. ABD o zamanlardan beri hep bir gösteri toplumu olarak kaldı. Görkemli ama içi boş sahne gösterileri! Kiss’in grup adını tanıtma biçimi de çok tartışıldı, çünkü grup adını hep Ki-SS olarak yazıyordu. SS sözcüğü ise, nazileri hatırlattığı için büyük tepki görüyordu. Düşünün ki, Almanlar bile alfabelerine SS yerine geçsin diye beta harfini soktular. Kiss elemanları çok uzun yıllar boyunca sahneye hep maskeleri ve koyu makyajları ile çıktılar. Maske, grubun pazarlama yöntemlerinden biri olarak, bıktırana kadar kullanıldı.

1970’lerin ilk yarısı, Hard Rock’ın altın çağıydı. Ancak tür çeşitleniyordu ve rockerların bir kısmı daha değişik bir yoldan ilerlemeye başladı. Değişik yoldan ilerleyenlerin hikayesini bir sonraki bölüme erteleyelim. Yazının daha ilerideki bölümlerinde bu iki farklı yolun yıllar sonra nasıl birleştiğine de geleceğiz.

1974 yılının son günlerinde ABD’de borsa endeksleri dibe vurdu. 1975 yılından sonra ise yavaş yavaş olumsuz ruh hali trendi dengelendi. Hard Rock’ın altın çağı da aynı tarihlerde sona erdi. Bu tarihten sonra büyük gruplar dağılmaya, daha zayıf ürünler çıkartmaya başladılar. Alt-türler çeşitlenmeye başladı. Biz önce rock’ın “ilericilerinin” hikayesine, daha sonra da yavaş yavaş filizlenmeye başlayan alt-türlere göz atacağız.

Yükseliş ve … / Rock Yüzyılı – III